Oyuncu Jane Fonda, ABD Kongre binası önündeki iklim krizi eyleminde gözaltına alındı. İklim aktivisti Greta Thunberg’den ilhan aldığını söyleyen Fonda, her cuma eylemlere katılacağını söyledi, ‘Evimiz yanıyor gibi hareket etmeliyiz” dedi
ABD’li oyuncu Jane Fonda, iklim krizi protestosu yaptığı Washington’daki ABD Kongresi Binası önündeki merdivenlerde gözaltına alındı. Burada gerçekleştirilen Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) eylemine katılan Fonda elleri kelepçelenerek polis aracına götürüldü. İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg’den ilham aldığını ifade eden Fonda, protestolarını 14 hafta boyunca her cuma sürdürmeyi planladığını söyledi. Eylemde, Fonda’yla birlikte 16 eylemcinin daha gözaltına alındı.
Gözaltına alınmadan önce Washington Post’a konuşan Fonda, önümüzdeki dört ay boyunca iklim krizine dair protestolara katılmak için ABD’nin başkentinde yaşayacağını söyledi: “Greta’nın söylediği gibi buna bir kriz olarak davranmalıyız, sanki evimiz yanıyormuş gibi hareket etmeliyiz”
Çok sayıda araştırmacı yazarın birkaç yıl öncesinden saptanmış bir küresel çevre sorunu alt başlıklarını ve kimi çözüm alanlarını, geniş kaynakçaya, istatistiklere ve uzman görüşmelerine dayanarak uluslararası kamuoyuna sunan WWE’nin Dünyanın Durumu Raporları, yayın hayatına son verdi. Artık “Ekip çalışması, görevi bölüp başarıyı çarpamayacak!”
Son günlerin tartışılan yazarı Alev Alatlı, röportajlarından birinde söyler veya roman kahramanlarından birine şöyle söyletir: “Eskiden Dünyanın Nöbetini Rus aydınları tutardı, şimdi sıra Amerikan aydınlarında.”
Yazının konusu, Alatlı’nın söylemi kapsamında değerlendirebileceğimiz Lester R. Brown’ın 1974’de bağımsız bir araştırma enstitüsü olarak kurduğu Worldwatch Institute’ün (WWE) (Dünya Gözlem Enstitüsü) amiral gemisi; yıllık raporu olarak nitelediği ve ilki 1984 yılında yayımlanan State of World (Dünyanın Durumu) Raporları.
Halen 85 yaşında olan Lester Brown, başkanı olduğu WWE’den istifa edip Earth Policy Institute’ü kurduğu 2001 yılına kadar Dünyanın Durumu Raporları’nın da editörüydü ve sayesinde WWE, yayınladığı dünyanın çevresel sorunlarıyla ilgili öngörü ve gerçeğe dayalı ulaşılabilir çözümlemeleri ile dünyadaki düşünce önderlerince hızla tanındı.
Türkiye, Brown’ın adını, yayıncılığını, TEMA Yönetim Kurulu üyesi de olan iş insanı Erol User’in girişimiyle başlatılan 1991 ve 1992 Dünyanın Durumu Raporları’nın ilk kez Türkçe yayınlanması ile duydu. Cumhuriyet Gazetesi başta olmak üzere kimi gazeteler, 1992 raporuna ve Lester Brown’a geniş yer veren haberler yaptı.
1993 yılından sonra 2009 yılına kadar Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) tarafından yayınlanıyor ve pazarlanıyordu. 2009 raporuyla TEMA, Türkiye İş Bankası Yayınları ile birlikte yayınlanmaya ve raporlar da İş Bankası Yayınları AŞ tarafından pazarlanmaya başlandı. Dünyanın Durumu Raporları, 2017 yılında yayımlanan 34’üncü rapora kadar Amerika’da adını taşıdığı yılın Nisan; Türkiye’de Kasım-Aralık aylarında yayımlanıyordu.
Raporları, çok sayıda araştırmacı yazar (1992’de 10, 2017’de 63 yazar), iki-üç yıl öncesinden saptanmış bir küresel çevre sorunu alt başlıklarını ve kimi çözüm alanlarını 10-12 konu başlığıyla; geniş kaynakçaya, istatistiklere ve uzman görüşmelerine dayanarak uluslararası kamuoyuna sunuyordu. Milli Eğitim Bakanlığı okullara tavsiye ediyor; Çin’den, Meksika’ya, Yunanistan’dan Hindistan’a, İngiltere’den Rusya’ya 20’den fazla ülke diline çevriliyordu. Başlarda 270 sayfa olan raporlar son yıllarda 600’lü sayfa sayılarına ulaşmıştı (2013).
Rapor 2018 Nisanında ne Amerika’da, Kasım ve Aralık ayında ne Türkiye’de yayımlandı. WWE sayfasında en son yayımlanan Rapor, hâlâ 2017 Nisan tarihli gözüküyor. Oluşturduğu muhteşem konu ve içerik şablonu örneğiyle raporlar; İş Bankası Yayınları birlikteliğine kadar TEMA’nın kimi Türk-işi dağıtım başarısızlıklarına rağmen benim gibi pek çok EYÇ (Ekolojist, Yeşil, Çevreci) yazarı, bilim insanını, gazeteciyi besledi.
Türkiye’de ise, devlet istatistiklerindeki karartmalar, veri; yer ve zaman temsilinde kimi eksikler, zorluklara ek toplumsal talep ve destekleyici finans eksikliği gibi nedenler; Dünyanın Durumu Raporu benzeri ulusal yayınların yapılması önünde hep engel oluşturdu.
Çevre sorunlarının bütün konu başlıklarını içermese de WWE Dünyanın Durumu Raporları kalitesine yaklaşan en son rapor Türkiye Çevre Vakfı (TÇV) tarafından yayınlanan ve halen sahaf baskısı ulaşılabilir olan Türkiye’nin Çevre Sorunları-2003’dır. Bazı vakıfların (Örn. Su Vakfı), bazı meslek kuruluşlarının (Türk Tabipleri Birliği, Halk Sağlığı Uzmanları ile Toraks Derneği vb.) özel çevre sorunları ve sağlıkla ilgili sürekli olmayan rapor ve yayınları olmakla beraber, bunlar Dünyanın Durumu Raporlarının nitelik ve içeriğine ulaşamadı.
Yoksa artık, ne ABD’de ne de Türkiye’de amirallere ve onların gemilerine gereksinim yok mu? Nedenlerini bilememekle birlikte, WWE’nün Türkiye’de de yayımlanan Dünyanın Durumu Raporu, anlaşılan o ki, yayın hayatına son verdi. Artık, “Ekip çalışması, görevi bölüp başarıyı çarpamayacak!”
16. İstanbul Bienali ve paralel düzenlenen çok sayıda sergi, performans ve etkinlik bu yıl öncekilerle karşılaştırılmayacak yoğunlukta.
Eylül başından bu yana İstanbul sanat atağı altında. İki senede bir yapılan ve yapıldığı her sene sanat ortamlarında önemli bir canlanmaya neden olan İstanbul Bienali’nin bu seneki konusu insan ile insan olmayanın ilişkisi ve özellikle de ekoloji. Küratör Nicolas Bourriaud’nun kavramsal metninde ana eksen olarak belirlediği Antroposen ve bu kavram çerçevesindeki tartışmaların ise sadece bienale kendisi tarafından seçilen eserlere değil, aynı zamanda kamusal programına ve bienale paralel olarak düzenlenen çok sayıda başka sergi, performans ve etkinliğe de yansıdığına tanık oluyoruz. Gerçekten de bienal ve paralel etkinliklerini uzun zamandır izlediğim için bu sene öncekilerle karşılaştırılamayacak yoğunlukta bir etkinlikler yağmuruna maruz kaldığımız söylenebilir. Bu nedenle düzenlenen sergilerin bir çoğunu da kaçırmak kaçınılmaz oldu.
Yeşil Gazete olarak 16.İstanbul Bienali’nden şimdiye kadar yer verdiğimiz haberler ve bazı yorum yazıları dışında doğrudan sergilerle ilgili izlenimler ve sanatçılarla röportajlardan oluşan bir dizi hazırlıyoruz. Özellikle fosil yakıt şirketlerinin bienale sponsorluğu ile ilgili haklı eleştiri ve tartışmaları Yeşil Gazete’deki diğer yazılar ve haberlerde izleyebiliyorsunuz; bu dizide ise çok yeri gelmedikçe bu tartışmaya girmeyeceğim ve ana sponsor olan Koç Holding’in, bienal ile eş zamanlı olarak hizmete soktuğu Arter’in ana sponsoru olarak yine kendi bünyesindeki TÜPRAŞ’ı atamasındaki şuursuzluğa dikkatinizi çekmekle yetineceğim (eğer bilinçli olarak yaptılarsa Greta’nın dediği gibi bu kendilerini “şeytan” [evil] yapar ki bunu düşünmek bile istemeyiz).
Bu kapsamda bienal sergileri ve paralel sergilerle ilgili izlenimlerimi derlediğim yazıları bienal mekanlarına göre yapılandıracağım. Sanat eleştirmeni değilim ve bu yazılarda sanat eleştirisi yapmak gibi bir niyetim yok; ancak uzun zamandır üzerinde çalıştığım ve düşündüğüm ekoloji teması çerçevesinde kurgulanmış sergileri gezerken edindiğim izlenimler ve eserlerin bende yarattığı çağrışımları aktarmayı planlıyorum. Sanatçılarla röportajları ise yine yazarlarımızdan Bahar Topçu gerçekleştirecek. Son olarak Bahar ile birlikte bienal küratörü Nicholas Bourriaud ile bir röportaj gerçekleştirmeyi planlıyoruz.
National Geographic’in Strange Days on Planet Earth belgeselinden.
Bienalin kendisine seçtiği tema olan Yedinci Kıta, Pasifik Okyanusu’nun akıntıları sonucu okyanus ortasında anakaralardan oldukça uzakta oluşan bir plastik yığınına verilen ad. Okyanusun her iki yakasındaki anakaralardan, ama özellikle tüketim toplumunun kalesi olan Amerika Birleşik Devletleri’nden taşınan plastik atıklar, okyanus ortasında Türkiye’nin yaklaşık beş katı büyüklüğünde bir alanda toplanıyor, parçalanarak mikroplastik haline de geliyor ve okyanusun çok büyük bir bölümü anakaradan binlerce kilometre uzakta bir plastik çorbası haline geliyor.
Aslında yeni fark edilen bir olgu değil; benim ilk karşılaşmam 2003 yapımı bir National Geographic belgeseli olan Gezegenimizde Tuhaf Günler [Strange Days on Planet Earth] başlıklı dizide olmuştu. Belgeselde yer verilen bilim insanları gezegenin insanlardan bu kadar uzak bir bölgesinde denizde seyrederken, her yanda plastik çöplerle karşılaşmanın şaşırtıcılığından söz ederken araştırma konuları olan albatroslar yavrularının mideleri plastik dolu olarak açlıktan öldüklerini görünce kapıldıkları dehşeti anlatıyorlardı.
Gökdenlen adı verilen balina heykeli, 2018’deki Brugge Trienali için Hawaii açıklarından toplanan plastik atıklardan yapıldı. Fotoğraf: Robert Oosterbroek.
Aynı konuda benzeri bir video çalışması Bienal kapsamında Resim ve Heykel Müzesi’nde Feral Atlas’a ayrılan bölümde de karşımıza çıkıyor. Başta plastik olmak üzere atıkları konu alan ve hatta malzeme olarak kullanan sanat eserleri artık yalnızca güncel sanat sahnesinin ayrılmaz parçası olmakla kalmıyor; aynı zamanda farkındalık yaratma potansiyelleri nedeniyle hem kamusal alanlarda giderek daha çok sergilenme şansı buluyor (ya da özellikle bunun için üretiliyor) hem de okullarda çevre eğitiminin bir parçası olarak çocuklar tarafından da üretilmeleri teşvik ediliyor.
Bu yaz Hollanda’nın Utrecht kent merkezinde bir kanaldan dışarı sıçrar halde karşıma çıkan mavi-beyaz renkli balinanın yanına yaklaştığımda bütünüyle plastik kasa, bidon ve atıklardan inşa edildiğini fark etmek, konuyu biliyor olmama rağmen oldukça etkilenmeme yol açmıştı örneğin. “Gökdelen” adı verilen bu balina heykeli 2018 yılında düzenlenen Brugge Trienali için Amerikalı bir mimarlık şirketi olan Studiokca tarafından Pasifik Okyanusu’nda Hawaii açıklarından toplanan plastik atıklardan yapılmış ve Utrecht Üniversitesi Deniz Hukuku Profesörlerinden Marleen van Rijswick’in inisiyatifiyle 2019 başında Utrecht’e getirilmişti. 16. İstanbul Bienali’nde de atıkları malzeme olarak kullanan eserler mevcut.
Öte yandan plastik ekoloji üzerinde gündelik yaşamımızdan kaynaklanan etkimizin en açıkça görünür olduğu materyal olsa da, eğer “İnsan Çağı” yani Antroposenden söz açıyorsak, başta iklim krizine yol açan seragazı salımları, nükleer atıklar ve madenler olmak üzere bir dizi başka etkenden ve biyolojik çeşitliliğin yok olması gibi sonuçlara da değinmek kaçınılmaz. Sergilerde yer alan bir çok iş de bu etkenler ve sonuçlarını konu alıyor. Küratör metninde yer verilen bir tartışma olan Antroposen kavramının eleştirisi ve yerine önerilen Kapitalosen adlandırması çerçevesinde sunulan işler ise sadece doğa ve ekoloji üzerindeki etkimizi değil, aynı zamanda kentsel dönüşümden bedenlerimize, yabancılaşmadan kültürümüze kadar kendimiz üzerindeki etkiyi ve şekillendirmeyi de ortaya koymaya çalışıyor. Her iki kavramın felsefe alanında yarattığı çağrışım, esin ve tartışmayı düşününce sergilerde “İnsan” tanımı ve doğasını da tartışan çok sayıda eserle karşılaşıyoruz. Bu arada yine işlerin ve eserlerin niteliğini, özellikle belgesel ve bilimsel nitelikli olanları düşününce sanatın nerede başladığını da ister istemez düşünmeye başlıyoruz. Bir çok başka eser ve yerleştirmenin amacının; ziyaretçilerin bu soruyu düşünmesi olduğunu da ayrıca seziyoruz.
Yine bienale damgasını vuran başka bir grup eser kurmaca dünyalar, coğrafyalar, uygarlıklar ve kültürler yaratan eserler ki bunların bazıları kendilerini gerçekmiş gibi sunuyor; eğer hızla gezerken ayrıntılardaki ince dokundurmaları ve absürtlükleri fark etmezseniz sanatçının tuzağına düşerek gerçek olarak algılamanız işten bile değil.
Bienal mekanları arasında yapılan iş bölümüne göre Pera Müzesi daha çok geçmişte üretilen, deyim yerindeyse konunun güncel sanattaki tarihinden gelen örneklere yer veriyor. Buna karşın MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi (şantiyesi) ile Büyükada, bienale ve mekana özel üretilen ya da daha yakın tarihli eserleri ve yerleştirmeleri içeriyor.
Pera Müzesi binasının en üst üç katında görece düz ayak bir yerleştirme varken Resim Heykel Müzesi bir labirent gibi kurgulanarak ziyaretçi oklarla yönlendirilmiş; Büyükada’daki eserler ise ada coğrafyasında bir gezinti yapmanızı gerektiriyor. Pera Müzesini rehberli turla bir saatte gezmek mümkünken Resim Heykel Müzesi için bu süre üç saate çıkıyor. Ancak eserlerin arka planını ve küratörün niyetini anlayabilmek için rehberli turu tercih etmenizi öneririm.
(Yeşil Gazete)
Sonraki Yazı: Ekolojinin İcadı, Kurmaca Uygarlık ve Coğrafyalar ile İnsan Doğasının Tartışma Mekanı Olarak Pera Müzesi
Ağaçların hareketi -kendi ölçeklerinde- gerçekten korku verecek kadar hızlanmış durumda. Paleontologların yaptıkları çalışmalar, ağaçların en son buz çağının sonunda bu derece müthiş bir hızla ilerlediklerini gösteriyor
Sezai Ozan Zeybek: İklim kriziyle birlikte ağaçların hızlı bir şekilde yer değiştirdiğinden bahsediliyor. Ağaçların göçünden bahsedelim mi bugün?
Hilâl Alkan: Olur. Göç eden ağaçlar çok heyecan verici bir mesele. Hele de ağaçları hep kökleriyle yere bağlı, dolayısıyla hareketsiz canlılar olarak tasavvur ettiğimiz düşünülünce. Elbette ki ağaç göçü derken kastettiğimiz köklerini şöyle bir silkeleyip kuzeye, serin topraklara doğru yola koyulan ağaçlar değil. Daha ziyade nesillere yayılan bir hareket var.
SOZ: Tek tek ağaçların değil, ama ormanların hareketinden bahsediyoruz yani öyle mi?
HA: Evet. Bitkilere ve dağlara bakmayı seven amatör ve profesyonel pek çok gözlemcinin fark ettiği bir durum bu. Bu hareketin en iyi gözlemlendiği yerler de dağlar.
SOZ: Nasıl?
HA: Dağlarda ormanların bittiği ve artık ağaçların yaşamadığı bir sınır olur. Buna orman sınırı denir. O yüksekliğin üstüne çıktığınızda artık sadece çalılar ve çayırlarla, yani yaylayla karşılaşırsınız. Hemen her dağ için bu orman sınırının uzaktan çekilmiş pek çok fotoğrafı bulunuyor. Bazı dağlar için neredeyse yüz yıl önce çekilmiş fotoğraf albümleri mevcut. Bu fotoğraflara baktığımızda orman sınırının her sene daha yukarı çekildiğini, yani ağaçların düpedüz dağın zirvesine doğru ilerlediğini görüyoruz. Bitkibilimcilerin buna getirdikleri açıklama ağaçların sıcaktan kaçtıkları şeklinde. Bu geçtiğimiz yirmi yılda artık net olarak biliniyor.
SOZ: Ağaçlar topluca kutuplara doğru da ilerliyorlar ama, değil mi? Benim aklıma ilk o gelmişti.
HA:Evet. Ağaçlar bizim yarım küremizde kuzeye doğru ilerliyorlar. Üstelik de epeyce hızlılar. Biz daha küresel ısınma var mı yok mu, yalan mı gerçek mi derken onlar senede ortalama bir kilometre hızla kuzeye doğru yol almaya başlayalı epey bir zaman oluyor. Ancak yeni araştırmalar gösteriyor ki tüm ağaçlar istisnasız bir şekilde kuzeye gitmiyorlar.
SOZ: Sıcağı tercih edenler de mi var?
HA: Şimdilik bildiğimiz kadarıyla sıcağı değil, ama nemi tercih edenler var. Amerika Birleşik Devletleri’nin kuzeydoğu eyaletlerindeki ağaçların bazılarının kuzeye değil de batıya doğru ilerledikleri uzun bir süredir biliniyor; ancak gizemi şimdiye kadar çözülememişti. Geçtiğimiz sene sonuçları yayınlanan bir araştırma bu göçün nedenine dair tahminlerde bulunuyor. Federal Orman İdaresi’nin 1980-2015 yılları arasından çektiği hava fotoğraflarına bakılarak yapılmış olan bir çalışma, ağaçların sadece serinliğin peşinde olmadığını gösteriyor. Geniş yapraklı ağaçlar, örneğin meşeler, huşlar ve dişbudaklar batıya doğru ilerlerken, iğne yapraklı ağaçlar onların yerine doğu sahiline yerleşiyor. Ormanbilimciler bu farklı göç hareketlerinin yağışlarla alakalı olabileceğini düşünüyor. Orta batı eyaletlerinin aldığı yağış miktarı düzenli bir şekilde artarken doğu kıyıları ise yavaş yavaş kuraklaşıyor. Ancak işin ilginç tarafı doğu kıyıları ağaçların yöneldiği orta batıdan henüz daha kurak değil.
SOZ: Bu ne demek yani?
HA: Kulağa çılgınca geliyor; ama ağaçlar da belli bir yağış projeksiyonuyla hareket ediyor olabilirler. Geleceğe dair onların da tahminleri var.
SOZ: Etki-tepkiden daha fazlası var bu anlattığında. Belli bir amaca yönelme, gelmekte olanı tasavvur edebilme… Çok ilginç bu dediğin.
HA: Kesinlikle. Bu arada, ağaçların hareketi (kendi ölçeklerinde) gerçekten korku verecek kadar hızlanmış durumda. Paleontologların yaptıkları çalışmalar, ağaçların en son buz çağının sonunda bu derece müthiş bir hızla ilerlediklerini gösteriyor. Ağaç dağılımını anlamak için fosilleşmiş polen birikimine bakıyorlar. Bu yolla vardıkları sonuçlar her türün kendisi için uygun koşulları aradığı ve farklı hızlarla ilerlediği şeklinde. Bu esnada önüne çıkan engelleri aşamayanlar ise yok oluyor. O dönemde engellerden kastımız büyük su kütleleri. Bir ağacın polenlerini çok uzaklara gönderme şansı varsa ilerleyebiliyor. Ancak bunu başaramazsa yani rüzgardan, kanatlı hayvanlardan ve suyu aşabilen memelilerden yeterince faydalanamazsa yok oluyor. Bu da geçmişte orman ekosistemlerinde ciddi değişikliklere yol açmış tabii.
SOZ: Günümüzde ağaç göçünün önündeki engeller sadece su birikintileri olmasa gerek. Yerkürenin önemli bir kısmı, devasa şehirler ve ağaçların yerleşmesine asla izin verilmeyen tarlalar ve çiftliklerle kaplı. Ağaçlar bu durumda ne yapacaklar?
HA: Büyük telaş yaratan soru da bu. Ne kadar dirayetli olurlarsa olsunlar, bugün pek çok ağaç türünün iklimin hızına yetişemeyip ve önündeki engelleri geçemeyip yok olma ihtimali var. O yüzden şu anda üçüncü bir seçenekten bahsediliyor: Göç desteği; yani insan eliyle bitkilerin taşınması.
Bunun pek çok örneğini gündelik hayatımızdan ve alışkın olduğumuz tabii çevreden biliyoruz aslında. Güney sahillerimizdeki ökaliptusların anavatanının Avustralya olduğu, soframızdaki patatesin, mısırın, biberin ve domatesin Güney Amerika’dan geldiği hepimizin malûmu. İnsan, bitki türlerini yayan en önemli vektörlerden biri. Diğer memelilerden daha etkiliyiz; zira yetiştirmek istediğimiz bitkiler için tabii çevreyi büyük ölçüde değiştirme kabiliyetine sahibiz. Su yoksa su getiriyoruz, toprağın bileşimini değiştiriyoruz, hattâ bitkilerin kendilerini de değiştirip uyum sağlama becerilerini artırıyoruz. Ancak pek tabii ki bu, ne her şeyi anlayabildiğimiz ne de nakil ve yerleştirme süreçleri hakkında mutlak söz sahibi olduğumuz anlamına geliyor. Bitkilerin bizim kolayla aklımıza gelmeyecek kendine has göç yolları, yayılım alanları var.
Almanya’da 2. Dünya Savaşı’nda terk edilen eski bir hastanenin çatısından fışkıran ağaçlar…
İlginç bir örnek Berlin’den. Batı Berlin 50 sene Doğu Almanya’nın içinde bir ada olarak kalınca Batı Berlinli botanikçiler de kısıldıkları yere muazzam bir dikkatle bakmak zorunda kalmışlar. Bu esnada şehrin önemli bir kısmını kaplayan molozların üstünde türlü çeşit bitki yetiştiğini fark etmişler. Savaşın yıkıntılarının üzerinde açan çiçeklerin, büyüyen ağaçların çok güçlü duygusal bir etkisi var. Ancak şaşırtıcı olan bu bitkilerden bazılarının daha önce Berlin’de hiç görülmemiş olması. Molozda çıkanlar, yerleşik yerli rakipleri olmayan ve Berlin’e tam da savaş münasebetiyle gelmiş olan bitkiler. Bu bitkilerin polenleri muhtemelen atılan, ama patlamamış bombalarla, Sovyetlerden gelen askerlerin çizmeleriyle ya da savaşın hemen ardından gelen sivillerin kıyafetlerine ve eşyalarına saklanmış olarak seyahat etmiş. Şu anda Berlin’de hemen her yerde karşımıza çıkıyorlar.
SOZ: Şehrin tarihini göçmen insanlar kadar, göçmen bitkiler yoluyla takip etmek de mümkün o hâlde.
HA: Evet, kesinlikle.
Ağaçların ve tüm bitkilerin yeni habitatlara uyum sağlama becerileri var. Ancak hareket kolektif olduğunda, yani birlikte yaşadıklarıyla beraber hareket ettiklerinde bu uyum çok daha kolay oluyor. Geçtiğimiz 30 yılda, ormanların yerin üstünde görünen kısımdan çok daha büyük olduğunu öğrendik. Yer altındaki kök sistemleri, mantar ağları ve bakteri hareketliliğiyle ağaçların birbirileriyle iletişim kurduklarını, birbirlerine ihtiyaç duydukları besinleri ve ilaçları gönderdiklerini ve tehlikelere karşı birbirlerini uyardıklarını biliyoruz. Şu anda bu ağların ağaç göçündeki etkisi üzerine araştırmalar yürütülüyor. Yine ABD’de Rocky Dağları’nda yapılan bir çalışmada toprak altındaki ağların ağaçlardan çok daha önce yüksek irtifalara doğru kaydığı tespit edilmiş. Yani bu yeraltı sistemleri göçü kolaylaştıracak şekilde hareket ediyorlar. Öncü kuvvet gibi, toprağın muhteviyatını değiştiriyorlar. Anne ağacın yaşadığı toprağın benzerine düşen tohumların, bu sayede hayatta kalma ve büyüme şansı artıyor. Bu da ağaç göçünü hızlandırıyor.
Bu araştırmayı yürüten bilim insanları, hareket hâlindeki bu habitatlara eldeki bilgiler ışığında nasıl göç desteği verebileceklerini bulmaya çalışıyorlar. Acaba toprağı bakteri, mantar ve minerallerle önceden hazırlarsak, ağaçları daha hızlı hareket etmeye ikna edebilir miyiz? Zira ağaçların hareket hızı ne kadar fazla olsa da iklim değişikliğinin hızına yetişememeleri tehlikesi var. Üstelik geçiş yollarının insanlar tarafından kesildiğini düşündüğümüzde risk daha da artıyor.
SOZ: Ağaçları göçe teşvik etme fikri bana Yüzüklerin Efendisi’ni hatırlattı nedense.Entlerle konuşan Hobitler…
HA: Gerçekten öyle… J.R.R Tolkien, Yüzüklerin Efendisi’nde dünyanın bir devrinin bitişini anlatır. Bazı türlerin son günlerini yaşadığı, insan cinsinin devrinin başladığı o kritik noktada dünyanın karanlıkla bir imtihanı vardır. Yaşamın ölüm karşısında verdiği bu büyük savaşın son anında düğümü çözen ise ne bütün planları, orduları, becerileriyle insanlar ne aletleriyle, zenginlikleriyle cüceler ne de iyilikleri ve güzellikleriyle elflerdir. Yaşamın ölüme galip gelmesi ağaçların harekete geçmesiyle mümkün olur.
Tolkien’in ağaçların düşünmesini, istişaresini ve sonunda harekete geçmesini anlattığı bölümlerde roman yavaşlar da yavaşlar. Ağaçların hızını hissettirir bize Tolkien. Hafızalarının dipsizliğini, ışıkla ve havayla beslenerek edindikleri kuvveti fark ettirir. Ağaçların dilleri vardır; akılları, bildikleri ve bunlar uyarınca harekete geçecek iradeleri.
Şimdi biz de (kurguyu hakikatin parçası sayacak olursak bir kez daha) ağaçlardan medet umuyoruz. İklim değişikliğinin yarattığı hepsi birbirinden ürkütücü bin bir bilinmezliğin karşısında ağaçlardan yardım istiyoruz. Tabii yine türümüze yakışır bir acelecilik ve körlükle… Dünya liderleri bir araya gelip ağaçlandırma sözü veriyorlar. Bir ormanın yan yana dikilmiş ağaçlardan ibaret olmadığından habersizmişçesine otoyol kenarlarına peyzaj usûlü fidan diktiriyorlar. Bunlar şehrin “yeşil” alanından sayılıyor, bu sayede “en yeşil şehir” yarışmaları düzenlenip göz boyanıyor. Çocuklar ağaç dikme seferberliklerine katılıyor. Gerçek orman alanları ise giderek azalıyor: Amazonlar ve Sibirya ormanları aynı anda yanıyor.
SOZ: O zaman umarım ağaçların ayaklanması başarıya ulaşır.
İnanın bereketli olmasından değil muazzamlığı. Bereketin kaynağına dair her an, her köşeden el eden binlerce ipucuna teşekkürümdür muazzam dememe sebep. Kaybetmenin eşiğinde durduklarımız çok burada. Koruyabildiklerimiz ise, kıyasla muazzam.
Coğrafya deyince geniş, pek geniş; benim olduğum yerse Ayvalık. Dar bir noktasından bakacağım yani dünyaya. Zeytin konuşacağız ya, bu ay. Ben de iki haftada bir değil, yazı ardınca yazı bir ay boyunca anlatacağım zeytini size; bari dedim, bir lokasyon imi yollayayım, öyle başlayalım muhabbete:
Son üç yüzyılını dünyanın, ticaret bağlamında ve elbette üretimin seyrini gözlemlemek adına.. minyatür bir oyun parkı yapsam, yapabilseydim… burası olurdu, sanki.
Her ne kadar Büyükşehir Yasası’na uydurulmuş haliyle ilçe denilse de buraya ve benim yaşadığım köye mahalle gözüyle bakılsa da; Ayvalık bir Ege kasabası ve 2 milyona yakın zeytin ağacının verdiği 50 bin tona yakın zeytin ve 10 bin tona yakın zeytinyağı üretimi ile hala zeytinden kazanıyor en çok. Ya da şöyle diyeyim, Ayvalık arazisinin % 60’ı, tarım arazilerinin ise yaklaşık %76’sı zeytinlik! Hatta ekleyeyim, Ticaret Odası’nın 1200 üyesinin 118’i zeytin, zeytinyağı ve sabun kategorisinde kayıtlı şirket olmak üzere 4300 aile zeytincilikten kazanıyor ekmeğini. Ama vaktiyle kuzeyinde Gömeç’te, güneyinde Altınova’da çok daha fazlası yetişirmiş. Pamuk, misal. Artık yazlık sitelerin arasında, denize paralel elbet, boş araziler olarak duruyorlar. Biri gelse de satın alsa diye. Bir diğerleri, daha içerlek, daha küçükce, apartmana dönüşmek üzere ot bürümüş haldeler. Daha genişleri, boş kırlarmışcasına, otobanla sanayii siteleri arasında beklemede; genel dedikodu TOKI’nin geleceği buralara ve İstanbul’dan benim gibi gelenlerin aldığı evlerle yükselen fiyatlarla baş edemeyen Ayvalıklıların nihayet ev sahibi olabilecekleri.
Memleketin herhangi bir noktasından çok farklı değil belki, bu bakımdan.
Ama kutsalı var. O sebeple tam da her yer gibi değil. Tek bir ağacın kutsallığı konuşuluyor, burada; yani zeytinin. Monokültüre dönüşmüş bir kutsalsa da bu… zeytine dokundurmayan bir yerel idaresi ve bir de ticaret odası var, sivil girişimlerin yanı sıra. Ayvalık’ın zeytinini sadece tek bir türden oluşan bir orman gibi düşünün. Her ne kadar vaktiyle badem vardı, ahlat vardı, incir vardı deseler de yok pek artık öyle bir çeşitlilik. Neden kesmişler şaşıyor insan. Nerede ahlat, badem… zeytin dahi tek tür.
Kısmet oldu, bir niyetin peşinden gittiydik, Mardin’de de gördüm zeytinlikleri, Derik’te.
Mardin, Derik, 2015 zeytin hasatı.
Derik’in her bir zeytinliğinde en az dört-beş farklı çeşit zeytin vardı ve aralarda hep nar, incir, sumak ve ayva karışmıştı. Yer tillenmemiş, sadece “piç”leri temizlenmişti ağaçların. Ermenilerin zeytinleri bunlar… “Aynı Ayvalık’takilerin, Rumların olduğu gibi” demeyin, zira tam da öyle değil. Bu konuya sonra, önümüzdeki haftalarda Ayvalık özelinde döneceğiz; zeytinin ısrarla, inatla korunmasını ve yükselişini konuşmak şart zira, her türlü tarım bitirilirken memlekette. Ama sahiden Derik’teki zeytin hala Ermenilerin. Sadece sökülüp, kahreden bir şiddetle atıldıkları için değil yurtlarından; Kürtler de kanaatimce toplamayı benimsemişler sadece, bir kültür değil yaşadıkları. Zeytinci değiller, Ege’deki usulde. Yoksulluğun, göz ardı edilmişliğin, zeytine bakmaya fırsat bırakılmamışlığın karşılığı belki; belki de zeytinin, bu coğrafyada, geleneksel ve tarihsel manada Rum’un ve Ermeni’nin kültürü oluşundan. Müslümanların değil. Bana düşmez niyesini konuşmak ama Derik’te bir yüz yıl önce nasıldıysa zeytincilik, yağmur sularının inip kanallardan zeytinlere dağılmasına kadar her şey ama her şey, aynen eskisi gibi devam ediyor. Neticesinde de bin 954 hektarlık ekim alanında 10 yerli çeşit varlığını sürdürüyor. Başta meşhur Halhalı olmak üzere diğerlerini de isim isim bilesiniz: Zoncuk, Güleki, Kejık, Belloti, Mazi, Gurseki, Melkebazi, Melemeli ve Ağliş.
Kim kalır yarına, kim bilir!
Mardin, Derik – Tepebağ (Tılbısım) Üst solda yer alan noktada bahar aylarında bir şelale oluşuyor, yukarıdan inen yağmur suları ya da eriyen karlar vasıtası ile; bir miktar da su mağaraya doluyor olsa gerek. Diğer üç fotoğraf bu suyun zeytine dağılma kanalları… Mükemmel görseller değil korkarım ancak ne kadar gayret ettiysem de daha belirgin fotoğraflayamamışım.
Mardin ilinin zeytinlerinin yüzde 70’inin bulunduğu Derik’in 11 bin 198 dekardaki 182 bin ağacı değerli. Özellikle Halhalı dedin mi akan sular duruyor. Anca kendilerine ve yakınlarına kadar bir üretimleri olduğunu söylüyorlar, “var, gel al diyene inanma, Derik’ten değildir” diye uyarıyorlar. Sadece erken hasat yağ sıkımında değil, uzun vakit yemyeşil kalan bir yağ çıkıyor minnacık Halhalı’dan. Artık üretim yapmayan ve büyük kaybımız olduğunu düşündüğüm Nar Gourmet’nin Anadolu Zeytinyağları Proje’si dahilinde gidip, Derik’te, zeytinin hemen içinde, toplanır toplanmaz sıktığı ve şişelediği yağlar arasından tatmıştım. Derik Halhalı’sını sofralık saklıyor yoksa. Yağ niyetine zeytin pek kültüründe yok, bakınca sofralarına.
Derik’te zeytinin içine hep ev yapılmış. Beton, tuhaf kutsal.
Mardin, Derik.
Niyetim iyi/kötü, ak/kara kıyası değil. Zira diyeceksiniz, başka yerde yapan yok mu? Biliyorum. Urla’da, Mut’da ve hatta Ayvalık’ta da, olmaz mı? Var tabi. İnsan aynı insan. Hatta Derik’tekinin sığınma, başının üzerini örtme derdiyle, Ayvalık’takinin gusto(!) temelli tercihleri arasında en ufak bir kıyas falan da yapamam; adil değil. Ama Ayvalık’ta yapanın, kim olursa olsun, arkasından bir başka konuşuluyor. Bu yanıyla zeytin hala kutsal mı Ayvalık’ta, kutsal. Hakkını vermek gerek.
Diyeceksiniz, “peki bari. O halde Ayvalıklılar nasıl olmuş benimsemişler zeytini, hani bu coğrafyanın Müslümanının işi değilse bu?”
Haklısınız.
Her ne kadar tepeden ilaçlamalı, dibini sürmeli, aralarda başka ağaç, başka tür bırakmamalı ve altından koyun keçi kovalamalı bir kutsalsa da, muhabbetini ta Midilli’den, Girit’ten taşıdıkları için farklı derinlikte bir bağları var zeytinle.
O yüzden önce daha geniş bir coğrafyayı, buranın üçgenini konuşalım biraz da.. Bu yazı yer imi niyetine, unutmadan.
Girit, Midilli ve Ayvalık üçgeni
10 cami ve tekke ile bir medresesiyle 450 yıl Osmanlı idaresinde kalan bir ada Midilli. Ama bakmayın bizim ısrarla Midilli dediğimize, Yunanistan için buranın adı Lesvos vilayeti. Başkenti Midilli köyü/ilçesi. Adada bugün yaklaşık 12 milyon zeytin ağacı var ve bunlardan 20-30 bin ton zeytinyağı üretiliyor. Yukarıdaki haritaya bakın, çok makul gelecek: Midilli’nin anakarası Ayvalık. Sadece Perşembe günü kurulan pazara inmeniz kafi, düzeni tanımaya, anlamaya. Lozan, mübadele, dil, din vs falan hak getire, burası hala tek ülke, tek belde.
Üçgenin uzak köşesi Girit. Başkenti ise hani “Hanya’yı Konya’yı gösteririm ben sana”da geçen Hanya ama 1971’e kadar.
Katolikler, Müslümanlar ve Ortodoksların dört yanını bezediği hem uzak hem çok yakın bir ada burası; tarih katman katman. 1320’de Venedikliler’in yaptığı Ayios Nikolaos Kilisesi, misal. Osmanlı adayı işgal edip topraklarına kattığında minare eklenip Hünkar Camii oluyor, 1913’de Yunanistan’a devredildiğindeyse, aynı ibadethane Ortodokslar’a ev oluyor.
Girit, zeytinyağı denince herkesin bildiği bir marka belde. Zira yaşam kalitesiyle önde dünya noktaları arasında yer alan bu adanın sürdürülebilen bir gençlik ve uzun ömür başarısı bu adanın diyetine ve haliyle zeytinine bağlanıyor. Ayrıca en eski ağaçların bulunduğu bir kaç değerli noktadan biri. Düşünün ki Girit’in sadece anıt ağaçları yok, bu ağaçları emanet almış girişimciler, 2015 yılından bu yana, Sosyal Kooperatif Derneği (ΚΟΙΝSΕP) çatısı altında, bu ağaçlardan toplanan zeytinlerden üretilen 500 ml’lik zeytinyağlarının satışını ön siparişle gerçekleştiriyorlar. 650 bin nüfuslu adada 300 bin zeytin ağacı var.
Ayvalık’a gelince…
Burası aslen bir Müslüman yerleşkesi değil. Rum ağırlıklı bir nüfus yapısı var. Zaten kiliselerini ararken camiilerine denk geldiğinizde anlıyorsunuz. 18inci yüzyılın başında küçük bir yerleşke. 1770 yılına kadar 7 bin civarında olan Ayvalık nüfusu, sanayii devrimiyle paralel olarak, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında 25 – 30 bin civarına yükseliyor. Bu dönem itibarıyla zeytinyağı başta olmak üzere sabunculuk, şarapçılık, süngercilik, balıkçılık, tuzculuk, dericilik gelişiyor ve ticaret başlıyor. Yılda ortalama 600 geminin ticarî amaçla kalktığı limanından, zeytin ve zeytinyağının yanı sıra pek çok ürün yerli ve yabancı pazarlara taşınmaya başlanıyor.
“19uncu Yüzyılda Ayvalık’ta Zeytinyağı Sanayii ve Yerleşim Dokusu Üzerine Etkisi” başlıklı tezine (Yüksek Lisans, Yerleşim Arkeolojisi Bölümü, ODTÜ – 2007) denk geldiğim Esra Terzi; tezinin abstract’ında çok güzel özetliyor:
“Ayvalık, Batı Anadolu’nun Ege kıyısında bulunan ve asıl gelişimini 19.yüzyılda gerçekleştirmiş bir yerleşimdir. Bu gelişimi, yerleşimin kurulduğundan bu yana en etkin ekonomik girdiyi sağlayan zeytinyağı üretimine borçludur. İngiliz Sanayi Devrimi’nden sonra artan ve tüm Dünya’ya yayılan yoğun ticaret, o dönemde yükselen İzmir’in etki alanında bulunan Ayvalık’ı da etkilemişti. Uluslararası ticarette kendini geliştiren Ayvalık, üretim hacmini de buna bağlı arttırmıştı. Geleneksel atölye üretimi ve ev üretimine ek olarak, 19. yüzyılın son çeyreğinde zeytinyağı, fabrikalarda da üretilmeye başlandı. Bu üçlü üretim yapısına sahip olan zeytinyağı sanayi kentin de konuttan sonra en yoğun kullanımı haline gelmişti. Özellikle kıyı boyunca, limana ve ticari kullanımlara yakın, düz topografyaya sahip alanlara yerleşen iki ve daha çok katlı, büyük hacimli sanayi yapıları, yerleşiminin en baskın ve dikkat çeken binalarıydı. Binaların etkileyici fiziksel yapısına ek olarak, yerleşim dokusu da zeytinyağı üretiminden büyük oranda etkilenmişti. Yerleşimin ana ulaşım aksları, üretim mekânları ile hammadde bölgeleri (zeytinlikler) arasındaki bağlantıları temel alarak oluşmuştur. Zeytinyağı üretiminin kentin gelişme yönünde de etkisi olmuştur. 19. yüzyıl boyuca gelişim, etkin rüzgâr yönü doğrultusunda üretimin koku, duman gibi olumsuz etkileri altında kalan bölgelerin tersi yönde gerçekleşmiştir. Konut dokusunun denizle olan fiziksel bağlantısı da sanayi alanlarının gelişiminden sonra tamamen kopmuştur. Ayvalık kıyısı boyunca yayılan, fabrika, atölye ve depo binaları yerleşimin sanayi karakterini yerleşim siluetine de yansıtmıştır.”
Gelip de 10 dakika yürüyen herkesin hala görebileceği türde bir dağılımı var şehir merkezinin. Gümrük artık pasaportla Midilli’ye geçilecek bir noktaya taşınmışsa da eski gümrük depolarının, sabunhanelerin, sıkımhanelerin, fabrikaların varlığında şehrin endüstriyel kimliğini bulmak, yakalamak mümkün. Karesi Vilayeti Salnamesi’ne göre 19’uncu yüzyılın son çeyreğinde, Ayvalık’ta 90 bin dönüm zeytinlikten yılda 12 milyon 400 bin okka zeytin toplanıyor. Ama burası bir tarımsal üretim noktası değil sadece. Başka beldelerin yani özellikle Midilli ve Girit’in tarımsal üretimlerinin işlendiği, depolandığı, pazarlandığı bir liman kenti.
Fabrikalar (1940-1970 ) Faruk Ergelen ve Müjdat Soylu Arşivi.
Dolayısıyla Balkan, Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşları sürecinde birçok trajedi yaşayan bu üçgenin halkları; Ege Denizi’nin Türkiye ve Yunanistan arasında bir doğal sınıra dönüştürülmesiyle ayrılmak zorunda kaldıklarında, yırtılmaya/kopmaya görece şanslı bir noktada yakalanmışlar. Özellikle Ayvalık’a yerleşenlerin alıştıkları hayat tarzı değişmemiş, kültürlerini koruyabilmişler, sürdürebilmişler. Girit’in anıt ağaçlara düşkünlüğü, ot kültürü, Midilli’nin üretimi, Ayvalık’ın ticaret bilgisi… üçgenin her noktasından zeytine çıkan bir yol var. Zeytin Ayvalık’ta belki de bu sebeple bir başka yükselmiş.
Bu sebeple belki, zeytin Ayvalık’ta Derik’te olduğundan daha şanslı.
Belki bu nedenle zeytin burada, körfezde hala kutsal.
Hadi, biraz da şu koyunlardan biraz konuşalım mı zeytinin altında?
Başa takılmasından, kapılara asılmasına, kutsallığından kozmetik mucizesine, edebiyattan, sanat tarihine katmanlara nasıl sızdığına bakarken koyun ve keçisiz bir başlangıç güç. O yüzden de bir avuç ot ve bir ağacın peşinde koyunlarla bitirelim mi yer imini?
Ot vakti…
Bahar aylarında Ayvalık’a inen midesine düşkün “başka şehirliler” buraların ot kültürünü anlata anlata bitiremezler. Yemek meraklıları İstanbul’u Boğaz’ı ile ve balığı ile kucaklıyorlarsa eğer, Ayvalık (ve elbette geniş coğrafyasını da) ota düşkünlüğü ile anlatacaklardır. Sahiden de sıradan bir lokantada bile hemen her daim üç ot bulmak mümkün buralarda, yılın herhangi bir vakti. Bu otlar ki, acı olanlarına ayrı bir merakı var yerlilerinin, koyunun ve keçinin de heyecanla yedikleridir elbette ve hemen hepsini zeytinin altından toplamak mümkün. Zeytinlerin altı her yağmurda yeşerir ve mevsimi ne ise, onu verir toplayanlarına. Haliyle (ya da normal koşullarda demeli) koyunlarına, keçilerine de.
Koyun ve keçilerin zeytinin altındaki ota düşkünlükleri aslında Derik’teki dağdan akan suya, zeytine doğru açılmış kanallar kadar makul. Gözünüzü kapayıp hayal edin. Yağmurlardan yeşeren toprağı ve o toprakta ne fazla ya da ne eksikse ona uyumlu ve hızla yükselen otları… bu otlar ki koyunların aşı! Koyunlar girseler, girebilseler altına bu zeytinlerin, öncelikle zeytinliklerin ot bürümesine izin vermezler. Bu iyi bir şey zira yaz gelip de otlar kuruduğunda bu asırlık zeytinlerin altında, yangın ihtimali artar. Koyunlar, yangını engeller, kısaca. Ayrıca, dolaşırken gübrelerini bırakır koyunlar! Toprak beslenir. Dahası var, koyunlar otu yer ama kökü bırakırlar. Az biraz dolaştıysanız kırda, eliniz gitmiştir ota çiçeğe. Kopartması kolay değildir çoğunun, kökleri derin olur. İşte o kökler, özellikle yamaçlarda, yağmur vakti toprağı akmaktan tutarlar! Koyunlar otu yer, b.kunu ve kökünü bırakırlar. Toprak beslenir, erozyona karşı da direnç kazanır. Bütün bir düzen, bu. Dokunmaya gerek yok, usulde.
Yani, normal koşullarda.
Bugün normal değil artık koşullar.
Kimse istemiyor artık koyun moyun, yerlere kadar inen dallarını budayarak yükseltmek yerine (koyun yemesin diye) ağacın kollarını yılda iki kez sürerek üst tabakayı kurutmayı, organik varlıkların, solucanların, karıncaların yaşamını alt üst etmeyi, erozyona en güçlüsünden bir destek vermeyi tercih ediyorlar.
Bu bizim köyün son sürüsü; bahçeyi açtıkça sahibi mutlu olurdu, incirin ve narların altında yayılırlardı.
Bizim oturduğumuz köy bir zeytin köyü, her manada.
Kimse artık kapari toplamaya çıkmıyor, böğürtlenler, kuşburnu çalıları hep muhabbet arıyor, biraz kantaron toplayan, az da kekik peşinde koşan var. Otları tanıyorlar ama görmüyorum kadınları torba ya da sepetle taşırken kırdan dağdan ve fakat zeytin devam ediyor. Az sonra, iki üç güne en fazla, tayfalar gelecek yanımızdaki binaya; zeytin hasatı bitene dek köyün nüfusu iki katına çıkacak. Sabahları kahvenin önünde park eden traktörlerden köy otobüsü manevra yapamaz olacak, çocuk sesleri artacak meydanda… ardından hasat şenliği var. Hepsini haftaya paylaşmaya başlayacağım, zeytinin yanı sıra.
Ama artık köyde koyun yok.
Keçi üç tane kaldı. Avluda, kapalı besleniyor.
Serbestiyetleri hasada kadar süren eşek ve at sürülerine de sahip çıkan korucular takip ediyor, her köşesini zeytinin. Gel gör ki Ayvalık koyun loruyla, koyun sütünden tulumuyla var. Yoğurduna düşkünlükleri ayrı. Bu bütünlük, usul değişimine nasıl dayanacak bilmiyorum.
2017’de zeytin, mera ve kıyı alanlarına ilişkin düzenleme önerisine tüm STK’ları davet ederek itiraz eden 350Ankara.org kampanyasından…
Zeytinliklerin imara açılma yasası olarak değerlendirip zeytincilere memleketin dört köşesinden örgütlenerek destek verdiğimiz ve nihayetinde yedi kez, evet yedi, Meclis’ten döndürdüğümüz Zeytin Koruma Kanunu’nda değişiklik önergesinde de (sonuncusu 2017) yer alan; zeytinlik alanlarda hayvan otlatılması “sorunu”, halen üç ay hapisle cezalandırılmaya kadar varabilecek bir suç. Meraların inşaata açıldığı, parasını verene kiralandığı ve “müşterek” hukukunun inatla, itinayla gözardı edildiği bir zamanda, çobanlar da geceleri ve gizli sokuyorlar zeytin altına koyunlarını.
Haliyle bu büyük kavga konusu.
Kaynak: Wikipedia, Ayvalık
Zeytinin altında, yamacında yeşerenlerden bir avuçla tanıştırayım sizi; koyunların yokluğunda her yerden fışkırıyorlar:
Yukarıdaki fotoğrafların tümü Slow Food’un Türkiye’deki gönüllüleri tarafından, Ayvalık’ta düzenlenen ikinci Slow Olive (2018) sürecinde sosyal medyadan paylaşıldı
Müştereğimiz, müşterek dostlarımız bunlar. Her biri koyuna da, zeytine de, insana da muhabbet duyan ama tanımayanın “yabani ot” deyip geçeceği canlar. Bir tanesiyle, bahçemde bolca bulunan radikadan bir reçeteyle bağlayayım bu haftayı, zeytine geçmeden:
Radika
500 gr fava, kabuksuz kuru bakla
1 küçük baş kuru soğan
Bitirmek için erken hasat zeytinyağı bulabilirseniz ne ala ama geneli için iyi bir zeytinyağı yeterli
Tuz
Ben favayı bir gün önceden suya koyanlardanım. Benim gibi yapın ve suyunu mümkünse iki kez değiştirin. Yıkamaya denk bir şey oluyor, pişerken kara köpüğü neredeyse hiç olmuyor böyle.
Ertesi gün favayı süzün. Tencerenize iki-üç çorba kaşığı zeytinyağı koyun ve ısındığında piyaz doğradığınız soğanı şeffaflaşıp, yumuşayıncaya dek kavurun. Üzerine süzdüğünüz favayı ekleyin. Favanın üzerini iki cm geçecek kadar iyi su ile tamamlayın, sakın şeker falan eklemeyin ve orta hararette pişmeye bırakın. Pişme dediğim, bizim zeytinyağlı favamızın kıvamından öncesi. Suyun önemli kısmı uçmuş ya da fava tarafından emilmiş; favanın bir kısmı ise püre haline gelmiş ancak hala tanelerin bir kısmı kendini erimeye korur halde olacak. Netameli görünmesin. Daha önceden klasik fava yapmaktan hatıranızı kullanın. Ne kadar sıvı olursa olsun, soğuduğunda taş kesen bir malzeme, tencerenizdeki. O yüzden sıvının miktarını “bu su mu, erimiş bakla mı” diye sorgulayın. Benim tecrübemde gereken kıvama gelmesi 25 dakika sürmüyor. Hemen ateşten alın. Tuzunu ekleyin, biraz serinlesin.
Zeytinyağı konusu aynı favadaki gibi, bitirmek için erken hasat zeytinyağı bulabilirseniz ne ala ama geneli için iyi bir zeytinyağı yeterli
Tuz
Tavanızı orta hararette ateşe yerleştirin, üzerine iki çorba kaşığı zeytinyağı koyun, ısınınca iki diş sarımsağı şöyle bir bıçağın altında yumruğunuzla düzleyin/ezin ve yağa katın. Kokusu çıksın yeter, üzerine radikalarınızı atın, hızla çevirin. Bazen üçkağıt yapıp iki yudum kadar beyaz şarap ya da rakı döktüğüm oluyor tavaya, şart değil. Ama denemesi bile eğlenceli. Ne vakit ki ot kendini bırakır ama hala yeşil.. Hah, o vakit tavayı da ateşten kaldırın, otun ihtiyacı kadar (belki bir fiske) tuz atın, karıştırın.
Az çukuru olan tabaklar ideal, servis için. Artık çok sıcak olmayan, yani yakar olmayan favanıza iyi zeytinyağınızdan (dilediğiniz kadar, bana sorarsanız en az bir geleneksel çay bardağı kadar) ekleyerek iyice karıştırın. Ilık patates püresi gibi bir kıvamı olacak, arada kendini gösteren tanesi tam favalar endişe yaratmasın.
Tabaklara bir kepçe ılık fava koyun ve göbeklerini ana kucağı gibi açın. Sonra da bu kucağa yemyeşil otları paylaştırın. Üzerine azıcık da erken hasat zeytinyağı varsa, şahane olur. Asla biber vs ile abartmayın bu tabağı. Olduğu haliyle muazzam, kanaatimce. Verdiğim miktarlar iki kişi için fevkalade doyurucu bir öğün, dört ila altı kişi içinse, rakı ya da şarap yanına ve tazecik kızarmış ekmekle tadı damakta kalır türde bir eşlikçi!
Lokantalarda bulamamak böylesi bir tabağı bizim ayıbımız olsun, ota yabani deyişimiz, zeytinin altına koyun sokmayışımız gibi ve artık yavaş yavaş zeytine girelim; zira benim artık nerede durduğum, yerim yurdum belli!
Yenilenebilir enerji üretiminin ihtiyaç duyduğu teknoloji de var, mekan da, para da… Dünyanın ‘enerji sorunu’nu çözmek için fosil yakıt ve nükleerde mecbur değiliz.
“Rüzgar esmediği zaman ne yapacaksınız?” ve “Geceleri de Güneş mi var?”, sürdürülebilir ve yenilenebilir enerji kaynakları hakkında bolca duyduğumuz eleştirilerdir. Rüzgarın esmediği geceler için kömürlü termik santrallere, hatta nükleer enerjiye ihtiyacımız olduğuna mutlaka inanmamız gerekir. Oysa gerçek pek de öyle değil, hem de pek çok farklı açıdan.
Önce basit bir hesap yapalım: 2019 yılı tüketimine göre, tüm insanlık her an 20 TW güce ihtiyaç duyuyor. Hani 100 Watt’lık ampul olarak düşünürsek enerji tüketimimizi her an bir sürü ampul yanıyor olması şeklinde de anlayabiliriz. Güneş’ten biz her an ulaşan enerji miktarı ise 176 bin TW, yani ihtiyacımız olanın tam 8800 katı. Bugünkü teknoloji ile daha iyisini yapabiliriz, ama diyelim güneş panellerinin enerji verimi %10, yani üzerlerine düşen enerjinin %10’unu elektrik enerjisine çevirebiliyorlar. O zaman Dünya’nın 880’de birini güneş panelleri ile kaplayacak olsak bize gerekecek enerjiyi üretebiliriz.
Mekan da maliyet de ‘sorun’ değil
Peki Dünya’nın 880’de biri nasıl bir alan olur? Dünya’nın yüzey alanı 510 milyon kilometrekare. Bunun 880’de biri 580 bin kilometrekare ediyor. Sahra Çölü’nün yüzey alanı 9.2 milyon kilometrekare. Yani Sahra Çölü’nün 16’da birini %10 verimle çalışan güneş panelleri ile kaplasak tüm dünyaya yetecek kadar enerji üretebiliyoruz. Kısacası, sorunumuz bize doğanın yarattığı veya teknoloji ile çözemeyeceğimiz bir sorun değil.
Bugünün fiyatları ile 1 Watt güç üreteceğimiz bir güneş paneli 3 dolara mal oluyor. 20 TW = 60 Tera dolar. Bu biraz garip görünüyor, 60 Tera dolar, 60 trilyon dolar demek. 2019 yılında dünya ekonomisinin büyüklüğü yaklaşık 90 trilyon dolar. Yani dünyada yeterli para da var. Her sene silahlara 2 trilyon dolar harcadığımızı düşünecek olursak, 30 sene silahlara para vermek yerine dünyanın enerji sistemine yatırım yapacak olsak çoğu problemimizi halletmiş olurduk.
Burada en iyimser hesabı da yapmadım, güneş panellerinin enerji verimi her geçen gün artıyor, fiyatları ise her geçen gün düşüyor. Devletler kömür, petrol ve doğal gaza verdikleri destekleri yenilenebilir enerjiye verecek olsalar hem verim çok daha hızlı artar hem de fiyat çok daha çabuk düşebilir. Gene de güneş panellerinin fiyatı her on senede yaklaşık onda birine düşüyor. Yani bu hesabı bundan on sene sonra yapıyor olsak, tüm enerjimizi güneş panellerinden kazanmak için bir seferlik harcamamız gereken para silahlara her yıl harcadığımız para ile başa baş giderdi.
Enerji için Güneş’i ‘görmeye’ ihtiyacımız var mı?
Ama iki tane önemli sorunumuz var: İlki, Güneş gündüzleri var, peki geceleri ne yapacağız? Öyle ya, Sahra’nın üzerinde sürekli Güneş yok. Yalnız bizim de Güneş’ten enerji üretmek için sürekli Güneş’i görmemize gerek yok. Biliyorsunuz, ülkemizin güneyinde sıcak su çatıdaki güneş panellerinden sağlanıyor. Sabahları kalktığınızda bile bir önceki gün ısınmış olan suyun hafif ılık olduğunu hissediyorsunuz. Bu bildiğiniz su. Ya ısısını bildiğiniz sudan çok daha uzun süre kaybetmeden tutan bir sıvı koysak ne olur? Gün içerisinde ısıttığımız sıvı bize gece boyunca da enerji üretmeye devam eder. Bu bir hayal değil, bu şekilde çalışan elektrik santralleri var, bunların sayısı gelecekte çok daha artacak. Şu anda bu santrallerden üretilen enerji, güneş panellerine kıyasla biraz daha pahalı ama bu teknolojinin de kullanımı yaygınlaştıkça fiyatı da ucuzlayacaktır.
Sonuç olarak geceleri güneş enerjisi üretmeye devam etmenin bir yöntemi de var, dolayısıyla “Peki geceleri ne yapacaksınız?” sorusu da artık anlamını yitiriyor. Şimdi gelelim son soruna: “Elektriği Sahra Çölü’nde ürettiniz ama buraya nasıl taşıyacaksınız?” Aslında belki de en sorunsuz cevap verilebilecek olan soru da bu. İngiltere’yi ısıtan doğal gazın bir kısmı Kazakistan’dan geliyor. İngiltere ile Kazakistan arası yaklaşık 4000 kilometre. Bu mesafede yanıcı bir gazı basınç altında taşıyacak bir boru hattı kurmayı kolayca düşünebiliyoruz. Oysa İngiltere Sahra Çölü’nün ortasına da yaklaşık 4000 kilometre uzaklıkta. Bu mesafede elektriği taşıyacak bir hat kurmayı düşünmek neden bu kadar zor geliyor? Çünkü petrol şirketleri sizin petrolün ve doğal gazın kolayca taşınabilir, elektriğin ise o derece kolay taşınamaz bir şey olduğuna inanmanızı istiyor. Bunca senedir Keban’dan, Atatürk Barajı’ndan İstanbul’a elektrik taşındığında bunu hiç sorgulamadınız. Şimdi neden elektriğin boru hatlarından daha zor taşınabileceğini düşünüyorsunuz?
Bunun üzerine bir basit katman daha koyabiliriz. Elektrik uzun mesafeler taşındığında çok fazla kayıp yaşanabiliyor. Bunun nedeni de hatlardaki direnç. Ama bilimsel çalışmalardan biliyoruz ki hatlardaki bu direnci azaltan ve neredeyse sıfıra indirebilen teknolojiler mevcut. Yeter ki biz isteyelim.
Alternatifler var, yeter ki görülsün
Son olarak, dünyanın her tarafını Sahra Çölü’nden beslemek zorunda da değiliz. Her kıtada tarıma fazla elverişli olmayan sürüyle bölge var. Buralarda elektrik üretim sistemleri kurarak bunu daha kısa mesafelere dağıtmak da mümkün. Bugün nasıl küresel petrol ticareti çoğumuza doğal geliyorsa, sözünü ettiğimiz tür bir gelecekte de elektrik enerjisinin ticaretini, hatta paylaşımını yapmak günlük hayatın bir parçası olabilir. Unutmayın, daha burada rüzgardan hiç söz etmedik. Rüzgardan elde edilecek enerji bugün için güneş enerjisinin yaklaşık yarı fiyatına mal oluyor. Elde edilen bu enerjiyi mekanik yöntemlerle saklayabilmek de mümkün. Yani elektriği illa da Sahra Çölü’nden getirmek zorunda değiliz.
Bugüne kadar bunları düşünmüyor olmamızın basit bir sebebi var: Enerjimizi kömür, petrol ve doğal gazdan kazandık. Bu nesneleri yerden çıkartıp yakmak da fazla pahalı değildi. Bu nedenle diğer yöntemlere yapılacak yatırımın “kazançlı” olmadığına inandırıldık. Oysa kömür, petrol ve doğal gazın tek maliyeti yerden çıkartılıp taşınması değil. Bu nesnelerin yanması sonucu oluşan karbondioksidin korkunç bir çevresel maliyeti var. Bu maliyeti baştan beri hesaba katmış olsaydık bugün çoktan bu nesnelerin alternatiflerini bulmuş olurduk. Yine de çok geç değil. Alternatifler var ve alternatifler çok da pahalı değil. Yeter ki biz doğru yolu görelim.
TÜBİTAK destekli araştırmamızın sonuçlarına göre, İskenderun Körfezi kıyılarındaki makro meso ve mikroplastik kirliliğinin boyutu vahim. Plastik kirliliğinin büyük kısmı da Türkiye kaynaklı.
Akdeniz, çevresindeki yoğun nüfus, sanayi, kentleşme ve sahip olduğu gemi trafiği nedeniyle ciddi anlamda kirlilik ile karşı karşıya. Bunu nereden mi biliyoruz? Bilimsel çalışmalardan ve bunlar üzerinden oluşturulan raporlardan. Bu köşeden de sık sık değindiğimiz bu çalışma ve raporların ortak görüşü; insan kaynaklı bu kirliliğin canlıları oldukça olumsuz etkilediği gerçeği. Bu gerçeğin daha iyi anlaşılabilmesi için kirliliğin tüm boyutlarının ortaya konulması gerekmektedir. İşte bu amaçla TÜBİTAK destekli olarak gerçekleştirdiğimiz projenin sonuçlarından bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum.
Öncelikle araştırmamızda ne yaptığımızdan kısaca bahsetmekte fayda var. Proje kapsamında Akdeniz’in en doğu ucunda yer alan İskenderun Körfezi kıyılarındaki makro meso ve mikroplastik kirliliğini araştırdık. Araştırmanın mikroplastik kısmı için 2018 yılının ilkbahar ve sonbahar dönemlerinde iki ayrı örnekleme çalışması gerçekleştirdik. Makro ve mesoplastik kirliliği için ise sadece ilkbahar döneminde bir saha çalışması gerçekleştirdik. Şimdilik araştırmanın sadece makro ve mesoplastik kısmına ait sonuçlarını paylaşabiliyoruz. Çünkü diğer sonuçlar henüz bilim dünyasında duyurulmadı. Sırası gelince mikroplastik sonuçlarını da duyuracağız.
Çalışmamızın ilk sonuçlarına göre gözle görülebilir olan, yani 5 mm’den daha büyük plastiklerin İskenderun Körfezi kıyılarındaki durumu oldukça vahim. 13 farklı sahilde (haritada görülecektir) gerçekleştirdiğimiz çalışmada, ortalama olarak 1 km2’lik alanda 12 200 000 adet plastik olduğunu tespit ettik.
Bu değer yine bizim yaptığımız ve Samandağ sahilinde yeşil deniz kaplumbağalarının plastikten ne kadar etkilendiğini araştırdığımız çalışmada bulduğumuz değer hariç, Akdeniz’in diğer bölgelerinde yapılan çalışmalarda bulunan değerlerin neredeyse 10-12 misli. Bu tabii ki ortalama değer için geçerli. Oysa Hatay/Dörtyol ilçesindeki sahilde tespit ettiğimiz plastik kirliliği düzeyi (km2’de 46 200 000 adet; km2’de 14.5 ton ) diğer tüm bölgelerden daha fazla. Yani Akdeniz’in en kirlisi. En çok rastlanan plastikler ise kırılmış plastik parçalar. İkinci sırada da sera poşetleri. Bilenler bilir, İskenderun körfezi, Çukurova’daki tarımsal faaliyetlerin etkisi altında olan bir körfez. Bu durum da gelişi güzel terk edilen tarımsal çöplerin körfeze taşınmasına neden oluyor. Sahillerin plastik çöp açısından sıralaması ise Dörtyol>Akyatan>Arsuz>Botaş>Büyükdere>Gölovası>Karataş>Erzin>K.Yumurtalık>Payas>Konacık> Ağyatan>Y.Lagün şeklinde. Sahillerde bulduğumuz plastik çöpler içerisinde ayrıca oyuncak, sigara izmariti, gıda ambalajı ve daha birçok çeşit atık mevcut.
Akdeniz’de tespit ettiğimiz plastik kirliliği miktarı daha önce İtalyan araştırmacı grubunun yaptığı modelleme çalışmasını doğruluyor. O çalışmada Akdeniz’in en kirli sahillerinin, bizim çalışmamızın da içinde bulunduğu alanı kapsayan Kilikya baseni olduğu belirtiliyordu. Üstelik çoğunluğu da Türkiye kaynaklıydı. Bu; bizim bulduğumuz plastiklerin de çoğunluğunun Türkiye kaynaklı olduğunu gösteriyor diyebiliriz. Yani öyle sanıldığı gibi dış kaynaklı çöpler tek sorumlu değil.
Bu çalışmamız da gösteriyor ki Türkiye ciddi bir plastik çöp problemi ile karşı karşıya. Çözüm ise sanıldığı kadar basit değil. Özellikle tarımsal kaynaklı çöpler (sera poşetleri başta olmak üzere) ciddi tehdit oluşturuyor. Dayanımı düşük olan ve oldukça şeffaf olan sera poşetleri, zaman içerisinde başta güneş ışınları olmak üzere birçok faktör yardımıyla kolayca parçalanıp mikroplastik haline dönüşerek daha büyük tehdit oluşturuyor.
Bu plastikler yine tarafımızca gerçekleştirilen önceki bir çalışmada İskenderun körfezi yüzey sularında da en fazla bulunan plastik türü olarak tespit edilmişti. Yani adeta her yer sera poşetleri tarafından işgal edilmiş. Bu duruma karşı bakanlığın acil önlem alması gerekiyor. Yapılması gereken ilk şey de sera poşetlerinin kullanımının sınırlandırılması ve beraberinde sıkı kontrol. Siz de zamanınız ve imkânınız varsa, alçak sera kullanılarak tarımsal üretim yapılan alanları bir dolaşırsanız var olan kontrolsüzlük ve başıboşluğu kolayca görebilirsiniz.
‘Gerçekte kültürel-politik alanın bağımlı hale gelmesi, bir bütün olarak hem yönetenler hem de yönetilenler için bir toplu intihar vakasından farksızdır.’
Güvenlikten, kültüre, eğitimden sağlığa, belediyelerden üniversitelere kadar Türkiye’nin her kamu kurumu, her alanı kamu ile özelin bir karışımı olarak bir istisna rejimine dönüşmüş vaziyette. Yalnızca İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 28 şirketi var. Aşağı yukarı her bir yönetim işlevine bir şirket düşüyor: Kültür, ulaşım, spor, … Bunlar hem kamu kaynaklarını, imkanlarını kullanıyorlar. Hem de özel bir şirket gibi yönetiliyorlar.
Karşımıza öncelikle “işler görülsün, hizmetler aksamasın” diye çıkmış gibi görünen bir model var. Bu gelişmenin özellikle AB adaylık sürecinin başlangıcında epey bir sorgulandığını hatırlatalım. Uluslararası hukuk normlarına uygun olmadıkları için bir ara kapatılmaları dahi gündeme geldi. Ancak politik sistemi yeniden yapılandırmadan yerine başka bir alternatif de konamadığı için sonra vazgeçildi. Meselenin üstü kapatıldı.
Bu şirketlerin kamuya bağlı olmaları, işlevlerine kamusal nitelik kazandırmıyor.
Demokratik bir yönetimde hem kamu tüzel kişiliğine, hem de özel tüzel kişiliğe sahip olunamayacağını, böyle bir şeyin mümkün olamayacağını az-çok hukuk yalamış herkes bilir. Mal ve hizmetlerin alımında hukuken iki tarafta birden olunması mümkün olamayacağı için böyledir. Ancak burada altını çizmek istediğim, bunun yalnızca bir yolsuzluk, ya da bir kötü yönetim sorunu olarak ele alınamayacağıdır. Kamu ile özelin karıştığı rejimler ciddi politik bir soruna işaret eder.
Kamu hizmetlerinin, kamusal işlevlerin “şirket mantığı”yla yönetildikleri için çok daha etkin oldukları ve yenilikçi bir modele işaret ettikleri sıklıkla söylenir. Oysa burada gizlenen şey, kamusal alanın kapatılmasına dayanan otokratik bir örgütlenme modelidir.
Kamu hizmetlerinin şirket mantığıyla, özel bir kuruluşa bağımlı olarak üretilmesi, pratik ve ekonomik olarak mümkündür. Ancak bunların nasıl olacağını bilmek mümkün değildir.
Kamusal nitelikli kararların, bilgilerin imal edildiği bu alana “kültürel-politik alan” denebilir. Bu alanın mantığı hem özel alandan, hem de resmi alandan farklıdır. Bu alanın içinde sanat, fikir üretimi, tasarımsal işler gibi iktidardan ve piyasadan bağımsız olması gereken konular vardır. Kültürel-politik alan, sanat, basın, düşünce dünyası, her şeyden önce “otomatik” olarak, “yukarıdan kumanda” ile üretilemeyecek işlerden oluşur. Bunların bağımlı hale getirilmesi, görünüşte iktidarın, yöneticilerin lehine gibi gözükür. Bu yolla siyasal güçlerini kitle tabanlarını genişletiyormuş gibi olurlar. Bu işlevleri merkeze bağladıkça güçlerini pekiştiriyormuş gibi zannederler. Ama gerçekte kültürel-politik alanın bağımlı hale gelmesi, bir bütün olarak hem yönetenler hem de yönetilenler için bir toplu intihar vakasından farksızdır.
Bilgi tartılabilir, ölçülebilir bir şey midir?
Projeler, planlar, araştırmalar ve bunlarla piyasa arasında arayüz oluşturan teknik şartnameler, keşifler, tanımlar “gayrı-maddi” ürünlerdir. Kamusal alanların düzenlenmesi, kullanım biçimleri, kentlilerin kamusal hayata katılımı gibi konularda gerçekleştirilecek projeler gibi. Meslek kuruluşlarına bunların normlarının oluşumunda görev verilmiştir. Ancak çoğu zaman bu kuruluşlar ya kendilerini taraf olarak içinde gördükleri bürokrasinin ya da üyelerinin haklarını savunmak üzere piyasanın ölçütleri içine sıkıştırılırlar. Bu yüzden kamu ile özel alanı düzenleyen ihale sistemini sorgulamakta zorlanırlar. Oysa en olmayacak şey “gayrı-maddi” ürünlerin ihale sistemiyle yapılandırılmasıdır. Ne yapılacağı bilinmeden bir kamu hizmeti nasıl ihale edilebilir? Daha iyi anlaşılsın diye söyleyeyim: Örneğin eğer bir bina yaptırılacaksa, önce mimari projesinin olması gerekir. Peki bu içeriği kim, nasıl üretecek?
Kamu hizmetlerinin tasarlanmasında otoriteye ihtiyaç bulunur. Ancak kültürel-politik alan ne kadar bağımlı ise, kamu o kadar özelleşir, kamusal niteliğini kaybeder. Bu boyutuna kültürel-politik alanın “vakumlanarak” devlet iktidarının alanına çekilmesi diyebiliriz.
Buradaki çelişkinin kamu şirketlerinin kurulmasına, meşrulaşmasına yol açan motivasyonu yarattığı söylenebilir: “Madem ki bu alanda bir meşruiyet krizi var, o zaman neden ihaleleri yönetimine hakim olduğumuz şirketlere vermeyelim?” Bu imtiyazlı durum kamu kuruluşlarının, üniversitelerinin adını kullanarak iş alan ayrıcalıklı profesyoneller için biçilmiş kaftandır. Onlara da danışmanlık hizmetleri, planlar, projeler ve kamu adına piyasa için rapor hazırlama işleri verilir.
Burada kamusal niteliği ortadan kaldıran ilişkilerin, örtüşmelerin “toksik” bir işlevi ortaya çıkar. İçerikle ilgili uğraşların motivasyonunu kamusal alanı açmak, yönetimi katılımcı hale getirmek değil, yalnızca imtiyaz elde etmek ve kapalı ilişkiler oluşturur. Bu imtiyaz ilişkileri sivil topluma da yansır. Nasıl yöneticiler ve onlara imtiyaz ilişkileri içinde eklemlenen ayrıcalıklı tabakalar, kitleler için neyin doğru, neyin yanlış olduğunu biliyorlarsa, sivil toplum da örneğin kararlara araçsal olarak bakar. Örneğin planları yalnızca imar haklarını düzenleyen bir belge olarak algılar. Buradaki paradoks, zaman zaman patlamalara, isyanlara yol açsa da, politik-kültürel alanın yapılandırılmasında etkisiz kaldıkları için kitlelerin maruz kaldıkları işaretsizleştirme tekniklerini benimsemeleridir.
İstisna rejimi diktatörlüğe giden yoldur
Nesneleştirici dinamikler iktidar gücünü kullananların, imtiyaz sahiplerinin temsil meselesini perdelemeye yöneliktir. Bu bir mücadele ve işbirliği zemini olarak toplulukları iktidar dışında tutma işlevini yerine getirir. Politik tercihler, taraflar vardır. Ama gücün sorgulanacak bir tarafı yoktur. O ilgi alanı dışındadır. Böylece gücün keyfiliği, yani iktidar dışında olan herkesin aslında bildiği ama üzerinde konuşamadığı asimetrik işleyiş “görünmez neden” olarak politik alanda iş görür. Güç kutsallaşır ve sorgulanamaz hale gelir. İktidar hakikat kavramı ile çalışır, temsille ilgili krizi gizler. Böylece dışarısı iktidarın içine çekilir, temsilin gösterilen tarafı boş kalır. Örneğin belediyelerin katılımcı olmaması, yerelleşmeci bir siyasetin karşısındaki bir engel olduğu kadar şiddeti normalleştiren, güce dayanan merkeziyetçi politikaların, diktatörlük yolunda yürüyen yönetimlerin beslendiği alandır.
Bugünkü kamu-özel karışımına dayanan model, hukuki anlamda bir istisna rejimidir. Hukuk bir taraftan özel mülkiyetin korunması, rekabet koşulları, yolsuzlukların önlenmesinden yanadır. Ancak diğer tarafta normları askıya alan“İmar Barışı” gibi tedbirler, durumu idare etmeye çalışan çareler yürürlüktedir. İstisna hali ile otokratik yönetimler arasındaki ilişkileri görmek gerekir. Kamusal niteliği oluşturan düzeylerin özerkliği ortadan kalkar.
Genellikle sorulan soru şudur: Bu bir ara rejim midir? Yoksa kalıcı bir rejim midir? Diktatörlüğe doğru uzanan sürecin basamaklarından çıkarken bu kamu-özel karışımı yönetimsellik biçimini sorgulamayan, yalnızca iktidarı ele geçirmeye çalışan muhaliflerin de rejimin değirmenine su taşıdıkları görülür.
İstisna rejimi kültürel-politik alanın yokluğudur
Hem kamu hem özel kişilik halini alan yönetimlerin halkı temsil etme iddiası bir vantrilogun konuşturma biçimine benzer: “Ben halkım, halkı temsil ediyorum.” Konuşma ve söz söyleme yetkisinin kendisi asimetrik bir durum yaratır ve kültürel-politik alan ortadan kalkmış olduğu için her zaman adına konuşulanı işaretsizleştirir. Bu yüzden bununla çelişir gibi gözüken ve normları temsil eden “ruhban sınıfı”nın iddiası, “halk için neyin doğru olduğunu ben bilirim” varsayımı, kendi imtiyazını temsil etme iddiası gibi algılanır. Normlar böylece istisnaları engellemez, daha çok motive eder. Bir toplumsal sermaye olarak bilgi patronaj altında üretildiği için başka erklere, çıkarlara boyun eğmek zorunda kalır. Norm devleti giderek tedbirler devletine adapte olur.
İstisna rejiminin gelişmesi tarihte Nazi yönetiminin kurumlaşmasına yol açan devletin iki yönlü işlemesine benzetilebilir. Bir tarafta norm devleti, diğer tarafta tedbir devleti. Bu iki devlet yan yana yürür. Bir taraftan kapitalizmin ihtiyaçlarına cevap verir. Diğer taraftan da rejim kamusal alanı kapatarak, politik-kültürel alanın imha edilmesini, kamusal alanın büzülmesini, yukarıdan belirlenmesini sağlayarak, diktatörleşmeye doğru yol alır.
Dolayısı ile yukarıdan belirlenen değil, öznellikleri içine alan, kamusal nitelik taşıyan bir yönetim modeli için dikkatleri içerikten mecraya doğru kaydırmamızın gerekli olduğunu düşünüyorum. İdeoloji iktidarların ne yaptıklarını gizlemek için ürettikleri bir sis perdesidir.
Otokrasi bilinçli, istemli olarak amaçlanan bir şey değil, çoğu zaman yönetimlerin de içine düştükleri bir çukurdur.
Kamu-özel karışımı güçler, isterlerse bizimle aynı görüşleri paylaşıyormuş gibi gözüksünler, demokrasinin düşmanlarıdır. Bu yüzden bu deneyimlenmemiş olandan, eksiklikten hareketle, politik-kültürel alanın özerkliğinin şiddeti ve iktidarı dönüştüren bir özellik kazanabileceği hayal edilebilir. Kültürel-politik alanın, fikir üretiminin iktidarların gölgesinden kurtarılması gerekiyor. Temsillerin imgelerle etkileşimini, ilişkisini değiştirmek, kamusal alana hayat öpücüğü vermek, ölmüş olanı canlandırmak diktatörlüğe giden yolun karşısındaki en güçlü direniştir.
Çünkü demokrasi bu aktörlerin devlet tiyatrosunun temsil sahnesinde değil, dışıyla temas ettiği anda ortaya çıkar.
Curiosity, kayaların kimyasal bileşimlerini analiz edebilir ve bu süreçte Mars’ın tarihini en az 3,5 milyar yıl geriye doğru belgeleyebilir. Bu, bir gezegenin barındırdığı doğal ortamın bu kadar zaman içinde nasıl değişebileceğini incelemek için benzersiz bir fırsat demek.
Mars’ta bulunan Gale Krateri bir zamanlar sıvı suyla dolu bir göle sahipti. (Fotoğraf: NASA/JPL Caltech ESA DLR/ FU Berlin/MSSS)
Mars henüz genç bir gezegenken şimdikinden epey farklı bir yerdi. Sıvı su, Kızıl Gezegen’in manzarasında göller ve nehirler vasıtasıyla benekler yaratmıştı. Buna karşın, gezegenin iklimi son birkaç milyar yıl içerisinde büyük ölçüde değişti. Günümüzde bilim insanları, gezegenin su birikiminin kalıntılarını kurumuş nehir yatakları ve kayalarda kalan tuzlar vasıtasıyla tespit ediyorlar.
Curiosity araştırma aracının son gönderdiği veriler bize, gezegenin barındırdığı suyun yaklaşık 3,5 milyar yıl önce buharlaştığını gösteriyor.
Curiosity, Mars’taki Gale Krateri’nde yaklaşık 3,3 milyar ilâ 3,7 milyar yıllık kayalarda biriken tuz kalıntılarına rastladı; bu zaman zarfında tuzlu bir gölün yüzeyden başlayarak buharlaştığını ortaya koyan kanıtlar, geçtiğimiz hafta Nature Geoscience adlı dergide yayınlanan yeni bir makalede paylaşıldı.
Mars tarihini ortaya çıkarmak
Curiosity, Gale Krateri’ne erişebilmesi sebebiyle Mars’ın sahip olduğu koşulların dönüşümünü incelemek için en uygun araç. Bu alan, en az 3,5 milyar yıl önce Mars’a bir meteor çarptığında zeminde 160 km genişliğinde bir çukur açarken yüzlerce metre derinlikteki kaya katmanlarını açığa çıkardığında oluştu.
En derindeki kayalar en eski olanları ve daha üstlerdeki kayalar nispeten daha genç, daha yakın zamanda oluşan katmanları meydana getiriyor.
Curiosity, kayaların kimyasal bileşimlerini analiz edebilir ve bu süreçte Mars’ın tarihini en az 3,5 milyar yıl geriye doğru belgeleyebilir. Bu, bir gezegenin barındırdığı doğal ortamın bu kadar zaman içinde nasıl değişebileceğini incelemek için benzersiz bir fırsat demek.
Curiosity’nin son araştırmaları, Gale Krateri’nde bulunan kayaların yaklaşık 3,3 milyar ile 3,7 milyar yıl arasında ‘sülfatlar’ adı verilen ve kükürt içeren tuz birikintilerine sahip olduğunu gösteriyor.
Curiosity’nin incelediği eski kayalardaysa bu tuz birikintileri mevcut değildi; bu durum, bilim insanlarının, Gale Krateri’ndeki gölün özellikle de bu zaman zarfında tuzlu olduğuna inanmalarına neden oldu.
İklim 3,5 milyar yıl önce değişti
Göl daha tuzlu olabilirdi, zira sular buharlaşıyordu ve ardında daha yüksek bir yoğunlukta bir tuz birikintisi bırakıyordu. Şayet bu doğruysa, Mars’ın ikliminin 3,5 milyar yıl önce değiştiğini ve daha kurak hale geldiğini gösterir.
Kaliforniya Teknoloji Üniversitesi’nde (Caltech) gezegen bilimci ve yeni çalışmanın yazarı olan William Rapin’e göre, proje Mars’ın tarihini ortaya çıkarmak ve gezegenlerin ve doğal çevrenin nasıl geliştiğini daha geniş bir şekilde anlamak için heyecan verici bir fırsat.
Rapin, “Jeolojimiz ve gezegenlerin iklimlerine ilişkin anlayışımız genelde Dünya merkezli,” diyor. “Mars’ın kendine ait bir kaderi vardı ve bu potansiyel olarak Dünya’dan çok farklıydı.”
İklim krizi ile mücadelede ortak bir dil kurulmasını hedefleyen İklimce Sohbetler’in üçüncüsü, Afetler başlığı ile 15 Ekim tarihinde DasDas’ta gerçekleşecek.
UNDP Türkiye’nin (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) gerçekleştirdiği İklimce Sohbetler’in üçüncü oturumu olan Afetler, 15 Ekim Salı günü yapılacak.
İklim krizi ile mücadelede, toplumun çok farklı katmanlarını kapsayacak ortak bir dil arayışı ile başlatılan sohbetlerin ilki 24 Eylül Salı günü “İklimce Su”, ikincisi ise 15 Ekim’de “Tarım ve Gıda” başlıklarıyla gerçekleşmişti.
“Afetler” buluşması 15 Ekim Salı günü 17:30 ve 20.00 saatleri arasında UNDP Türkiye İyi Niyet Elçisi Mert Fırat’ın ev sahipliğinde İstanbul Ataşehir’deki DasDas’ta yapılacak.
Deneyimleri ortak bir dilde buluşturuyor
Katılımcıların afetlere dair deneyimleri üzerinden ilerlemesi planlanan oturumda Türkiye’de gözlemlenen olayların başka ülkelerle karşılaştırmalı olarak özgünlüklerinin ve benzerliklerinin tespit edilmesi amaçlanıyor. Toplum ve kurumların algısındaki değişimler doğrultusunda ‘paylaşılan sorumluluk’ yönündeki gelişmelerin neler olduğunun tartışmaya açılması planlanıyor.
İklim krizi ile karşı karşıya olan çeşitli toplumsal katmanların ve meslek gruplarının deneyimlerini ortak bir dilde buluşturmayı amaçlayan toplantıda İklim Dayanıklılığı ve Afet Risk Yönetim Uzmanı Erdem Ergin, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Şehir ve Bölge Planlama Profesörü Azime Tezer, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde Strateji Geliştirme Şefi Seda Özdemir konuşmacı olarak yer alacak. Moderatörlüğü ise UNDP Türkiye İyi Niyet Elçisi Mert Fırat üstlenecek.
İklimce Sohbetler 5 Kasım Salı günü “Şehir Yaşamı” oturumuyla sona erecek.