Sakarya‘nın Hendek ilçesine 16 kilometre uzaklığında yer alan havai fişek fabrikasında3 Temmuz Cuma sabah saatlerinde meydana gelen patlamanın dördüncü gününde de alandaki çalışmalar sürüyor.
Art arda yaşanan patlamalarda altı kişinin hayatını kaybettiği hastaneye kaldırılan 117 kişinin ise taburcu edildiği duyuruldu. Durumu ağır beş kişinin hastanede tedavisi sürerken bir kişiye ise hala ulaşılamıyor.
Dört kişi hakkında gözaltı kararı
Sakarya Cumhuriyet Başsavcılığınca olaya ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında müdür, iki ustabaşı ve bir kişi hakkında daha gözaltı kararı verildi.
Gözaltına alınan kişiler Hendek İlçe Jandarma Komutanlığı’na götürüldü.
MÜSİAD moral yemeğine tepkiler
Hendek’te havai fişek patlamasının meydana geldiği fabrikanın ortaklarından birinin Müstakil Sanayici ve İş adamları Derneği (MÜSİAD) Sakarya Şube Başkanı Yaşar Coşkun olduğu ortaya çıktı.
Sakarya’da 1996 yılında kurulan Büyük Coşkunlar Piroteknik Kimya Sanayi Havai Fişek Tic. Ltd. Şirketi’nin diğer iki ortak ise: Ali Rıza Ergenç ve Nazim Zeren.
Yaşanan patlamanın ardından MÜSİAD Şube Başkanları tarafından Coşkun’a destek için “moral yemeği” ise sosyal medyada ve patlamada yakının kaybedenler tarafından tepkiyle karşılaştı.
Fotoğraf: MÜSİAD Bursa
MÜSİAD: Biz yardım planlıyorduk
Bunun üzerine MÜSİAD bir açıklama yaparak yemekte yöneticilerin ve çevre illerden katılan üyelerin, işçilere yapılacak yardımları planladığı ifade etti.
Açıklamada, olayın meydana geldiği fabrika sahibinin yemekte bulunmadığı belirtilerek “Sanki akşam yemeğinde keyif yaparmışız gibi başlatılan bu iftira kampanyasını kınıyoruz” dedi.
Cihangir: Patlama sebebi ısınma olabilir
Patlamanın sebebi hala bilinmiyor. Ancak patlama sonrası işçileri ziyaret eden Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Grup Başkanvekili Engin Özkoç ve Genel Başkan Yardımcısı Tuncay Özkan sosyal medyada işçilerin açıklamalarına yer verdi.
Tedavi olan Nuray Cihangir, “Patlama üretim sırasında olmadı, arka depoda olmuş. Depolara konulan mallardandır. Isındıkları için. İşçide şu an bir hata yoktur” dedi.
Havai fişek fabrikasındaki patlamada yaralanan işçileri tedavi gördükleri hastanede ziyaret ettik. İşçilerin anlattıkları patlamanın göz göre göre geldiğini gösteriyor: “4 gün önce haber verdik… Isınma olmaması gereken bir şey, uyardık ama dinlemediler" pic.twitter.com/flxG31rcpX
Sakarya Valisi Çetin Oktay Kaldırım 5 Temmuz gününde yaptığı açıklamada “Denetim eksikliği yok, en son üçüncü ayda denetim yapıldı. İlgili birimlerimiz burada bütün denetimleri periyodik olarak ciddi şekilde yapıyor, buna devam edecekler. Herhangi bir kusur, ihmal varsa hem adli hem de idari soruşturmada zaten ortaya çıkacaktır ve gereği yapılacaktır” ifadelerini kullandı.
Uğurlu: Yönetmelik yok
Ancak Yeşil Gazete’ye konuşan Kimya Mühendisleri Odası Başkanı Ali UğurluBüyük Endüstriyel Kazaların Önlenmesi ve Etkilerinin Azaltılmasına Dair Yönetmelik’in sekiz yıldır yürürlüğe konulmadığını söyledi.
Böyle bir yönetmeliğin bu tip tehlikeli iş yerlerinde yaşanan felaketlerin önüne geçeceğini söyleyen Uğurlu, yönetmeliğin fabrika sahipleri tarafından ‘maliyet unsuru’ olarak gösterilerek ertelettirildiğini öne sürdü.
Senaryo ve Diyalog Yazarları Birliği (SenaristBir), oyuncu Ozan Güven’in Deniz Bulutsuz’a uyguladığışiddete ilişkin bildiri yayınladı.
103 senaristin imza attığı bildiride şiddete taraf olan kişileri değerlendirirken “tanıyoruz, yapmaz” türü suç ortaklığından kaçındıkları belirtildi. Güven ile iş anlaşması bulunan bütün yapımcı, kanal, menajer ve ilgili kuruluşların açıklama yaparak tavır alması gerektiği söylendi.
‘Meslek etiğimizin bir parçası’
Kadınların toplumsal hayatta artan hak ve eşitlik mücadelesine paralel biçimde kadına yönelik şiddet ve tacizin arttığı belirtilen bildiride şunlar söylendi:
Bizler bundan büyük bir endişe duyuyoruz. Bu konuda üstümüze düşen sorumluluğu yerine getirmek için SenaristBir çatısı altında bu yıl kurduğumuz “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komisyonu” ekseninde titizlikle çalışmalar yürütüyoruz. Sektörümüzden erkeklerin faili oldukları ya da sektörün kadın çalışanlarını hedef alan şiddet, taciz ve istismar olaylarında, kadın beyanı esasına uygun biçimde tavır almayı, meslek etiğinin bir parçası sayıyoruz.
Şiddet ve taciz olaylarına maruz kalan kadınların, toplumsal baskılar nedeniyle çoğu kez susmak zorunda hissettiğinin vurgulandığı açıklamada, “Ozan Güven tarafından şiddete uğradığını beyan eden ve darp raporuyla mahkemeye başvuran Deniz Bulutsuz’un koşulsuz biçimde yanındayız” denildi.
Bildiride ünlü kişilerin toplumun bir kesiminde sempati uyandırmasının, bu kişilerin şiddet uygulamadığını gösteremeyeceğinin altı çizildi:
Şiddete taraf olan kişileri ünleri, itibarlarıyla değerlendirmekten, “tanıyoruz, yapmaz” türü suç ortaklığından kaçınmayı boynumuzun borcu biliyoruz. Bir erkeğin kamuoyu ve kültür sanat çevrelerince sevilen biri oluşu kadına şiddet uygulamayacağını asla garanti etmeyeceği gibi ona herhangi bir imtiyaz da sağlayamaz. Kadına şiddetin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Tüm bunlar ışığında, biz aşağıda imzası bulunan senaristler bu ve benzeri tüm olaylarda erkek şiddetinin karşısında tavır alıyoruz.
Bildirinin devamında Güven’in devam eden iş ortaklıklarıyla bağlı olduğu Ay Yapım, cmylmz Fikir Sanat ve Nulook Film başta olmak üzere tüm yapımcı, kanal, menajer ve ilgili kuruluşlar açıklama yapıp tavır almaya davet edildi.
Sağlık akanı Fahrettin Koca, yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınıyla ilgili güncel verileri açıkladı. Buna göre son 24 saatte 1148 yeni vaka tespit edilirken, 19 kişi daha hayatını kaybetti. 1188 hasta ise iyileşti.
Açıklanan rakamlara göre, bugüne kadar 3 milyon 630 bin 480 test yapıldı. Toplam vaka sayısı 205 bin 758‘e, Covid-19 nedeniyle ölen kişi sayısı ise 5 bin 225′e yükselmiş oldu.
1127 kişinin yoğun bakımda tedavisi sürerken, entübe hasta sayısı 392, iyileşen hasta sayısı ise 180 bin 680 olarak belirtildi.
En çok artan iller
Bakan Koca Twitter üzerinden yaptığı açıklamada “Son 3 günde, ortalama vaka sayısının en çok arttığı iller: İstanbul, Ankara, Gaziantep, Mardin, Konya, Bursa, Diyarbakır. Yoğun bakım hasta sayımız, yeni vakaları takiben, artış eğiliminde. TEDBİR VARKEN, ‘Bugün vefat eden sayısı’ kanıksanacak tablo değil” ifadelerini kullandı.
Başka bir gezegene kaçmak ve orada yaşamak mümkün mü? Evet, mümkün. Ancak bugünün teknolojisi buna yeterli değil. Teknolojik ilerlemeyle de yakında o noktaya ulaşabilmemiz mümkün gözükmüyor. Ancak biz gene de biraz konuşalım nelerin mümkün olabileceğini. İki noktada uyarı yapalım. İlki, bu epeyce bilime dayanan bilim kurgudur; ikincisi de bu fikirlerin çoğu zaten var olan bilim kurgudan derlenmiştir. Özellikle de Kim Stanley Robinson bu konuda en fazla düşünen ve üreten yazardır.
Öncelikle, bir başka gezegene hatta gezegenlere sürekli seyahat etmek istiyorsak bu, her seferinde çılgın miktarda yakıt harcayarak koca bir uzay gemisini uzaya göndermekle olmaz. Star Trek ya da Star Wars gibi serilerdeki hayali enerji kaynaklarımızın da yakın vadede oluşmayacağını kabul ederek elimizdeki sistemlerle bu engeli nasıl aşacağımızı düşünmemiz gerekiyor.
Roket değil, asansör
Dünya’dan uzaya çıkmanın en makul yolu bir roket değil, bir asansördür. Bildiğiniz gibi asansör esasında bir tarafında ağır bir yük, diğer tarafında da asansör kabini bulunan bir makaradan ibarettir. Çalıştığı zaman arka taraftaki yük kabinin ağırlığını dengeler ve sizin kullanacağınız enerji sadece içindeki yükü yukarı çıkartmak içindir. Geçen haftalardaki hesaplardan enerjimizin büyük kısmını yakıt ve uzay aracını yukarıya çıkartmak için harcadığımızı görmüştük. Şimdi düşünün ki bir asansörümüz var ve sadece yerdeki yükü yukarı çıkartmak için enerji harcıyoruz. Hatta bir adım daha gidelim, uzaydan o kadar fazla malzeme Dünya’ya geliyor ki, uzaya kabak ve domates çıkartırken karşılığında kobalt ve lityum iniyor aşağıya. Böylece enerji harcamaya bile gerek kalmıyor.
Tek sorunumuz, bu asansörün makarasını nereye sabitleyeceğimiz. Asansörün makarasını yerden yaklaşık 36 bin kilometre yükseğe koyduğumuzda, o makara koyduğumuz yerde duruyor. Bunu televizyon uydularından biliyoruz. Anteni sabitlediğimiz noktadan ayrılmıyor o uydular. Aynısını makara için de yapmak mümkün. Bir sonraki sorun 36 bin kilometre uzunluktaki bir kabloyu ve hatta oldukça sağlam bir kabloyu yapmak. Bunu da çelikten yaparız ama o zaman da ağırlığı o kadar fazla olur ki bu kadar kabloyu 36 bin kilometre yükseğe çıkartmak imkansız olur. Bugün bir uzay asansörü yapamamamızın temel sebebi budur. Çelikten çok daha güçlü ama çelikten çok daha hafif bir malzemeden kablo üretmemiz gerekiyor ve bu kablonun uzunluğu da en az 72 bin kilometre olmalı. Bunu becerdiğimiz zaman uzay asansörü yapmak çok zor değil. Yakın gelecekte, yani birkaç yüzyıl içerisinde böyle bir şey başarmamız çok da imkansız değil.
Yörüngelerdeki şehirler
Uzaya rahatça çıkabildikten sonra aslında başka gezegenlerde yaşamak yerine uzayda oluşturulacak habitatlarda yaşamak daha makul bir çözüm olabilir. Yani uzayda bir şehir inşa ederiz, bu şehri de Dünya’nın değil Güneş’in yörüngesine oturturuz, çok fazla enerji gerektirmeden gezegenler arasında seyahat edip hem kendi ihtiyaçlarını giderir hem de yolcu ve yük taşımaya yardımcı olur. Gezegenler arasında böyle çok az enerjiyle hareket edilebilecek yörüngeler mevcut ama bunları takip etmek daha uzun sürdüğünden uzay araçları için bu yörüngeler çoğu zaman tercih edilmiyor. Ama düşünsenize, birkaç sene bu uzay şehrinde yaşıyorsunuz, sonra uzay şehri Mars’a vardığında orada inip hayatınıza Mars’ta devam ediyorsunuz. Hem bilimsel hem de teknik açıdan mümkün.
Ama Mars’ın çok önemli sorunları var. Önce, Mars çok küçük. Fazla kütlesi olmadığı için atmosferini tutamıyor ve atmosfer uzaya kaçıyor. Bu nedenle herhangi bir zamanda kalıcı olarak bir oksijen atmosferi yapabilmemiz imkansız. Ancak, epey kalın bir karbondioksit atmosfer yapmak ve bu atmosferle sera etkisi yaratıp Mars’ı ısıtmak mümkün mü? Evet. Kalın bir atmosfer olunca bitki yetiştirebilir miyiz? Açıkçası zor, hatta imkansız çünkü bitkilerin de oksijene ihtiyaçları var. Yani dev seralar içerisinde bitki yetiştirmek ve benzer ortamlarda yaşamak mümkün mü? Evet. Arada yüzümüzü bir maske ile kapatıp dışarı da çıkabilir miyiz? Neden olmasın.
Ama tüm bu seraların ve yaşam mekanlarının uzaydan gelen zararlı ışınlara karşı bizi koruması gerekiyor. Ya da seraları yüzeyde kurarak bizler yerin 50 metre altında inşa ettiğimiz kentlerde yaşayabiliriz. Tek problem, Mars’ta gerekli sera etkisini yaratabilecek kadar karbondioksit yok. O zaman Güneş Sistemi’nde başka bir yerden karbondioksit bulup Mars’a getirmeliyiz. Peki karbondioksit nerede var?
Venüs, Merkür ve diğerleri…
Venüs’ün atmosferi Dünya’nın 90 katı kalınlıkta ve neredeyse tamamen karbondioksit. Ama buradan gazı toplayıp Mars’a götürmek neredeyse imkansız çünkü Venüs’ün yüzeyi 450 derece sıcaklıkta. Peki Venüs’ün yüzeyini -80 dereceye soğutsak, karbondioksit de buz hale gelse -hani bizim kuru buz dediğimiz ve kiloluk dondurmaları taşımakta kullandığımız- sonra bu katı buzu kolayca Mars’a taşısak ve orada tekrar gaz hale gelmesine izin versek? O zaman da Venüs’ü soğutmanın bir yolunu bulmak gerekiyor. Teknolojimiz bu kadar ilerlediyse Venüs ile Güneş arasına bir şemsiye koyup Venüs’ün de soğumasını sağlayabiliriz.
Merkür metal açısından çok zengin bir gezegen ama Güneş’e çok yakın olduğundan Güneş’e bakan yüzü çok sıcak, arka yüzü de çok soğuk ve atmosferi neredeyse yok. Yalnız en güzel özelliği kendi etrafında çok yavaş dönüyor olması. O kadar yavaş dönüyor ki hafifçe koşarak Güneş’in doğma ya da batma hızına yetişebiliyorsunuz. Hatta ufak bir şehir inşa edersiniz ve bu şehir de tekerlekler ya da raylar üzerinde hareket ederek Güneş’i gökyüzünde sabit bir noktada tutuyor olabilir.
Mars’ın dışındaki gezegenler; Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün, yaşanacak yüzeyleri olmayan gaz gezegenleri ama onların da böylesi bir yaşama uygun olabilecek uyduları var. Bu uyduların önemli bir kısmında su buzu bulunuyor, yani enerjimiz varsa su ve oksijen elde etmek zor değil. Ancak dışarısı çok soğuk olduğundan ve atmosfer olmadığından kapalı şehirlerin içinde yaşamak zorunda oluruz.
Sonuç olarak, birkaç yüzyıl içinde bir uzay asansörü yapacak olursak önemli sayıda insan uzayda ve diğer gezegenlerde yaşayabilir mi? Evet, yaşayabilir. Yalnız görüyoruz ki bu gezegenlerin hiçbirinde yaşam burada olduğu ya da olabileceği kadar güzel ve rahat değil. Hiçbirinde dışarıya çıkıp rahat bir nefes alamıyorsunuz. Tüm bunlara baktığımızda aslında buradan daha güzel bir yer olmadığını görüyoruz. Bilim kurgu filmleri ilginç olabilir, ama gerçek o kadar da güzel değil. Bundan dolayı bu gezegene çok iyi bakmalıyız. Ne Mars’ta ne de başka bir yerde yaşamak buradan daha kolay olacak.
Korona günleri üzerimizden bir silindir gibi geçip-gidiyor ve daha da ezmeye devam edecek dünyanın bütün halklarını ve çocukları, yaşlıları, kadınları ve erkekleri… Bu elbette, koronadan insanlığın etkilenme ve zarara uğrama biçiminin, sınıfsal olmadığını göstermiyor. Elbette ülkesine göre genellikle yoksullar ölüyor veya beyaz olmayan ten rengine sahipler veya mülteci olmayanlar…
Korona biyolojik ve fiziksel olarak canımıza okurken, aynı zamanda, ilgilenebildiğimiz alanı da daraltarak, ilgi konularını tek tipleştirerek de yapıyor bunu.
Daha salgının etkisi henüz belirmediğinde, mültecilerin durumu, kentlerin ve ülkelerin mültecilere bakış açısı ve küresel olarak nerdeyse, dünyanın her yerinde/ yöresinde beliren yarılmayı, biraz daha ötede ayrımcılığı ve biraz daha da ötede ötekileştirmeyi ve ırkçılığı nasıl besleyip gürbüzleştirdiğini ve bu durumun dünyanın bütün ülkeleri ve insanları için nasıl derinleşen bir çıkmaz ve felakete doğru gidiş oluşturulduğunu tartışmaya başlamış ve bu konuda daha birçok tartışmaya gerek olduğu noktasına gelmiştik.
Dünyada mülteci sorunu için bir çözüm var mı gerçekte?
Varsa eğer bu çözüm ne olabilir, kim bulacak veya bulabilir?
Elbette hukuki ya da diplomatik veya hemen yarın beliriverecek bir ekonomik ve toplumsal çözümden bahsedemeyiz. Bahsedemeyeceğimiz çok açık. Eğer öyle bakıyor olsaydık, “Dünyada kapitalizm ya da sermaye sınıfı egemenliği oldukça hiçbir çözüm gerçekten var olmaz” demek ve noktayı koymak gerekirdi. Gerçi kapitalizm en vahşi ve kaba kolonyalist aşamalarını geçip bugün artık oldukça inceltilmiş “neo-liberal” bir evrilme aşamasına ulaşmış olabilir. Ya da kölelik koşullarını daha “idare edilebilir” hale getirmek için, herkesi kendi ülkesinde ve kendi kentinde, kendi evinde ve atölyesinde/ fabrikasında veya madeninde köleleştirmeyi başardı denebilir.
Bir yanda göçmenler, mülteciler diğer yanda ‘müreffeh’ler…
Ama bu durumun zaten kendisi dünyanın bütün “güç durumda kalmış” ya da güç ve şiddet dengesinin inceltilmiş taktikleri nedeniyle “habitatları savaş alanına dönmüş ve bombalanmakta/ yanmakta olan, kadınların ve kız çocukların tecavüz edildiği veya alınıp-satıldığı bir ortama dönüştüğü” yerlerdeki bütün halkalar bir yerden kaçmaya ve başka bir yere (belki bir cehenneme) sığınmaya yönlendiriyor.
Artık şunu biliyoruz artık: Bu hiç bitmeyecek.
Her zaman savaşlar, iklim krizi nedeniyle afetler, yoksulluklar vb. olacak ve bunlar hiçbir zaman dünyanın bütün yerlerine/ yörelerine/ bölgelerine eşit bir biçimde dağılmış olmayacak. Bu eşitsiz dağılım her zaman olacak demek, aynı zamanda “insanlar, her zaman bir yerden bir yere gidecek ve göç/ iltica, yeni ve daha iyi bir yaşam arama sorunuyla karşılaşacaklar, mültecilik, giderek artacak” demektir.
Ancak bu, sorunun sadece bir yanı. Sorunun diğer yanı da göç alan ülkeler, kentler ve kültürler, göç alan yerin yerleşik ve göreli “müreffeh” insanları… Mültecileri ve onların getirecekleri/ getirmekte olduğu her şeyi reddeden, “kendi saflığını” korumak isteyen ve başka bir kültürle, renkle, etniyle, dille, dinle ve başka bir insanla ve başka türlü yapma ve yaşama biçimleriyle karşılaşmayı asla istemeyen insanlarda…
“Kendi saflığının”/ türdeşliğinin ya da kendisinin alışık olduğu olma biçimlerinin, göreli özgün yaşamın, yaşamın iletişimsel ve kültürel tatlarının değişmesini istemeyen ve onları ne pahasına olursa-olsun korumak/ muhafaza etmek isteyen insanların ötekileştiren ırkçılığını kabaca özetlemek için “milliyetçilik” ya da ulusçuluk kavramını kullanabiliriz.
Burada durup, başka bir öyküye sıçrayacağız:
Sabah, bir arkadaşımdan bir link geldi. Açtım ve dinledim. Bu, Tomzara adlı bir Ermeni müzik grubunun çaldığı bir türküydü. Ve nasıl söylesem, “bir anda bütün dünyamı değiştirdi”. Arkadaşımın mektubu, zaten bir tek satırdı: Harry (Harutyun) Minassian (Minasyan) ABD’de ud çalıp “Doktor Civanım”ı söylüyor… Ve mektubun başlığı da, şöyleydi: “Biz bu insanları perişan ettik, kovduk; iftihar edelim”
Hemen bir yanıt yazdım:
“Doktor Civanım’ı, Tomzara’nın diğer şarkılarını da dinledim; sonra “şeker oğlanı”/aynı türküyü Kleopatra Vagia‘dan da dinledim; daha sonra da Arif Sağ‘dan ve Hasret Gültekin‘den de…
Elmadağ‘da yatarken, alt ranzadaki Halis de, sazıyla söylerdi, “şeker oğlanı”…
Anladım ki, hepsi aynı türküyü söylüyor, her söyleme halinin inanılmaz bir coşkusu, büyüsü, güzelliği ve farkı var; ama aynı türkü bu…
Böyle bir şey olabilir mi?
Bu ne biçim zenginlik ve bu ne biçim beş para etmiyor ve daha da fenası, elde edilmiş olan bu “büyülü harika sentez”in üzerine, nasıl da bunca hınçla çullanılıyor?
Akıl alır gibi değil.
Belki dünyanın başka yerlerinde de, bu kadar geniş ve derin katmanlanmaları vardır kültürlerin, ama işte görüyorum ki Anadolu zaten, kendiliğinden ve sadelikle ve bütün terbiyesi ve töresiyle, bunu usul usul yaratmış ve yaşatmış…
Nedir ötesi?”
Melezleşerek gelişmek
Sabaha kadar sürecek çok söz varken kısa kesmek ve asıl söylemek istediğimi tekrar vurgulamakla yetinmek gerek: Kentlerin geleceğinin de hatta uygarlıkların geleceğinin de “melezleşme” sürecinin, içselleştirilmiş, geliştirilmiş ve olgunlaştırılmış bir anlayış olarak benimsemesinden başka bir şey olamayacağını düşünüyorum.
Gerçekte primatlar, Rift Vadisi’nden kuzeye doğru yürümeye başladıklarından ve Neanderthal’lerle karşılaştığından beri zaten insanlık bunu hep yaptı: Melezleşti ve gelişti. Melezleşme süreçlerinde bazı insan türlerinin eridiğini ve kendiliğinden tükenişe doğru gittiğini de biliyoruz. Aynı diğer hayvan ve bitki türlerinin evriminde olduğu gibi… Ama insanlık bu evrim sürecinde her zaman geçirgen ve anlayışlı oldu. Eğer olmasaydı, bugünkü uygarlık düzeyi de olmazdı.
Tarih öncesine kadar gitmeye de gerek yok. Yaşadığımız ülkede/ bu topraklarda, eskiden beri var olan kültürler, komşulardan (İran, Asur, Arap ve sonra Roma) gelen etkilerle de birlikte nasıl harmanlandı? Bu insanlar nasıl başardılar bu kültürlerin karşılaşması/ etkileşimi/ anlaşması ve melezleşmesi işini? Bunun hiçbir zaman sancısız ve zorluklar olmadan (hatta belki zaman-zaman zorbalıklarla da olmadan) gerçekleştiğini söylemiyorum. Ama sonuç olarak, Yirminci Yüzyıl’ın başına hatta ilk çeyreğine kadar, Anadolu’da ne olduğuna/ neyin nasıl ve ne denli olağanlaşarak gerçekleşmiş olduğuna baktığımızda, melezleşmenin hiç de öyle hayal veya çok zor olmadığı ya da ancak zorbalıkla ve asimilasyon biçiminde olması gerekmediği o kadar net görülüyor ki…
Kültürler, halklar, insanlar karşılaşınca aynı dili konuşmasa ve aynı toplumsal-kültürel tarihten gelmeseler de birbirlerinden etkilenmeye ve alış-verişe ve giderek kültürel etkileşimlere başlamışlar… Bu kadar geniş konuları, bir-kaç satırla geçmeye, insanın eli gitmiyor, ama Anadolu’da olup biteni somut olarak görüyoruz işte: Anadolu’daki yerli halklar ve sonra Helen halkları, Ermeniler, Asurlular, Kürtler ve Karadeniz/ Kafkas toplulukları, Pontuslular, Lazlar, Gürcüler ve ha bire Anadolu’ya doğru doğudan-güneyden akmış olan Persler, Arap yarımadası-Kuzey Afrika toplulukları, Orta Asya toplulukları, Türkler/ Türkmenler; batıdan doğru akmış göçler, Roma’dan Keltlerden ve birçok Balkan halkından ve Roman (Çingene) halklarının karşılaşmalarıyla, bu toprak gerçekten olağanüstü bir “melezleşmeyi” başarmış.
Bu topraklarda homojen/saf/ bir tek ırka/ etniye ve kültüre sahip hiçbir topluluk olamayacak kadar derin bir melezleşme gerçekleşmiş. Belki dünyanın bütün coğrafyaları da böyledir, ama bu, olağanüstü -hiç bir böbürlenmeye ve reklama-propagandaya yönelmemiş, kendi sadeliği içinde, önümüzde duran erişilebilir bir gerçek… Kırda ve kentte, tarım yapma-sulama ve yerleşme düzeneklerinden, müziğinden-dansından, mimarisinden, kentsel zanaatlardan ve üretimlerden-dokumadan, giyiminden ve gastronomisinden ve giderek sözlü edebiyatından ve destanlarından, dildeki sözcük alış-verişlerinden ilerleyerek, halkların tam olarak bir iç-içe geçme öyküsü gibi…
Sanki hiçbir hiyerarşik zorlama olmamış gibi şeyler söylerken elbette, egemenlerin zorbalıkları, devletleri, orduları, vergileri ve gündelik yaşamı zorlaştıran ve çirkinleştiren ögelerin de bulunduğunu göz ardı etmiyorum. “Melezleşmeler” için sadece bir güzelleme yapmak istemiyorum. Ancak sonuç olarak insanların yüzyıllar boyunca her şeyin ötesine geçebilen, dostane müşterekler de oluşturmuş olmasına övgüyle, bunun başarılabilir ve istenirse daha iyisinin de başarılabilir olduğunu söylemeye çalışıyorum.
İnsanlığın ve kentlerin kurtuluşuna dair, ilkim krizinin derinleşmesi ve yoksullukların/ salgınların/ savaşların dünyasında, daha çok oluşacak göç/ iltica olgusuna karşı binlerce yılda oluşmuş (ve Yirminci Yüzyıl başındaki milliyetçi/ ırkçı saldırılarla kırılmış) bu melezleşme öyküsünü dikkate almaktan, melezleşmelerin/ akültürasyonun/ kültürlenmenin değerini anlamaktan ve içselleştirmekten başka çare olmadığının ötesinde ne söylenebilir ki…
Kurtuluş, “öteki”ni sevmekte…
Daha iyi bir dünya/ kent, ancak, mültecileri/ göçmenleri bağrımıza samimiyetle basmakla gelebilir.
Türkiye’de bilimsel ormancılığın başlangıcı 1937 yılında çıkarılan 3116Sayılı Orman Yasası’na dayanır. Aynı yıl devlet orman işletmeleri kurulmaya başlanmış ve Osmanlı’dan miras müteahhit işletmeciliği rafa kaldırılmıştır. Yüzyıllardır süren halkın ormanlardan gelişgüzel yararlanma alışkanlığı yavaş yavaş kontrol altına alındıkça orman-halk ilişkilerinde gerilmeler meydana gelmiş, orman suçları artmıştır. 1946 yılında başlayan çok partili rejim siyasi propaganda aracı olarak ormanı öne çıkarmış, siyasetçiler halkın ve köylünün sorunlarını çözecek rasyonel adımlar atmak yerine ormanlara zarar veren vaatlerde bulunmayı tercih etmiştir. Orman Yasası’nda sık sık değişiklikler yapılmış ve 1950-1958 arasında orman suçlarına ilişkin dört farklı af yasası çıkarılmıştır.
1960 yılında yönetimi güç kullanarak ele alan Milli Birlik Hükümeti tarafından hazırlanan 1961 Anayasası’nda, yakın geçmişten alınan derslerden yola çıkılarak ormanları sıkı şekilde koruyan, orman suçları için genel af çıkarılmasını engelleyen ve ormanlara zarar verecek siyasi propaganda yapılmasını yasaklayan 131. madde yer almış, izleyen süreçte siyasetçilerin bu maddeye aykırı yasal düzenleme girişimleri, söz konusu koruyucu Anayasa maddesi sayesinde başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bunun üzerine siyasetçilerin yeni hedefi Anayasa’nın ormanları koruyan 131. maddesi olmuş, 1969 seçimlerinden sonra Meclis’te grup kuran üç siyasi parti (Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Güven Partisi) 131. maddeyi değiştirmek üzere mutabakat sağlamışlardır.
Hazırlanan tasarının Meclis ve Senato’da görüşüldüğü günlerde, 15 Nisan 1970 tarihinde toplanan İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Genel Kurulu bu tasarıyı masaya yatırmış ve bir bildiri hazırlayarak kamuoyu ile paylaşmıştır. Hazırlanan bildiriden şu iki paragrafı sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Şimdiye kadar dünya literatüründe topraklarını yellere ve sellere kaptıran, ormanlarını keçilere yediren bir memleket olarak nitelendirilen Türkiye, bundan sonra ormanlarını bilimsel gerçeklere aykırı politik mülâhazalarla harcayan bir memleket halinde tanımlanacaktır.
“Yakın gelecekte yeniden ağaçlandırılması ve orman haline getirilmesi kaçınılmaz bir zorunluluk halinde karşımıza çıkacak olan bu alanları[1], milyarlar harcamak ve uzun yıllar beklemek suretiyle vatan topraklarına yeniden katmak zorunda kalacak olan çocuklarımız ve torunlarımız bizleri herhalde hayırla anmayacaklardır.”
50 yıl geçti, ne değişti?
Siyasetçinin ormana bakışı hiç ama hiç değişmedi. Orman siyasetçi için önce oy sonra da belirli kesimlere kazandırılacak para kaynağı oldu daima. Üzülerek söylemek gerekiyor ki, aradan geçen 50 yılda, istisna mahiyetindeki olumlu adımları ve kendini mesleğine ve ormana adamış ormancıların fedakarca çabaları ile oluşan başarıları bir kenara bırakacak olursak, ormanlarımız hep kan kaybetti. Bakmayın siz fiyakalı ağaçlandırma rakamlarına. Evet, ağaçlandırma ormancılığımızın 1940’ların ortasından beri süregelen parlak yüzüdür. Ne var ki madalyonun diğer yüzünde ormanlarımızda açılan derin yaralar yer almaktadır ve bu yaraların neredeyse tamamının altında yasal düzenlemeler ve siyasi kararlar yatmaktadır.
Öyle ki her uyandığımız yeni gün, acaba bugün siyaset ormanlara nasıl müdahale etti, ormanlarımıza zarar verecek hangi düşünce ve projeler geliştirildi sorusunu kendi kendimize yahut arkadaşlarımıza sorar olduk.
Değiştirilen Ağaçlandırma Yönetmeliği ve Orman Yasası’nda[2] değişiklik teklifi
Sınırlı sayıda medya kuruluşu haber haline getirdiği için bilenleriniz olacaktır; Zaten çok tartışılmakta olan, pek çok maddesi eleştirilen Ağaçlandırma Yönetmeliği 23 Ekim 2019 tarihinde değiştirildi ve yapılan değişiklik sonucu yenilenen Özel Ağaçlandırma Tamimi 26 Mart 2020 tarihinde yayımlandı. Yapılan değişiklikler ormanlarımız için ne anlam ifade ediyor, teknik ayrıntıya girmeden ve sadece en önemlilerini özetlemeye çalışayım:
Özel ağaçlandırma adı altında devlet ormanlarında ve hazine arazilerinde, deniz ve göllere sıfır araziler de dahil olmak üzere yapılaşma olanakları artırılıyor.
Devlet ormanlarında bulunan ve ekolojik açıdan en az ağaçlarla kaplı alanlar kadar değerli olan açıklıklarda, mevcut doğal yapıyla uyumlu olmayan uygulamaların (yörede doğal olarak yetişmeyen meyve ağaçları ye da tıbbi-aromatik bitkiler veya otsu bitki türleri yetiştirme vb.) önü daha da açılıyor.
Köy tüzel kişilikleri tarafından yapılan özel ağaçlandırmalar için devlet ormancılık örgütü tarafından verilen plan-proje yapma desteği kaldırılarak köy tüzel kişilikleri özel ormancılık bürolarına muhtaç hale getiriliyor.
Biz tam da bu değişiklikler üzerinde çalışırken, bir de baktık ki TBMM’ye 6831 Sayılı Orman Yasası’nı değiştirmek üzere bir yasa teklifi sunulmuş. Söz konusu yasa 1956 yılında yayımlanmış ve günümüze kadar tam 41 kez değiştirilmiş. Bu değişikliklerin 25 tanesi 2002 yılında sonra yapılmış. Geri kalanların önemli bir bölümü de 1980’li yıllarda. Yani tek parti iktidarı dönemlerinde ve kapitalist ekonomi anlayışının en vahşi şekilde uygulandığı süreçlerde. Yapılan değişikliklerin hemen hepsi tüm halkın ortak varlığı olan ormanların, halkın geneline hizmet eder durumdan (ekolojik işlevden) belirli kesimlere hizmet eder duruma (ekonomik işleve) dönüştürülmesiyle ilintili. Belki bahsettiğimiz yeni teklif öyle değildir, niye hemen kötüye yoruyoruz ki? Bakalım (mı?):
Özel (sahipli arazi üzerindeki) orman da olsa, bazı orman alanlarının orman tanımı dışarısına çıkarılmasına, yani orman alanlarının daraltılmasına dönük bir madde ilk adımda karşımıza çıkıyor. Kendi arazilerinde emekle orman yetiştirenlerin bazı sorunlarını çözmek amacıyla yapılıyormuş gibi gerekçelendirilen bu madde, niyeti baştan ortaya koyuyor. Oysa amaç gerçekten sahipli arazide emekle orman yetiştirenlerin sorunlarını çözmek olsaydı çok daha basit ve ormanı koruyan yöntemlerle bu sorunlar çözülebilirdi. Nitekim, Türkiye Ormancılar Derneği Denizli Şubesinin isteği ile Denizli’nin Çal ilçesinde (Türkiye’de sahipli arazide orman kurma çalışmalarının en yaygın olduğu ilçedir ve bu nitelikte başka bir yer bulunmamaktadır) sahipli arazide yapılan orman yetiştirme çalışmalarını incelemiş, sorunlara çözüm önerileri üretmiş ve derneğin yayın organı olan Orman ve Av Dergisi’nin son (Nisan-Mayıs 2020) sayısında yayımlamıştık.
Bir diğer değişiklik önerisi ile ormanlarda odun dışı orman ürünlerini mamul ya da yarı mamul olarak işleyecek tesislerin kurulmasının önü açılmaya çalışılıyor. Odun dışı orman ürünlerinin önemli bir bölümünün ilaç endüstrisinde, kozmetik üretiminde ve kimya endüstrisinde kullanıldığı düşünüldüğünde, bu teklifin ormanlarda kocaman fabrikalar kurulmasının önünü açtığını anlamak çok güç olmayacak. Bilmem başka bir şey söylememe gerek var mı?
Torbada bulunan bir diğer maddeyle de yine ormanlarda savunma maksatlı tesisler ile bunların müştemilatının yapılması mümkün hale getiriliyor. Hep şunu söylüyorum: “Ormanda her şey yapılabiliyor, bir tek orman olarak kalamıyor orman.” Ama siyasetçilerimiz ormanda yapılması mümkün onlarca tesisin içinde yer almayan bir şeyler bulup ortaya çıkarmakta pek mahirler. Ve hemen kağıdı kalemi ellerine alıp teklifi yazmaya başlıyorlar. Keşke bu emeklerini ormanı orman olarak korumak için harcasalardı…
Çok şey geliyor insanın içinden söyleyecek. Ama daha fazla söze gerek var mı? Bilmiyorum, emin değilim. Her şey o kadar açık ki. Her şey o kadar ortada ki… Ne demişti üzerimizde karşılığının ödenmesi mümkün olmayan hakları bulunan hocalarımız 1970 yılında? “…çocuklarımız ve torunlarımız bizleri herhalde hayırla anmıyacaklardır.”
Ellerinden öperim o cesur hocalarımızın, onların çocuğu sayılırım. Siyasetçiye korkusuzca kafa tuttukları 1970 yılında doğdum. Bizlere teslim ettikleri bayrağı düşürmemeye çalışıyoruz. Ormana elini uzatana, kim olduğuna bakmadan “çekin elinizi” demek boynumuzun borcu, mesleğimizin onuru. Ama korkarım sözümüzün pek değeri yok, bizim çocuklarımız da hayırla anmayacak bizleri.
*
[1] Anayasa değişikliği ile kaybedilecek orman alanları kast ediliyor.
[2] Gıda, Tarım ve Orman Alanlarında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Teklifi
Çöp ticaretinin yasaklanması gereken bir faaliyet türü olduğunu her defasında tekrarlıyoruz. Çünkü çöpe “değer muamelesi” yapmanın sonunda varılacak nokta, başka ülkelerinin çöplüğüne dönüşmek olacaktır.
Çöpe değer muamelesi yapmak, para hırsı ile yanıp tutuşan çöp tüccarlarının en fazla istediği ve dillendirdiği bir şey. Bu bağlamda her platformda çöpün ne kadar kıymetli olduğunu, ne anlama geldiği belli olmayan çeşitli sayılarla anlatmaktan geri durmuyorlar:
Şu kadar plastik çöpte kayboluyor
Şu kadar parayı çöpe atıyoruz
Ekonomiye bu kadar katkı yapıyoruz vs. vs.
Peki, gerçekten de öyle mi?
Çöpe değer muamelesi yapılmasının geçmişi sömürgeci anlayışın temiz batı-kirli doğu algısına dayanıyor. Bununla ilgili detaylı bir değerlendirmeyi daha önce yapmıştım. Orada da belirttiğim gibi çöpe değer muamelesi yapılmasının sonucunda ortaya çıkan durum kirli bir ticaretin mafyöz ilişkiler ağından başka bir şey değildir. Bu ilişkiler ağının gelip dayandığı yer ise İzmir Kemalpaşa ve bölgeye gidip incelemelerde bulunan BBC‘nin haberinde de açıkça görüldüğü üzere Adana örnekleridir. Her iki örnek de ekonomiye değil çöp dağlarına katkı yapıldığı gerçeğini ortaya çıkarmaktadır.
Peki, çöp tüccarları para kazanmak için bu kadar pervasızlaşabilirken, bunu denetlemesi ve kontrol etmesi gerekenler nerede duruyor? İşte orası çetrefilli bir konu! Çünkü o kadar iç içe girmiş ilişkiler söz konusu ki kimin gerçekten sorumlu kimin gerçekten sorunlu olduğu ayrımını yapmak oldukça güç. Ülke çöp dağlarına dönerken ölü taklidi yapılması da bu güçlüğün boyutunu belirliyor. Üstelik durumun anlaşılır hale gelmesini de engelliyor. Bunun yanına yapılan düzenlemeleri de eklersek durumun ekonomiden ziyade çöp dağlarına hizmet ettiği daha da anlaşılır hale geliyor. Belki de başka türlü ekonomidir bahsedilen. Bilemiyoruz. Zaten bizim spekülasyonlara ya da göndermeli yaklaşımlara değil kesin yanıtlara ihtiyacımız var. Yanıtlar da yapılan düzenlemelerde saklı.
Düzenlemeler çözüme değil, soruna katkı sağlıyor
Düzenleme diye getirilen garabetler, bu soruna çözüm değil katkı sağlıyor. Her ne kadar şu kadar firmaya çöp ithalatında kota aşımı yaptığı için ceza yazıldığı bas bas bağırılsa da, çöp getirdikleri için ceza yazılan firma sayısı koca bir sıfır. Neden? Çünkü kotanız dâhilinde istediğiniz çöpü ülkeye kolayca sokup dağa taşa terk edebiliyorsunuz. Öyle olmasaydı Adana Avrupa’nın çöplüğüne döner miydi? İşte ülkenin hoyratça çöplüğe dönüşmesi, çöp ithalatını sözüm ona kontrol etmek için bu yılın başında gelen düzenlemeden sonra olması, bu tarz düzenlemelerin çöp dağlarına katkı sağlayacağını söyleyen bizi haklı çıkartıyor.
Bir kural vardır ya hani; “Tiyatro sahnesinde duvarda bir silah asılıysa, oyun içinde o silah mutlaka patlar”, işte çöp ithalatına tamamen engellemek dışında herhangi bir düzenleme yapılırsa, ülkenin eşsiz coğrafyasına çöp tüccarları o çöpleri mutlaka terk edecektir.Bu sadece Türkiye için de değil üstelik, tüm dünya ülkeleri için geçerli. Üstelik bu kirli ticaret eni sonu bir kirli ilişkiler ağına da fırsat tanıyacaktır ki işte o zaman da içinden çıkılamaz bir durum ortaya çıkacaktır.
Hala yol yakınken plastik çöp ithalatı tümden yasaklanmalıdır. Aksi takdirde ülke koca bir çöplüğe dönüşecektir. Eğer geri dönüşüm sektörü ham madde diye çöp almaya bu kadar istekliyse, ithalat için yatırdıkları parayı –o da meçhul- ülkenin çöp toplama ve ayrıştırma alt yapısına harcayabilirler. Bu konuda belli bir düzen içerisinde çeşitli bölgelerde bu firmaların kendi sistemlerini kurup ülkenin kendi çöpünü –her yerde dile getirilen yerli ve milli yaklaşımına da uygun olur- toplamasına olanak sağlanmalıdır. Böylelikle çöp için yurt dışına ödenen para da ülke içinde kalmış olur ve yerli milli geri dönüşüm sanayicisi de ülke ekonomisine de çevresine de katkı sağlama fırsatı yakalamış olurlar.
İstanbul Politikalar Merkezi (İPM) tarafından düzenlenen Salgın ve Toplum başlıklı söyleşi serisinde bu kez “Sıcak Dalgaları ve Kutuplaşan Dünyada İklim Hareketlerinin Geleceği” konuşulacak.
Çevrimiçi düzenlenecek söyleşide konuşmacı olarak Levent Kurnaz, Ömer Madra, Senem Aydın-Düzgit ve Ümit Şahin yer alacak. 6 Temmuz Pazartesi saat 15.00’da video konferans yoluyla gerçekleşen söyleşinin kolaylaştırıcılığını da Senem Aydın-Düzgit üstlenecek.
Etkinliğe katılmak isteyenler bu adres üzerinden kayıt formunu doldurabilir. 29 Haziran 2020 tarihli Salgın ve Toplum – “İdlib’den Libya’ya: Batı-Avrasya Sarkacında Türk Dış Politikası” webinarını izlemek için ise bu adrese tıklayabilir.
Baro başkanlarının bugün yapmayı planladığı Büyük Savunma Mitingi’nin valilik kararıyla yasaklanması hakkında suç duyurusunda bulunmak için Ankara Adliyesi’ne giden avukatlara polis müdahale etti.
Koronavirüs salgını gerekçe gösterilerek yolları kesilen avukatlara biber gazı sıkıldı.Avukatlar, polis müdahalesine tepki göstererek adliye önünde oturma eylemi başlattı.
Valilik tarafından gelen engele karşı suç duyurusu
Barolar, bugün TBMM Adalet Komisyonu’nda görüşülmeye başlanacak olan baro teklifine karşı cuma günü Başkentte Büyük Savunma Mitingi için çağrı yapmıştı.
Bunun üzerine Ankara Valiliği, koronavirüs salgınını gerekçe göstererek kentte her türlü toplantı, yürüyüş ve gösterinin 15 gün süreyle kısıtlandığını duyurmuştu. Baro başkanları ve avukatlar ise Savunma Mitingi’nden vazgeçmeyeceklerini açıklamış ve avukatlara suç duyurusunda bulunma çağrısında bulunmuştu.
Gazete Duvar’da yer alan habere göre polis müdahalesi öncesinde avukatlara seslenen Ankara Barosu Başkanı Erinç Sağkan “Savunmadan hiç haz etmediniz, biliyoruz. Teslim alamadığınız baroları parçalayarak cübbelerimize düğme dikmeye çalışıyorsunuz. İstiyorsunuz ki herkes sussun bu karanlık böyle sürsün” dedi. Sağkan konuşma devamında şunları söyledi:
Barolar çok oldu diyorsunuz ya. Siz yargıyı bağımlı kıldıkça, insan haklarını ayaklar altına aldıkça biz de çok olmaya devam edeceğiz. Siz çocuk cinayetlerine, kadın cinayetlerine doğa talanına sessiz kaldıkça biz çok olmaya devam edeceğiz. Çünkü bu ülkede avukatlar var.
Aydınlığı onlar temsil ediyor. Demokrasi adına ne varsa onlar temsil ediyor. Bizlere iyi bakınız. Teker teker saymakla bitireceğinizi düşündüğünüz avukatlar gökyüzü kadar büyük kararlılığı cübbelerinin altında taşıyorlar. Susmuyoruz, korkmuyoruz, biat etmiyoruz.
Fotoğraf: Burcu Yıldırım
Teklif neden eleştiriliyor?
AKP’nin hazırladığı teklifin geçmesi halinde, 5 binden fazla avukat bulunan kentlerde, asgari 2 bin avukatın bir araya gelmesiyle yeni baro kurulabilecek. Teklif, özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük baroların bölünmesiyle sonuçlanacağı ve baroların ideolojik kamplara ayrılacağı gerekçeleriyle eleştiriliyor.
Türkiye’de isteyenler, Ağutos ayı itibarıyla yeşil enerjiye geçebilecek.
Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu‘nca altyapısı hazırlanan ve adının “YETA” olmasına karar verilen Yeşil Tarife uygulaması, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez‘in açıkladığına göre, bu tarihten itibaren tüketicilere seçenek olarak sunulmaya başayacak.
Bakan Sönmez, uygulamaya ilişkin yaptığı yazılı açıklamasında, YETA tarifesine geçmek isteyen vatandaşların yalnızca elektrik tedarik şirketlerine giderek talepte bulunmalarının yeterli olacağını, talepte bulunanların faturalarının yeni tarifeye göre düzenleneceğini söyledi.
‘Hızla gelişen bir sektör’
Yeşil Gazete olarak uygulamayı Troya Çevre Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Oral Kaya ile konuştuk. Bakanlığın Yeşil Tarife ile ilgili çalışmalarını başından itibaren takip ettiklerini söyleyen Kaya, yeşil enerjinin olumlu yönlerini şöyle anlattı:
Özellikle yurtdışında görüyoruz ki bireysel tüketiciler yenilenebilir enerji kaynaklarıyla üretilmiş olan elektriği tercih ediyor. Bu çok büyük bir avantaj getiriyor; en büyük avantajı ise yenilenebilir enerji alanına daha yoğun bir şekilde yatırım yapılmasını sağlaması.
Türkiye’de de biliyoruz ki enerjinin üretim ve alanı fosil kaynaklı yakıtlar. Bu fosil kaynaklı yakıtlara alternatif olarak yenilenebilir enerji kaynaklarının her geçen gün arttığını görüyoruz. Mesela dün Enerji Bakanlığı’nın yapmış olduğu bir açıklamayla Mayıs ayında sadece güneşten elde edilmiş olan elektrik enerjisi, bizim Türkiye’deki toplam enerji üretimimizin yaklaşık yüzde altısına tekabül ediyor. Böyle hızla gelişen bir alan ve sektör…
Yeşil tarifenin Bakanlık tarafından özelikle tüketiciler bazında yansıtılmış olmasının “çok sağlıklı ve umut verici” olduğunu söyleyen Kaya, yeşil enerjinin, kullanmak isteyen tüketicilere getireceği olası maliyet yüksekliğiyle ilgili de yorumda bulundu. Kaya, devletin getirebileceği en önemli teşvik mekanizmasının, vergi indirimi benzeri belli başlı avantajların sağlanması olacağını söyledi.
Bununla birlikte Bakanlığın henüz maliyetlerle ilgili kesin bir açıklama yapmadığına dikkat çeken Kaya, sürecin sağlıklı bir şekilde gelişeceğinden şüpheleri olmadığını belirtti.
Enerji kooperatiflerine ağırlık verilmeli
Kaya ayrıca bu süreçte enerji kooperatiflerine ağırlık verilmesi gerektiğini ifade etti:
…Çünkü enerji kooperatifleri nihayetinde, yörede yaşayan insanların üretmiş olduğu, temiz kaynaklarla üretilen bir enerji kayanağı olacaktır. Bu kaynağın direkt tüketiciye yansıması, daha sağlıklı yöntemler ve yollar sağlayacaktır bize. Enerji kooperatiflerinin gelişmesine de katkı verecektir.
Yeşil Tarife çalışmasına ilişkin kanun şubat ayında Meclis’ten geçmişti.