Ana Sayfa Blog Sayfa 1981

‘Kesekli tarla’ların sesi: Figen Şakacı

 Figen Şakacı’nın, öykülerinden oluşan son kitabı Kesekli Tarla, İletişim Yayınları tarafından geçtiğimiz ay yayımlandı. Farklı zamanlarda yazılmış, kimisi daha önce yayımlanmış yirmi iki öyküyü birleştiren Kesekli Tarla, okuyucuyu “zank” diye vuran bir kitap. Kimileri bağımsız, kimileri birbiriyle ilintili bu öykülerde sıradan kötülük, gündelik şiddet, müzmin sevgisizlikle, dolayısıyla da toplumun, bugünün, kendi hayatlarımızın bir fotoğrafıyla karşı karşıyayız.

Kesekli Tarla’da, Figen Şakacı’nın Bitirgen üçlemesinin izlerini görmemek mümkün değil. O nedenle, Şakacı’nın ilk öykü kitabından bahsetmeden önce yazarın önceki eserlerinden ve yazılarında değişmeyen “büyüme” temasından bahsetmek gerek.

Figen Şakacı, 1989 yılında gazeteciliğe başladı, çeşitli yayın kuruluşlarında muhabirlik ve köşe yazarlığı yaptı. Bana Sevgiyi Anlat (1996) filminin senaryosu kaleme alan, Her Doğum Bir Mucizedir – Aykut Kazancıgil Kitabı (2005) ve Mizah Zekânın Zekatıdır-Tarık Minkari Kitabı (2007) adlarında iki nehir söyleşi kitabı da bulunan Figen Şakacı’yı okur daha çok yine İletişim Yayınları tarafından basılan Bitirgen üçlemesi ile tanıdı.

Bitirgen’den Pala Hayriye’ye 

Bitirgen’de küçük bir kız çocuğunun ergenliğe girdiği süreçte yaşadıklarını yazdı. Günlüğü, defteri, yani en yakın arkadaşı Bitirgen’le dertleşen, arkadaşlık özlemi duyan, annesiyle tartışan, babasını seven, abisiyle ve ablasıyla bir türlü anlaşamayan bir kız çocuğunun yetişkinlerin dünyasıyla tanışma sürecini kaleme aldı:

“Babama Bitirgen ne demek diye sordum; meğer küçük ve şeker gibi tatlı kayısıymış. Ben de küçük ve şeker olduğum için onun Bitirgeniymişim. Ne güzel değil mi? Çok sevindim. Bence sana da çok yakıştı bu isim.”

Bunu yaparken bir taraftan 80’li yılları diğer taraftan da bir büyüme hikâyesi anlattı.

2011 senesinde çıkan Bitirgen’in ardından Pala Hayriye (2014) ve Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? (2017) romanlarıyla erkek egemen topluma direnen “kayıp kahraman” Hayriye’nin yaşam mücadelesini anlattı. Pala Hayriye’de bize doksanlı yılları, 18 yaşına basınca, üniversitede okuyabilmek için evden kaçan ve ardından gazetecilik yapan Hayriye’nin kırklı yaşlarına kadar neler yaşadığını yazdı. Bunu yaparken siyasi gündemi hatırlattı, sol gruplardaki kadın-erkek ilişkisini vurguladı, genç bir kadının kendini bulurken memleketin geçeklerini kavramasını anlattı: “Meğer evden kaçarak kadının özgürleşme mücadelesinde ilk adımı atmış, cinsel kimliğimin bilincine varmış, birey olmanın onuruna uygun hareket etmişim de haberim yokmuş.”

2017 yılında yayımlanan ve üçlemenin son kitabı olan “Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı?” ya geldiğimizde, anlatımı Hayriye’nin en yakın arkadaşı Rüya devralmıştı. Yaşlılık teması etrafında şekillenen bu romanda, birdenbire ortadan kaybolan Hayriye’nin izini, yollanmamış mektuplarda, geride bıraktığı yazılarında ve arkadaşlarının anlatılarında arar olduk. Bir taraftan kaybolan Hayriye’yi ararken diğer taraftan kaybettiğimiz kadınları, şehirleri, ülkeyi düşünürken bulduk kendimizi:

“Ülkem ceset kokuyor Rüya, bir seri katil önüne geleni tarıyor. Koca bir mezarlık gibi memleket. Buralarda artık kimse ecelini beklemiyor, katilini bekliyor. Ona nerede, ne zaman yakalanacağını düşünerek nasıl yaşanır, ne yazılır?”

Kadınlar, hayatlar…

Yazımı on yıldan fazla süren üçlemenin ardından yayımlanan, öykülerini topladığı Kesekli Tarla sayesinde Figen Şakacı’nın özlediğimiz ironiyle bezeli ve öfkeli diline yeniden kavuştuk. Önceki kitapları gibi parçalı metinlerden oluşan, her biri bize büyümeyi, değişmeyi anlatan öyküler var karşımızda. Şakacı’nın mizahın hiç eksik olmadığı, trajediyle komediyi birleştiren anlatımı, kısacık öyküler vasıtasıyla memleketin ağır meselelerini okuyucunun yüzüne çarpıyor. Yazar, “Ağıt Sayaç”ta kadın cinayetlerine, “Hal ve Gidiş”te kentsel dönüşüm, talan ve ranta, “Fidan’ın Boynu”nda erkek şiddetine vurgu yapıyor. Öykülerin her birinde, hayatları bir türlü istedikleri gibi gitmeyen karakterlerin yaşamlarını, yaşantılarını, evlerini, kafalarının içini, dert ettikleri şeyleri bize açıyor. Okur, mutsuz evliliklerin, aldatmaların, terk edilmelerin, karanlık odaların, sessiz evlerin, kimsesiz çocukların, sevgiye aç, bir türlü yerini bulamamış insanların hikayelerine şahit olurken kimi zaman gülüyor, ama çoğu zaman sessizce bakakalıyor. Figen Şakacı’nın güçlü anlatımının etkisi kolay kolay geçmiyor.

Kesekli Tarla’da birbiriyle bağlantılı öyküler de var. “İki sabun bi lif”in Ömer’ine neler olduğunu Süprem’de “Fidan’ın boynu”nda konu edilen Fidan-Salih evliliğinin devamını “Bilmediğin şeyler var Şeyda”da ,“Hal ve Gidiş”de Suat’a bakan Aygül’ün hikâyesini “Suat’ın Zekeri”nde okumaya devam ediyoruz. Şakacı’nın öykülerinde yalnızca kadınlar yok. “Aralık”ta, sanki âşık olmaya bile hakkı olmayan bozacı Adem’in yalnızlığını, “Babaannemin Kirli Çorapları”nda öksüz ve yetim Ekrem’i, Süprem”de Ömer’in sevgiye olan açlığını, “Sarı”da annesi planlı bir şekilde elinden alınan çocuğun çaresizliğini okuyoruz.

Kısa, sert, öfkeli ve trajikomik öykülerden oluşan Kesekli Tarla, Gülten Akın’ın “Unutma sakın unutma/ Bağışlama sakın/ Sakın düşmanını sevme, sakın susma/ Bekle büyük kavgayı bekle/ Anlıyor musun yüreğim” dizeleriyle başlıyor ve Figen Şakacı’nın annesinden ona miras kalan bir soruyla sona eriyor: “Tarla mı kesekli yoksa biz mi yürümeyi bilemedik?”.

Ve hızlı okunan, ama sindirmesi zor bu öyküler bittiğinde bile, kahramanların sesleri kulağınızdan gitmiyor.

Ulupınar’da asırlık çınarlar için halkın nöbeti sürüyor- Erol Malçok

Antalya’nın Kemer İlçesine bağlı Ulupınar’da yol genişletme çalışmaları sebebiyle kesilmek istenen asırlık çınar ağaçlarının yok olmaması için yöre halkı pazartesi günü nöbete başlamıştı.

Antalya-Kemer-Kumluca arasındaki yolu genişletmek amacıyla Ulupınar Mevkii’ndeki kimisi altı yüz yıl kimisi de iki yüz yıllık çınar ağaçlarını sabahın erken saatlerinde kesmek için iş makinalarının harekete geçtiğini gören motosikletli bir vatandaşın şirket yetkililerine tepki gösterip tartışması ve doğrudan eyleme geçip ağaca çıkarak ağacı kestirmemesi bölgeye arkadaşlarını ve yaşam savunucularını çağırması üzerine kesim başlamadan durdurulmuştu.

Mesele sadece ağaçlar değil

Haberin yayılması üzerine bölgeye akın eden Ulupınar, Çıralı, Olympos sakinleri ve Antalya’dan giden yaşam savunucuları “asırlık çınarlar yola kurban edilmeyecek” diyerek nöbete başlamıştı. Çınarların bulunduğu alanda içme suyu havzası da bulunmakta.  Ulupınar ve Çıralı’nın içme suyu ihtiyacının bir kısmı buradan sağlanıyor ve vadi boyunca yüzlerce çınar bu sudan besleniyor.

Ayrıca yaşam savunucuları buranın mini bir ekosistem oluşturduğunu sorunun sadece çınarlar olmadığını da belirtiyor. Bu yol çalışması Kemer-Kumluca arasıyla sınırlı değil. Antalya’dan Fethiye ve Muğla’ya uzanıyor. Daha öncesinde Kaş Kaputaj Plajı üzerine yapılması planlanan viyadük planı ve birçok eko turizm yapılan köyü içerisine alan otoban ihalesi de açılan davalar sonucunda iptal edilmişti.

Deniz ve dağların birçok noktada kesiştiği bu uzun yolun genişletilme çalışmasının ihtiyaçtan çok rant amaçlı olduğunu düşünmemiz için birçok sebep var. Örneğin Antalya’dan Fethiye’ye hızlı ulaşmak istiyorsanız alternatif olarak yayla yolu var. İsterseniz bu yolu kullanarak çok daha kısa bir sürede Antalya’dan Fethiye’ye ulaşabilirsiniz. Kaş-Kalkan otobanı gündeme geldiğinde de alternatif başka bir yolun olduğunu söylemiştik.

Ulupınar bölgesine gelecek olursak şu anda üzerinde çalışılan kısım üç şeritli ve herhangi bir trafik yoğunluğu yok. Kaldı ki insanların yol talebi de yok. Türkiye’nin en güzel sahil bölgesi olan Antalya-Fethiye arasına insanlar doğal güzelliği ve yürüyüş rotaları için gidiyor. Duble yol olsun hızlı gidelim diye değil. Örneğin Ulupınar’dan da geçen Antik Likya Yolu dünyanın en güzel yürüyüş rotalarından birisi ve toplam 540 kilometre.

Şunu iyi düşünmemiz gerekiyor: Ya fosil yakıt ve otomotiv endüstrisinin hızla doğal olan her şeyi yok edip canlı hayatı kanser etmesine izin vereceğiz ya da buna artık bir dur diyeceğiz. Bu nedenle yaşam savunucuları demokratik her yolu deneyip sürece katkı vermenizi bekliyor. Nöbetle birlikte kurumlara şikayet dilekçelerinin yanında Change. Org’da imza kampanyası da başlatıldı.

Alternatif projeyi temkinli bekleyiş 

En önemlisi de motorlu arkadaşımızın doğrudan tepkisi ve eylemiydi. Çünkü genel olarak doğa katliamı sadece ekoloji aktivistlerini ilgilendiriyormuş gibi bir durum var. Sanki insanlar “normal” hayatlarına devam ediyor ve doğayı savunan her şeye yetişen sihirli aktivistler var. Oysa her birey bulunduğu habitatın ekosistemini korumak ve savunmak zorunda.

Gelinen aşamada Karayolları Genel Müdürlüğü çınarlara ve su kaynağına zarar vermeyecek alternatif bir proje üzerinde çalıştığını söylüyor. Ancak nöbet tutan vatandaşlar somut ve yazılı bir belge görmeden nöbeti sonlandırmamakta ısrarlı görünüyor.

Facebook’tan büyük sorumsuzluk: Kaza sonrası sondaj ekipmanını deniz altında bırakıp gitti

Facebook’un kaza sonrasında arkasında bıraktığı sondaj malzemeleri atığı hala denizden çıkarılmayı bekliyor.  Şirketin sorumsuzluğu, projenin başlangıcında yapılmak istenen işleme tepki gösteren bölge halkının haklılığını ortaya koyuyor.

Oregonian’da yer alan habere göre Facebook’un yan kuruluşu Edge Cable bu yılın başlarında Asya kıtasına yüksek hızlı fiber optik kablo bağlamak için sondaj yapıyordu. 28 Nisan ekipman sert bir kayaya çarparak parçalara ayrıldı.

Bunun üzerine şirket de arkasında deniz tabanının altında 300 metrenin üzerindeki sondaj borusu ve 6 bin 500 galon sondaj sıvısını bırakarak bölgeyi terk etti.  Şirket, 2021 yılında yeni bir yerde sondaj için başvuru yaptıklarını duyurdu.

Hansan: Yetkililere çok geç haber verildi

Oregon Arazi Departmanı Sözcüsü Ali Hansan yaptığı açıklamada şirketin kazayla ilgili hükümet yetkililerini 5 Mayıs’ta bilgilendirdiğini, 17 Temmuz tarihine kadar ise kaza sonrası ekipmanları bıraktıklarını söylemediğini açıkladı.

Hansen, bu gecikmenin “ekipmanın kurtarılması için olası seçenekleri ortadan kaldırdığını” ve bu şekilde kendilerine verilen izinleri ihlal ettiklerini belirtiyor. Departman Facebook’a hasarları ödemesi için 30 gün, denizaltındaki hurdaları kaldırması veya yeni bir izin alması için ise 180 gün verdiklerini açıkladı.

Fotoğraf: Oregonian

Facebook: Atıklar çevreye zararlı değil

Facebook ise atıkları bıraktığını kabul etti ancak kendisine yöneltilen suçlamaları reddederek Eyaleti daha önce bilgilendirdiğini belirtti.

Şirket sözcüsü yaptığı açıklamada çevresel bir değerlendirme yaptıklarını ve atıkların “çevreye ve halk sağlığına olumsuz bir etkisi olmadığını” tespit ettiklerini söyledi.

Bölgedekiler Facebook’u istemiyor

Ekipman ve sondaj sıvısı felaketinden önce de yerel halk kablo projesine karşı çıkıyordu. Bölgedekiler, şirketin yapısının gürültü yarattığını, bir evin su şebekesini kırdığını ve etrafta bulunmalarının genellikle hoş olmadığını söylüyordu.

Eyalet Temsilcisi David Gomberg, bölgedekilerle konuşup Facebook’tan tazminat olarak ne istediklerini sorduğunu söyledi:

Yollarının asfaltlanmasını mı istiyorlardı? Veya daha iyi internet hizmeti? Ya da arsaları bir parka dönüştürmek için? Anladım ki, Facebook’u hiç istemiyorlardı.

Antep’te şüpheli ölüm: Eski sevgilisi, Mehmet Kaplan’ın evinin dördüncü katından ‘düştü’

17 yaşındaki lise öğrencisi Duygu Delen, dün Gaziantep’in Batıkent Mahallesi’nde ayrıldığı Mehmet Kaplan’ın evinin penceresinden şüpheli bir şekilde düşerek yaşamını yitirdi. Duygu Delen’in ölümüyle ilgili soruşturma başlatılırken, Mehmet Kaplan gözaltına alındı.

Kaplan’ın, Atlantik Halı’nın sahibinin oğlu olduğu ve daha önce ehliyetsiz ve alkollü bir biçimde araba kullanarak yaya geçidindeki bir kadının ölümüne sebep olduğu, daha sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldığı öğrenildi.

‘Şiddet görüyordu’

Delen’in, Ekmek ve Gül’den Helin Çakır’a konuşan arkadaşları, Kaplan’ın Delen’e psikolojik ve fiziksel şiddet uyguladığını ve olayın cinayet olduğuna inandıklarını anlattı.

Delen’in, Kaplan’ın ailesinin tehditlerinden çekindikleri için isimlerini gizleyen arkadaşlarından biri, Delen’in gördüğü psikolojik ve fiziksel şiddet yüzünden ayrıldığı eski sevgilisi Mehmet Kaplan’ın Delen’in peşini bırakmadığını, son olarak kendisini tehdit ederek eve götürdüğünü anlattı:

Paylaşılan videolarda eve giderkenki tedirginliği tavırlarından belliydi. Evde çıkan uzun süreli arbede ve boğuşmalar sonucu 15.30-16.00 sularında dördüncü kattan atılarak hayatına son verildiğini düşünüyoruz.

Bir diğer arkadaşı ise, Delen’in, Kaplan tarafından uzun süredir ağır tehdit ve hakaretler aldığını ve buna dair mesajların olduğunu söyledi.

Sosyal medya üzerinden #duyguicinadalet etiketiyle kampanya başatıldı.

AYM’den KHK ile işten çıkarılan taşeron işçilere yönelik emsal karar

Anayasa Mahkemesi olağanüstü hal sırasında terör örgütleri ile irtibat ve iltisak gerekçesiyle kanun hükmünde kararname (KHK) ile işten çıkarılan taşeron işçilere yönelik emsal bir karar verdi.

Mahkeme, KHK ile işten çıkarılan taşeron işçilerin açtıkları işe iade davalarının reddedilmesinin adil yargılama hakkını ihlal ettiğine hükmetti.

İş sözleşmeleri feshedildi

ANKA haber ajansının geçtiği bilgiye göre Berrin Baran Eker ve Emin Arda Büyük, çıkarılan KHK ile, terör örgütleri ile irtibat ve iltisakları gerekçe gösterilerek işten atılmıştı.

Başvurucu Eker’in o tarihte çalıştığı taşeron şirketin bağlı bulunduğu Diyarbakır’daki belediye, Büyük’ün ise çalıştığı şirketin bağlı bulunduğu Muğla’daki üniversite tarafından işten atılması istendi. Taşeron şirketler başvurucular Eker ve Büyük’ün iş sözleşmelerini feshetti.

İşe iade davası reddedildi

Başvurucu Eker, iş sözleşmesinin feshedilmesine karşı işe iade davası açtı. Ancak başvurduğu iş mahkemesi davanın reddine karar verdi. Bunun üzerine istinaf mahkemesine başvuran Eker, buradan da sonuç alamadı. Ardından Eker, 1 Ağustos 2018’de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulundu.

Eker ve Büyük başvurularında iş akdi feshinin geçerli bir sebebe dayandığının işveren tarafından ispatlanması gerektiğini, kendisine yöneltilen terör örgütü ile iltisak ve irtibat iddiasının herhangi bir delile dayanmadığını, bunun adil yargılama hakkını ihlal ettiğini savundu.

Büyük ayrıca başvurusunda kendisi ile aynı durumda olan bir başka iş arkadaşının davasının kabul edildiğini, ancak kendi başvurusunun reddedildiğini aktardı.

Adalet Bakanlığı’nın Yüksek Mahkeme’ye gönderdiği savunmada ise, ret kararının mevzuata ve Yargıtay içtihadına uygun olduğu, dosyanın istinafta da görüşülerek feshin geçerli nedene dayandığı tespit edilerek reddedildiği aktarıldı.

‘İşe iade davası açmaya engel değil’

Yüksek Mahkeme, Eker ve Büyük’ün yaptıkları başvurular sonucu verdiği iki ayrı kararda, hem ilk derece mahkemesinin hem de istinaf mahkemesinin başvurucularla ilgili kararlarında, asıl işveren (kamu kurumu) kanaati ile sözleşmenin feshedildiğini, başvurunun esasının mahkemelerce değerlendirilmediğini, başvurunun esastan görüşülmesi gerektiğini, bu nedenle başvurucuların adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini tespit etti.

Eker ve Büyük hakkında yeniden yargılama yapılmasına karar veren Yüksek Mahkeme, kararların örneklerinin ilgili ilk derce mahkemelerine gönderilmesine hükmetti. Anayasa Mahkemesi, bu kararı ile, işten çıkarma kararının KHK kapsamında alınmış olmasının işe iade davası açmaya engel olmadığını belirlemiş oldu.

 

Fenerbahçe’nin ardından Galatasaray ve Trabzonspor’da koronavirüs vakası

Futbol kulüplerinde görülen yeni tip koronavirüs vaka sayısı artıyor. Fenerbahçe Spor Kulübünün ardından bugün Trabzonspor ve Galatasaraylı futbolcularda koronavirüs tespit edildi.

Galatasaray Kulübü Covid-19 testi sonrası iki futbolcunun testinin pozitif çıktığını duyurdu. Kulüpten yapılan duyuruda, “Tatil dönüşü yapılan Covid-19 PCR testleri sonrası, iki oyuncumuzun sonuçlarının pozitif olduğu tespit edilmiştir” denildi.

Futbolcuların durumunun iyi olduğu belirtilen açıklamada “Klinik şikayeti olmayan oyuncularımız için izolasyon ve tedavi sürecine başlanmıştır. Konu ile ilgili yeni bir gelişme oldukça kamuoyu bilgilendirilmeye devam edilecektir” ifadelerine yer verildi.

Trabzonspor’da bir kişi pozitif çıktı

Galatasaray’ın ardından bir açıklama da Trabzonspor’dan geldi. Futbolcunun ismini açıklamayan kulüp, yaptığı açıklamada şu bilgileri paylaştı:

Trabzon’da bulunan Futbol A takımımızdaki bir oyuncumuzun, Covid-19 belirtileri hissetmesi nedeniyle yaptırdığı PCR testi pozitif çıkmıştır. Genel sağlık durumu iyi olan futbolcumuz ev izolasyonuna alınmış ve tedavisine başlanmıştır.

Fenerbahçe’de iki vaka

Dün akşam da Fenerbahçe Spor Kulübü bir futbolcu ve tesis çalışanında koronavirüsün tespit edildiğini duyurmuştu. Yapılan açıklamada “Kulübümüz tarafından Samandıra Can Bartu Tesislerimizde 13 Ağustos günü tüm futbolcu, teknik ekip ve çalışanlarımıza Covid-19 tanı testi yapılmıştır.  Profesyonel futbol takımımız oyuncularından birinin ve teknik ekipten bir çalışanımızın sonuçlarının pozitif olduğu test sonuçları ile tespit edilmiştir” ifadeleri kullanılmıştı. 

Spor kulüpleri tarafından yapılan açıklamalar ardından birçok farklı spor kulübü geçmiş olsun mesajlarını iletti.

Alibeyköy’de kadın sürücüye saldıran kişi tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk edildi

Alibeyköy‘de trafikte kadın sürücüye saldırıp hakaret ettiği görüntüleri sosyal medyada tepki çeken ve gözaltına alınan şüpheli Emre E. tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk edildi.

Emre E.dün akşam saat 20.20 sularında, Eyüpsultan-Güzeltepe Mahallesi Mareşal Fevzi Çakmak Caddesi‘nde, trafikte tartıştığı sürücü Sena K’ye saldırmış, aracının üzerine çıkmış ve ön camını kırmıştı. Görüntülerin sosyal medyada paylaşılması ve mağdurun şikayetini müteakip,  İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı  Emre E. hakkında soruşturma başlattı.

Soruşturma kapsamında gözaltına alınan şüpheli Emre E., emniyetteki işlemlerinin ardından Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’na, soruşturma savcılığına ifade verdikten sonra da “kasten yaralama” ve “mala zarar verme” suçlarından tutuklanması talebiyle hakimliğe sevk edildi.

İstanbul Valisi Ali Yerlikaya bu sabah olaya ilişkin yapmış olduğu Twitter paylaşımında, “Trafikte yol verme tartışması nedeniyle Sena kardeşimize saldıran şahıs gözaltına alınmıştır. Beni derinden üzen bu olayı kınıyorum. Hep birlikte takipçisi olacağız” demişti.

Erdoğan: Abu Dabi Büyükelçisi’ni çekebiliriz

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşik Arap Emirlikleri’nin İsrail ile ilişkilerini normalleştirmek için yapacağı anlaşma hakkında değerlendirmede bulundu.

Erdoğan, “Dışişleri Bakanıma talimatı verdik. Abu Dabi yönetimiyle diplomatik ilişkileri askıya almak ve büyükelçiyi geri çekmek gibi bir adım atılabilir. Çünkü biz Filistin halkının yanındayız. Filistin’i yedirmedik yedirmeyeceğiz” dedi.

Neler yaşandı?

ABD Başkanı Donald Trump İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında İbrahim Anlaşması isminde ‘tamamen normalleşme’ anlaşması yapılacağını duyurmuştu. Anlaşmaya tepki gösteren Filistin ise Abu Dabi’deki büyükelçisini geri çekmişti.

İlerleyen günlerde Beyaz Saray’da düzenlenecek tören ile imzaların atılacağı anlaşma yatırım, turizm, kültür, doğrudan uçuşlar, güvenlik, telekomünikasyon, teknoloji, enerji, sağlık, kültür ve çevre konularındaki ilişkilerin geliştirilmesini öngörüyor.

‘Doğu Akdeniz’de cevabı misliyle alacaklar’

Üsküdar’daki Hz. Ali Camisi’nde kıldığı Cuma namazının ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Erdoğan,  Doğu Akdeniz’de Yunanistan’a ait fırkateynin, Oruç Reis gemisine yönelik taciziyle ilgili de konuştu. Erdoğan şunları söyledi:

Sivil gemilerimize karşı yapılabilecek en ufak bir saldırıyı cevapsız bırakamayız. Nitekim dün böyle bir durum söz konusu oldu. Kemal Reis bunlara gereken cevabı verdi. Sonra da onlar kendi limanlarına çektiler. Eğer bu devam edecek olursa bunun cevabını misliyle alacaklardır. Bunları karşılıksız bırakmamız mümkün değil.

Çeşme’deki yangın kontrol altında

İzmir‘in Çeşme ilçesinde, Ildır Mahallesi‘nde çıkan, otluk ve makilik alanda yayılan yangın kontrol altına alındı. Gece boyunca karadan söndürme çalışmalarının sürdüğü yangına sabahın ilk ışıklarıyla uçak ve helikopterlerle de müdahale edilmeye başlandı.

Yangın nedeniyle üç site tedbir amaçlı boşaltıldı. Bazı vatandaşlar eşyalarını almak için evlerine geri döndü. Bunun üzerine jandarma ekipleri, siteler önünde önlem aldı.

Gece boyunca karadan söndürme çalışmalarının sürdüğü yangına sabahın ilk ışıklarıyla uçak ve helikopterlerle de müdahale edilmeye başlandı. 86 arazöz, dokuz dozer, 344 personelle müdahale edilen yangını söndürme çalışmalarına, gün doğumundan itibaren de iki uçak ve 20 helikopter de katıldı.

‘150-200 hektarlık alan zarar görmüş olabilir’

Bölgedeki söndürme çalışmalarını havadan ve karadan inceleyen Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, yangına ilişkin son bilgileri basın mensuplarıyla paylaştı.

Şu ana kadar zarar gören bir ev bilgisinin ulaşmadığını söyleyen Pakdemirli, yüzde 90’dan fazlasının makilik alan olarak tabir edildiği bölgede yangının çok hızlı ilerlediğini söyledi ve “Gece 50 hektar civarında bir alan diye bir açıklama yapmıştım ama benim gözlemimle 150-200 hektar civarında alanın zarar görmüş olma ihtimali ortaya çıkıyor” dedi.

Çalışmalar neticesinde yangının tamamen kontrol altına alındığını belirten Pakdemirli soğutma faaliyetlerinin sürdüğünü, tahliye edilen vatandaşların evlerine dönebileceğini ifade etti.

Geçen yıla göre yüzde 20 30 daha çok yangın

Yangının çıkış nedeniyle ilgili olarak, kasıt veya kusur olup olmadığının valilik tarafından soruşturulduğunu söyleyen Pakdemirli iklim değişikliği ve sıcaklıkların artışının her sene yangınların artmasına yol açtığını belirtti ve şöyle dedi:

Şu anda geçen yıla oranla ay ay karşılaştırdığımız zaman aşağı yukarı yüzde 20-30 daha fazla yangımız var. Ama memnuniyetle ifade edebilirim ki yangın başına yanan alanımızı da 2,5 hektara düşürdük.

Valentina Ruas: Bolsonaro encourages violence against activists [Climate Generation Talks-9]

Valentina Ruas is a 17 years old climate activist from Brazil. She is currently on her last year of school. She’s been striking for one year but she has been a climate activist for almost four years. She acts locally in Youth for Climate- Brasília and nationally in Fridays for Future Brazil.

My biggest hope is one day seeing the global society awake and notice that we shall not prosper or live on a planet blinded with greed. For that, we need to start somewhere, and that’s why the youth has been uniting itself each day more. We have said enough is enough.

Atlas: How did you become a climate activist? Can you tell us your story?

In a country where inequity levels are extremely alarming, I grew up in what I can regard as a “bubble” of privilege. However, the same privilege enabled me to notice that I fit into a group of exception, and this knowledge, throughout my childhood, created a spark of uneasiness inside of me. How come I could live comfortably knowing that, among the people I lived with in my daily routine, there were ones that had to choose whether to buy a single bus ticket or save the money to afford a package of bread at the end of the day? And the same fact still repeats itself in other millions of families.

Because of that, ever since, I promised myself that I would use my privileged position in society to help resounding the voices of the most vulnerable ones, and I would dedicate my life to point out all injustices and hopefully be able to make changes. At the same time, in my early years of school, I was being introduced to the science of climate change. Environmental protection already played a big role in my routine because my parents raised me teaching the importance of respecting all forms of life.

‘Educational system does not cover climate crisis’

Nevertheless, both sources of awareness -my school and my home- had always led me to think that individual change was all we needed, because the Brazilian educational system fails in giving enough information about the climate crisis. All we are taught in the majority of schools is the scientific phenomenon of global warming, in a way that doesn’t allow us to make our vision wider and realise that systemic change is needed.

I was only able to comprehend the complexity of climate change a few years later, in 2017, when I simulated COP 22 in a Model United Nations. Because of that, I made several deep researches on every possible matter regarding climate change I could find, and I noticed that I could involve the climate crisis and social issues in the same narrative. From that moment on I started to advocate for climate justice, raising awareness in every way I could.

‘Environmental activists are being killed’

 In Brazil, how is your movement’s relation with the government? How do they perceive the climate activists?

 Brazil occupies the fourth position in the rank of countries in which activists are killed the most, and environmental activism carries 40% of the deaths, as evidenced by the Frontline Defenders organisation. This information by itself is already an example of the hostility activists need to face here, however, there has been an escalation of violence encouraged by the current government.

In my mind, I can divide this situation in two parts, being Bolsonaro’s election the great turmoil between them. The violence against activists is not a recent problem, it has always existed. However, the main difference is that environmental activism was mostly dangerous on the front lines, for those who were defending the environment face to face with land owners, executives and politicians in some places like the Amazon Rainforest, and of course for Indigenous peoples and traditional communities, that are murdered for defending their territory ever since the colonisation. But Bolsonaro has always been known for his hostility against social causes and, of course, against climate activism. The main problem with this is that he has thousands of supporters that believe full-heartedly in what he says.

‘We are taking classes of security’

So, from the moment he started to throw speeches that falsely incriminated environmental NGOs and the climate movement, not only decision makers were hateful toward us, but also the civil society. We are often called “communists”, which is an offense for the current government, sweared at, among other threats that make us feel exposed to danger, even though some of us are in places that once were way more safe.

We also take classes of security and are always alert, because we know that digital and physical attacks are things that the government would encourage, even if not explicitly or publicly.

‘My parents are worried about me’

Do you get support for your activism from your family, friends and school?

 I live surrounded by very supportive people that are proud of my activism. My parents were the ones that teached me from the very beginning that I need to speak up and work hard in order to achieve what I want, so they are happy that I channeled their advices into activism. However, they worry a lot about me and wish I didn’t speak so much against the government neglectfulness towards the climate crisis because of the constant violence activists face here, but they understand it is necessary.

My friends are always encouraging me and my school is open minded for it too, although they would never allow me to constantly miss classes and strike physically every week without failing the school year and having to repeat it.

‘Our biggest protest ever was in September’

How do you organise the Global Climate Strikes in Brazil? Do you get enough participation on the streets? What kind of protests do you do?

The movement in Brazil has a big number of regional groups spread out across the country, so in Global Strikes we don’t have a central organisation. We exchange information, help and plans, but every region does the strike as it suits itself the best.

Speaking for my group, Youth for Climate Brasília, we have a broad network of contacts that help us with a big propagation starting weeks before the strikes, while we plan all details such as the venue, possible actions and legal implications. We usually don’t get enough participation on the streets, that’s still a big challenge for us, because our society is filled with people that deny the climate crisis or don’t see the point in protesting against it.

2019, in my city, when we gathered around four thousand people, but not without making a huge effort. However, the normal is way less than that amount.

We try to bring innovative and creative actions to our strikes, such as music while we march, theatrical presentations and other kinds of art. Some regional groups stand striking in one place, but as we are in the centre of Brazil’s administration, we march occupying our biggest avenue, stop in front of the Environment Ministry and then head ourselves to the front of the National Congress.

What kind of climate destruction is happening in your country and how is the people’s reaction to that?

Brazil is a vast country with a big biodiversity variety within its biomes. As it is widely known, the Amazon is increasingly being destroyed by all kinds of actions, motivated by the mentality of prioritising profit above lives. All the worst rates are growing, such as the deforestation, fire and mining ones. However, what the media doesn’t show is that this situation is happening in all the other biomes, for example in the Cerrado, of which natural cover was reduced by anthropic action in more than 50%.

The majority of people are aware of some of the climate destruction happening in Brazil, because it’s a recurrent matter on television channels and newspapers, but the most common reaction to that is negligence. Even if they are bothered with it, they won’t do anything to change the situation, being it for a feeling of powerlessness or fact denying.

‘We can engage ourselves in movements’

What do you think is necessary to bring people awareness about climate crisis? What can we do individually and as a movement for this?

 Firstly, before considering any ideas or alternatives, we need to have in mind that the biggest ones to blame for the climate crisis are not individual civilians, but governments and every sector, private or public, involved in our failed society system, and therefore, when discussing it, it should me of utmost importance to clarify that we don’t deserve to be held accountable for our actions while protesting against the climate emergency.

One way of doing this is by advocating that, since the first years of school, the government provides an efficient and accessible education that brings awareness about the climate crisis starting very soon on children’s lives. It should also be mandatory that every working place and public sectors of services offer climate education to its employees and communities. Individually, we can engage ourselves in movements that fight the climate crisis, raise this matter in our society circles to generate discussions and put pressure on our respective governments and decision makers.

As a movement, we can start by doing these same key points but in a broader area of impact, using the advantage of having a bigger public presence to demand change from politicians and bring awareness to the civil society. In a Brazilian context, I need to highlight the importance of occupying political spaces, as one of the things I learned having to deal with our parliamentarians is that they won’t change unless they’re highly pressured and intimidated, and the youth participation plays a big role in it. It is evident the difference on behaviour and posture of our regional decision makers when Youth for Climate is present in the discussions and when it’s not.   

You are one of the 16 activists involved in the SOS Amazonia campaign.  How did the campaign start and what is happening in the Amazonia region at the moment?

The campaign started when the mayor of Manaus asked publicly for Greta’s help to fight the pandemic in the Amazonas state. After having a meeting with the town hall, in which they gave all details of the dire situation the population was facing, we decided to make a video to ask for world leaders’ help in countries that had already been through the peak of the pandemic. When we published the video on our social medias and launched it to the press, thousands of people got in touch with us asking how they could help, so we decided to create a crowdfund and make the campaign be officially named SOS Amazônia.

The Amazônia region is facing a lot of problems currently, but some key points are constant fires, mostly provoked by illegal farmers and miners, illegal lodging, deforestation and of course the exploitation and abuse of indigenous peoples and traditional communities like riverside populations and quilombolas, which have their lands invaded and their rights taken away from them, resulting in many deaths and loss of their culture. In addition, the government, that should be doing everything in its power to stop it, is only making the situation worse, with hateful speeches against them, impunity of the activities -or crimes- and even their encouragement, because they offer them profit.

As a climate and social activist, what do you think about the Covid-19 pandemic and the climate crisis? How would you expect the transition should be? 

The pandemic has been making undeniable the fact that every aspect of our society is intertwined and, because of that, the consequent issues cannot be treated separately. The fragility of our social and economical system that suddenly had to deal with a major health crisis and proved itself to be completely inefficient is the same one that is leading ourselves to the aggravation of yet another crisis we face -the climate one. So, we shouldn’t hope and wait to see if they’ll be able to deal with this, because they are already showing they won’t, and for that we need to start making now what’s necessary to avoid the worse.

If scientists had warned us twenty years ago that Covid-19 would be our reality in 2020, but had as well provided ways of avoiding this catastrophe, the governments would surely do what was in their reach to refrain it. Why aren’t they doing anything to control the climate crisis, if the circumstances are the same? I wish the transition to a recovered society had climate justice as one of its main focus, keeping as a priority an economic stabilization that worked on tackling the climate crisis having in mind all the social implications and duties the process would carry.

Nevertheless, wishing is different from expecting, and I expect tough times ahead. If we don’t pressure our governments to achieve a green and fair recovery in every possible way, they’ll just keep up with business as usual and the climate emergency will get each day worse. This is why we’re in a decisive moment to make ourselves clear: we don’t want them to think that we are the generation that will “save the world” in the future, we want them to know that we are demanding change now, in the present. If they don’t attend what we urge, it would only show their irresponsibility and unpreparedness in dealing with the crisis we are confronted with, and for that they should not be in power.