Ana Sayfa Blog Sayfa 212

EŞİK: Depremzede kadınların yükü gittikçe ağırlaşıyor

Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK), 6 Şubat depremlerinin yıldönümünde yayınladığı mesajda deprem bölgesindeki kadınların ve çocukların yaşadığı zorluklara dikkat çekerek “bir dahaki depreme kadar beklemeyeceğiz” dedi.

Depremlerin ikinci ayında yayınladığı “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bakış Açısından Geleceğe Notlar” başlıklı raporda depremzedelerin yaşadığı zorlukları feminist perspektifle ele alan EŞİK, felaketin üzerinden geçen bir yılda bu zorlukların devam ettiğini ve eşitliğin önceliklendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Yayınlanan mesajda başta Hatay, Adıyaman ve Malatya olmak üzere etkilenen birçok şehirde ve köylerde durumun halen çok vahim olduğuna dikkat çekildi, “Hatay’da yazın sıcağı, kışın soğuğunda hala çadırda kalanlar var. Konteyner kentler çamur içinde, tavanlar akıyor, ısınma, altyapı sorunları var. Bir konteynerde 8-10 kişi birlikte yaşayanlar var. Durum kadınlar ve çocuklar için çok daha ağır” ifadelerine yer verildi.

“Bakım emeğini omuzlamak durumunda kalmış olan kadınların yükü depremle birlikte daha da ağırlaşmış durumda. Bununla birlikte yaşadığı şiddet de katmerlenmiş. Başlıca sorunları: Barınma, zorlu yaşam koşulları, güvensiz ortam, sağlıksız beslenme, eğitim, ulaşım, hijyen, temiz su, sağlık hizmetlerinde aksamalar ve işsizlik. Yani insanca yaşamakla ilgili her şey. Bunların üzerine bir de son bir yılda arşa çıkan pahalılık eklendi.”

‘Depremzede kadınlar direnmeye çalışıyor’

Hatay’daki kadınların özellikle ‘mülkiyetin erkeklere ait olması’ nedeniyle kısıtlı devlet desteklerinden yararlanamadığına dikkat çekilen mesajda, şehirde devlet desteğini alıp kaçan ve ortada kalan kadınların hikayelerinin anlatıldığından söz ediliyor.

“Kırsalda zeytinliklerin ve tarım alanlarının rezerv alan ilan edilmesi ve TOKİ’lere açılması nedeniyle kadınlar geçimlik kaynaklarından mahrum kalıyor. Tarlalarına girip ot, mantar dahi toplayamıyor. Karşı koyduğunda biber gazına, copa maruz kalıyor. Dikmece köylüsü kadınlar hem depremin yükü, hem geçimlik kaynaklarından olmanın zorluklarına direnmeye çalışıyor.”

Deprem bölgelerinde ev içi şiddet artıyor

Depremzede kadınların yaşadığı zorlukların yanında bir de artan ev içi şiddetle mücadele etmek zorunda bırakıldıkları ve tüm yaşananlara karşın hiçbir kamusal destek mekanizmasından yararlanamadığı da işin bir başka vahim boyutu olarak tanımlanıyor.

“Kadının bakım emeği toplumsallaşmadıkça, sağlıklı barınma, beslenme, istihdam olanağı yaratılmadıkça, kadına yönelik şiddetle mücadele mekanizmaları afet koşulları dikkate alınarak düzenlenmedikçe ve eşitlik politikaları uygulanmadıkça kadınların ve çocukların yaşamı daha da katmerlenerek zorlaşıyor.

Afete dirençli kentlerin yaratılması ve hazırlanacak planların, alt yapıların, izleme faaliyetlerinin toplumsal cinsiyet duyarlı bir şekilde yürütülmesi şart. Ayrıca, belediyelerin afetlere müdahale kapasitelerinin ve yetki alanlarının artırılması, mor yeşil ve kamucu belediyecilik anlayışıyla yönetilmesi artık bir zorunluluk.

Afet yönetiminde, yerel yönetimlerde ve her yerde eşitlikten vazgeçmeyeceğiz. Bir dahaki depreme kadar beklemeyeceğiz.

Unutmadık, affetmiyoruz.”

[İklim Masası] Depremden öğren(eme)diklerimiz: İnşaat ve yıkım atıklarının yönetimi

İklim değişikliğiyle ilgili güvenilir bilgileri yaygınlaştırmayı hedefleyen İklim Masası‘yla olan işbirliğimiz çerçevesinde, Dr. Ezgi Ediboğlu ve Doç. Dr. Sedat Gündoğdu’nun yazdığı ve deprem sonrası inşaat ve yıkım atıklarının yönetiminin ele alındığı makaleyi yayımlıyoruz.

*

2023 yılında ülkemizde gerçekleşen depremlerin yıldönümü haftasında konuşan İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, enkaz kaldırmanın hacmen yüzde 91’inin tamamlandığını ifade etti.

Oldukça yüksek miktarlardaki enkaz atıklarının kısa sürede kaldırılması bir başarı olarak sunulurken, uygulamanın ne şekilde yapıldığı, tehlikeli atıkların bertaraf edilmesi için gerekli güvenlik önlemlerinin ne ölçüde alındığı ve ortaya çıkan durumun çevresel ve sağlık etkileri, arka planda kalıyor.

Depremin üzerinden bir yıl geçmişken karşı karşıya olduğumuz tablo gösteriyor ki, depremin uzun vadeli etkilerinde kritik rol oynayan inşaat ve yıkım atıkları (İYA) iyi yönetilemedi. Atıklar, önlem alınmaksızın, ihale usulüyle alelacele kaldırıldı. Mevzuat ve yönetmelikler dikkate alınmadı. Ekosistemlerde kalıcı hasarlar meydana geldi ve bölgede yaşayanlar çeşitli kimyasallara maruz bırakıldı. Tüm bunların yaratacağı sağlık riskleri konusunda ise sessizlik hakim.

Hem geçmiş ve beklenen depremler hem de kentsel dönüşüm planları dolayısıyla, bu atıkların iyi yönetilmeye başlanması, Türkiye için kritik önem taşıyor.

İnşaat atıkları, afet yokken de yönetilemiyor

İnşaat ve yıkım atıkları, beton, tuğla, sıva, metaller, cam, seramik gibi birçok farklı materyalden oluşuyor. İnşaatın Türkiye ekonomisindeki yeri düşünüldüğünde, yalnızca kentsel dönüşüm ve tadilat ya da yenileme işlemleri sonucuyla bile ne kadar çok atık oluştuğu tahmin edilebilir.

Türkiye’de bu atıkların miktarı, ayrı bir atık kategorisi olarak takip edilmiyor. Ancak fikir vermesi için Avrupa Birliği verilerine bakacak olursak, buradaki toplam atıklarının üçte birinin inşaat ve yıkım atığı olduğunu görebiliriz. Türkiye’de de – herhangi bir afet yaşanmadığında dahi – atıkların kayda değer kısmının İYA olduğu söylenebilir.

Öte yandan, bütün inşaat ve yıkım atıkları bir değil: Kömür katranı, asbest, civa veya PCB (poliklorlu bifenil) içeren veya bunlarla kontamine olan tüm atıklar, tehlikeli atık kabul ediliyor ve bu doğrultuda bertaraf edilmeleri gerekiyor.

Ancak konuyla ilgili çalışmalara bakacak olursak, ortada bir afet olmadığında dahi bu atıklar doğru yönetilmiyor; yasadışı İYA boşaltımı devam ediyor. Bir çalışmaya göre, yalnızca İstanbul’daki kentsel dönüşüm çalışmalarının sebep olduğu yıkıntı atıkları, 55-65 milyon ton arasında tahmin ediliyor. Hafriyat toprağı da eklendiğinde, bu miktar 650 milyon tonu aşıyor. Ancak bu atıkların bir kısmı, şehirden uzak noktalara veya Belgrad Ormanı’na kaçak boşaltılıyor.

Kurallara uygun bertaraf edilmeyen atıkların hem çevresel zararları hem de yarattığı sağlık sorunları ise uluslararası çalışmalara da konu oluyor. Devasa bir yıkımın yaşandığı 6 Şubat depremlerinin ardından ise bu atıkların ne ölçüde yönetilebildiği, ciddi bir tartışma konusu olmalı.

Hızlı ama ne pahasına?

Depremin hemen ardından Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, alandan 116 ila 210 milyon ton arasında inşaat ve yıkım atığı (İYA) çıkacağını hesapladıklarını açıklamıştı. Bu miktar, 2022 yılında tüm Türkiye’de toplanan toplam atık miktarından (109,2 milyon ton) fazla. Başka bir araştırma makalesinde ise çıkan inşaat ve yıkım atıkları, 350 ila 580 milyon ton olarak hesaplanıyordu.

Farklı kaynaklarda önemli boyutta atıktan söz edilirken, 2 Şubat’ta açıklamalarda bulunan İçişleri Bakanı, 60 binden fazla acil yıkılacak ve yıkık binanın enkazlarının 68 günde tamamen kaldırıldığını söyledi. Ağır hasarlı 200 binden fazla binanın ise yüzde 80’inden fazlasının enkazları kaldırılmıştı.

Bu kadar ciddi miktarlardaki atığın bu kadar kısa süre içerisinde usulüne uygun olarak ortadan kaldırılabilmiş olması, akla yatkın görünmüyor. Bu atıkların yasaların önerdiği şekilde kaldırılmalarının, yıllar alması beklenirdi. Nitekim kentlerin en verimli sulak alanlarında, dere yataklarında ve tarım arazilerinde öylece duran ve her türlü kimyasalı barındırması muhtemel olan enkaz yığınları, bu şüpheleri doğrular nitelikte.

Deprem atıklarında her türlü kimyasal bulunabilir

Deprem olduğu anda çöken binaların içinde her tür fonksiyona sahip malzeme bulunduğundan, bu yapıların sıradan inşaat ve yıkım atıklarından farklı içerikte olması oldukça muhtemel. Örneğin, çöken hastanelerde tıbbi atık, endüstriyel üretim yapan alanlarda kimyasallar ve makineler, ecza depolarında çeşitli ilaçlar, zirai ilaç satışı yapan yerlerde zirai ilaç ve kimyasallar, evlerde değişik metaller ve kimyasallar içeren her tür elektronik alet, termometre, yangın söndürme tüpü, asbestli duvar ve izolasyon malzemelerinin olması oldukça olası.

Bu atıkların kötü yönetilmesi ise, birbirlerine karışmaları, kimyasal tepkimelere girerek zehirli gazlar yaymaları, asbest gibi maddelerin rüzgarla dağılmaları sonuçlarını doğurabiliyor. Bu maddeler daha sonra solunuyor, rüzgar veya araçlar vasıtasıyla uzun mesafelerde yayılarak geniş alanları etkiliyor, yağmurlarla toprağa, oradan yeraltı sularına, nehir ve göllere ulaşabiliyor ve nihayet denizlere dökülebiliyorlar.

Bütün bunlar olurken bu maddeleri solumamak, yememek, içmemek ne ölçüde mümkün? Bunu tam olarak bilmek mümkün değil. Dolayısıyla depremin uzun vadeli etkileri arasında belki de en kritik unsurun inşaat ve yıkım atıklarının yönetimi olduğu söylenebilir.

Güvenli atık yönetimi yerine hızlı inşaat tercih edildi

Türkiye’de ise maalesef – oluşturdukları büyük tehlikeye karşın – enkazın bir an önce göz önünden kaldırılması ve inşaat faaliyetlerine yeniden başlanması yöntemi tercih edildi. Atıklar, herhangi bir önlem alınmaksızın, ihale usulüyle alelacele kaldırıldı ve en olmadık alanlara depolandı. Bu işlemler, ilgili yasalar ihlal edilerek, kontrolsüzce ve itirazları dikkate almaksızın yapıldı.

Bakanlık tarafından yapılan ihaleyi kazanan firmalar, binaları ilkel yöntemlerle yıkarak kentleri koca bir zehirli toz bulutuna büründürdüler. Başta tekrar aday yapılan Hatay Belediye Başkanı olmak üzere belediyeler ise bu aceleci yaklaşıma ortak oldular ve enkazların dökülmemesi gereken yerlere boşaltılmaları için yol gösterdiler. Bugün devasa enkaz yığınları, kentlerin verimli sulak alanlarında, dere yataklarında ya da tarımsal alanlarında duruyor.

Deprem enkazı, doğal alanlara boşaltıldı

Uzmanlar, erken dönemden itibaren, bu atıkların yanlış yönetildiğine, sulara ve tarımsal arazilere karıştığına dair endişelerini dile getirdiler. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’ndan yapılan açıklamalar ise, bu uyarıların yersiz olduğunu, atıkların usulüne uygun yönetileceğini savunuyordu.

Fakat sahadan gelen görüntüler, uzmanların kaygılarını haklı çıkarıyor. Hatay’ın enkaz kaldırma tozu nedeniyle görünmez halde olduğunu ortaya koyan çok sayıda görüntü bulunuyor. Şu ana kadar yapılan araştırmalar da bu şüpheleri destekler nitelikte.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Hatay’dan aldığı örneklerde asbest tespit ettiği bir çalışma yayınladı. Başka çalışmalar ve değerlendirmeler, atıkların kötü yönetildiğini ortaya koydu; hatta bunların bazıları uluslararası yayınlarda da yer aldı. 

Bu tespitler ve raporlar, deprem enkazının sulak alanlara, dere yataklarına ve zeytinliklere, sızdırma önlemi alınmaksızın döküldüğünü ortaya koyuyor.

Aynı TMMOB raporuna göre, enkaz kaldırma çalışmalarında çalışanlar maske kullanmadı; atık taşıyan kamyonlar tozu engelleyecek şekilde kapatılmadı; asbestli yapılar, enkazları kaldırılırken yeterince sulanmadı.

Bu raporların hemen hemen hepsi, depolama alanlarının insan yaşam alanlarına yakın olduğunu da belirtiyor. Bizler de hem deprem bölgesinde yaşayan hem de o süreçte alanı çok defa ziyaret eden insanlar olarak, bazı depolama alanlarının insan yerleşim alanlarına yakın olduğunu gördüğümüzü ifade etmek isteriz. 

Sağlık etkilerine karşı önlem alınmıyor

Bu durumun yol açacağı olası sağlık sorunları ise şu ana kadar yalnızca konunun uzmanları tarafından dile getirildi. Yasa yapıcıların ve karar vericilerin bu konuda herhangi bir açıklama yapmadıkları veya uyarıda bulunmadıkları görülmektedir. Mevcut durumda, enkaz atıklarının yönetilememesinin yaratacağı sağlık sorunları, yalnızca akademik makalelerde dile getiriliyor ve gerekli uyarılar, yalnızca bilim insanları tarafından yapılıyor. 

Özetle, deprem bölgesinde yapılan uygulamalarda çevre ve insan sağlığına dair herhangi bir önlemden bahsetmek söz konusu değil. Bakanlık, yalnızca kendi yönetmeliklerini hiçe saymakla kalmıyor, uluslararası afet atığı yönetimi standartlarına da uymuyor. 

Oysa başka bir yol mümkündü, fakat bunun için çok önceden planlanmış bir enkaz kaldırma stratejisine ihtiyaç vardı. Asgari düzeyde de olsa önemli bir yol gösterici olabilecek mevcut yönetmelik ise dikkate alınmadı. 

Mevcut mevzuat, birçok sorunu önleyebilirdi

Çevre Kanunu’nun 8. Maddesi, ‘kirletme yasağı’ başlıklıdır ve atıkların ilgili yönetmeliklere aykırı yönetilmesini yasaklar. Mevzuata göre, bölgede bir Kriz Merkezi kurulması ve atıkların, ilgili üç mevzuatın (Hafriyat Toprağı, İnşaat ve Yıkıntı Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği, Atık Yönetimi Yönetmeliği ve Atıkların Düzenli Depolanmasına Dair Yönetmelik) öngördüğü şekilde yönetilmesi gerekir.

Bu çerçevede temel amaç, atıkların çevreye ve insana en az zarar verecek şekilde yönetilmesi olmalıydı. Atık türleri, kaynağında ayrı ayrı toplanmalı, azaltımları ve geri dönüştürülmeleri hedeflenmeli, doğrudan toprak, deniz, göl veya akarsulara dökülmemeliydi. Tehlikeli atıkların ise kendi özel usullerine göre yönetilmeleri gerekirdi.

Benzer şekilde, yıkımların kontrollü yapılması, gürültü ve görüntü kirliliğinin yanı sıra toz emisyonlarına dikkat edilmesi, atıkların depolanacakları yerlerin ise atığın türüne uygun tasarlanması beklenirdi.

Depolama alanlarının yeraltı suyuna veya toprağa sızdırma yapmaması, bu alanlarda yangın, koku ve patojenlerin engellenmesi de bir diğer gereklilik.

Atıkların depolama alanlarına kabulü için ise atıklar hakkında bilgi toplanması ve gerekli testlerin tamamlanması, yine öngörülen adımlar arasındaydı.

Oldukça kapsamlı hazırlanmış olan bu yönetmelikler, aynı zamanda şu anda karşı karşıya olduğumuz birçok sorunu da önleyebilirdi.

Uygulanmayan yönetmelikler, anlam taşımıyor

Örneğin, bu konuyu düzenleyen Atıkların Düzenli Depolanmasına Dair Yönetmeliğe İlişkin Genelge şöyle diyor:

“Hafriyat toprağı sahaları, toprak işlenmesine elverişli ve üretim potansiyeli yüksek olan arazilerle, sulu tarım ve bağ-bahçe olarak kullanılan arazilerin veya sınıfı ne olursa olsun iklim özelliklerinden yararlanılarak tarımsal üretime ayrılan arazilerde, içme, sulama ve kullanma suları rezervuarlarının mutlak ve kısa mesafeli koruma alanlarında kurulmaz (…) Hafriyat toprağı sahalarının en yakın yerleşim birimine olan uzaklığı 200 metre (iki yüz), mezarlıklara olan uzaklığı ise 100 (yüz) metreden az olamaz.”

Benzer şekilde, Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği, inşaat ve yıkım atıklarının sulak alanlara dökümünü; Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu ise tarım alanlarının amacı dışında kullanımını yasaklar.

Kısacası, inşaat ve yıkım atıklarının bugün deprem bölgesinde yapıldığı şekliyle yönetilmesini engelleyecek tüm yönetmelikler, aslında Türkiye’de mevcut. Karşı karşıya olduğumuz durum ise, yönetmeliklerin tek başına hiçbir anlam taşımadığını ortaya koyar nitelikte. 

Anayasal haklar ihlal ediliyor

Deprem nedeniyle ortaya çıkan inşaat ve yıkım atıkları, içerikleri dolayısıyla, tüm ekosistemi ciddi olarak etkileme potansiyeline sahip. Tam da bu nedenle, aslında detaylı mevzuat araştırmasına girmeye dahi gerek yok. Yalnızca Anayasa’nın 56. Maddesi dikkate alındığında dahi (“Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir”), mevcut durumun yalnızca yönetmelik değil, bir anayasa ihlali olduğu kolayca anlaşılıyor.

Ancak anayasanın işlevsiz olduğu bir iklimde bu durumun da yeteri caydırıcılığının olamayacağını görmenin, depremle beraber ortaya çıkan yalnızlığı ve boşvermişliği daha da derinleştirmesi işten bile değil. 

Çevre ve sağlık yönetimi feda edildi

Depremin üzerinden bir yıl geçti ancak henüz barınma ve su gibi temel ve acil ihtiyaçların dahi yeterli düzeyde karşılanamadığı bölgeler bulunuyor. Bu şartlarda, deprem atıklarının sebep olacağı çevresel sorunlar için planlama ve yatırım beklemek, “lüks” görülebilir. Fakat aslında bu atıkların çevresel koruma bakış açısıyla ve yasalara uygun yönetimi, meydana gelmesi muhtemel ekonomik ve sosyal sorunların azaltılmasında kritik öneme sahipti.

Bugün geldiğimiz noktada, deprem atıklarının kötü yönetimi nedeniyle ekosistemlerde kalıcı bir kirlilik oluştu. Bölgede yaşayan insanlar, çok çeşitli kimyasallara maruz kaldı. Gelişigüzel toplanan atıklar ise kalıcı birer utanç abidesine dönüştü. 

Aradan geçen bir yılın ardından ortaya çıkan fotoğraf, terk edilmiş bir bölge ve feda edilmiş bir çevre ile kalıcı olarak hasara uğramış bir sağlık yönetimini ortaya koyuyor. 

Malatya Valiliği’nden deprem anmalarına yasak

Malatya Valiliği, 6 Şubat depremlerinin yıldönümünde, resmî izinler haricinde, yapılması muhtemel her türlü etkinlik ve eylemin üç gün süreyle yasaklandığını duyurdu.

Yapılan  açıklamada valilik izni dışında 6 Şubat depremlerinin yıldönümüyle ilgili düzenlenecek her türlü etkinliğin de yasaklar kapsamında olduğu bildirildi. Söz konusu yasak 5 Şubat Pazartesi günü saat 00.01’den 7 Şubat Çarşamba günü saat 23:59’a kadar sürecek.

Valiliğin yayımladığı açıklama şöyle:

“Malatya Valiliğinin oluru ile Valilik ve Kaymakamlık makamının uygun göreceği etkinlikler ile 6 Şubat Kahramanmaraş merkezli deprem felaketinde vefat eden vatandaşlarımızı anma amaçlı yapılacak etkinlikler, kamu kurum ve kuruluşlarının, düzenleyeceği, resmi bayram, resmi anma ve kutlamalar, spor faaliyetleri, bilimsel, ticari ve` ekonomik amaçlarla yapılan etkinlik ve toplantılar hariç olmak üzere, yapılması muhtemel her türlü eylem, etkinlikler ile belirtilen konuların devamı niteliğinde (toplanma, yürüyüş, basın açıklaması, oturma eylemi, araç konvoyu, her türlü karşılama, uğurlama, açık ve kapalı yer toplantısı, açlık grevi, miting, stant açma, çadır kurma, bildiri ve broşür dağıtma, afiş ile pankart asma, imza kampanyası düzenleme gibi) her türlü açık ve kapalı alanlardaki eylem ve etkinlikler ile bu eyleme destek vermek amacıyla gelen araçların ve şahısların ilimiz sınırları girişlerinin 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/A ve 11/C maddeleri gereğince engellenmesi, ayrıca 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanununun 17. ve 19. maddeleri hükmü gereğince belirtilen konuların devamı niteliğindeki her türlü eylem, etkinliklerin Malatya İl Geneli (tüm dış ilçelerin tamamı polis ve jandarma sorumluluk bölgesi dahil) 05.02.2024 Pazartesi günü saat 00.01’den 07.02.2024 Çarşamba günü saat 23.59’a kadar 3 gün süre ile yasaklanmasına karar verilmiştir.”

TKP, Sol Parti, EMP, KESK ve kentteki diğer siyasi parti, sendika ve meslek örgütlerinin oluşturduğu 6 Şubat Platformu tarafından depremin yıldönümü nedeniyle kentte anma programı ve anma yürüyüşü gerçekleştirilecekti.

Söz konusu yasakların ardından açıklamada bulunan TKP Malatya İl Örgütü, valiliğin kararının hükümsüz olduğunu belirtti.

Yarın saat 04.17’de Hayat Sitesi önünde kurum temsilcileri tarafından anma programı, ardından 12.30’da Emeksiz Caddesi üzerinde buluşarak anma yürüyüşü gerçekleştirilecek.

TKP Malatya İl Örgütü tarafından yapılan açıklama şöyle:

“Malatya Valiliği’nin 6 Şubat eylemlerini ve anmalarını yasaklama kararı hükümsüzdür. 6 Şubat 2023’te halkını, yurttaşlarını çaresizliğe terk edenlerin kararını tanımıyoruz. Unutmayacağız!

Hem bu kararı alanlardan, hem de 6 Şubat’ta yaşanılan yıkımlarda sorumluluğu olanlardan hesap soracağız.”

 

DSİ’ye dava açıldı: ‘Suyu termik santrallere değil, doğaya ve halka verin!’

Muğla Su İnisiyatifi (MSİ) çağrısıyla bir araya gelen yerel örgütler ve yurttaşlar bugün (5 Şubat’ta) Muğla İdare Mahkemesi’ne giderek Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü‘ne dava açtı. DSİ’ye Yeniköy ve Yatağan termik santrallerine su tahsisi protokollerinin iptali için iletilen dilekçelere yanıt verilmemesi üzerine yurttaşlar, hukuki süreci başlattı.

Mahkemeye dilekçenin verilmesinin ardından Muğla’nın farklı ilçelerinden gelen MSİ gönüllüleri ve gönüllü avukatların katılımı ile İdare Mahkemesi önünde bir basın açıklaması yapıldı.

DSİ’ye 9 Kasım 2023’te iletilen dilekçelerde Muğlalılar su sıkıntısı çekerken mevcut suyun termik santrallere soğutma suyu olarak verilmesi şikayet edilmişti ve termik santralleri işleten şirketlerle yapılan su tahsisi protokollerinin iptali istenmişti. Ancak, 465 yurttaşın imzasını içeren dilekçelere herhangi bir yanıt alınamadı.

Muğla Su İnisiyatifi

‘Bu işte çok büyük bir yanlışlık, adaletsizlik ve vicdansızlık var’

MSİ tarafından yapılan basın açıklamasında yapılan hukuksuzluklar tek tek hatırlatıldı ve Su Tahsisleri Yönetmeliği’ne göre halkın ihtiyaçlarının karşılanmasının öncelik olması gerektiği belirtildi.

Basın açıklamasında 2014’te, termik santraller özelleştirilmeden hemen önce, Geyik Barajında toplanan yıllık 14,5 milyon metreküp suyun dokuz buçuk milyon metreküpünün Yeniköy Termik Santrali’ne soğutma suyu olarak verilmesine karar verildiğine de yer verildi.

Ayrıca 2016’da yapılan diğer bir protokolle de Dipsiz kaynağından 650 lt/sn debisinde su, Yatağan Termik Enerji A.Ş.’ye tahsis edilmişti. Bu sözleşmelerin imzalanmasının hemen sonrasında termik santraller özelleştirilerek yapılan bu protokollerde belirtilen miktarlarda suyun kullanım hakkı da termik santrallerin işletmesini alan şirketlere geçirilmişti.

Muğlalı çevre örgütleri DSİ’ye imzaları teslim etti: Termik santrallere su tahsisini iptal et!
Muğlalılardan belediyelere su çağrısı: Geyik Barajı kamunundur, kamuya iade edilmelidir
Yeşil Gazete’nin ortaya çıkardığı Yatağan’daki izinsiz kömür madenciliği Meclis gündeminde

Muğla Su İnisiyatifi

Basın açıklamasında bu iki termik santralin, her yıl toplam 33,5 milyon metreküp içilebilir kalitede suyu kullandığı da aktarıldı ve “Yani Bodrum Yarımadasında halk susuzluk çekerken, halkın ihtiyacı olan su miktarının iki katından fazlası bu iki santral tarafından tüketilmektedir” denildi.

Su Tahsisleri Yönetmeliği’ne göre halkın ihtiyaçlarının karşılanması öncelikli olması gerekirken, suyun bu işletmelere tahsis edilmesinin yönetmeliğe aykırı olduğunu söyleyen yurttaşlar, “Üstelik adı geçen termik santraller hakkında 1996’da Aydın İdare Mahkemesi tarafından kapatma kararı verilmiştir. Kapatma kararı daha sonra Danıştay‘da onaylanmış, ancak kararın uygulanmaması üzerine davacıların konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘ne (AİHM) taşıması sonucunda, Türkiye mahkemelerinin verdiği kapatma kararının uygulanması gerektiği, 2005 yılında AİHM tarafından da onaylanmıştır” açıklamasını yaptı.

Uygulanmayan yargı kararları Muğla’yı susuz bıraktı: Su yaşamdır, kömürlü termik santral ölüm!

Muğla Su İnisiyatifi: Adalet talebimiz ülkedeki hukuksuzluklardan ayrı değil

Söz konusu işletmelerin 28 yıldır yasadışı faaliyet gösterdiğini hatırlatan doğa savunucuları, termik santrallere yapılan su tahsislerinin ve kamu kaynaklarının bu şirketlere aktarılmasının yaşanan hukuksuzluğun boyutunu daha da artırdığını ifade etti.

Açıklamada “Ne yazık ki hukukun, anayasanın, yargı kararlarının yok sayılmasının adeta normalleştirilmeye çalışıldığı bir süreçten geçiyoruz. Seçmenlerin iradesi yok sayılarak belediyelere kayyımların atandığı, seçme ve seçilme hakkının yok sayılarak seçilmiş politikacıların, belediye yöneticilerinin hapislerde rehin tutulduğu, Anayasa Mahkemesi, İdare Mahkemesi, Danıştay kararlarının, uluslararası sözleşmeler gereği uymak zorunda olduğumuz AİHM kararlarının uygulanmadığı bir ülke haline geldik” denilerek ülke gündemindeki mevcut hukuksuzluklara vurgu yapıldı.

Basın açıklaması yapan MSİ sözcüleri, açıklamayı “Muğlalıların adalet talebi, tüm bu hukuksuzluklardan ayrı değildir. Yaşam hakkı olan suyu savunurken her türlü hukuksuzluğa karşı duruyoruz. Yaşamlarımız, yaşam alanlarımız özgürleşinceye kadar, her türlü meşru ve hukuki mücadelemizi sürdüreceğiz” ifadeleriyle sonlandırdı.

[6 Şubat depremlerinin yıldönümü] Sağ çıkan bir insan nasıl yok edilir?

Haber: Jiyan ERKILIÇ

*

Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat 2023 depremlerinden etkilenen 11 ilde depremzedeler hala birçok sorunla mücadele ediyor. Barınma, sağlık ve gıdaya erişim gibi sorunlar bir yıl geçmesine rağmen halen çözülemedi. Ancak depremzedelerin bir kısmının daha yakıcı ve öncelikli sorunu, depremin ardından bir daha ulaşamadıkları yakınlarının akıbetini öğrenmek.

Depremlerin ardından kimi enkaz altında kalan yakınlarına ulaşamadı, kimi de enkazlardan çıkarılan ve ambulansa bindirilen yakınlarını bir daha bulamadı.  Depremden etkilenen kentlerdeki hastaneler kullanılamaz hale geldiğinden yaralı depremzedeler komşu illere sevk edilmişti. Bu durum kayıpların artmasını ve bulunmasını zorlaştırdı. Aileler yakınlarını aylarca hastaneler, mezarlıklar ve çeşitli ilgili kurumlarda aradı ancak bir sonuç alamadı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı ise hiç kayıp çocuk olmadığını bildirdi. Bazı aileler kayıplarını aramaktan vaz geçerken bu kişilerin resmi olarak “ölü” ilan edilmesine ise bir gün kaldı.

Hatay‘da Rönesans Rezidans’ta aralarında çocukların da olduğu 52 kişi, İlke Sitesi‘nde yine aralarında çocukların da olduğu 28 kişinin kayıp olduğu biliniyor. Maraş’ta ise son olarak 16 Ocak’ta Cumhuriyet Başsavcısı Ramazan Murat Tiryaki “Kimliği tespit edilemeyen 70 kişi, cesedi aranan 35 vatandaşımız var. Bu sayı toplamda 116 kişi” dedi.

Yeşil Gazete’ye yaşadıkları süreci anlatan kayıp yakınları ,yetkililerin birbirini tutmayan açıklamalarına  tepkili. Buket Sitesi’nde kayıp 17 kişinin hiç hesaba katılmadığını söylüyorlar. Kayıplarını vazgeçen aileler de var.

‘Kayıp yakınları eksilmeden artmaya devam ediyor’

Kayıp depremzede yakınları: Sağ çıkan bir insan nasıl yok edilir?

Kayıplarını aramak için bir araya gelen depremzedelerin kurduğu Deprem Mağdurları ve Kayıplarıyla Dayanışma Derneği (DEMAK-DER) kurucu Başkanı Selahattin Kaban, sadece taraflarına ulaşılan 38’i çocuk olmak üzere 145 kayıp yakınının olduğunu aktardı. Kaban, Hatay’da kayıp kişi sayısının 30’u çocuk 122, Kahramanmaraş’ta 5’i çocuk 18, Adıyaman’da 2’si çocuk 3, Malatya’da 1 ve Antep’te de 1 çocuk olduğunu söyledi.

Aralarında 3 aylık bebeğin de 74 yaşında yaşlı vatandaşın da olduğunu belirten Kaban şöyle konuştu:

“Derneğimizi duyan kayıp yakınları aramıza katılıyor. Maalesef aramıza katılan kayıp yakınları eksilmeden artmaya devam ediyor. Biz Meclis‘e giderek deprem bölgesindeki milletvekillerine gerekli bilgi ve verileri verdik. Mecliste vekillerin verdiği önergeler de reddedildi. Biz kayıp yakınları olarak sadece kayıplarımızın bulunmasını istiyoruz eğer yaşıyorsa bulunup bizlere teslim edilmesini istiyoruz. Vefat eden veya molozlar içinde kalan yakınlarımızın da mezarlarının olmasını istiyoruz.

Duyumlarımıza göre yanlış gömülen cenazeler var. Depremin ilk zamanlarında insanlar teşhis edilmeden çıkan bedenleri ‘Benim cenazem’ diyerek köylerine defnetti. Bir başka duyumumuz ise bazı kayıpların hastanelerde,  yaşlı bakım veya sevgi evlerinde bulunduğudur. Hala DNA eşleşmesi yapılmamış, yapılması bekleyen mezarlar var.”

Enkazdan sağ kurtulan veya enkaz dışında kaldığı halde kayıp depremzedelere de değinen Kaban, “Ailelerin acıları var. Aradığımız bir eşya değil, can. Aileleri için eş, kardeş, evlat. Biz DEMAK-DER olarak yetkililerden kayıplarımızın bulunması için Araştırma komisyonu kurulmasını istiyoruz” dedi.

‘Sağ çıkan bir insan nasıl yok edilir?’

6 Şubat 2023’te meydana gelen depremde Hatay’daki evinin enkazından ailesi tarafından sağ çıkarılan Merve Ateş, yaklaşık bir yıldır aranan kayıplardan biri.

Merve’nin ablası İlknur Karaca, süreci şu ifadelerle aktarıyor:

“Merve’yi enkazdan bilinci açık şekilde kendi ellerimizle çıkardık. Merve’yi sağ olarak çıkardığımız yerden annem ve babamın cansız bedenini çıkardık. Deprem günü saat 9.30 sıralarında onu İskenderun Devlet Hastanesi’ne götürmüştük. Sadece sol bacağı yaralıydı. Deprem anını, annem ve babamın ne zaman öldüğünü, her şeyi anlatıyordu. Bu kızı bilinci açık şekilde hastane acilinde 6-7 saat boyunca tuttuk. İlk müdahalesini yapan doktorumuz Ergün Kaya, herhangi bir hayati riskinin olmadığını söyledi.

Merve saatlerce gözetim altında kaldı ve hayatı hiçbir şekilde risk altına girmedi. Doktorumuz sadece sol bacaktan yaralı olduğu için Mersin Yenişehir Hastanesi’ne sevk edileceğini söyledi. Ambulansa teslim ettik, ambulanstaki görevlilere birimizin refakatçi olarak gelmeyi istediğimizi söylediğimizde, bize ‘Bize güvenmiyor musunuz?’ dediler. Teslim ettikten sonra sevk edildiği hastanede hemşire olan akrabamızı aradık ve Merve’yi karşılamasını söyledik. Ve Merve’nin oraya gitmediğini öğrendik.

Kayıp depremzede yakınları: Sağ çıkan bir insan nasıl yok edilir?
İlknur Karaca

Başka illere de yöneldik, hastane kapasiteleri dolmuştur diye. Merve Ateş’in Türkiye’nin 81 ilindeki özeller de dahil hiçbir hastaneye giriş kaydı yok. Biz bunu resmi şekilde adliyelere de başvurarak MOBESE kayıtlarını istedik. O gün çalışan hemşireler, ambulans şoförlerin, diğer personellerin ifadelerinin alınmasını istiyoruz. Bu talebimize herhangi bir dönüş olmadı. İstediğiz zaman istediği insanı hemen bulabilen bir devletimiz var. Sağ çıkan bir insan nasıl yok edilir? Elimle teslim ettiğim kardeşim yok. Neden arama komisyonu reddediliyor? Merve’nin yaşadığına eminim. Bu kız bize ulaşamadı ve bilincini yitirdiğini düşünüyorum ben.”

‘Kayıpları bulmak için engel olan ne var?’

Hatay’da yakınları tarafından aranan bir başka kayıp olan Melike Kılıç ise görgü tanıklarının ifadelerine göre enkazın kenarından çevredekiler tarafından kurtarılarak ambulansa teslim edildi.

Kayıp depremzede yakınları: Sağ çıkan bir insan nasıl yok edilir?
Kayıp Melike Kılıç’ın ailesiyle bir fotoğrafı

Kılıç’ı arayan yakın arkadaşı Şule Bastık şunları anlatıyor:

“Melike enkazın en kenarında kaldı. Kadının biri Melike’nin sesini duyuyor ve enkazdan çıkarıyor. Çıkardıktan sonra ambulansa veriyor. Zaten o gün yaralılar, ölüler çok. Melike ise hafif yaralı, ambulansa veriyorlar. Daha sonra duyduğumuza göre Melike’yi iki kez ‘Oğlum öldü, kocam öldü’ diyerek intihara kalkışırken görenler olmuş ve çevredekiler engel olmuş. Enkaz başında ağladığını görenler de olmuş. Aklını yitirdiğini söyleyenler var. Ben burada sürekli Melike’yi arıyorum. Muhtarlıklar, Jandarmalar, sokak sokak dolaşıyorum. Ben de ailesi de bir izine rastlamak için elimizden geleni yapıyoruz. Reyhanlı, Kırıkhan, tüm ilçelere baktım, yok.”

Kayıp depremzede yakınları: Sağ çıkan bir insan nasıl yok edilir?
Şule Bastık

Bastık, yetkililere de şöyle sesleniyor:

“Hadi o gün 11 ilde yıkım var dediniz. Ölüler var, ortalık karışık, hangi bir yere koşacağımızı bilmiyoruz dediniz. Şu an ne var? Kayıpları bulmak için engel olan ne var? Melike sağ, nerede bilmiyorum ama kesinlikle sağ çıkarıldı sadece önem verilmedi. Ben arkadaşımı istiyorum.”

Kayıp polis memurunun abisi: Allah kimseyi Türkiye’de doğurtmasın

Kahramanmaraş’ta depremin simgesi olan Ebrar Sitesi en çok can kaybının olduğu yapı.

Ebrar Sitesi Z Blok 4. Kat sakini olan polis memuru Mustafa İlhan da hala aranan kayıplardan biri. Eşi ve iki çocuğunun cesedine ulaşılan İlhan’a dair ise herhangi bir iz yok.

Kayıp depremzede yakınları: Sağ çıkan bir insan nasıl yok edilir?
Mustafa İlhan

Kardeşini bulmak için bir yıldır çalmadığı kapının kalmadığını söyleyen Uğur İlhan, “Depremin ilk günlerinde kim kimin cenazesini götürdü belli değildi. Tüm cenazelerden DNA örneği alınmadan defin olmamalıydı. Kardeşimi bulmak için Türkiye’de ne kadar yetkili kişi, yer varsa gittim. Herhangi bir dönüş alamadım. Bizi kimse dikkate almıyor” diyor.

İlhan başta dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, valiler, bakanlar, milletvekilleri olmak üzere herkese başvurmuş ama sesini duyan olmamış:

“Allah kimseyi Türkiye’de doğurtmasın. Coğrafya kadermiş gerçekten. Bunlar (yetkilileri kast ederek) depremin merkez üssü Kahramanmaraş’a bir kepçe götüremediler. Ben Adıyaman’dan kepçemi yüklettim ve 15 akrabamla enkaz başına gittik. 14 gün boyunca Maraş’ta Ebrar Sitesi’ndeki cenazeleri devlet çıkarmadı, biz çıkarttık.

Depremin yedinci günü Ebrar sitesinin enkazında Japonya’dan gelen arama-kurtarma ekibi vardı sadece. Türkiye’den herhangi bir ekip yoktu. Depremin 13. günü bizim kepçe operatörümüz enkazdan sesler duyduğunu söyleyince AFAD ekibi fare olduğunu söyledi. AFAD görevlisinin fare dediği Neslihan Kılıç canlı olarak çıktı. O kadar cenazeye, yaralıya şahitlik etmekten kafayı yedim. Hala ilaçlarla dayanabiliyorum şahit olduklarıma. Biz kayıplarımızı istiyoruz. Yetkililerden kısa zamanda harekete geçmelerini istiyoruz.”

‘Enkazda yangın çıktı itfaiye iki gün sonra geldi’

“Asrın felaketi” diye nitelendirilen depremin en ağır bilançosunu taşıyan Hatay’da ise bu yıkımın simgesi Rönesans Rezidans.

kayıp,deprem,rönesans rezidans,Kayıp depremzede yakınları: Sağ çıkan bir insan nasıl yok edilir?

Suna Öztürk de Rönesans Rezidans sakinlerinden kayıp kızı Tuba Koşar ve iki torununun bulunması için mücadele edenlerden. Öztürk, yaşadığı süreci şu ifadelerle aktarıyor:

“15 gün oyunca enkazın başından ayrılmadık. O binadan 53 kişi çıkmadı. Bunlardan biri de zihinsel engelliler öğretmeni olan kızım Tuba Koşar (36) ile torunlarım Mustafa Kemal (3) ve Mehmet Akif Koşar (1). Binada yangın çıktı. Bir gün boyunca enkaz yandı. Bir günden sonra bir itfaiye geldi ama içinde su yoktu. İkinci günün sonunda bir başka itfaiye geldi ama artık söndürecek bir şey kalmamıştı. Daha sonra damadımla DNA’mızı verdik fakat herhangi bir eşleşme olmadı. Polise, CİMER’e kayıp başvurusunda bulundum. Valiliğe yazı yazdım, molozların tekrar taranması için. Tırnaklarının ucu dahi olsa istediğimi söyledim. Başvurduğumuz hiçbir yerden de dönüş alamadık.”

Kayıp depremzede yakınları: Sağ çıkan bir insan nasıl yok edilir?

‘Nasıl olur da kayıp çocuk yok diyor?’

Son günlerde Epstein Davasının gündeme gelmesiyle “kayıp depremzede çocuklar”  sosyal medyada konuşulan konular arasında birinci sırada yer almıştı.  Kayıp çocuklarla ilgili Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, kayıp çocukların olduğu iddiasını iddiasına karşı çıkarak, “Bir çocuğumuzun bile kayıp olması durumunun söz konusu olmadığını tekrar ilan ediyorum” demişti. Depremde enkaz altında kalan ve bulunamayan cenazeler için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) komisyon kurulmasını isteyen Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (HEDEP) önergesi 26 Ekim 2023’te AKP ve MHP oylarıyla reddedilmişti.

Yakınlarının cansız bedenine ulaşamayan depremzedelerin çabaları sürerken bu gibi vakalar için resmi prosedürlerde Türk Medeni Kanunu’nun 32. Maddesi’ne göre cesedine ulaşılamayan kişi ölüm karinesinden faydalanılması için gaip sayılıyor. Konuya ilişkin Yaşar Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Elif Aydın Özdemir, “Enkaz altında kaldığı bilinen ve cesedine ulaşılamayan kişiler için, depremin üzerinden 1 yıl sonra yeni en erken 6 Şubat 2024’te gaiplik istemiyle mahkemeye başvurulabilir ve mahkeme kararıyla gaip sayılır ve ölmüş gibi kabul edilir” açıklaması yapmıştı.

Kayıp depremzede yakınları: Sağ çıkan bir insan nasıl yok edilir?

Öztürk, Meclise de gittiklerini ve kayıpların aranması için bir komisyon kurulmak üzere önerge vermelerini istediklerini anlatıyor: “ Hatay Milletvekili Nermin Yıldırım Kara önergeyi verdi ama AKP-MHP önergeyi reddetti. Tüm bunların üstüne Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş Hanım kalkıp diyor ki ‘kayıp çocuğumuz yok’. Sadece bizim bildiğimiz 38 çocuk kayıp. Bu çocuklar nerede? Çoğu hastanelerde kayboldu. Hastaneye sağlıklı gidip kaybolan çocuklar da var. Ne mezarlıklarda olan ne de enkazdan çıkmayan çocuklar var. Nasıl olur da kayıp çocuk yok diyor? Duyduğumuza göre de sevgi evlerinde depremzede çocukların olduğunu söylüyorlar. Aileler gidiyor sevgi evlerine ama çocukları ailelere göstertmiyorlar. Böyle bir karmaşık dönencenin içinde dolanıyoruz.”

‘Gaiplik kararı bizi endişelendiriyor’

6 Şubat’tan sonra deprem bölgesinde kayıp olanların nüfustan düşürülme endişesini taşıyan anne Öztürk, “Kızım ve torunlarım gibi diğer deprem kayıplarını ‘öldü’ sayarlarsa artık umutlarımızı elimizden almış olacaklar. Çünkü bu arama taleplerimizi tamamen boşa çıkaracaklar. Deprem bölgesi için bu gaiplik kararının iptal edilmesini veya ertelenmesini talep ediyoruz. Artık ne yapacağımızı bilemez olduk. Yüzlerce insana mezar olan Rönesans Rezidans’ın önünde kefen giyeceğim ki belki o zaman dikkatlerini çekeriz. Artık sesimizi meydanlardan, fırsat bulduğumuz her yerden ve her şekilde duyurmaya çalışıyoruz. Cumhurbaşkanının iki dudağı arasından çıkacak lafı beklemekteyiz” diye konuşuyor.

Depremde enkazdan çıkarılamayan veya kurtulan kayıpların verisine ilişkin herhangi net bir veri yok. Ancak DEMAK-Der’in açıkladığı kayıp sayısının dışında başka açıklamalarda bulunan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu görüştükleri kayıp yakınlarının ifadelerine göre binlerce depremzedeye ulaşılamadığını aktardı.

Gergerlioğlu, kayıp yakınlarının bu arama mücadelesi ve ısrarına destek olmak için parti olarak kurulmasını istedikleri komisyonun AKP-MHP ittifakının oyları reddedildiğini hatırlatarak, gerekli ne varsa yapılması için ısrarcı olacaklarının altını çizdi.

Kayıp depremzede yakınları: Sağ çıkan bir insan nasıl yok edilir?

Öte yandan depremin üzerinden bir yıl geçmesine rağmen bölgede hala iş makineleri enkaz yığınlarını kaldırmak için durmadan çalışıyor. Şehirler hala toz, iş makinelerinin sesi ve enkazların hakimiyetindeyken depremzedelerin barınma, gıda ve sağlık gibi sorunları çözülmüş değil. Enkaz kaldırma çalışmalarına bir yanda da yeniden inşa edilen toplu konut bina inşaatları eşlik ediyor.

Depremden etkilenen kentlerin başında gelen Hatay, Kahramanmaraş, Adıyaman ve Gaziantep geliyor.

Depremden etkilenen kentlerin bilançosu ise resmi verilere göre şu şekilde:

HATAY:

24 bin 147 kişi hayatını kaybetti. 80 bin 323 bina yıkıldı ve ağır hasar aldı. Bunlarla ilgili enkaz kaldırma çalışmalarının yüzde 97 buçuğunu tamamlandı. 32 bin 314 kalıcı konutun inşaatı devam ediyor. 5 bin 582 adet kalıcı konutun köy konutunun ihalesi yapıldı, inşaatları devam ediyor. 71 binden fazla konteynerde 214 binden fazla depremzede yaşıyor.

KAHRAMANMARAŞ:

Geçen yıl Şubat ayındaki yıkıcı depremin merkez üssü olarak bilinen ve 12 bin 713 kişinin yaşamını yitirdiği Kahramanmaraş’ta, depremin birinci yılına yaklaşırken 132 bin kişi konteynerlerde yaşam sürüyor. İl genelinde depremde yıkılan bina sayısı 7 bin 491 iken acil yıkılması gereken binası ayısı 4 bin 434, ağır hasarlı bina sayısı 35 bin 714, orta hasarlı bina sayısı 5.987 ve az hasarlı bina sayısı ise 79 bin 027. Ağır hasarlı binalarda yıkım ise yüzde 90’a ulaşmış durumda.

GAZİANTEP:

Gaziantep genelinde yıkıma neden olan depremden en çok etkilenen ise İslahiye ve Nurdağı ilçeleriydi. Tüm ülkeyi yasa boğan depremle birlikte Gaziantep’te 3 bin 945 kişi yaşamını yitirirken, on binlerce vatandaş ise yaralı kurtuldu. Depremin vurduğu kentte 25 bin bina kullanılamaz hale gelirken, 56 bin kişi ise önce çadırlarda daha sonra ise konteynerlerde yaşamaya başladı. 1 adet sinagog, 1 adet kütüphane, 2 kastel, 2 bedesten, 36 adet cami olmak üzere toplamda 40 tarihi eser, kalemiz de dahil olmak üzere 41 eser depremden hasar aldı. İnşasında sona gelinen ilk 10 bin kalıcı konutun 1 ay içinde depremzedelere teslim edilmesi planlanıyor. Ağır hasarlı binaların yıkımının yaklaşık yüzde 80’i gerçekleşti. Nurdağı ve İslahiye’de toplam 180 civarında işyeri depremden etkilenen esnafa teslim edildi. 90 adet iş yeri ise zarar gören diğer esnaflara teslim edilecek.

ADIYAMAN:

6 Şubat 2023 depremlerinden en çok etkilenen kentlerden Adıyaman’da 30 binden fazla bina yıkıldı. Resmi rakamlara göre 8 bin 387 kişi hayatını kaybetti. Yıkılan ya da ağır hasar alan evlerde yaşayan 118 bin depremzede, kentin farklı noktalarına kurulan konteyner kentlerde yaşamaya başladı. Yapılan resmi açıklamalara göre depremin neden olduğu enkazın yüzde 95’i temizlenirken, evlerini kaybeden vatandaşlar için 50 bin konut inşa ediliyor.

MALATYA:

Depremlerden etkilenen Malatya’da ise 1246 kişi hayatını kaybetti. 5 bin bina yıkılırken 36 bin bina ağır hasar raporu aldı. Mehmet Özhaseki 103 bin 19 konutun yapılacağını açıkladı. Ancak 14 bin konutun temeli atıldı. 6 Şubat öncesi 5 bin çok katlı binanın, 2 bin kırsal köy evinin kura çekilerek dağıtılması planlanıyor. Malatya’da kurulan 74 konteyner kentte 117 bin 500 kişi yaşamını sürdürüyor.

Yeşil çatıların ‘raf ömrü’nü mantarlarla uzatabilir miyiz?

Binaların tepelerindeki yeşil çatılar, sadece estetik nedenlerden dolayı değil aynı zamanda sundukları çevresel faydalar nedeniyle de giderek daha popüler hale geliyor.

Yeşil çatılar, yapıların yalıtılmasına, yağmur suyunun yönetilmesine ve kentsel ısı adalarının azaltılmasına yardımcı olurken bonus olarak böcekler ve kuşlar için de küçük ekosistemler sağlıyor. Ancak yeşil çatılar için kullanılan toprakların çoğu steril olduğundan ve kalitesi de zamanla azaldığı için onları sürekli olarak gübre veya yeni toprakla desteklemek gerekiyor.

Bir grup araştırmacı, bu yapıları sürdürülebilir kılmak için çatılara mantar eklemeye karar verdi.

Kentsel ortamların gizli koruları gibi organize edilen yeşil çatılar, Kuzey Avrupa’nın bazı kısımlarında yüzyıllardır kullanılıyor. Ancak yeni yöntemlerle bu yapıların çevresel, ekonomik ve sosyal faydalarının artırılması için kentsel dokuya entegre edilmeleri gerekiyor.

Teorik olarak çok az yönetime ihtiyacı olan yapıların, kendi kendine yeten bir ekosistem olması gerekiyor ancak pratikte bu yalnızca ekosistemin en son mikroplara kadar sağlıklı olması durumunda işe yarıyor. Uygulamada ise ekosistemin “mikro” kısmı sıklıkla ihmal edildiği için bu, zamanla sürekli olarak bozulan kaliteye sahip, steril topraklar anlamına geliyor.

Dartmouth Üniversitesi‘nde çevre çalışmaları doçenti olan kıdemli yazar Bala Chaudhary, “Yeşil çatıların bir raf ömrü vardır ve bunlar her zaman sandığımız gibi kendi kendini idame ettiren ekosistemler değildir. Kentsel alanlara faydalı olabilirler ancak zamanla etkinliklerini kaybetme eğilimindedirler” diyor.

Dartmouth liderliğindeki bir araştırma ekibi, şehirlerde iklim direncini desteklemek için uygulanabilecek bir yöntemi test etmek üzere yola çıktı. Sonuçları  New Phytologist‘te yayımlanan çalışmada yer alan ekip,  Chicago‘da deneysel bir yeşil çatı oluşturdu ve yerli mikroorganizmaların eklenmesinin toprak mikrobiyal topluluğunu zaman içinde nasıl değiştireceğini test etti. Bilim insanları, özellikle yararlı mikorizal mantarların varlığını takip etmekle ilgilendi.

Toprağın aşılanması

Mikoriza mantarları, çoğu bitki türünün kökleriyle simbiyotik ilişkiler kurarak karşılıklı yarar sağlayan bir ortaklık oluşturan bir mantar grubu. Bazen “Wood Wide Web” olarak da anılan bu yer altı ağı, mantar hiflerinin geniş erişim alanı sayesinde bitkilerin suyu ve besin maddelerini daha verimli bir şekilde emmesine olanak tanıyor. Buna karşılık bitkiler mantarlara fotosentez yoluyla üretilen karbonhidratları sağlıyor.

Bu bağlantılar yalnızca bitki büyümesini ve sağlığını geliştirmekle kalmıyor, aynı zamanda toprak yapısı ve verimliliğinde de kritik bir rol oynuyor.  Ekosistem dengesi için çok önemli olan mikorizalar, bitki iletişimine, besin döngüsüne ve hatta bazı patojenlere karşı dirence de yardımcı oluyor.

Yerel olarak restore edilmiş bir çayırdan mikorizal mantarlar elde eden uzmanlar, Chicago’daki yeşil çatıyı bununla “aşıladı”.  Yerli bitkiler ve yeşil çatı sükulentlerinin yer aldığı çatının evrimi iki yıl boyunca “DNA metabar kodlaması” adı verilen moleküler bir teknik kullanarak takip edildi.

Elde edilen sonuçlara göre, “mantarla aşılanan” yeşil çatının mikrobiyal çeşitliliğinin daha yüksek olduğu ve toprağın daha sağlıklı bir hale geldiği ortaya çıktı

Dartmouth Çevre Çalışmaları Departmanı‘nda toprak ekolojisi laboratuvar yöneticisi olan başyazar Paul Metzler, “Bu kentsel çatı ortamında, aşılanmış topraktaki mantar topluluklarında daha fazla çeşitlilik gördük. Aşılamanın uzun vadeli ve tutarlı etkileri oldukça şaşırtıcıydı, çünkü bu, bu kadar küçük mikroorganizmalarla çalışırken mutlaka bekleyeceğiniz bir şey değildi” değerlendirmesi yaptı.

Mantarların pasif dağılımının muhtemelen az sayıda türün başarılı bir şekilde kurulmasıyla sonuçlandığını, ancak yerli mantar türleriyle aktif aşılamanın, çeşitli ve benzersiz bir mantar topluluğuna anında geçişle sonuçlandığını anlatan Metzler, ” Kentsel topraklar insan faaliyeti tarafından inşa edildiğinde veya değiştirildiğinde, bu, devam edecek ve sisteme çeşitlilik katacak bir müdahale için bir fırsattır” dedi.

Geleceğin çatısı mı? 

Yeşil çatılar, doğayla daha barışık bir kent için çekici bir öneri olmayı sürdürüyor ancak ölçeklendirilmesi zor bir öneri. Örneğin her bina ekstra ağırlık ve toprak koşullarına uygun değil. Bu durumda yeşil bir çatının ilk kurulumu pahalıya mal  olabilir, çünkü uygulama sadece çatıya biraz toprak ve tohum atmaktan ibaret değil. Su yalıtımı, kök uzaklaştırıcılar, drenaj ve yapısal ihtiyaçları da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Ayrıca her bahçe gibi onların da sürekli bakıma ihtiyaçları bulunuyor.

Ancak avantajları da oldukça önemli. Yalnızca bitkilerin sağlığını ve ekosistemi ekosistemini desteklemekle kalmıyor , aynı zamanda kentsel dayanıklılık ve iklim uyumuna ilişkin daha geniş hedeflere de katkıda bulunuyor. Şehirler büyümeye ve çevresel zorluklara çözüm aramaya devam ettikçe, yaşayan, nefes alan ekosistemleri altyapılarına dahil etmek giderek daha önemli hale geliyor.

Chaudhary, “Şehirlerimiz geleceğe açılan bir pencere olabilir. Kentler, iklim değişikliğinin etkilerini – artan sıcaklıklar, artan kuraklık ve sel – yoğun bir şekilde yaşıyorlar, bu da onları bu etkilerin bazılarını yer altında incelemek için harika bir mikrokozmos haline getiriyor.” diyor.

[6 Şubat depremlerinin yıldönümü] Ekoloji örgütlerinden rapor: Daha çok yolumuz var

Ekoloji örgütleri, 6 Şubat’ta meydana gelen Maraş merkezli depremlerin üzerinden geçen bir yılda bölgede yaşananları raporlaştırdı. Toplanan verilere göre; enkaz yönetimi sağlıklı şekilde yapılamadı, deprem bölgesi maden arama projelerine açıldı, imar projeleri hak gaspını artırdı ve binlerce insan yerinden edildi.

Ekoloji Birliği ve İklim Adaleti Koalisyonunun bir araya gelerek hazırladığı “Ekoloji Örgütleri Birinci Yıl Deprem Raporu” başlıklı çalışma, düzenlenen basın açıklaması ile duyuruldu. 6 Şubat depreminin getirdiği ekolojik ve sosyal yıkımın derinlemesine incelendiği raporda ekoloji örgütleri, yıkım sonrası yaşanan ekolojik zararların, yapılaşma bahanesiyle gerçekleşen çevre tahribatının, göç meselesinin ve barınma hakkı ihlallerinin detaylarını ele aldı.

Saha deneyimlerine ve gözlemlere dayanan ayrıntılı raporun hazırlık aşamasında 6 Şubat depremlerinin yaşandığı tüm illerdeki ekoloji, emek ve meslek örgütleriyle haftalık hibrit toplantılar yapılarak bilgi toplandı.

Toplantılarda doğa, hukuk, sağlık, göç, ekonomi, sosyoloji vb. farklı alanlarda bir yılda yaşananların ve bir yılın sonunda gelinen durumun tespit edilmesine yönelik gündem belirlendi. Bu buluşmalarda aktarılanların yanı sıra, bir yıl içinde ekoloji, emek ve meslek örgütleriyle, yerel örgütlenme tarafından yapılan gözlemler, basın açıklamaları, eylemler ve raporlama çalışmalarından süzülen bilgiler de, her konu başlığı için analiz üretme yöntemi ile rapora eklendi.

‘Uygunsuz enkaz yönetimi halk sağlığını tehdit ediyor’

Raporda, deprem bölgesinde yıkım işlemlerinin yönetmelik koşullarına uymadan ve yeterli toz önleme tedbirleri alınmadan yapıldığı ve molozların taşınması sırasında da gerekli önlemlerin alınmadığı ifade ediliyor. Bu durumun hava kirliliği ve görünür sis bulutlarına neden olduğu aktarılan gözlemler arasında. Yıkım alanlarında asbest kullanımının yetersiz denetimi ve bunun sağlık üzerindeki etkileri, özellikle akciğer zarı kanseri riski olarak belirtiliyor.

Rapora göre enkaz döküm alanlarının tarım arazilerine, dere yataklarına ve sulak alanların yakınlarında olması, plastik, asbest, ağır metaller ve diğer kirleticilerin besin zincirine karışmasına neden oluyor. Özellikle molozların Asi Nehri’nin kenarlarına, tarım arazilerine ve geçici yaşam alanlarının yakınlarına dökülmesinin, bu alanlarda ciddi ekolojik yıkıma yol açtığı açıklanıyor.

Deprem bölgesinde maden, GES ve petrol projeleri artıyor

Ekoloji örgütlerinin depremin birinci yılı raporunda, deprem bölgelerindeki yıkım projelerinin çevresel ve sosyal etkilerine de odaklanılıyor. Özellikle Hatay’da, şehrin yaşanan büyük tahribattan sonra alüvyal zeminden başka bir yere taşınma planlarına değinilirken, bu süreçte insan haklarının gözetilmesi ve yeni hak kayıplarının önlenmesi gerektiği vurgulanıyor.

Raporda yer alan Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın 2022-2023 arasındaki çevresel etki değerlendirme (ÇED) verilerine göre, depremden etkilenen 11 ilde toplam 705 ÇED başvurusu yapıldığı, bunların çoğunun “ÇED Gerekli Değildir” kararıyla sonuçlandığı belirtiliyor.

Ekoloji Örgütleri Birinci Yıl Deprem Raporu
Kaynak: Ekoloji Örgütleri Birinci Yıl Deprem Raporu

Maden, hazır beton/çimento santralleri, petrol arama ve kum/çakıl ocakları gibi projelerde de önemli bir artış göze çarpıyor. Özellikle Hatay’daki maden projelerinde yüzde 70, Şanlıurfa‘da GES projelerinde yüzde 89 ve Diyarbakır‘da petrol arama projelerinde yüzde 92’lik bir artış yaşandığı açıklanıyor.

Bu projelerin deprem bölgelerinde ekosistem yıkımı tehdidini artırdığı ifade ediliyor. Malatya Arguvan‘da baraj etrafında altın arama amaçlı açılan derin kuyular, Elbistan‘daki su kaynaklarına yakın yeni maden ruhsatları ve Maraş’ta HES ve maden çalışmalarının artışı gibi durumlar, ekosistemin ciddi şekilde tehdit altında olduğunu gösteriyor. Raporda, deprem sonrası onarıcı ve koruyucu devlet politikalarının eksikliği, kar odaklı yapılan yıkım ve enkaz taşıma faaliyetlerinin doğal afeti daha büyük bir çevresel felakete dönüştürdüğü eleştiriliyor.

Ekoloji Örgütleri Birinci Yıl Deprem Raporu
Kaynak: Ekoloji Örgütleri Birinci Yıl Deprem Raporu

‘Yasal düzenlemeler hak gasplarını artırdı’

Deprem sonrasında yürürlüğe giren yasal düzenlemelerin ve yapılaşma projelerinin hak gasplarını artırdığı ve bölgenin toparlanmasını engellediği, ‘Ekoloji Örgütleri Birinci Yıl Deprem Raporu’nda ele alınan konular arasında. Rapor, depremle ilgili soruşturmalarda kamu görevlilerinin genellikle ‘tali kusurlu’ olarak değerlendirildiğini ve hiçbir kamu görevlisinin sanık sıfatıyla yer almadığını belirtiyor.

Özellikle Malatya’da yapılaşma ile ilgili olarak TMMOB‘un beş kat sınırlaması önerisine rağmen, yerel yönetimlerin yüksek kat izinleri verdiği ve bu durumun yasal mücadelelere konu olduğu ifade ediliyor. Deprem sonrası çıkarılan ‘torba kanun’ ile zeytinlik, ormanlık alan ve meraların imara açılması, bu süreçte insanların mülksüzleştirme tehdidi altında bırakılması eleştiriliyor.

Rapor, deprem sonrası yürütülen yeniden inşa süreçlerindeki eksiklikleri ve sorunları da ele alıyor. Yapılaşma süreçlerinin yerel halk ve meslek odalarının görüşlerine başvurulmadan, tarım arazilerinin yapılaşma alanı olarak seçilmesi ve çevresel mevzuatlara uyulmaması gibi yanlışlarla dolu olduğu, “Yazılı yasalardan bağımsız, reel hayatta suçun sorumlusunun aranmıyor ve cezalandırılmıyor oluşu muhtemel toplu cinayetlerin temelinin atılmasına neden olmaktadır” ifadeleriyle vurgulanıyor.

Erdoğan Hatay
Erdoğan’ın ‘Hatay mahzun kaldı’ itirafı tepkilerin odağında

Raporda Recep Tayyip Erdoğan’ın dün (4 Şubat’ta) yaptığı açıklamaya da değinilerek, “Yaşanılan ağır zorlukların çözümünün, oy verme davranışına göre şekilleneceği tehdidi sosyal devlet ilkesiyle bağdaştırılamamakta, etik anlamda doğru bulunmamaktadır” ifadelerine yer veriliyor.

Mağdur hayvanlar da unutulmadı

Raporda “Türcü Aklın Enkazında Hayvanlar” başlığıyla yer alan bölümde ise, deprem sonrasında hayvanlara yönelik sömürücü egemen bakışın değişmeden sürdüğü ifade ediliyor. Enkazlardan çıkan cins hayvanlara yeni yuvalar bulunamadığı ve bu hayvanların pazarlarda satışa çıkartıldığı, yem bulunamaması nedeniyle veya zarar etmemek için hayvanların ya tacirlere satıldığı ya da kesime yollandığı da raporun tespitleri arasında yer alıyor.

Ekoloji Örgütleri Birinci Yıl Deprem Raporu

Raporda hayvanlara yönelik istismarın arttığı belirtilirken, Samandağ’da yaşananlar “Arap Yarımadası’ndan Hindistan’a kadar pek çok farklı yerden gelen kuş türüne ev sahipliği yapan, önemli göç yolları rotasında yer alan Samandağ ilçesindeki Mileyha Sulak Alanı’nın biyoçeşitliliği tehdit altındadır. Mileyha’da 231 bitki türü ve 282 kuş türü, pek çok kurbağa, kuş, kelebek, sürüngen, böcek ve mantar türü son bulma tehlikesiyle karşı karşıyadır” ifadeleriyle açıklandı.

Ekoloji Örgütleri Birinci Yıl Deprem Raporu’nda göç meselesi de ele alındı

Raporda yer alan bilgilere göre Malatya‘da resmi olarak yaklaşık 200 bin, ikametgahını almadan gidenlerle birlikte toplamda 500 bin kişinin dışarıya göç ettiği tahmin ediliyor. Kiralık ev veya konteyner bulabilenlerin geri dönebildiği, ancak sağlık ve eğitim imkanlarının yetersizliği nedeniyle geri dönüşlerin sınırlı kaldığı belirtiliyor.

Depremin ardından Adana‘dan İstanbul‘a kadar geniş bir bölgeye toplam 35 milyon insanın göç ettiği tahmin ediliyor. Maraş‘tan kent dışına yaklaşık 200 bin kişinin, Diyarbakır‘dan kırsala ve büyük şehirlere yoğun bir göç yaşandığı, Antep‘e de yoğun göçlerin olduğu kaydedildi.

Hatay’da göçün boyutlarının ciddi olduğu, kente geri dönmek isteyenler için İskenderun‘un tek seçenek olduğu ancak yüksek kiraların geri dönüşü engellediği, eğitimdeki belirsizliklerin de geri dönüş ihtimalini azalttığı ifade edilirken; Hatay’dan Ankara’ya göç edenlerin sayısının 300 bine yaklaştığı, Antalya, Mersin, Kayseri ve Muğla gibi şehirlere de göç olduğu belirtiliyor. Göç alan yerlerde çarpık yerleşim sonucu kentlerin yapısının bozulduğuna, kamusal ve sosyal hizmetlerde aksamalar yaşandığına ve sosyo-kültürel çatışma risklerinin arttığına da dikkat çekiliyor.

Deprem bölgelerinden diğer kentlere ve yurt dışına milyonlarca insanın göç ettiği, ancak bir yıl geçmesine rağmen bu konuyla ilgili kapsamlı bir göç çalışmasının yapılmadığı da raporda yer alan çarpıcı sonuçlar arasında.

*

Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

[6 Şubat Depremlerinin yıldönümü] Dışarı berbat halde, içerisi de aynı…

Video haber: Hakan TOSUN

*

Maraş merkezli 6 Şubat 2023’te meydana gelen depremlerden sonra enkaza dönen şehirlerden biri olan Hatay‘da yurttaşlar hala çadırlarda, soğukta yaşam mücadelesi veriyor. O çadırlardan birine, evi yıkılan yurttaşlardan Zeynep Yaral ve Ali Yaral‘ın çadırına konuk oluyoruz.

Zeynep Yaral “Gördüğünüz gibi çadırdayız, Dışarı berbat halde, içerisi de aynı şekilde” ifadeleriyle kısaca durumlarını aktarırken Ali Yaral duş aldıkları yeri gösteriyor. Bir çadıra sığan birkaç hayata kısa süreliğine konuk oluyoruz. Ali Yaral ayrıca dillerden düşmeyen yardımlara işaret ederek, “Hepsi yalan, bir kuruş dahi olsun alamadık” diye tepki gösteriyor.

Erdoğan’ın ‘Hatay mahzun kaldı’ itirafı tepkilerin odağında 

İzleyeceğiniz görüntüler, yurttaşların nasıl koşullarda hayat mücadelesi verdiğini ortaya koyar nitelikte:

Paris’te referandum: SUV’lerin park ücreti üç katına çıkıyor

Fransa‘nın başkenti Paris‘te, kentte yaşamayanlara ait spor amaçlı arazi araçlarının (SUV) otopark ücretlerinin artırılmasına ilişkin referandum için halk hafta sonu sandık başına gitti. Kentteki kayıtlı seçmenlerin yüzde 5,7’sinin katıldığı oylamada, yüzde 54,6 ile ‘Evet’ kararı çıktı.

Referandumun sonucuna göre, varlıklı araç sahiplerine yönelik önlemlerle karbon emisyonlarını düşürmeyi amaçlayan kent yönetimi, bu araçlardan alınan park ücretini üç katına çıkaracak.

Paris’in sosyalist Belediye Başkanı Anne Hidalgo, yol güvenliği ve hava kirliliğinin oylama sonucunda belirleyici olduğunu belirterek “Parisliler, net bir seçim yaptı; diğer şehirler de onun yolundan gidecektir” dedi.

Hidalgo, sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda da “SUV’ların Paris’in dar sokaklarında çok fazla yer kapladığını, çevreyi çok fazla kirlettiğini, sağlığı ve gezegeni tehdit ettiğini ve küçük arabalardan daha fazla trafik kazasına neden olduğunu” söyledi.

‘Bu bir tür sosyal adalet’

Guardian‘a konuşan Hidalgo, daha önce de SUV’lerden alınan park ücretlerinin artırılmasının ‘bir tür sosyal adalet’ olduğunu belirtmiş, buradaki amacın ‘iklim krizini ele almak için henüz davranışlarını değiştirmemiş olan, pahalı ve kirletici araçlara sahip en zengin kişileri hedef almak’ olduğunun altını çizmişti.

Karar, bu yıl eylül ayının başında uygulamaya girecek. Böylece kent dışından gelen SUV ya da 4×4 araçlardan alınan saatlik otopark ücreti Paris merkezinde 18 euro’ya, şehrin geri kalanında ise 12 euro’ya yükseltilecek.

Söz konusu uygulama, yanmalı motoru bulunan ve ağırlığı 1,6 tonun üzerinde olan araçlar ya da hibrit araçlar ile 2 tondan daha ağır olan elektrikli araçlar için geçerli olacak. Ancak söz konusu uygulama Paris’te yaşayan ve araçlarını park eden kişiler için geçerli olmayacak.

Çevre felaketi gibi araçlar

Uluslararası Enerji Ajansı‘nın 2023 raporuna göre bu araçlar tipik bir orta boy otomobilden yaklaşık yüzde 20 daha fazla yakıt tüketiyor ve 2022 yılında Brezilya‘nın toplam emisyonunun yaklaşık iki katına denk gelen karbondioksit (CO2) salımına neden oluyor.

Referandum sonucuna ilişkin açıklama yapan hava kalitesi kampanya grubu Respire‘ın direktörü Tony Renucci, “Oylamanın sonucu, Paris’te yaşayan kişilerin hayat kalitesi için bir zafer. Paris bu tekerlekli canavarları artık sokaklarında istemediği yönünde bir mesaj verdi” dedi.

Kentin belediye başkan yardımcısı Emmanuel Grégoire de sosyal medya platformu X’den yaptığı açıklamada, “Daha ağır, daha tehlikeli ve daha kirleticiler… SUV’ler bir çevre felaketidir” diye yazdı.

20 yıl önce ilk deneme yapılmıştı

Paris’te büyük motorlu araçların şehre girmemesi konusundaki ilk deneme 20 yıl önce başlamış; ancak sürücü derneklerinin muhalefeti üzerine 2005 yılında proje rafa kaldırılmıştı.

Bu tarihten itibaren 2007’ye kadar aktivistler çevreyi kirleten araçların lastiklerinin havasını indirme kampanyası başlattı. Geçen yıllarda “The Tyre Extinguishers” adlı İngiliz çevreci grup, SUV tipi araçların lastiklerini delerek kampanyayı başka bir boyuta taşımıştı.

Bisikletle ulaşımı teşvik eden Paris Belediyesi, 2026’ya kadar kent içi ve banliyölerdeki ana bisiklet yollarının sayısını artırmak ve hazır olan yolları daha güvenli hale getirmek için 180 milyon euroluk bütçe ayırdı.

Tesla’ya tehlikeli atık cezası

Elon Musk‘ın yönetimindeki Tesla‘ya Kaliforniya Mahkemesi tarafından, araç servis ve enerji merkezleri ile bir fabrikada tehlikeli atıkların depolanması ve imhasında usule uygun davranmadığı gerekçesiyle 1,5 milyon dolarlık ceza verildi.

Bölge Savcılığı tarafından yapılan açıklamada, San Joaquin bölgesinde Tesla aleyhine yapılan şikayette, tehlikeli atıkların imhası, atıkların depolanması ve yönetimiyle ilgili yasaların ihlal edildiği iddiasının yer aldığı belirtildi.

Açıklamada, araç servis merkezlerinde, enerji merkezlerinde ve bir fabrikada tehlikeli atıklar konusunda yasaya uygun davranmadığı öne sürülen Tesla’nın soruşturmada işbirliği yaptığı ve savcıların dikkatine sunduğu yasalara uyumu artırmak için harekete geçtiği kaydedildi.

Uzlaşma sağlandığı belirtilen davada, Tesla’nın anlaşma kapsamında ceza, soruşturma masrafları, çalışan eğitimi için 1,3 milyon dolar ve atık denetimleri için 200 bin dolar olmak üzere toplam 1,5 milyon dolar ceza ödemesine karar verildi.

San Joaquin Bölge Savcısı Ron Freitas, “Elektrikli araçlar çevresel ıslahatta rol oynuyor ancak bunların üretimi ve bakımının zararlı atıklara yol açtığını kabul etmek gerekir” dedi.

Kaliforniya’da bulunan yaklaşık 57 araç servis merkezi ve 18 güneş enerjisi tesisi ile faaliyet gösteren Tesla, San Francisco’nun Fremont şehrinde elektrikli araçlar üretiyor.

Tesla çevreye ne kadar dost?

Political Economy Research Institute’ün (PERI) 2022 yılının Şubat ayında açıkladığı Havayı En Çok Kirleten 100 Şirket araştırmasında Tesla beklenmedik şekilde 22’nci sırada yer almıştı.

Standard&Poor’s ise 2022’nin Mayıs ayında yaptığı bir açıklamayla Tesla’yı S&P500 ESG endeksinden çıkarttığını açıklamıştı. ESG, “Environmental, Social ve Governance” kelimelerinin, yani “Çevresel, Sosyal ve Yönetişsel” kavramının kısaltması. ESG puanı yüksek şirketler kabaca “Doğaya en az zararı verip çalışanlarına, müşterilerine, ortaklarına ve topluma faydalı işler yapan” kurumlar olarak sınıflandırılıyor.

‣Sürücüsüz elektrikli araçların ‘karanlık yüzü’: Bilgisayarların emisyonu muazzam bir sorun yaratabilir
‣Elektrikli otomobillere geçişte dünya liderleri ve geride kalanlar
‣Elektrikli otomobiller çevre dostu mu?

Tesla’ya Freemont’taki fabrikasında “Çöpleri gerektiği gibi bertaraf etmemek” suçlamasıyla soruşturma açılırken, Almanya’daki dev fabrikasında da batarya atıklarıyla ilgili eski uygulamaları nedeniyle ceza yemişti. Yine Freemont’taki fabrikasında Afrika kökenli ABD’li işçilere eşit davranılmadığı, daha düşük seviyeli ve tehlikeli işler verildiği nedeniyle Tesla’ya dava açılmıştı.