Ana Sayfa Blog Sayfa 2351

Orman diye diye (2)

Ormanlarımız niceliksel olarak artıyor ama ülkenin her yerinde değil. İnsanların kaçtığı yerlerde ormanlık alanlar çoğalırken aksine, endüstrinin ve nüfusun yoğun olduğu ve giderek arttığı kentlerde ise azalıyor.

Dünya genelinde ormanların durumunu bir önceki yazıda özetlemeye çalışmıştım. En azından temel bir tablo ortaya koyduğumu düşünüyorum. O da şu; ormanların dünya genelinde durumu, her ne kadar pek çok ülkede ormanlar lehine gelişmeler yaşansa da çok parlak değil. İklim krizinden biyolojik çeşitliliğe yaşamsal önemi bulunan ormanların bu durumu geleceğe dönük projeksiyonları daha karanlık bir fona büründürüyor ister istemez. Pek ya Türkiye ormanlarının durumu ne?

Türkiye her konuda olduğu gibi ormanlar konusunda da ortadan ikiye bölünmüş durumda. İçinde hükümet, Tarım ve Orman Bakanlığı ve bunları koşulsuz şartsız destekleyen kesime göre ormanların durumu Türkiye’de güllük gülistanlık: Orman varlığı artıyor, ağaçlandırma çalışmalarıyla bütün dünyaya parmak ısırtıyoruz. Bu grubun karşısında yer alan bir kesime göre ise memlekette orman kalmadı, hepsini yok ettik: Ormanlar yakılıp otel yapılıyor, orman teşkilatı ülkenin dört bir yanında vahşice orman katlediyor. “Hangi kesim haklı?” diye bir soru geliyor hemen akla, fakat doğru soru bu değil. Çünkü amaç şu ya da bu kesimin haklılığını ortaya çıkarmak olmamalı. Amaç gerçeği aramak olmalı ki işin doğrusu, bakmasını bilen için çok da aramaya gerek yok. Ne mi o gerçek? Anlatalım, tane tane.

Türkiye’de ormanlar artıyor mu?

Evet, artıyor. Orman Genel Müdürlüğü (OGM) tarafından yapılan envanter çalışmalarına göre Türkiye’de ormanlar artıyor. Ancak;

  • Ormanlar Türkiye’nin her bölgesinde ya da her ilinde aynı şekilde artıyor mu?
  • Yapılan ağaçlandırma çalışmaları ormanların artışındaki en önemli etken mi?
  • Ormanlar niceliksel olarak arttığı gibi niteliksel olarak da artıyor mu?
  • OGM tarafından orman envanterinde gösterilen her yer arzulanan kalitede orman alanı mı?

İşte, bu soruların açık yanıtlarını vermeden genel tabloyu anlamak kolay değil. Önce en basit tarafından başlayalım. Aşağıdaki grafik OGM tarafından yapılan saptamalara göre zaman içerisindeki toplam orman alanı değişimini gösteriyor (milyon ha):

Grafikten de görülebileceği gibi 1973 yılında 20,2 milyon ha olan toplam orman alanı günümüzde 22,6 milyon ha olmuş durumda.[1] Şimdi gelelim bundan çok daha önemli olan soruların yanıtlarına.

Ormanlar Türkiye’nin her yerinde artıyor mu?

Hayır! Bu yanıtı çok net verebiliyoruz, çünkü Bartın Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Erdoğan Atmış ve Batuhan Günşen hocalarımız bu konuyla ilgili kapsamlı bir araştırma yapıp sonuçlarını da son derece saygın bir uluslararası dergide yayımladılar[2]. Ulaştıkları sonuçları detaylı tablolarla da ortaya koydular ama sanırım burada yalnızca aşağıdaki haritayı paylaşmak yeterli olacaktır başlıktaki sorunun yanıtını bulmak için.

Harita dergiden olduğu gibi alındığı için İngilizce doğal olarak. Fakat rahatlıkla anlaşılacağı üzere yeşilin tonlarıyla gösterilen illerde, araştırmanın kapsadığı 2005 ile 2015 yılları arasında orman alanı artışı yaşanırken kırmızı renkli illerde orman azalması görülüyor. Turuncu renkli iki ilde ise değişimin incelendiği dönemde orman alanında artış ya da azalış yaşanmamış.

Bu harita dikkatle okunduğunda genellenebilecek bir tablo açıkça ortaya çıkıyor. Endüstrinin ve nüfusun yoğun olduğu ve giderek arttığı kentlerde ormanlar azalıyor. Çünkü bu tür illerde arazi oldukça değerli ve ormanı orman olarak korumakta başarılı olamıyoruz. Oysa nüfusun artmadığı, görece az arttığı ya da azaldığı illerde ise orman alanları artıyor. Bu tür illerde özellikle kırsal alanlardaki nüfus hızla çekildiği için daha önceden tarımsal amaçlarla kullanılan, ancak günümüzde terk edilmiş olan araziler civar ormanlardan gelen orman ağacı tohumlarıyla kendiliğinden ormanlaşıyor. Aslında şimdi kendiliğinden ormanlaşan bu arazilerin çok daha önceki dönemlerde de orman olduğunu ve tarım alanı elde etmek amacıyla açıldığını öngörmek hiç de zor olmayacak. Bu nedenle günümüzde yaşanan bu değişime “ormanlar alacağını tahsil ediyor” demek biraz ticari bir ifade olsa da yanlış olmayacak. Hemen ekleyelim, Anadolu’da ormanların daha çok fazla alacağı var.

Yapılan ağaçlandırma çalışmaları ormanların artışındaki en önemli etken mi?

Bu soruyu şöyle de sorabiliriz: Orman alanlarının artışında yapılan ağaçlandırmaların hiç mi etkisi yok? Olmaz mı? Var elbette. Ağaçlandırma kutsal bir iştir ve ne şekilde olursa olsun dikilen her fidanın gezegenimize bir katkısı olacaktır.[3] Ancak yukarıdaki başlıkta da ipuçları verildiği üzere orman alanı artışında ağaçlandırmalardan daha önemli olan etken terk edilen arazilerin kendiliğinden ormanlaşması olgusudur. Bunu sayılarla açıklamak için de aşağıdaki tabloyu gözden geçirmek yeterli.

Tabloda 1999 ile 2015 yılları arasındaki değişik dönemlerde ağaçlandırılan alan ile orman alanı artışları verilmekte ve ağaçlandırılan alanın orman alanı artışındaki payı yansıtılmakta. Bütün veriler Orman Genel Müdürlüğü’nün resmi verileri. Özetle, sözü edilen dönemde orman alanı artışının ancak %35’ini ağaçlandırmalar ile açıklayabiliyoruz. Kaldı ki bu oran olabilecek en yüksek oran. Burada açıklamamın gereksiz olduğunu düşündüğüm bazı nedenlerle gerçek payın bu oranın bile altında olması daha olası. Dikkatinizden kaçmayacaktır, orman alanının en yüksek artışı sergilediği (200 bin ha/yıl) 2012-2015 döneminde ağaçlandırmaların orman alanı artışını açıklayıcılığı yalnızca %21.

Hazır ağaçlandırmalardan söz etmişken şu gerçeğe de değinmeden geçmemek gerekiyor. Ağaçlandırma Türkiye için hiç de yeni bir olgu değil. Daha önceki münferit çalışmaları bir kenara bıraksak bile ülkemizde 1946 yılından beri düzenli ve sistemli olarak çok başarılı ağaçlandırma çalışmaları yapılıyor. Aşağıdaki tabloda yine Orman Genel Müdürlüğü’nün resmi verilerinden hareketle değişik dönemlerde ülke çapında yapılan ortalama yıllık ağaçlandırma miktarları yansıtılmaktadır. Açıkça görüleceği üzere, ağaçlandırma teknikleri açısından yaşanan bunca gelişmeye ve kırsal nüfusun azalması nedeniyle ağaçlandırmalara karşı kırsal alanda yaşanan sosyal tepkinin azalmasına rağmen 60-70 yıl öncesinden yalnızca bir miktar fazla ağaçlandırma yapabiliyoruz son on yıllık dönemde. Sanırım bunu başarı olarak tanımlamak akıllıca olmasa gerek.

Sonuç niyetine özetlemek gerekirse; Ormanlarımız niceliksel olarak artıyor ama ülkenin her yerinde değil. Bu artış ormancılığımızın kendi dinamikleriyle alakalı değil büyük ölçüde. İnsanların kaçtığı yerlerde ormanlar artıyor. İyi ama ya kaçmadıkları yerlerde aynı şeyi söyleyebiliyor muyuz? Maalesef hayır! Bir de şu “en güzelini, en çoğunu, en iyisini biz diktik” propagandası var. Kanmayın, işler hep olduğu gibi. Üstelik şu kadar diktik diyerek zarar gören doğal ormanları maskeleme çabası var ki bunun vebali çok büyük. İsterseniz bunu bir sonraki yazıda açalım. Şimdilik kalın sağlıcakla.

[1] OGM son resmi envanterini 2015 yılında yayımladı. Ancak OGM yetkilileri tarafından kamuoyuna duyurulan bilgiler ışığında 2019 yılı durumu grafiğe yansıtılmıştır. Örneğin: https://www.trthaber.com/haber/turkiye/orman-varligimiz-2019da-226-milyon-hektara-ulasti-429513.html

[2] Günşen, H. B., Atmış, E. 2019. Analysis of forest change and deforestation in Turkey. International Forestry Review 21(12): 182-194.

[3] Bu genel ifadenin elbette istisnaları var. Örneğin ekosistem açısından son derece önemli çalı ya da otsu türlerin olduğu bir alanda ağaçlandırma yaparak o türleri alandan uzaklaştırmak son ekolojik açıdan savunulması mümkün olmayan bir eylem olur.

Eski mahallelerde küçük bir gezinti

‘Kentin kimliğinde gömülü olan evrensel kökleri nasıl koruyacağız? Bu güne kadar ulaşmış mekan, tarihi ve arkeolojik binalar, dokular, nasıl ele alınacak? Bunun için nasıl örgütlenmeli, kim/ kimler örgütlemeli?’

Kentlerin, yaklaşık olarak 60 yıl belki 100 yıl önce yaşadığı gibi kalmış olan mahallelere, hala rastlanabilir. Kentin tarihsel kesimlerinde, belki daha da eski zamanların mekansal düzenlemelerini, kullanılan teknoloji nedeniyle, hala basit ve karbon salınımı fazla olmayan işlerin/ üretimlerin yapılmasını, yaşamın/ insanlar arası ilişkilerin, modern neoliberal dünyadan birçok yönüyle pek de etkilenmemiş halini, hala görebiliriz.

2020’lere kadar kendini bir bakıma sürdürmeyi başarmış olan bu yaşam biçimi, kaç yıl daha sürecek acaba? Ve daha da önemlisi nereye doğru evrilecek?

Kentlerin bu kesimleri büyük ölçüde, artık normal ve gündelik bir yaşamın parçası ve onun gereksinimlerini karşılayan bir yer olarak değil, daha çok “turistik” ya da “hediyelik”, daha da kötüsü “nostaljik” bazı malların hala üretildiği bir yer olarak yaşayabiliyor. Bu malları üreten ustalar, hala orada o küçük dükkanlarda işlerini sürdürüyorlar. Bazı sokaklar ve evler-dükkanlar, aynı nostaljik ve turistik anlayışın bir parçası olarak, yalan-yanlış ve üzerinden sahtekarlık akan bir biçimde kısmen onarılmış /“restore edilmiş” olsa da nerdeyse eskisi gibi, ya da 1940’lar 60’lar, hatta belki daha da eskisi gibi görünmeye devam ediyor.

Tarihsel mekanları ‘tüketmek’…

Esnafa baktığınızda, elinde yüzlerce yıldan beri kullanılan aletleri görürsünüz: Çekiçler, tokmaklar, pensler ve körükler, en fazla kollu-ayaklı dikiş makineleri… Artık pek fazla dokuma tezgahı görmezsiniz ama hala yapağıdan veya pamuktan/ ham ipekten bükülerek iplerin-ipliklerin yapıldığı, halıların-kilimlerin-bezin dokunduğu tezgahlar da vardır, kentin başka bir mahallesinde/ sokağında…

Demirciler, bakırcılar, pirinç parlatanlar, kalay yapanlar, deri işleri yapanlar, dikişçiler ve marangozlar, eski ve kullanılmış eşya satanlar, sokağı örten asma yapraklarının altında kahveler ve çay ocakları, köfteciler, kebapçılar, pideciler vb. hala görülebilir. Ama buradan alış-veriş etmeye gelenler, genellikle o sokağın ya da o yaşam tarzının insanı değildirler. İçinde yaşadıkları mekanların ve ilişkilerin biraz uzağına gitmek, kendilerini başkalaştırma ve yenileme zahmetine girmeden, çevrelerindeki mekanı ve insanları değiştirterek ferahlamak isteyen, kentin tarihsel mekanlarını “tüketen” insanlardır.

Bazı sokaklardan çekiç sesleri gelmeye devam eder. Ama artık pek çoğunda elektrikli bir motoru olan aletler kullanılır. Yazın kepenklerini-kapılarını açmış dükkanlar- kahveler, kışın doğal gazla ısıtılır. Kendi kentlerinde “turist” gibi gezen kentliler, çay bardaklarının yanına cep telefonlarını koyarlar. Zaten çaylar da, belki kağıt poşetlerin içinde demlenmiştir? Turist gibi gezenler, bir AVM’de ya da dükkanların sokak üzerine sırlandığı modern çarşılarda nasıl ilgisizce geziyorlarsa, burada da öyle gezerler.

Arada-bir de olsa, bakır bir tencere, kromajlı tenekeden bir semaver, boynuz saplı bir bıçak veya bir sepet, bir mangal almak, ya da, evdeki tenceresini kalaylamak isteyenler veya soğuk demir işi olanlar da, belki gerçek bir ihtiyaç için buraya gelmiş olabilir.

“Turistik amaçlarla” üretilen mallara baktığınızda, gördüğünüz çoğu kez, esnafın kendi inançları, kültürel-politik eğilimleri doğrultusuna “modernize ettiği” bir parça: ya üç ya tek hilalli bir levha veya faşist bir liderin tabak içinde portresi, kayaların üstüne tırmanmış ve başını ulumak için aya da doğru kaldırmış olan hayvanlar ya da bir padişah tuğrası, kehribar tespihler, aptes ibrikleri gibi eşyalardır.

İnsan tuhaf gelen ne? Tam olarak, ne geçmişe ne de şimdiye ait olmayan bu metal-çini-kumaş vb. “hediyelik” eşyanın/ malların yapılmaya ve satılmaya devam etmesi mi, bunu yapan esnafın tutuculuğu, ya da politik bağnazlığı mı, ya da tam tersi çok “tüccar” çok para canlısı görünmesi mi, yoksa burayı gezmekte olan kent insanlarının, kentin eski bölümlerini/ “tarihi kent parçalarını”, daha da yapay/ simulatif hale getirmesi mi? Neoliberal kentin, kente yabancılaşmış neoliberal insan için, tüketilecek ve bir süre sonra bıkılmak üzere, ilginççe bir dekor oluşturulmaya çalışması mı?

Soruların yukarıdaki gibi sıralanması, bunların hepsinin sorunlu bir yanı olduğu düşündürüyor. Gerçekten “tuhaf” olan bir şey var. Ama ne olmalıydı, bunun yerine? Asıl sorulması gereken soru şu: Kentlerde eski dokunun ve ilişkilerin kısmen korunduğu/ yaşamakta olduğu mahalleleri/ kentin tarihi bölümlerini ne yapacağız?

Melez kültüre melez mekan

Korunacak mı? Nasıl? Korunmuş bir kent parçasının içinde yaşam nasıl devam edecek? Ya da korunmayacak mı? Eskimeye, çökmeye-yıkılmaya mı terk edilmeli? Yoksa ara bir çözüm bulup, biraz yenileyip, biraz restore ederek ve başka bir yüzyılın teknolojisine ve kentsel ihtiyaçlarına/ insanına-ustasına göre yapılmış mekanları, dokuları, “şimdiki zamanın modern” yaşamına adapte edip, melez bir kültür, melez bir mekan ve biraz şizofrenik bir ekonomi ve biraz nostalji takliti kokan ama gerçekte anlamsız bir muhafazakarlıktan ibaret sosyo-politik ilişkiler mi koyacağız?

Belediyelerin genellikle tercih ettikleri, bu üçüncü yol oluyor. Dekor gibi boyanmış sokaklar ve olmayan bir şeyin takliti, ya da kremalı pastadan yapılmış gibi, üzerlerinden sahtelik akan kent kesimleri oluyor ki, o “restorasyonun” yapılması mı iyi oldu, yoksa hiç yapılmamış olsaydı daha mı iyi olurdu, bilemiyorsunuz… Bir tarafta, belki Paris’te 19. yy’da kullanılmış bir elektrik direğinin replikası, olmayan bir “Selçuk” ya da “Osmanlı” cephe ögesinin takliti veya ilgisiz bir çini, hepsi de anakronik ögelerden oluşan, diyelim bir elektrikçiler/ avizeciler çarşısı, (güya) “restore edilmiş” konut mahalleleri…

Eski mahalleli/ yoksullar, hiçbir yerde kalmamış. Evlerin hepsi de, ya bir din örgütünün derneğine ya da “kentin muhafazakarlığını yaşatacak” bir vakfa verilmiş. Binaların hepsi betonarmeden yapıldığı halde, ahşap ve kerpiç karışımı hımış bir duvar gibi makyajlanmış. Arada-bir, “marka” bir kahveci ya da tatlıcı…

Biliyoruz ki, bu ülkenin mimarlık fakültelerinde, en azından 50 yıldır “restorasyon” bölümleri var. Türkiye’de bu konuda ne kadar çok çalışma yapılmış, ne kadar çok tartışma geliştirilmiş olduğunu da biliyoruz. Bu üniversiteler, kentlerin tarihi kesimlerini, tarihi ya da arkeolojik binaların onarımını hakkıyla yapabilecek o kadar çok mimar mezun etmişler ki…

Evet, bir uzmanlık becerisine, teknik bir beceriye sahibiz. Belediyelerin birçoğu için, mali kaynak da artık o kadar büyük bir sorun değil. Peki, sorun nedir ve nasıl bir durum (çözüm demek çok iddialı olur) soruyu, daha iyi bir biçimde yanıtlayabilirdi?

Kenti ilgilendiren bütün sorunlarda olduğu gibi, bu soru da çok yönlü, çok fazla tarafı ve boyutu olan bir soru.

Kim, nasıl yapacak?

Anadolu’daki bütün kentlerin, çok katmanlı/ çok kültürlü bir geçmişi var. Kentlerin sunulan kimlikleri, bunu bilmiyormuş gibi yapsalar da, kentlerde hala parçalarını gördüğümüz, kültür katmanları, her şeyi açıkça gösteriyor. (Bu katmanların nasıl olup da bir araya geldiği, ilişkilendiği veya koptuğu, kültürler arası etkileşimin kentleri/ kentsel yaşamı, nasıl biçimlendirdiği, ayrı bir tartışma konusu olarak önümüzde duruyor. Şimdilik bu konuyu, ilerideki bir tartışmaya saklayalım.)

Çok özet bir biçimde, kentlerin tarihsel kesimleri bakımından soruları söyle sıralayabiliriz: Kentin kimliğinde gömülü olan evrensel kökleri nasıl koruyacağız? Bu güne kadar ulaşmış mekan, tarihi ve arkeolojik binalar, dokular, nasıl ele alınacak? Bunun için nasıl örgütlenmeli, kim/ kimler örgütlemeli? Belediye mi, akademi mi mi, sivil toplum-hemşehriler mi? Bu örgütlenmede, teknik bilgi ve ustalık/ uzmanlık konusu, nasıl yer alacak? Şu anda tarihsel kent kesimlerinde yaşamakta olan hemşehriler ne olacak ve onların sesi nasıl duyulacak, çıkarları nasıl gözetilecek? Kentin diğer hemşehrilerinin, kentin bütünü/ geçmişi ve geleceği ile kaygıları olan tüm kentlinin bir söz hakkı olacak mı, sözlerini nasıl söyleyecekler?

Bu sorular üzerinde düşünmeyi, bir sonraki yazıya kadar ertelemek ve bu yazıyı pek fazla uzatmadan bitirmek gerekiyor. Ancak gördüğünüz gibi bu, basit ve kolayca ideal çözüme ulaştırılabilecek bir konu değil. Dünyanın/Akdeniz’in birçok kentinde, yüzyıllardır, üzerinde düşünülüyor ve tartışılıyor. Tartışma Türkiye için bu kadar eski olmasa da, yine de yapılmış uygulamalara da bakarak, tartışmayı biraz daha ilerletmek, mümkün olabilir…

(Sürecek…)

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

Paşabahçe’nin hurdaya gitmesi neyin göstergesi?

‘Dünyanın bir çok yerinde vapurlar kültür mirası olarak kabul ediliyor ve güncellenerek kullanılabiliyor, makine, kumanda sistemleri gözden geçirilerek…’

60 yıla yakın İstanbullulara hizmet verdikten sonra Beykoz Belediyesi tarafından nikah salonu olarak kullanılmak üzere kıyıya yerleştirilen Paşabahçe vapuru geçtiğimiz günlerde yeniden satışa çıkarılmış. Bu defa hurda demir fiyatına.

Paşabahçe’nin hurdaya gitmemesi için de bir imza kampanyası başlatılmış. Büyükşehir Belediyesi’nden Paşabahçe’yi restore ettirmesi ve yeniden sefere koyması isteniyor. Ben de imzamı verdim.

Paşabahçe neden İstanbullular için önemli? Zannedersem yalnızca güzel bir gemi olduğu için değil. Bir kayba işaret ediyor. Şehrin bir zamanlar eşsiz bir deniz ulaşımı ağına sahip olduğuna, bunun yakın tarihlere kadar hala canlı kaldığına…

Deniz üzerinde metro

Evet, İstanbul topografik ve yerleşimsel özellikleri nedeniyle 19. yüzyıl sonunda metropoliten ulaşım sistemini deniz üzerinde kurmuş bir şehirdi. Paris, New York, Londra, Moskova gibi olmadığı için metrosunu deniz üzerinde kurmuştu. İstanbul bir deniz şehriydi. Boğaziçi, Haliç, Marmara Denizi kıyılarındaki yerleşim alanları için en uygun ulaşım aracı vapurlardı. Bu nedenle hiç bir şehirde eşi benzeri olmayan bir deniz ulaşım ağına, bakım onarım tesislerine sahipti.

Bu sistem 1980’li yılların ortasına kadar fazla bir değişiklik göstermeden geldi. Şehrin nüfusu yarı yarıya azalmış olduğu için eldeki vapurlar zaten fazla geliyordu. Şehrin nüfusunun tekrar artmaya başlaması ile, 1950’lerden sonra tekrar Paşabahçe gibi yeni vapurlar satın alındı. Fenerbahçe, Dolmabahçe, Paşabahçe gibi yeni vapurların süratleri bugünkülerden bile fazlaydı.

Paşabahçe’yi Kasımpaşa Tersanesi’ndeki kuru havuzda gösteren yakın tarihli (2007 falan olmalı) fotoğraf, geçmişte gemilerin bakımlarının nasıl yapıldığını gösteriyor. Gerektiğinde iki vapuru içine alabilen büyüklükteki bu havuzlarda gemilerin bakımları mükemmel bir şekilde yapılabiliyordu. Tersane’nin içinde üretim tesisleri yanında gerekli personeli, kaptan, çarkçıbaşı, çımacı gibi personeli yetiştiren eğitim kurumu da bulunuyordu. Onarım yanında şehrin ihtiyacı olan yeni gemilerin yapımı baştan sona yapılabiliyordu. Bu sistem 1980’lerin ortasında bir kırılma yaşadı.

Kamusal sistem çökünce…

Vapurlar, iskeleler ve Haliç Tersanesi devredildiğinde, Büyükşehir Belediyesi’nin bu yönetim sorununu çözebilecek deneyimi ve bir politikası yoktu. Yönlendirici bir organ oluşturulmadan vapurlar hem kamu, hem özel bir şirket olan İDO‘ya verildi. Bu çok boyutlu konu, ürün ve hizmet geliştirme, tasarım, kültürel miras, istihdam, eğitim, üretim… basitçe kamu-özel karışımı bir imtiyaz şirketi mantığı ile yönetilmeye çalışıldı. Bu yüzden bu yönetim deneyimi fırsatı kaybedildi. Her biri şehirsel anıt, kültürel miras örneği olan vapurlar hurdaya çıkarıldı. Bunların içinde İhsan Kalmaz, Inkilap, Suadiye gibi çok iyi vaziyette, daha on yıllarca kullanılabilecek İngiliz yapımı kaliteli vapurlar da vardı. Dönemin İDO genel müdürü Ahmet Paksoy gerekçe olarak bunların perçinli olduğunu, kaynak tutmadığını söyledi. Oysa bu vapurlarda perçin yoktu. 60’lı yıllardan sonra satın alınanlar güvenle kullanılabilecek modern gemilerdi. Bunlar döneminin en iyi vapurlarıydı. Dünyanın bir çok yerinde vapurlar kültür mirası olarak kabul ediliyor ve güncellenerek kullanılabiliyor, makine, kumanda sistemleri gözden geçirilerek.

Ancak daha derin bir kriz çok daha önceden işaretlerini vermişti. Özel tersanelerde yapılanlar hem uygulama detayları, hem tasarımlarıyla bir vapur karikatürü gibi oldu ve giderek daha da kamu sisteminin nasıl çöktüğünü/çökmekte olduğunu şehrin gözüne soka soka gösterdiler. Oysa bu tarihlerde bu kamusal işlevlerin nasıl şehirselleştirilebileceğini düşünmek gerekiyordu. Bu tarihten sonra kamusal sistem çöktü ve kamu özel karışımı imtiyazlı tekeller ortaya çıktı.

Günümüzde İstanbul’daki deniz ulaşımının ne hale geldiğini gösteren motorlar bu tarihten sonra azmanlaştı. Deniz ulaşımında, kıyılarda, iskelelerde, ulaşım hizmetlerinde bir kaos başladı. Paşabahçe’nin yok edilişi, onun gibilerin yerini alan ucube deniz araçları İstanbul’un kamu sisteminin nasıl çürümekte olduğunun göstergeleri. İstanbul vapurlarını ve neredeyse bütün değerli kültür mirasını kaybetti. Ancak bundan bir ders çıkarılamadı. Kültürel mirasın korunmasının yalnızca bürokratik koruma kurullarına bırakılamayacak bir iş olduğu bir türlü anlaşılamadı. Kültür mirasının yönetimi, çok boyutlu, yaratıcılık gerektiren bir konudur. Yalnızca resmi kuruluşlar, yöneticiler ve ayrıcalıklı piyasa aktörleri tarafından yönetilemez. Meslek odalarının, üniversitelerin işlevi üyelerinin çıkarlarını temsil etmek değil, yönetim deneyimini geliştirecek kamusal nitelikli ilişkileri geliştirmektir.

(Yeşil Gazete)

Greenpeace mikroplastik raporunun anlattıkları

Balık ya da midye yemeyerek mikroplastik yeme riskinden kurtulabilirsiniz. Ancak bu tamamıyla riski bertaraf ettiğiniz anlamına gelmiyor. Soluduğunuz havadan bile yeterince alıyorsunuz zaten. Tek çözüm plastikten kurtulmak.

Geçtiğimiz hafta, Greenpeace Akdeniz için analizleri grubumuzca yapılan bir çalışmanın sonuçları yayımlandı. Yayımlanır yayımlanmaz da büyük bir gürültü koptu. Kopmaması da zaten anormal olurdu. Çünkü balık yiyen herkesin bir şekilde yediği bazı balık türlerinin %50’ye yakınında ve hemen herkesin severek yediği midye dolmaların da %90’ında mikroplastik olduğu belirtiliyordu.

Mikroplastiklerin ne olduğunu şu yazıdan okuyabilirsiniz.

Peki, Greenpeace raporunu nasıl okumak gerekiyor. Merak eden için birkaç ipucu ile durumu anlatmaya çalışayım.

  • Analiz edilen balıkların sadece sindirim kanalları Yani bizim aslında yemediğimiz kısmı. O sebeple bu bahsi geçen mikroplastiklerin çoğunu zaten yemeden atıyoruz. Ancak diğer balıklar için böyle bir durum söz konusu değil. Çünkü onların balık temizleme gibi bir özellikleri yok. Burada bir başka önemli detay daha var ki eğer bir yerde mikroplastik varsa orada nanoplastik de olduğu gerçeği. Yani siz bunlar zaten sindirim kanalından yenilmeden atılıyor diye düşünürken daha küçük yani mikroskopla bile görülmesi çok zor olan plastikleri çoktan yemiş olabilirsiniz. Nitekim bunun organlara transfer olduğu birçok çalışmada ortaya konulmuş. Bunlardan bir tanesi fasulyeler üzerine yapılmış. Merak eden buradan okuyabilir.
  • Evet, balık yemeyerek ya da midye yemeyerek mikroplastik yeme riskinden kurtulabilirsiniz. Ancak bu sizi plastik yeme riskinden tamamıyla kurtarmaz. Çünkü o kadar çok plastik var ki etrafta, soluduğunuz havadan bile yeterince alıyorsunuz zaten. Bu sebeple belki vejetaryen ya da vegan olmak için balık yemeyi bırakabilirsiniz ancak “plastik var” diye bırakmanız hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Bunun yerine plastik kullanmayı bırakmanız daha faydalı olacaktır. Sadece bu da yetmeyecektir üstüne bir de plastiklerin üretiminin sınırlandırılmasını talep etmeniz ve bu konuda elinizi taşın altına koymanız da gerekecektir.

  • Midye yemeyin. Balık için bunu söyleyemem ancak midye için kesinlikle söyleyebilirim. Sadece bu rapordan dolayı söylemiyorum. Birçok başka rapor da benzerini söylüyor. Çünkü midyeler denizi süzerek besleniyor. Denizleri ne ile kirletiyorsak midyelerin bünyesinden de o çıkıyor. Bir de midye dolmanın uygunsuz ortamlarda üretilmesi gerçeği var ki bu da başka sağlık problemlerine kapı aralayabilir.
  • Plastikten kaçın. Mümkün olduğunca kullanmayın. Raporun en can alıcı sonucu bu. Çünkü sorunun kaynağı bizim plastik bağımlılığımız.
  • Kırmızı karidesin midesinde mikroplastik bulunması, plastiğin denizin her katmanına ulaştığını gösteriyor. Çünkü bu hayvan derin su karidesi.
  • Balık, karides ve midyelerde tespit edilen plastiklerin türleri bizim hayat tarzımızı yansıtıyor. Giydiğimiz elbiseden, bindiğimiz arabaya, kullandığımız ambalajdan her şeye kadar ne kullanıyorsak, canlıların midesinden de o çıkmış. Adeta kendi kirli yüzümüzün resmini ortaya koymuşuz.
  • Sadece biz bu sorundan mustarip değiliz. Tüm dünya bu sorunla boğuşuyor çünkü insan, her yerde insan.

Sonuç olarak şunu diyebilirim ki elimizi atığımız her yeri adeta cehenneme çeviriyoruz. Siz siz olun plastik dost diyenlere kanıp da oltaya gelmeyin. Plastik ne bizim, ne balıkların, ne kaplumbağaların ne de kuşların dostu filan değildir. Plastik, insanlık tarihinde insanın yarattığı en hayal kırıklığı ürünlerden bir tanesidir.

(Yeşil Gazete)

Libya’da neler oluyor? Duvarların arkasındaki Avrupa (2)

‘Demokrasi, insan hakları, evrensel hukuk gibi değerler, müreffeh bölgelerin sınırlarının sıkı sıkı muhafaza edilmesine dayanıyor olabilir mi? Zira görüyoruz ki bu sınırlar zorlandığı zaman, bahsi geçen değerler de askıya alınıyor.’

İlk bölümde, Libya’daki farklı grupları silahlandıran ülkelerden, Türkiye’den ve Türkiye’nin yurt dışında ihaleler alan uluslararası savunma danışmanlığı şirketi SADAT’tan bahsettim. Bu bölümde krizin başka bir yüzüne odaklanıp ilk bölümde anlattığım mevzularla Libya arasında bağlantılar kuracağım. Ardından Avrupa’nın sınırlarının yeniden müzakere edildiği bu dönemin ne anlama geldiğinden bahsedeceğim.

***

Libya’da an itibariyle bir insanlık dramı yaşanıyor. Sebep, yakın tarihin belki de en önemli olayı olan Avrupa’ya yönelmiş büyük göç hareketleri. Geçtiğimiz 10 senelik dilimde Suriye’den, Afganistan’dan, Irak’tan, Afrika ülkelerinden milyonlarca insan Avrupa’ya doğru yola çıktı. Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü’ne göre, sadece 2015 yılında bir milyonun üzerinde insan Avrupa’ya ulaştı. Bu 2014’teki sayının yaklaşık dört katıydı.

En yoğun geçiş hattı Ege Denizi idi. Bu yolu izleyen insanların akıbeti hepimizin aklına kazınmış olmalı. Merkel ve Erdoğan o dönem sık sık bir araya geldi, yoğun bir diploması trafiği yaşandı, aradaki ihtilaflar kenara kondu ve sonuçta Türkiye, mültecilerin geçişine engel olmayı kabul etti. Karşılığında para vaat edildi ve sonraki süreçte Erdoğan’ın siyasî çıkışlarına müsamaha gösterildi. Sonradan mültecilerin Avrupa’ya karşı şantaj malzemesi olarak kullanıldığına da şahit olduk.

O sırada benzer bir süreç Libya’da da yaşanıyordu. Özellikle Ege hattının kapanmasından sonra on binlerce insan Libya’ya yöneldi. 2014’ten bu yana yaklaşık 14 bin insanın Akdeniz’in bu bölgesinde boğularak öldüğü tahmin ediliyor. (Bu sayının içinde Batı Akdeniz’de ve Ege’de boğulanlar yok.)

O dönem özellikle AB ülkelerindeki en önemli gündem maddesi, gelen göçmenlerin nasıl engelleneceği idi. Bir yandan hâlihazırda gelmiş olanlara kucak açmaktan bahsediliyor, diğer yandan yeni insanların gelmemesi için ciddi mesai harcanıyordu. Trump’ın Meksika sınırına dikme sözü verdiği duvar bir şaka konusuydu; ama Avrupa’da yürütülen tartışma özünde bundan farklı değildi. Hattâ birazdan bahsedeceğim, Avrupa’nın da kendi duvar projesi var.

Merkel ve diğer Alman siyasîlerinin o dönem en çok vurguladığı husus, Libya ile (aynen Türkiye ile yapılana benzer) bir anlaşma yapılması gerektiği idi. Fakat Angela Merkel’in sık sık ifade ettiği gibi, bunun için orada önce bir muhatap bulmak gerekiyordu. Libya’da güce talip olan bir sürü aktörden biri alelacele seçildi ve 2015 sonunda “artık tanıdığımız hükümet sensin, yeter ki Avrupa’ya geçmeye çalışan insanları durdur” dendi. Seçilen grup daha evvel düzenlenmiş genel seçimi kaybetmişti; ama ne gam! Sonuçta tepeden inme verilmiş bu karar yüzünden ülke yeniden iç savaşa sürüklendi.

Bugün BM’nin tanımış olduğu Trablus Hükümetine (Ulusal Mutabakat Hükümetine) bağlı sahil koruma birliklerinin aslî görevi, Akdeniz’i geçmeye çalışan botları yakalayıp Libya’ya geri göndermek. Üstelik İtalya ve Fransa’nın müsaadesiyle “arama ve kurtarma” çalışmalarını uluslararası sularda da icra edebiliyorlar. Yani sadece 12 millik Libya karasularını değil, 17 millik bir alanı tarıyorlar. Dolayısıyla mevzu, Avrupa’nın nüfus kompozisyonu korumak olunca en basit uluslararası hukuk kuralları, hattâ o kutsal “ulusal sınırlar” bile ihlâl edilebiliyor. Bu sırada mültecileri kurtarmaya çalışan gemiler, Libya güçleri tarafından tehdit ediliyor, engelleniyor. Mültecileri kurtardığı için tutuklanan, ardından yaptığı işe paye biçmeye yeltenen Fransa’nın verdiği ödülü reddeden Alman Kaptan Pia Klemp hâlâ hafızalarımızda olsa gerek. Ödülü reddetme gerekçesi olarak şunu demişti Klemp, sözünü çoğaltmak için yineliyorum: “Kimin kahraman, kimin yasa dışı olduğuna karar verecek otoritelere ihtiyacımız yok.”   

Libya’ya geri dönelim: Yakalananlar Libya’daki mülteci kamplarında korkunç koşullarda aylarca, yıllarca yaşamak zorunda kalıyor. Dayak, şiddet, tecavüz, organ mafyası, insan kaçakçılığı gibi envaiçeşit olay raporlanmış durumda; tanıklıklar var. Hattâ insan kaçakçılığına karışmış Libyalı yetkililerin İtalya’nın özel davetiyle “göç meselesi nasıl çözülür” temalı toplantılara katıldığını biliyoruz. Tüm bunlar belli ki Avrupalı devletler için bir sorun teşkil etmiyor. Türkiye-Libya gibi ülkeleri göç akınına karşı bir baraj olarak gören, bu coğrafyaları ona göre kurgulamaya yeltenen, bu esnada giderek kendi içine kapanan bir coğrafya var karşımızda. Hattâ öyle ki Trump’ın dahiyane duvar fikri Afrika’da hayata geçiriliyor; Moritanya’dan Etiyopya’ya uzanan bir duvar tasarlanıyor. Libya’daki tüm çatışma ortamına rağmen burası AB tarafından “güvenli ülke” muamelesi görüyor; böylelikle mülteciler “iç huzuruyla” Libya’daki mülteci kamplarına geri gönderilebiliyor.

Avrupa’nın duvarı.

Son olarak Avrupa’da göç bahanesiyle hortlayan yeni dalga yabancı düşmanlığından, ırkçı hareketlerden bahsederek bitirmek istiyorum. Malûm, Almanya’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez bir ırkçı parti (AFD), ırkçılığını saklamadan yabancı düşmanı posterleri ülkenin her yerinde sergileyebildi.

Afd’nin 2019 seçim afişi: Avrupa, ‘Arapya’ olmasın diye…
“Dizel, yeşil maskaralıklardan iyidir.” Burada mevzu enerji politikaları; ama kullanılan görselin yaptığı çağrışım açık.

Hattâ Brexit’in bile artan göç ile ilgili olduğu ileri sürülebilir. Brüksel’e direnmek, bağımsızlığı yeniden ele geçirmek, sınırları kontrol etmek gibi sloganlar hep Avrupa’ya gelen ya da gelmesinden korkulan göçmenleri işaret ederek kuruldu.

Afişte “Kırılma Noktası: AB’den kurtulup sınırlarımızın yeniden kontrol etmeliyiz” yazıyor. UKIP lideri Nigel Farage.

Tüm bu manzara karşısında aklımdan şöyle bir soru geçiyor: Demokrasi, insan hakları, evrensel hukuk gibi değerler, müreffeh bölgelerin sınırlarının sıkı sıkı muhafaza edilmesine dayanıyor olabilir mi? Zira görüyoruz ki bu sınırlar zorlandığı zaman, bahsi geçen değerler de askıya alınıyor. Üstelik benzer bir durum daha evvel de yaşanmıştı. 2. Dünya Savaşı’nın sonunda sömürgelerde yaşayan insanlar Fransız/Britanya vatandaşlığı talep etmişti. Ne de olsa iki dünya savaşında da bu coğrafyalardan yüz binlerce insan uzak cephelerde savaşmış, bir kısmı Hıristiyanlığı kabul etmiş, kendilerine belirli kültürel değerler nakşedilmiş, , kendilerine “sizi yönetiyoruz, çünkü siz de bizdensiniz” denmişti. Böyle bir iklimde Fransa kapılarını açtı. Caracalla Fermanı ile (1946) kolonilerde yaşayan herkese tam vatandaşlık hakkı tanıdı. Yani metropoldeki 42 milyonluk Fransız nüfusunun üstüne, yaklaşık 50 milyon için daha vatandaşlık kapısı açılmış oldu. Keza Britanya’da da benzer bir kapsamı olan 1948 tarihli “Vatandaşlık Yasası” [Nationality Act] yürürlüğe girdi. Ancak sonra şu fark edildi: Başkasının ülkesinde evrensel olmak daha kolaydı. Demokrasinin içinde geçen “dēmos” (halk), ortada paylaşılacak orantısız bir zenginlik varsa kapıları kapatmayı tercih ediyordu.

O yüzden evrensel değerlerin soy kütüklerini, ortaya çıktığı koşulları sıkı sıkı çalışmamız; sınırlarını görmemiz; sermaye birikim süreçleri ile bağlantısını daha iyi irdelememiz gerekiyor. Çünkü belki de şu an yaşanan durum istisnaî değildir. Belki de kendi değerlerini inkâr eden bir Avrupa ile değil, kolonyal mirasına bir kez daha sahip çıkan bir Avrupa ile karşı karşıyayızdır.

Açık deniz rüzgar tarlaları dünyanın gerek duyduğundan daha fazla elektrik üretebilir

Yeşil Gazete için çeviren: Özgürel Başaran

Dünyadaki kıyı şeritleri üzerine yapılan ayrıntılı bir araştırma, sadece kıyıya yakın sığ sulardaki rüzgarlı bölgelerde deniz yüzeyine kurulacak rüzgar santrallerinin tek başına dünyanın ihtiyacından fazla elektrik üretebileceği sonucunu ortaya koydu.

Uluslararası Enerji Ajansı‘nın (IEA)nın araştırmasına göre, kıyıya 60 km (37 mil) uzaklıkta bulunan ve derinliği 60 metreyi geçmeyen bütün kullanılabilir bölgelere rüzgar santralleri kurulursa, yılda 36,000 teravatsaat enerji üretilebilir. Bu da şimdiki 23,000 teravattsaatlik küresel enerji talebini kolayca karşılayabilir. IEA yöneticisi Fatih Birol, “Açık deniz rüzgar enerjisi şu anda küresel enerji üretiminin % 0,3’ünü karşılıyor ancak çok daha büyük bir potansiyel barındırıyor” dedi.

20 yılda 15 kat artış

Araştırma önümüzdeki 20 yıl içinde açık deniz rüzgar tribünlerine yapılacak yatırımların 15 kat artarak bir trilyon dolar (780 milyon pound) değerinde bir piyasa oluşturacağını tahmin ediyor.

IEA bu hafta içinde yenilenebilir elektrik enerjisi arzının küresel ölçekte beklenenden hızlı arttığını ve güneş enerjisi alanındaki canlanmanın da etkisiyle sektörün beş yıl içinde % 50 büyüyeceğini açıkladı. Açık deniz rüzgar enerjisi santralleri, giderek düşen maliyetler ve Eyfel Kulesi yüksekliğinde türbinler kıyıdan daha uzaktaki hızlı rüzgarlardan yararlanmayı sağlayabilen yüzen yapılar gibi yeni teknolojik gelişmeler sayesinde dünya çapında temiz enerji üretimini artıracak.

Kıyıdan daha uzakta çalıştırılan yeni kuşak yüzen türbinler, IEA tahminlerine göre 2040’ta dünyanın toplam enerji talebinin 11 kat fazlasını karşılayabilir.

Rapora göre AB’nin kıyıya açık deniz rüzgar enerjisi üretimi kapasitesinin 2040’ta 20 giavattan yaklaşık 130 gigavata, daha güçlü iklim önlemleriyle 180 gigavata yükselmesi bekleniyor.

Sudan hidrojen üretimine de katkı

IEA’ya göre Çin‘de açık deniz rüzgar enerjisi üretiminin artışının daha da hızlı olması bekleniyor. Daha ciddi iklim hedeflerine 2040’ta uyum sağlarsa Çin’in kıyıya açık deniz rüzgar enerjisi üretiminin 4 gigavattan 110 gigavata yükselmesi bekleniyor.

Birol, açık deniz rüzgar enerjisinin sadece temiz elektrik enerjisi üretimini sağlamakla kalmayıp aynı zamanda fosil yakıtlar yerine ısıtma ve ağır sanayide kullanılabilecek hidrojen üretimine de önemli bir katkı sağlayacağını söyledi. Sudan hidrojen elde etme süreci yüksek oranda elektrik kullanımını gerektiriyor ancak bol miktarda ve ucuz rüzgar enerjisi, gaza, düşük maliyetli ve sıfır karbon salımlı bir alternatif sunabilir.

Enerji şirketleri Kuzey Denizi’nde şimdiden Britanya hükümetinin desteklediği yüzen “yeşil hidrojen” projesiyle deniz suyundan hidrojen elde etmek için dev açık deniz rüzgar enerjisi santralleriyle elde edilen elektriği kullanmayı planlıyor. 2030’larda elde edilen gaz, atık üretmeden yakılmak üzere kıyıya pompalanarak milyonlarca evi ısıtabilir. Birleşik Krallık 2050’de net sıfır karbon hedefine ulaşmayı taahhüt etmişti.

Açık deniz rüzgar enerjisi sektörünün gelişmesiyle çakışan ülkenin ekonomik bakımdan gerileyen petrol ve gaz sanayisinin durumu Birol’a göre Birleşik Krallık için önemli ekonomik kazanımlar sağlayabilir.

Açık deniz rüzgar enerjisi belli başlı mühendislik firmalarına ve bu alanda üretim konusunda deneyimli petrol ve gaz şirketlerine yeni bir iş sahasında geniş bir portföy sağlıyor,” diyen Birol’a göre IEA’nın analizleri açık deniz rüzgar enerjisi alanında inşaat ve bakım işlerinin petrol ve gaz üretimi çalışmalarıyla sinerji içinde olduğunu ortaya koyuyor.

Makalenin İngilizce orijinali

Tiyatro Boyalı Kuş 20’inci yılını, ‘Kendine ait bir oda’ ve ‘Komedya 2020’ ile kutluyor

Türkiye’nin ilk profesyonel feminist tiyatro topluluğu Tiyatro Boyalı Kuş, 20’nci yılını iki oyunla kutluyor. Feminist yazar Virginia Woolf’un ölümsüz eseri “Kendine Ait Bir Oda” 7 Nisan 2019 tarihinde prömiyerini yaptıktan sonra bu sezonda da seyirciyle buluşmaya devam ediyor. 18 Ekim 2019’da Tatavla Sahne’de dünya prömiyerini gerçekleştiren 20. Yıl oyunu “Komedya 2020”nin yazarı ise topluluğun kurucusu ve sanat yönetmeni Jale Karabekir.

Kendine ait bir oda

 “İstediğiniz kadar kütüphanelerinizi kilitleyin; ne kadar kapınız, ne kadar kilidiniz, ne kadar sürgünüz olursa olsun, zihnimin özgürlüğüne ket vuramazsınız!” Virginia Woolf

Virginia Woolf’un ölümsüz eseri Kendine Ait Bir Oda, Tiyatro Boyalı Kuş’un mekâna özgü performansıyla seyirciyle buluşuyor.

Yazan: Virginia Woolf
Çeviri, Sahne Metni ve Reji: Jale Karabekir
Dramaturji: Efsun Pırıl Yeneroğlu, Yeliz Yılmaz Denizer
Oynayanlar: Aslıhan Aydoğan Büyükakgül, Aslıhan Kılıç, Dicle Yılmaz, Gül Şener, Pelin Oruç
Afiş Görseli: Banu Erdoğan
Afiş Tasarım: Özhan Koca

Yer: Mısır Apartmanı Kat 2

Adres: İstiklal Caddesi, Mısır Apartmanı, No: 167, Kat 2, Beyoğlu-İstanbul

Kasım Tarihleri: 2, 9, 16, 23, 30 Kasım 2019 Cumartesi

Aralık Tarihleri: 7, 14 Aralık 2019 Cumartesi

Saat: 20.30

Online bilet: https://www.biletix.com/etkinlik/YIAA1/ISTANBUL/tr

***

Komedya 2020

İki şey aldatmaz asla seni: Aynalar ve maskeler.” Marivoux

Metin ve Reji: Jale Karabekir

Dramaturji: Gonca Katman

Asistanlar: Esra Yavuz, Merve Tokgöz, Yasemin Çolak

Afiş Tasarım: Hilal Bozkurt

Fotoğraf: Gizem Kozanoğlu

Oyuncular: Aslıhan Kılıç, Casandra Evren Loveless, Gül Ersürmeli Yılmaz, Gül Şener, Melis Çalgı, Özlem Yıldırım/Yasemin Çolak, Pelin Oruç, Seda Elhan, Tuğçe Yükselel

Yer: Tatavla Sahne

Adres: Taktaki Yokuşu 2B Cihangir/İstanbul

Kasım Tarihleri: 1, 8, 15, 29 Kasım Cuma

Aralık Tarihleri: 6, 13 ve 27 Aralık Cuma

Saat: 20.30

Rezervasyon: 0212 233 52 30

Online bilet: https://www.biletix.com/etkinlik/YV590/ISTANBUL/tr

Tiyatro Boyalı Kuş 

2000 yılında kurulan Tiyatro Boyalı Kuş yapılanması, çalışma teknikleri ve özgün teatral biçemiyle bağımsız, alternatif ve profesyonel bir feminist tiyatro olma özelliğiyle bugüne dek Ferhat ile Şirin (2001), Aşk İhanet Yalnızlık Vesaire (2003), Dış Ses (2004), Böyle Bir Aşk Masalı (2004), Kadınlar Savaşı (2006), Bavullar (2006), Çernobil’den Sesler (2007), Tahterevallide Aşk (2008), Seni Seviyorum Diyecek Kadar Sarhoş? (2010), Ophelia’yı Kim Öldürdü? (2010), Nora/Nûrê (2010), İadesiz Taahhütsüz (2010), İç Ses (2011 ve 2014), Matmazel Julie (2012), Melek (2013), Troyalı Kadınlar Korosu ya da Kayıp Tablet (2017) adlı oyunları sahneledi; Norveç, Ermenistan ve Avusturya’nın yanı sıra Türkiye’nin dört bir yanında sahne aldı. Tiyatro Boyalı Kuş’un bu sezon sahnelediği oyunları Kendine Ait Bir Oda (2019) ve Komedya 2020 (2019).

20 yıldır sahnelediği oyunlarla ve düzenlediği etkinliklerle Türkiye Tiyatrosu’na yeni bir dil kazandırmayı amaçlayan topluluk, kadın bakış açısıyla kendi oyun metinlerini oluşturdu, var olan metinleri feminist açıdan ele aldı. Tiyatro Boyalı Kuş; oyun metinlerini katılımcıların yazdığı interaktif ve katılımcı bir yöntem olan “Augusto Boal’ın Ezilenlerin Tiyatrosu Tekniği” başta olmak üzere yetişkinlere yönelik atölye çalışmaları ile gönüllü katılımcılarla birlikte üretilen ve geç Osmanlı dönemi metinleri inceledikleri “Feminist Dramaturjiyle Okuma Tiyatrosu” etkinliklerini de gerçekleştirdi.

 

Heinrich Böll Stiftung Derneği’nden popülizm konferansına çağrı

Heinrich Böll Stiftung Derneği “Sağ Popülizmin Yükselişi ve Sosyal Hareketlerin Mücadele Yöntemleri” konferansına hazırlanıyor. Farklı uluslararası deneyimlerin bir araya geleceği konferansta, bu olguyla nasıl mücadele edileceği tartışılacak.

Heinrich Böll Stiftung Derneği  15-16 Kasım tarihlerinde İstanbul’da “Sağ Popülizmin Yükselişi ve Sosyal Hareketlerin Mücadele Yöntemleri” konulu bir konferans gerçekleştirecek. Konferans sağ popülizmin yükseliş nedenlerini ve demokratik rejimler üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi, aynı zamanda da sosyal hareketlerin önüne koyduğu sorunları ve tehditleri tartışmayı amaçlıyor.

İki gün sürecek etkinlik; sağ popülizmin yükselişinin bağlamı, günümüz konjonktürünün hangi unsurlarınca desteklendiği ve bu olguyla nasıl mücadele edilebileceği üzerine bir tartışmayı kışkırtmayı hedefliyor. Bunu yaparken de farklı uluslararası deneyimleri bir araya getirerek küresel bir olgu olan popülizm üzerine karşılaştırmalı bir tartışma zemini sunacak.

İki gün boyunca sürecek toplantının programı şu şekilde:

15 Kasım Cuma

09.30-09.45: Kayıt

09.45-09.50: Açılış Konuşması: Kristian Brakel, Heinrich Böll Stiftung Derneği

10.00-12.00: I. Oturum: Tarihsel Popülizmler ve Günümüz Sağ Popülizmi: Genel Bir Tanım Mümkün mü?

Moderator: Haldun Gülalp

Panagiotis Sotiris, “Popülizmden” Tam Olarak Ne Anlıyoruz ve Nasıl Analiz Edebiliriz?

Evren Balta, Çözülen Uluslararası Düzen ve Popülist Yönetişim

Ersin Kalaycıoğlu, Demokrasinin Krizi ve Popülizmin Küresel Yükselişi

12.30-13.30: Öğle Yemeği

13.30-15.30 II. Oturum: Konjonktür ve Günümüzde Avrupa ve ABD’de Popülizmin Cazibesi

Lawrence Rosenthal, Çay Partisi’nden Trump’a: Yeni Amerikan Sağı ve Popülizm

Saygun Gökarıksel, Polonya’da Otoriter Popülizm: Bir Sosyal Mücadele Alanı Olarak Devletten Tasfiyeler

Manès Weisskircher, Batı Avrupa’da popülizmi çekici kılan/kılmayan nedir/ne değildir?

Moderator: Umut Türem

15.30-16.00 Çay-Kahve Arası

16.00-18.00 III. Panel: İktidardaki Sağ Popülizm ve Yeni Rejimler: Çevre Ülkelerden Bir Bakış

Edit Zgut, Visegrad ülkelerinde sağ popülizmin gücü ve sınırları

İsmet Akça, AKP’nin Otoriter ve Popülist Rejim İnşası ve Çelişkileri

Richa Singh, Modi’nin Milliyetçiliğe ve Dine Dayalı Popülizmi: Hindistan’da Etnik ve Dini Azınlıklara Yönelik Şiddet ve Karşı Mücadeleler

Moderator: Barış Alp Özden

****

16 Kasım Cumartesi

10.00-12.00 Panel IV: Sağ Popülizmin Yükselişine Siyasetin Tepkisi

Gökçe Gökçen, CHP

Filiz Kerestecioğlu, HDP

Evelyne Huytebroeck, Avrupa Yeşiller Partisi

Moderator: Kristian Brakel

12.00-13.00 Öğle Yemeği

13.00- 15.00 Tartışma: Sağ Popülizme Karşı Direniş ve Sosyal Hareketler

Andrew Firmin, Sivil Topluma Yönelik Küresel Saldırıya Karşı Koyma Stratejileri

Aylime Aslı Demir, Öngörülemez zamanlar: Türkiye’de siyaseti Queerlemek!

Dunya Ballout, Kleiner 5

Yeşim Dinçer, Türkiye’de Feminist Hareket

Yüksel Taşkın, Bundan Sonra Ne Yapmalı?

Moderatör: Edgar Şar

Katılımın ücretsiz olduğu ve Türkçe /İngilizce simültane tercüme yapılacak konferans, 15-16 Kasım tarihlerinde Taksim Nippon Hotel‘de gerçekleşecek. Konferansla ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

COP25’in yeni adresi Madrid

Şili’de düzenlenmesi planlanan Hükümetler Arası İklim Değişikliği Konferansı’nın (COP25), ülkedeki eylemler sebebiyle iptal edilmesi üzerine konferansın yeni adresi İspanya’nın Madrid şehri oldu.

Şili’de haftalardır süren protesto eylemleri nedeniyle iptal edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nın (COP25) yeni yeri belli oldu. Konferans, 2-13 Aralık tarihleri arasında İspanya’nın Madrid kentinde gerçekleşecek. Perşembe günü açıklama yapan Başbakan Pedro Sanchez Madrid’de zirveye ev sahipliği yapmak için gerekenleri yapmaya hazır olduğu ifade etmişti.

Konferansın kendi ülkesinde yapılmasını iptal etmek zorunda kaldığını söyleyen Şili Devlet Başkanı Sebastian Piner Pinera ise, “İspanya Başbakanı Sanchez’in bu cömert teklifinin bir çözümü temsil ettiğini umuyorum. Bu bilgiyi Birleşmiş Milletler’in önde gelen yetkilileri ile paylaştık” diye açıklama yapmıştı.

Kararı Michal Kurtyka duyurdu

İspanya’da yapılması kararının kesinleştiğini geçtiğimiz sene COP24’e ev sahipliği yapan Polonya’nın müzakere başkanı olarak atadığı Michał Kurtyka Twitter hesabı üzerinden duyurdu. Konferansın önceden belirlenen tarihlerde Madrid’de gerçekleşeceğini söyledi.

Kararın kesinleştiği, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCC) inernet sayfasından da doğrulandı.

Komisyon raporunu değerlendiren hayvan hakları savunucuları: Sürecin takipçisiyiz

TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu’nun paylaştığı raporu değerlendiren hayvan hakları savunucuları, avcılık, hayvancılık endüstrisi, fayton ve petshopların raporda neden yer almadığını sordu.

Hayvan haklarını savunan sivil toplum örgütlerinin temsilcileri TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nde basın toplantısı düzenledi. Toplantıda TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu‘nun 22 Ekim‘de Meclis Başkanlığı’yla paylaştığı rapora dair görüşler, eleştiriler ve endişeler aktarıldı. Alınan olumlu tavsiye kararlarının esnetilmeden yasalaşması için TBMM’ye seslenildi.

Özgüner: Raporda avcılık, hayvancılık endüstrisi, faytonlar ve pet shoplar yok

Hayvan hakları örgülerinin ortak taleplerinin büyük ölçüde raporda yer aldığına dikkat çeken Hayvan Hakları ve Etiği Derneği‘nden Burak Özgüner şunları söyledi:  “Sivil toplumun taleplerinin çoğu komisyon raporunda yer bulsa da avcılık, faytonlar, pet shoplar, ‘geleneksel’ diye tanımlanan hayvan dövüşleri, hayvancılık endüstrisi, hayvan deneyleri, pet shoplardaki hayvanlara yönelik zulüm komisyonda görmezden gelinmiştir. Üzülerek belirtmeliyiz ki komisyon, hayvanlar konusunda en can alıcı hak ihlâllerinin, sistematik işkencelerin yaşandığı alanlarda suskun kalmayı tercih etmiştir.” Özgüner, “Her şeye rağmen komisyon raporundan umutluyuz; yasa teklifi sürecinde de sonuna kadar müdahiliz, yasama sürecinin takipçisiyiz,” diye konuştu.

Ertürk: Atlı faytonlar için Ekrem İmamoğlu’nun sözünü tutmasını bekliyoruz

Faytona Binme Atlar Ölüyor İnisiyatifi‘nden Elif Ertürk ise, “İnisiyatif olarak, faytonların atlara olan zararını, zulmü, sömürüyü, ölümleri yıllardır dile getiriyoruz. Türkiye çapında atlı faytonların tamamen yasaklanmasını, emekliye ayrılan atlar için rehabilitasyon merkezleri yapılarak yaşamlarının sonuna kadar güvence altına alınmasını istiyoruz. Denetimler ve fayton sayısının azaltılması gibi önerileri kabul edilir bulmuyoruz” dedi.

Ertürk, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun seçim öncesinde Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu’nun “Söz Veriyorum” beyannamesine faytonların kaldırılması için onay vererek imza attığını hatırlatarak, İmamoğlu’nun sözünü tutmasını istedi.

Yağcı: Hayvanlı sirkler ve yunus parkları yasaklanmalı

Yunuslara Özgürlük Platformu‘ndan Öykü Yağcı da, hayvanlı sirklerin ve yunus parklarının tamamen yasaklanmasına ve bu tesislerdeki hayvanların korunmasına dair önlerinde belirsiz bir süreç olduğunu belirterek, yasama aşamasında toplumun her kesiminden ve ilgili tüm sivil oluşumlardan yasama sürecinde TBMM‘ye çağrı yapılmasının önemine değindi. Yağcı şöyle konuştu: “Yunus parkı sahiplerinin katıldıkları Komisyon toplantısında uluslararası sözleşmeler ve ulusal mevzuatımızca koruma altındaki yunusların Türkiye sularından özel izinlerle canlı yakalanmalarını istemiş, dünya çapında etkinliği olmadığı kanıtlanan yunusların esaret altında üretimini talep etmişlerdir. Hatta ‘sektörleşmeyi ve faaliyetlerinin yasal zemine oturtulmasını isteyerek’, yaklaşık 15 yıldır sürdürdükleri faaliyetlerinin yasa ve yönetmelik dışı olduğunu kendileri afişe etmişlerdir. Sözde yunusla terapi uygulamalarında da ‘kar amacı güttüklerini’, gelişimsel bozukluğu olan veya engelli bireylere kazanç kapısı olarak baktıklarını beyanlarıyla bir kez daha ortaya koymuşlardır. Hayvanları ve insanları ticari amaçla sömürmeye devam eden yunus parkı sahiplerinin ve hayvanlı sirk işletmecilerinin etik dışı ve yasadışı taleplerinin, asılsız beyanlarının yasama sürecinde dikkate alınmaması gerektiği aşikârdır” dedi.

Yağcı, konuşmasını“Gelecek nesil hayvanların aynı sömürü biçimlerine maruz bırakılmaması ve yeni kuşaklara çarpık bir hayvan ve doğa sevgisi aşılanmaması için TBMM’nin bu önemli sorumluluğu üstlenmesini bekliyoruz” diyerek bitirdi.

Biltekin: Köpek ile koyunun arasında haklar ve hisler bağlamında fark yok

HAKİM’den Fatma Biltekin, et, yumurta süt ve balık endüstrilerinde istismar edilen hayvanların haklarının, yaptıkları sunumlara ve toplu taleplerine rağmen raporda yer almadığının altını çizdi. Biltekin “Raporda, insan menfaati için kullanılan hayvanların yaşadığı hak ihlalleri ile ilgili, hayvan hakları savunucularının verdikleri bilgiler doğrultusunda bir durum tespiti yapılabilirdi. Hayvan hakları savunucularının, 21. yüzyıl için bir utanç kaynağı olan canlı hayvan ticaretinin yasaklanması önerisine de raporda yer verilebilirdi” şeklinde konuştu.

Komisyonun hayvanları duygulu varlıklar olarak tanıdığını belirten Biltekin, ancak arıcılıkta, avcılıkta, yün ve tiftik üretiminde her gün hakları gasp edilen, sistematik işkenceye maruz kalan hayvanların “duygulu varlıklar” değillermiş gibi raporda yer almadığına dikkat çekti. Biltekin, “Oysa köpek ile koyunun, at ile sığırın, muhabbet kuşu ile tavuğun arasında haklar bağlamında da hisler bağlamında da hiçbir fark yoktur” dedi.

‘2018’de Türkiye’de 1 milyar 242 milyon 525 bin 865 hayvan eti için öldürüldü’

Biltekin, “Sayılar bize insanların hayvanlar üzerinde kurduğu tahakkümün, şiddetin, soykırımın ne kadar korkunç olduğunu gösteriyor” diyerek paylaştığı veriler şöyle: “TÜİK verilerine göre 2018 yılında Türkiye’de,  1 milyar 242 milyon 525 bin 865 hayvanın eti için öldürüldü. 124 milyon 054 bin 810 tavuk yumurtası için sömürüldü. 3 milyon 138 bin 154 hayvan süt üretimi için suni tohumlama yöntemi ile tecavüze uğradı. 2.546 hayvan av turizmi kapsamında katledildi. 45 milyon 569 bin 640 hayvan yün tiftik üretimi için kırkılma esnasında işkenceye maruz kaldı.