Ana Sayfa Blog Sayfa 1982

Valentina Ruas: Bolsonaro çevre aktivistlerine yönelik şiddeti teşvik ediyor [İklim Kuşağı-9]

Valentina Ruas, Brezilya’dan 17 yaşında bir iklim aktivisti. Şu anda okulunda son senesini okuyor. Bir yıldır grev yapıyor ama neredeyse dört yıldır iklim aktivisti. Youth for Climate- Brasília’da yerel olarak ve Fridays for Future Brazil’de ulusal olarak faaliyet gösteriyor.

En büyük umudum, bir gün küresel toplumun uyanık olduğunu görmek ve açgözlülükten kör olmuş bir gezegende başarılı olamayacağımızı veya yaşamayacağımızı farketmeleri. Bunun için bir yerden başlamalıyız ve bu nedenle gençlik her geçen gün kendini daha çok birleştiriyor. ‘Yeter artık’ dedik bile.

Atlas: Nasıl iklim aktivisti oldun? Bize hikayeni anlatır mısın?

Valentina: Eşitsizlik farkının son derece endişe verici olduğu bir ülkede, bir ayrıcalık “fanusu” olarak değerlendirebileceğim bir şey içinde büyüdüm. Bununla birlikte, aynı ayrıcalık, bir istisnai gruba dahil olduğumu fark etmemi sağladı ve bu bilgi, çocukluğum boyunca içimde büyük bir huzursuzluk kıvılcımı yarattı. Günlük rutinimde birlikte yaşadığım insanlar arasında, günün sonunda biriktirdiği para ile bir ekmek  veya tek bir otobüs bileti almak arasında seçim yapmak zorunda olanlar olduğunu bilerek nasıl rahat bir şekilde yaşayabildim? Ve aynı gerçek, diğer milyonlarca ailede hala kendini tekrar ediyor.

Bu nedenle, o zamandan beri, toplumdaki ayrıcalıklı konumumu, en savunmasız olanların seslerini duyurmak için kullanacağıma ve hayatımı tüm adaletsizliklere karşı mücadele ederek bir değişiklik yapabileceğimi umarak söz verdim. Aynı zamanda, okulumun ilk yıllarında, iklim değişikliği bilimiyle tanışmıştım. Çevrenin korunması, günlük hayatımda zaten büyük bir rol oynuyordu çünkü ailem beni tüm yaşam biçimlerine saygı duymanın önemini öğreterek yetiştirdi.

‘Okullarda anlatılmıyor’

Yine de, her iki farkındalık kaynağı – okulum ve evim – her zaman ihtiyacımız olan tek şeyin bireysel değişim olduğunu düşünmeme neden olmuştu çünkü Brezilya eğitim sistemi iklim krizi hakkında yeterli bilgi vermiyor. Okulların çoğunda bize öğretilen tek şey, vizyonumuzu genişletmemize ve sistemik değişimin gerekli olduğunu anlamamıza izin vermeyen sadece küresel ısınmanın bilimsel açıdan olgusu.

İklim değişikliğinin karmaşıklığını ancak birkaç yıl sonra, 2017’de bir MUN program dahilinde COP 22’yi simüle ettiğimde anlayabildim. Bu nedenle, iklim değişikliğiyle ilgili bulabildiğim her olası konuda birkaç derin araştırma yaptım ve aynı anlatıya iklim krizi ve sosyal meseleleri de dahil edebileceğimi fark ettim. O andan itibaren iklim adaletini savunmaya, elimden geldiğince farkındalık yaratmaya başladım.

‘Çevre aktivistleri öldürülüyor’

Brezilya’da hareketinizin hükümetle ilişkisi nasıl? İklim aktivistlerini nasıl algılıyorlar? 

Frontline Defenders kuruluşunun de araştırma sonuçlarına gore Brezilya, aktivistlerin en çok öldürüldüğü ülkeler sıralamasında dördüncü sırada yer alıyor ve çevre aktivistleri bunların yüzde 40’ını oluşturuyor. Sadece bu bilgi bile, aktivistlerin burada yüzleşmeleri gereken düşmanlığın bir örneği ve mevcut hükümet tarafından teşvik edilen bir şiddet tırmanışı yaşıyor.

Bence bu durumu ikiye ayırabilirim, Bolsonaro’nun seçimi ile birlikte aralarında yaşanan büyük kargaşa açısından. Aktivistlere yönelik şiddet yeni bir sorun değil, her zaman vardı. Bununla birlikte, temel fark, çevre aktivizminin çoğunlukla ön saflarda yer alan, Amazon Yağmur Ormanı gibi bölgelerde arazi sahipleri, yöneticiler ve politikacılarla çevreyi savunanlar için ve kolonizasyondan beri topraklarını savundukları için öldürülen topluluklar tabii ki geleneksel ve yerli halklar için tehlikeli olmasıdır. Ancak Bolsonaro her zaman toplumsal nedenlere ve elbette iklim aktivizmine karşı düşmanlığıyla biliniyordu. Bununla ilgili temel sorun, söylediklerine yürekten inanan binlerce destekçiye sahip olması.

‘Güvenlik eğitimi alıyoruz’

Dolayısıyla, çevre STK’larını ve iklim hareketini haksız yere suçlayan konuşmalar yapmaya başladığı andan itibaren, sadece karar vericiler değil, sivil toplum da bizden nefret ediyordu. Mevcut hükümet için bir suç olan ve bazılarımız bir zamanlar çok daha güvenli olan yerlerde olsak da, bizi tehlikeye açık hissettiren diğer tehditlerin yanı sıra sık sık “komünistler” olarak adlandırılıyoruz.

Ayrıca güvenlik eğitimleri alıyor ve her zaman tetikte bulunuyoruz çünkü dijital ve fiziksel saldırıların açıkça veya alenen olmasa bile hükümetin teşvik edeceği şeyler olduğunu biliyoruz.

‘Ailem benim için endişeleniyor’

Aktivizmin için ailenden, arkadaşlarından ve okuldan destek görüyor musun?

Aktivizmimle gurur duyan çok destekleyici insanlar var etrafımda. İstediğimi elde etmek için sesimi duyurmam ve çok çalışmam gerektiğini en başından beri bana öğretenler ailemdi, bu yüzden tavsiyelerini aktivizme kanalize ettiğim için mutlular. Ancak benim için çok endişeleniyorlar ve burada aktivistlerin sürekli olarak karşı karşıya kaldığı şiddet nedeniyle hükümetin iklim krizine karşı ihmalkarlığına karşı bu kadar çok konuşmamış olmamı dilediklerini biliyorum, ama bunun gerekli olduğunu anlıyorlar.

Arkadaşlarım beni her zaman cesaretlendiriyor ve okulum da buna açık fikirli, ancak her hafta fiziksel olarak grev yapabilmem için dersleri kaçırmama ve dolayısı ile sınıfta kalmam olasılığına asla izin vermiyorlar.

‘En kalabalık eylemimiz Eylül’de oldu’

Brezilya’daki Küresel İklim Grevlerini nasıl organize ediyorsunuz? Sokaklara yeterince katılımınız var mı? Ne tür protestolar yaparsınız? 

Brezilya’daki hareketin ülke geneline yayılmış çok sayıda bölgesel grubu var, bu nedenle küresel iklim grevlerinde merkezi bir organizasyonumuz yok. Bilgi, yardım ve planlarımızı paylaşıyoruz ama her bölge kendisine en uygun şekilde grevi yapıyor.

Grubum, Youth for Climate Brasília adına konuşursak, grevlerden haftalar önce başlayan büyük bir yayılımla bize yardımcı olan geniş bir iletişim ağına sahibiz ve yer, olası eylemler ve yasal çıkarımlar gibi tüm ayrıntıları planlıyoruz. Genellikle sokaklarda yeterince katılım sağlayamıyoruz, bu bizim için hala büyük bir zorluk çünkü toplumumuz iklim krizini inkar eden veya onu protesto etmenin anlamını görmeyen insanlarla dolu. Şimdiye kadarki en büyük kalabalık Eylül 2019’da benim şehrimde, yaklaşık dört bin kişiyi bir araya getirdiğimiz zaman oldu, ancak büyük bir çaba sarf etmeden değil elbette.

Grevlerimiz ve yürüyüşlerde müzik, tiyatro sunumları ve diğer sanat türleri gibi yenilikçi ve yaratıcı eylemler getirmeye çalışıyoruz. Bazı bölgesel gruplar tek bir yerde grevlerini yapıyorlar, ancak Brezilya yönetim merkezinde olduğumuz için şehrin en büyük caddesini kapatarak yürüyoruz, Çevre Bakanlığı önünde mola veriyor ve sonra Ulusal Meclis binasının önüne geçiyoruz.

Ülkende ne tür bir iklim tahribatı yaşanıyor ve insanlar buna nasıl tepki veriyorlar?

Brezilya, her bölgesinde farklı büyük bir biyolojik çeşitliliğe sahip geniş bir ülke. Yaygın olarak bilindiği gibi, Amazon, kârı hayatlardan daha öncelikli hale getiren bir zihniyetiyle her türlü şekilde daha fazla yok ediliyor.

Ormansızlaşma, yangın ve madencilik gibi yıkımlar her geçen gün daha büyük oranlarda artış gösteriyor. Bununla birlikte, medyanın göstermediği şey, bu durumun diğer tüm bölgelerde, örneğin doğal örtüsünün insan eylemleriyle yüzde 50’den fazla azaldığı Cerrado’da gerçekleşiyor olduğu.

İnsanların çoğunluğu Brezilya’da meydana gelen iklim tahribatının bir kısmının farkında, çünkü bu televizyon kanallarında ve gazetelerde tekrarlanan bir mesele, ancak buna karşı gösterilen en yaygın tepki “ihmal”den başka bir şey değil. Bundan rahatsız olsalar bile, durumu değiştirmek için güçsüzlük hissettiklerinden dolayı ya da gerçeği reddetmek amacıyla bir şey yapmıyorlar.

‘Krizin en büyük suçluları bireysel siviller değil’

İnsanları iklim krizi konusunda bilinçlendirmek için ne gerekli? Bunun için bireysel ve hareket olarak ne yapabiliriz?

İlk olarak, herhangi bir fikri veya alternatifi düşünmeden önce, iklim krizinin en büyük suçlularının bireysel siviller olmadığını, hükümetler ve başarısız toplum sistemimize dahil olan özel veya kamusal sektörlerin olduğunu ve bu nedenle, bunu tartışırken, iklim acil durumunu protesto ederken eylemlerimizden sorumlu tutulmayı hak etmediğimizi açıklığa kavuşturmak son derece önemli.

Bunu yapmanın bir yolu, okulun ilk yıllarından beri hükümetin, çocukların hayatlarında yaşanmakta olan iklim krizi hakkında farkındalık getiren verimli ve erişilebilir bir eğitim sağlamasını savunmak. Her işyerinin ve kamu hizmet sektörlerinin çalışanlarına ve topluluklarına iklim eğitimi vermesi de zorunlu olmalıdır. Bireysel olarak, iklim kriziyle mücadele eden hareketlere dahil olabilir, bu konuyu çevrelerimizde tartışmalar oluşturmak ve ilgili hükümetlerimize ve karar vericilerimize baskı yapmak için gündeme getirebiliriz. Bir hareket olarak, politikacılardan değişim talep etmek ve sivil topluma farkındalık getirmek için daha büyük bir kamusal görünürlüğe sahip olmanın avantajını kullanarak, ancak daha geniş bir etki alanında varlık göstererek aynı kilit noktaları zorlayabiliriz.

Brezilya bağlamında, siyasi alanlarda varlık göstermenin önemini vurgulamalıyım, çünkü parlamenterlerimizle görüşmelerimden öğrendiğim şeylerden biri, çok fazla baskı altında bırakılmadıkları ve göz dağı verilmediği sürece değişmeyecekleri ve gençlik hareketleri bunda büyük bir rol oynuyor. İklim için Gençlik tartışmalarda yer aldığında ve olmadığında bölgesel karar vericilerimizin davranışları ve duruşları üzerindeki fark açıktır.

SOS Amazonia kampanyasına dahil olan 16 aktivistten birisin. Kampanya nasıl başladı ve şu anda Amazon bölgesinde neler oluyor?

Kampanya, Manaus belediye başkanının, Greta’dan Amazonas eyaletindeki salgınla savaşmak için yardım istemesiyle başladı. Nüfusun karşı karşıya olduğu korkunç durumun tüm ayrıntılarını verdikleri hükümet binasındakilerle bir toplantı yaptıktan sonra, pandeminin zirvesine ulaşmış ülkeler için, dünya liderlerinden yardım istemek amacıyla bir video hazırlamaya karar verdik. Videoyu sosyal medyada yayınladığımızda ve basına sunduğumuzda, binlerce kişi bize nasıl yardımcı olabileceklerini sordu, bu nedenle bir kitle fonlaması oluşturmaya ve kampanyanın resmi olarak SOS Amazônia adını almasına karar verdik.

Amazônia bölgesi şu anda birçok sorunla karşı karşıya, ancak bazı kilit noktalar, çoğunlukla yasadışı çiftçiler ve madenciler tarafından başlatılan sürekli yangınlar, yasadışı yapılanma, ormansızlaşma ve tabii ki yerli halkların, nehir kenarı nüfusu ve quilombolas gibi geleneksel toplulukların sömürülmesi ve netice olarak toprakları işgal edilmiş ve hakları ellerinden alınmış, birçok ölüme ve kültürlerinin kaybına neden olunmuş durumlarla karşı karşıyayız. Ayrıca, bu durumları durdurmak için elinden geleni yapması gereken hükümet, kullandığı nefret söylemleri, söz konusu faaliyetlerin ve belli başlı suçların cezasız bırakılması  ve hatta teşvikleri ile durumu daha da kötüleştiriyor çünkü bu faaliyetler hükümete kâr sağlıyor.

Bir iklim ve sosyal aktivist olarak, Covid-19 salgını ve iklim krizi hakkında ne düşünüyorsunuz? Geçişin nasıl olmasını beklersiniz?

Pandemi, toplumumuzun her yönünün iç içe geçtiğini ve bu nedenle ortaya çıkan sorunların ayrı ayrı ele alınamayacağı gerçeğini inkar edilemez hale getiriyor. Birdenbire büyük bir sağlık krizi ile başa çıkmak zorunda kalan ve tamamen verimsiz olduğunu kanıtlayan sosyal ve ekonomik sistemimizin kırılganlığı, kendimizi karşı karşıya olduğumuz bir başka krizin, iklim krizinin şiddetlenmesine götürenle aynı. Bu nedenle, bununla başa çıkıp çıkamayacaklarını umut ederek beklememeliyiz, çünkü zaten başaramayacaklarını gösteriyorlar ve bunun için daha kötüsünden kaçınmak için gerekli olanı şimdi yapmaya başlamalıyız.

Bilim insanları yirmi yıl önce bizi Covid-19’un 2020’deki gerçekliğimiz olacağı konusunda uyarmış olsaydı ve bu felaketten kaçınmanın yollarını da sağlamış olsaydı, hükümetler kesinlikle bundan kaçınmak için ellerinden geleni yapacaklardı. Koşullar aynıysa neden iklim krizini kontrol etmek için hiçbir şey yapmıyorlar?

İyileştirilmiş bir topluma geçişin sürecin tüm sosyal çıkarımlarını ve taşıyacağı görevleri göz önünde bulundurarak iklim kriziyle mücadelede işe yarayan bir ekonomik istikrarı öncelik olarak tutarak, temel odak noktanın iklim adaleti olmasını diliyorum. Yine de, dilemek beklemekten farklıdır ve ileride zor günler bekliyorum.

Hükümetlerimize mümkün olan her şekilde yeşil ve adil bir iyileşme sağlamaları için baskı yapmazsak, her zamanki gibi işlere ayak uyduracaklar ve iklim acil durumu her geçen gün daha da kötüleşecek. Bu yüzden kendimizi yolumuzu açabilmek için önemli bir karar anındayız: Gelecekte “dünyayı kurtaracak” nesil olduğumuzu düşünmelerini istemiyoruz, hemen şimdi değişim talep ettiğimizi bilmelerini istiyoruz. Bizim teşvik ettiğimiz şeye katılmazlarsa, bu sadece karşı karşıya olduğumuz krizle başa çıkma konusundaki sorumsuzluklarını ve hazırlıksızlıklarını gösterir ki bu durumda iktidarda olmamaları gerekir.

Go-kart pistine karşı mücadele eden Güzelbahçeliler şimdilik kazandı

İzmir’in Güzelbahçe ilçesinde Yelki Mahallesi‘nde tarım arazisi ve asırlık zeytin ağaçlarının üzerine yapılması istenen go-kart pistine karşı çıkan yaşam savunucuları ve STK’lar, CHP’li belediyeler ve milletvekilleriyle birlikte günlerdir çadır nöbeti tutarak verdiği mücadeleyi kazandı, asfalt makineleri alandan çekildi.

‘Vali desteğiyle asker gönderdiler’

Günlerdir köpeğiyle beraber alanda nöbette olan Deniz Bajin BirGün‘den Berkay Sağol‘a konuşarak şunları söyledi:

Bu alana pist yapılmaması için üç yıldır mücadele ediyoruz ve bir haftadır çadırlarla nöbetteyiz. Tarım arazisinin üzerine asfalt dökülmek isteniyor. O toprağa asfalt döküldükten sonra bir daha o topraktan verim alınamayacak. Biz buna engel olmak istedik. Buranın uygun olmadığı söylenmesine ve pist için başka bir alan ayarlanmasına rağmen ilginç bir şekilde ısrar devam ediyor.

Belediye başkanları bize destek olunca pistin sahibi Mehmet Yaman da gidip İzmir Valisi‘nden destek aldı ve buraya silahlı asker gönderdiler. Bize karşı, sivil halka karşı silahlı askerler karşımıza geçti ve hiçbir yere hareket etmemize izin vermediler. Mehmet Yaman bize, burada nöbet tutan herkese hakaretler etti.

Şimdi “küçük de olsa” bir zafer kazandıklarını söyleyen Sağol “Mücadeleye ve doğayı savunmaya devam edeceğiz” dedi.

Yapılmak istenen go-kart pistinin hemen yanında bulunan sitenin sakinlerinden Nuray Kavcar bölgenin 1. Derece Doğal sit alanı gözükmesine rağmen, çok kısa bir sürede alanla ilgili iki farklı plan hazırlandığının altını çizdi, bunun kendilerinde şüphe uyandırdığını söyledi.

‘Rehavete kapılmamalı’

Bilirkişi raporunun kendilerini haklı çıkardığını belirten Güzelbahçe Çevre Derneği (GÜLDER) Başkan Yardımcısı Deniz Özdemir de çevrecilerin kazandığını vurguladı ve  “Çevreye duyarlı olan herkes yaklaşık bir haftadır burada mücadele ediyor. Yapılan hukuksuz işlemlerden sonra destek daha da büyüdü. Şimdi yargıdan yürütmeyi durdurma kararı bekliyoruz. Şimdilik çevreciler kazandı” diye konuştu.

Günlerdir alanda geceli gündüzlü nöbette olduğunu söyleyen Güzelbahçe Belediyesi Meclis Üyesi Aras Kaynarca ise rehavete kapılmamak gerektiğini, iş makinalarının tekrar geleceğini ancak kendilerinin bölgede kalarak  “her zaman mücadeleye devam edeceklerini, ağaçları ve tarım alanını savunacaklarını” ifade etti.

Güzelbahçe Belediye Başkanı Mustafa İnce de mücadelenin halkın yoğun desteğiyle oluştuğunu söyledi ve mücadelelerinin süreceğini belirtti:

Yine söylüyoruz bu proje yanlıştır. Yeri Güzelbahçe değildir. Güzelbahçe’ye yapılan hiç bir yatırımın karşısında değiliz fakat bu yatırım Güzelbahçe için doğru bir yatırım değildir. Asırlık ağaçların olduğu, doğanın en güzel yerlerinden biri olan bu alan Go-Kart için uygun değildir.

Doğaseverler kazandı. Haklı mücadelemizin sonuna kadar sürdüreceğiz. Güzelbahçe’den go-kart mevzusu tamamen kalkana kadar mücadelemiz sürecek.

Türkiye’de yaşayan azınlık gençler anlatıyor: ‘Türkiyeliyim’ ne demek?

Dosya Haber: Nida Kara

Varlık Vergisi, 1934 Trakya Olayları, 20 Kur’a Askerlik, 1915 Olayları, 6-7 Eylül Olayları, “Vatandaş, Türkçe konuş!” kampanyaları, Maraş, Sivas, Gazi Mahallesi Olayları ya da 90’larda köy yakmaları ve gözaltında zorla kaybetmeler… Osmanlı Devleti’nin Cumhuriyet’e uzanan ve bugünlere dek gelen azınlık vatandaşı ‘az’dan alıp çoğunluğa koyma, yok sayma kamusallığı…

Anadolu, Trakya ve Mezopotamya‘da yaşayan, yaşı belli bir olgunluğa erişmiş her azınlık vatandaşın vardır bir anısı ‘az’ olmaya, farklı olmaya dair. Peki 90 sonrası nesil bu konuda nasıl hissediyor, nasıl yaşıyor? Günlük hayatın akışında ‘az’dan olmak halen sorgulanabilir bir durum mu? Türkiye’nin büyük şehirlerinde yaşayan gençlere, ‘az’a ait olmanın ahvalini sorduğunuzda alınan cevaplar, gruptan gruba değişiyor. Sonundaysa karar size kalıyor: Yok sayılıp unutulmak ve unutmak mı daha kolay yoksa kimliğin her şeyin önüne geçtiği bir yaşam mı?

‘Sosyal medya rahatlığıyla cehaletin birleşimi: Gerçekten kuyruğunuz var mı?  

Arsen Kabe, 17 yaşında İstanbul’da doğup büyümüş bir Ermeni genci. Babası Batman, annesi Bitlis‘li olan Arsen, kimliği ve kültürünü hiçbir zaman arka plana itmemiş. İstanbul‘daki hikayesi babasının, 1998-2000 yıllarında ticari kaygılar sebebiyle İstanbul’a taşınmasıyla başlıyor. Babası önceleri gümüşçülük işiyle uğraşırken, şimdilerde kilisede çalışıyor. Arsen de kilisede aktif rol almış, hatta kardeşine de meslek seçerken papazlığı da düşünmesini önermiş. Ama ekliyor:  “Papaz olacaksa da, bilgili kültürlü bir papaz olsun.”

Arsen’le Kınalıada‘da buluşuyoruz. Ada, İstanbul’a en yakın olan ve Prens Adaları arasında da yüz ölçümü bakımından en küçük olanı. 2010 yılı ADNKS sonuçlarına göre, ortalama nüfusu 15 bin. Bunun çoğunluğunu da Ermeni, Rum,Yahudi ve Süryani aileler oluşturuyor. Adaya vardığınızda ilk fark ettiğiniz şey de, neredeyse herkesin birbirini tanıdığı oluyor. 

Kınalıada, Haziran 2020.

Arsen’e, “Kimliğine dair hiç ayrımcılık yaşadın mı?” diye sorduğumuzda verdiği cevap, “Her milletin içinde iyi insan da var, kötü insan da.. Kimi insan düşmanı gibi davranırken kimi de kendi kardeşinden ayırt etmiyor. Birebir, yüz yüze karşılaştığım herhangi bir ayrımcılık söz konusu değil, fakat sosyal medya rahatlığıyla bazı insanlar size sırf kökeninizden dolayı saldırabiliyor ” oluyor.

Sonrasında bununla ilgili bir anısını aktarıyor: “Bir gün taksiye bindiğimde taksi şoförü nereli olduğumu sordu. Batman’lı olduğumu söylediğimde, “Kürt müsün?” diye diye devam etti. Ailede biraz Kürtlük olduğunu fakat tam Kürt olmadığımı söyledim. Bunun üzerine “Arap mısın?” diye sorduğunda Ermeni olduğumu söyledim. Bunu duyduktan sonra şoför üzgün bir şekilde “Ben senden atalarım adına özür diliyorum. Atalarım şeyhlerin, devlet büyüklerinin sözlerine uyarak senin atalarını öldürmüşler” dedi.”

Doğrudan ayrımcılığa uğramadığını söylese de çocukluğuyla ilgili paylaştığı detaylar kendisinin bile farkında olmadığı korkunun ve sakınmanın izlerini taşıyor: “Annem ortama bağlı olarak, ben küçükken gittiğimiz yerlerde “Bana burada mama deme.” diye tembihte bulunurdu. O zaman anlamıyordum tabii sebebini, oyun gibi geliyordu.” 

Geleceğe dair planları, genelde Türkiye’de olmak üzerine kurulu. Hem atalarının doğduğu yer olduğu hem de İstanbul’u çok sevdiği için Türkiye’yi terk etmek istemiyor ve ekliyor: “Çok radikal bir durumla karşılaşmadığım sürece, başka bir ülkede yaşamayı düşünmüyorum açıkçası. Ama ilerleyen süreçte Ermenilere karşı tutum daha da sertleşirse, çocuklarımın rahat bir gelecek sürmesi adına bir Avrupa ülkesinde yaşayabilirim.”

Doğrudan ayrımcı bir davranış ya da saldırıyla karşı karşıya kalmamış olmamamın sebebi, hem sosyal yaşam hem eğitim hayatımda sürekli kendim gibi düşünen insanlarla ya da çoğunlukla Ermenilerle beraber olmam.” 

Talya Ökke, Arsen’in liseden arkadaşı. Bütün ortak arkadaşları gibi, o da yaz tatilllerinde genelde Kınalıada’da oluyor. Talya, Arsen’e göre daha temkinli. Anadolu topraklarında halen “öteki” olarak görüldüklerini düşünüyor. Doğrudan ayrımcı bir davranış ya da saldırıyla karşı karşıya kalmamış olmamalarının sebebini de hem sosyal yaşamlarında hem de eğitim hayatlarında, sürekli kendi gibi düşünen insanlarla ya da çoğunlukla Ermenilerle beraber olmasına bağlıyor: “Bizzat kendi hayatımda çirkin ithaflara maruz kalmadım Ermeni olduğumdan ötürü, ancak bunun içerisinde bulunduğum çevreden kaynaklandığı aşikar. Özellikle farklılıkları kabul etmeyen kesimler tarafından tepki gördüğümüzü söyleyebilirim. Diğer taraftan istem dışı, üzerinde çok da düşünmeden yapılan, ayrımcı hareket ve sözlerle de sürekli karşılaşıyoruz.” 

Ailesinin daha önce kimlik nedeniyle herhangi bir ayrımcılıkla karşılaşıp karşılaşmadığını sorduğumuzda babasının askerlik anısından bahsediyor; “Babam askerliğini Levon Ekmekçiyan‘ın idamından hemen sonra yapmış. ASALA’ya duyulan nefret Türkiye’de yaşayan tüm Ermenilere karşı tavrın değişmesini de beraberinde getirmiş. Bu sebepten ötürü askerliğinde zorlu günler geçirdiğini anlatıyor.”

Talya’nın Arsen’e nazaran yurtdışında yaşama konusunda daha keskin görüşleri var; “Düşünce özgürlüğüme karşı daha az tehdit oluşturduğundan ve çalışmak istediğim alanlardaki iş olanaklarından dolayı yurtdışına göç etmek istiyorum” diyerek bunun bir tercihten ziyade, gerekliliklerinden kaynaklandığını belirtiyor.

Arsen Kabe(solda) ve Deniz Metin.

‘Annem, Hristiyan olduğunu 23 yaşından sonra öğrenmiş ve sonrasında vaftiz olmuş’

Deniz Metin, baba tarafından Adıyaman‘lı bir Süryani, anne tarafından ise Adana‘lı bir Ermeni genci. O da Talya ve Arsen gibi, Süryanilerin lisesi olmadığı için bir Ermeni lisesinde okuyor.  Ancak evde hakim olan kültürün hala Süryani kültürü olduğunu anlatıyor. Kimliğiyle ilgili sıkıntı yaşayan her azınlık bireye normal gelecek olan hayat hikayesini şöyle özetliyor:

“Annem 23 yaşına kadar Müslüman olarak büyütülmüş. Babamla tanıştıktan sonra, babam annemin kökenini araştırmak istemiş. Araştırırken birçok ismin Ermenice olduğunu görmüş, bunun üzerine dedem ve anneannemle konuşmuşlar. Onlar da her şeyi anlatmak durumunda kalmış. Annem de bunu öğrendikten sonra, Süryani Kilisesi’nde vaftiz olup babamla evlenmişler. 

Ben ilkokulu normal bir devlet okulunda okudum. Son senemde benim Hıristiyan olduğum anlaşıldı, çünkü okullarda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi başlamıştı. Bunun üzerine ailem okul yöneticileriyle, bu dersten muaf tutulmamı istemek üzere konuşmaya geldi. Sonrasında bunu sınıf arkadaşlarım duymuş. Bana karşı tavır almaya başladılar, okula bu konuyla ilgili olarak veliler gelmeye başladı. Bunun üzerine beni o okuldan alıp Kumkapı’daki bir Ermeni okuluna yazdırdılar.”

Süryani olduğumu bilmeyen bir Ermeni aile dostumuz, Süryaniler için Çingene sözcüğünü hakaret olarak kullanmıştı.”

Meselenin sadece ırk ya da dinden ziyade çoğunluğun içindeki azınlık olmak olduğunu belirten Deniz, Ermeni ilkokulundaki günlerinde Ermenice bilmemesinden kaynaklı bazı öğretmenlerinin kendisiyle alay ettiğinden, sınıf arkadaşları arasında küçük düşürüldüğünden bahsediyor. Buna, kendilerinin Süryani olduğunu bilmeyen bir Ermeni aile dostlarının Süryaniler için ‘Çingene’ tanımlamasını hakaret olarak kullanmasını da ekliyor. 

Mesele doğrudan yöneltilen ayrımcılık olduğunda, Deniz’in de buna dair pek fazla anısı yok, zira, küçük bir topluluk içerisinde ve dışarıya fazla açılmadan yaşamlarını sürdürüyorlar. Ama yaşadığı bölgede fiziki olarak da azınlık olan vatandaşların karşılaştığı, karşılaşacağı şeylerin çok daha farklı olabileceğinin bilincinde. 

Talya ve Arsen gibi, onun da çok fazla Türk ve Müslüman arkadaşı var; bununla ilgili ise hiçbir sorun yaşamıyorlar. Deniz de her toplumun içerisinden iyi ve kötü insanların çıkabileceğini, bunun belli bir ırka mal edilemeyeceğini söylüyor. Yurtdışına gitme konusuna ise olumlu bakıyor, “Kimliğimden bağımsız olarak, farklı kaygılarımdan ötürü ileride başka bir ülkede yaşamak isteyebilirim gibi geliyor.”

‘Tanımadığım bir ortama girdiğimde, Türkçe ismimi kullanıyorum’

Emin Benyamin Karakaş, Bartın doğumlu, Türkiyeli bir Yahudi. Özel bir üniversitenin gazetecilik bölümünde okuyan Benyamin, gelecekte savaş muhabiri olmak istediğinden bahsediyor. Bunun için de İsrail’e gidebileceğine değiniyor. Türkiye’de Yahudi bir vatandaş olmaktan kaynaklı ayrımcılığın asıl sebebinin, farklı renklere karşı duyulan korku olarak yorumluyor:

“Türkiye’de Yahudi bir genç olmak kimliğini gizlediğinde kolay, ama bunu açık ettiğinde de aslında o kadar da zor değil. Zor olan şey şu, insanlar kendilerinden farklı bir renkle karşılaştıkları zaman öncelikle bir geri adım atıyorlar. Bunun  dışında ben herhangi bir sorun yaşamadım. Buna bağlı herhangi bir ırkçılığa ne arkadaş çevremde ne de ilişkilerimde maruz kaldım. ”

Diğer gençler gibi, onun da ırkçılığa maruz kaldığı yerler hep sosyal mecralar olmuş. Anonim olmanın farklı bir güç verdiğini belirten Benyamin, internet üzerinden oynadığı oyun esnasında Adolf Hitler‘e edilen övgülerden duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor, “Sosyal medyada bir oyun oynarken, Adolf Hitler ile ilgili olarak oldukça kötü bir mizah vardı. Bunu hiç unutamamıştım, bu benim yaşadığım ilk ırkçılıktı. Daha sonrasında da birkaç kez Adolf Hitler’e övgü dolu sözler duyduğumu hatırlıyorum.”

Kendisi her ne kadar farklı bir kimlik olmaktan kaynaklı olumlu ayrımcılıkla karşılaştığını söylese de, ailesi temkinli davranmasından yana. Ailesindeki birçok kişinin hala en az bir Türkçe ismi olduğuna değiniyor, tıpkı kendisine verilen “Emin” adı gibi. Bunun yanında, farklılığını sadece kendini yakın hissettiği insanlar arasında açık edebiliyor: “Çok küçük meblağlar için bile insanların birbirini öldürdüğü bir ülkede, karşımdaki insana kimliğimi açık bir şekilde belli edersem güvende olmayacağımı hissediyorum. O yüzden genelde yeni bir ortama girdiğim zaman “Emin” adımı kullanıyorum. Sadece güvende ve rahat hissettiğim yerlerde kimliğimi insanlarla paylaşıyorum.”

Yurtdışına göç etme konusuna çok sıcak bakmıyor, ülkesinde kalmaya devam etmek istiyor. Bu durumu da “Ben buralıyım, burada doğdum, burada büyüdüm, çocuklarım da benim gibi burada doğup büyüyecekler.” diye açıklıyor ve ekliyor, “Ama bir gün gidersem, gideceğim yer İsrail olacaktır. ”

Azınlık içindeki azınlıklar: Afro-Türkiyeliler ve Aleviler

İnanç farklılığından dolayı, çoğunluğa ait olmayan gruba ‘azınlık’ denirken, Alevileri, özellikle de Türk olmayan Alevileri nasıl sınıflandırmamız gerektiğine dair henüz bir tanımlama yok. Belki, “Diğer Müslüman”.  Bu durum da onları azınlık içindeki azınlık kılmakta. KONDA Araştırma Şirketi’nin 2018 raporuna göre, Türkiye’de kendini Alevi olarak tanımlayan nüfus, 4 milyonun biraz üzerinde. Bu nüfusun bir kısmı Türk, bir kısmı Kürt ve Zaza. Osmanlı Devleti döneminden beri, Şii Safevi Devleti‘yle Sünni Osmanlı Devleti arasındaki rekabetin ortasında kalan Alevi vatandaşların, en küçük bir kriz anında halen kapılarını işaretleniyor. Türkiye’de Alevi genç olmayı, 22 yaşında Erzincan‘lı Zaza bir Alevi dedesi olan Atakan Çetin‘e sorduk.

Atakan Çetin, Kağıthane Cemevi.

Atakan Çetin, İstanbul Nurtepe‘de yaşıyor. Kağıthane ilçesine bağlı Nurtepe, 1970’lerin sonunda 68 kuşağı tarafından kurulan bir gecekondu mahallesi. Öncesinde mısır tarlası olan alan, devrimci gençler tarafından mahallelinin deyimiyle ‘kamulaştırılmış’. Öncesinde 550-600 gecekonduyla kurulan mahalle, bugünlerde kafeleri, marketleri ve restoranlarıyla oldukça büyük bir semt. 1978 döneminde Erzincan, Sivas, Tunceli gibi şehirlerden buraya taşınan vatandaşların hala ilçede  yaşayan kısmı birbirini tanıyor ve beraber aynı ruhla yaşamaya devam ediyorlar. Nüfusun neredeyse %80’ini Alevi vatandaşlar oluşturuyor.

Atakan, Nurtepe’deki Kağıthane Cemevi’nde bir Alevi dedesi. 9 yaşından beri Cemevi’nde vakit geçirdiğinden bahseden Atakan, şimdilerde bu yolda inanç önderliği yapmaya çalıştığından bahsediyor. Aleviliği tanımlarken, “Kuran-ı Kerim’in tasavvufi yorumu” diyen Atakan, yıllardır süregelen ayrımcılığa karşıysa şu ifadeleri kullanıyor:

“Hali hazır sistemde senin inanç merkezlerin ibadethane olarak sayılmıyor, inancını bir inanç olarak görmüyorlar. İnkar politikaları doğrultusunda sürekli bir baskı altındayız. Bugünlerde kimliğimizi nispeten rahatlıkla yaşayabiliyoruz, fakat öncesinde, anne babalarımızın zamanında, Alevi olduklarını kimseye söylememe, inancını gizli yaşama ve ibadetini gizli yapma durumu hakimdi. Bu korkuyla büyüdüğümüzden hala ‘Acaba karşımızdan bize bir kötülük gelir mi?’ düşüncesi içerisindeyiz.”

Kızgın olduğum anlar oluyor, fakat inancımız gereği ‘karşındaki sana hançer de saplasa, sen ona gül ver’ anlayışıyla hareket etmem gerektiğini biliyorum.”

En ilginç anılarından birini, bir lise öğrencisiyken Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi öğretmeniyle yaşamış, “Din kültürü öğretmenimiz bir keresinde sınıfta Alevi olanların el kaldırmasını istemişti, el kaldırdıktan sonra bizlere ‘Siz özünüzü, nereden geldiğinizi biliyor musunuz?’ gibi sorular sormuştu. Buna karşılık verdiğimde aramızda oldukça sert bir tartışma yaşanmıştı. Sonrasında bu olay okulun Disiplin Kurulu’na ve Milli Eğitim Bakanlığı‘na kadar gitmişti. Bu olay olduğunda 15 yaşındaydım, lisedeydim. Hatta sınıf arkadaşlarım arasında camiye, Cuma namazına gitmem gerektiğini söyleyenler bile olmuştu. Ama bu sebepten dolayı sadece onları suçlayamam, bu onların yetiştirilme tarzıyla alakalıydı.”

Atakan’ın bu zamana kadar yaşadıkları, duydukları ise kimliğini hiçbir şekilde gizlemesine sebep olmamış:”Hiçbir zaman Alevi olduğumu söylemekten çekinmedim, hep bunun arkasında durdum. Arkadaş grubumdan “Siz mum söndü yapıyor musunuz?” diyenler de oldu. Onlara bunun böyle olmadığını isterse Cemevine de gelip görebileceğini söylemiştim. Birebir tecrübe ettikten sonra onlar da çok yanlış düşündüklerini, aslında konu hakkında hiçbir şey bilmediklerini farkettiler.”

Trabzon’un Sünni çoğunluklu bir mahallesinde yaşayan bir Alevi genciyle benim aynı durumda olmadığımın farkındayım.”

Her ne kadar kimliğini gizlemese ya da kendi deyimiyle ‘inanç önderliği’ yapmaya devam etse de, inancından ötürü maruz kaldığı yaklaşımlara kızdığı anlar da olmuyor değil: “Bu durumdan ötürü kızgın olduğum anlar oluyor, fakat inancımız gereği “karşındaki sana hançer de saplasa sen ona gül ver” anlayışıyla hareket etmem gerektiğini biliyorum.”

Yaşıtı birçok genç gibi onun da yurtdışında yaşama hayalleri var, fakat o da bunu belli bir kimliğe bağlamıyor, “Her Alevi gencinde olduğu gibi, benim de gelecekte yurtdışında yaşamak gibi bir planım var. Ama bunun sadece bize özgü olan bir durum olduğunu düşünmüyorum. Bana göre yurtdışında yaşamanın en önemli tarafı özgür düşünen, özgür olan insanların arasında olmak. ”

Atakan’ın diğer gençlerle ortaklaştığı alan ise, ait olduğu inanç ve ırk grubundan insanlarla bir arada yaşaması. Alevi çoğunluğun değil de Sünni vatandaşların yaşadığı herhangi şehrin herhangi bir semtinde olsaydı, durumun çok daha farklı olacağının farkında: “Trabzon’un Sünni çoğunluklu bir mahallesinde yaşayan bir Alevi genciyle benim aynı durumda olmadığımın farkındayım.”

‘Kara Marsık’tan ‘Afro-Türk’e 

Gülşah, Osmanlı döneminde Afrika’dan köle olarak getirilen Siyahların artık Türkiye vatandaşı olan torunlarının yoğun olarak yaşadığı Ege Bölgesi’nin en büyük şehri İzmir’de doğmuş. “Güvende hissetmediği” için soyadını vermek istemiyor. Şimdilerde uluslararası bir sivil toplum kuruluşunda çalışıyor. Afrika kökenli birçok aileye benzer şekilde hem anne hem de baba tarafı, tarım işçileri olan ailelerden oluşuyor. Baba tarafının Yugoslav göçmeni olduğunu, kendisi için doğru tanımın AfroTürk’ten ziyade, AfroTürkiyeli olduğunu söylüyor. Çocukluğundan başlayan, ancak o zamanlar adlandıramadığı farklılık hissini şöyle açıklıyor:

 “Şanslıydım anneannemi gördüm ve onunla yaşadım ancak aile ağacımızın anneannemden öncekileri, nereden geldiklerini, isimlerini, anadillerinin ne olduğunu öğrenme şansımın olmayışı… Dışarıya her adım atışında ‘Marsık’ diye isim takmanıza! sebep olacak kadar siyah olan anneanneme bir de evin içinde ‘biz neden böyleyiz? Nereden geldik?’ diye soramamanın verdiği boğazınızdaki düğüm hissi işte. Evde soramıyorsun, okulda anlatılmıyor, hiçbir yerde yazmıyor… İlk nesiller de benzer durumlardan geçmişler. Kölesin, azat edilince yuva kuruyorsun ama çocuğun sorduğunda köle geçmişinden bahsetmeye utanıp başka hikayeler anlatıyorsun. Nasıl bir kültür aktarımı olsun?”

Çocukluğumda çok dışlandığımı hissettiğim, zorlandığım zamanlar oldu ve sebebini, çözümünü bilmediğim bir durumla baş etmek zorunda kaldım.”

Diğer azınlık toplumlara mensup genç bireylere nazaran, fiziki farklılığın da eklenmesiyle saklanması da mümkün olmayan Afrika kökenine dair yaşadığı ötekileştirme, Gülşah’ın en çok çocukken başına gelmiş:

“Benim uğradığım ayrımcılık maalesef çocuk yaşlarıma denk geldi. Farklı ten renginden dolayı yaşıtlarım tarafından bana isimler takıldı, dalga geçildi. Şimdi düşününce gülüyorum çünkü komik! Ama çok dışlandığımı hissettiğim, zorlandığım zamanlar oldu ve sebebini, çözümünü bilmediğim bir durumla baş etmek zorunda kaldım. Öğrencilik dönemimde hiçbir özel güne gelmemiş olmasını da onu kaybettikten sonra anneannemden öğrendim. Her seferinde ‘Ben gitmeyeyim şimdi Gülşah’ı rahatsız ederler’ demiş.  Aydınlanmamı ancak büyüyüp üniversite çağına gelince ‘Osmanlı İmparatorluğu döneminde Söke ovasına Sudan’dan pamuk işçileri getirilmişti’ cümlesini duyunca yaşadığım için o döneme kadar bilinçlenmemiştim. Bilinçlenmeye başladığımı düşündükten sonra da herhangi bir ayrımcılığa uğramadım. Keşke çocukken uğrayacağıma şimdi uğrasaymışım,üç-beş kelam edebilirdim diyorum. Topluluğumuzda daha zor hayatlar yaşayan ve hala hergün ayrımcılık ile baş etmek zorunda kalan Afro-Türkiyeliler olduğu sürece ‘hayat çok güzel’ demeye dilim varmıyor.”

Önceki nesillerle karşılaştırıldığında, yeni neslin daha şanslı olduğunu düşünen Gülşah, bu şansı elde edebilmek için çok şeyler feda edildiğinin farkında, “Daha şanslı olduğumuzu söyleyebilirim. İlk neslin bugünkü kuşağa aktarabildiği çok az şey var. Ne sözlü ne de yazılı bir aktarım mümkün olmamış. Kölelik resmi olarak kaldırılmış, sonra da ‘gündüz feneri gibi parlayan’ ten rengimize aldırış etmeden ‘siz Türksünüz’ denmiş. Her gün aynaya baktığımızda gördüğümüz bu rengi nasıl unutmamız beklenebilir? Malum ten rengimizi gizlemenin bir yolu yok, atalarımız da bize lütfedilen bu statüyü hak etmek için milliyetçi olmuşlar, hacca gitmişler, Türk gibi oturup Türk gibi kalkmışlar. Ne yapsalar her ortamda yabancı olarak görülmüşler.” 

Gülşah’ın da aktardığı gibi, şu an için Türkiye’de Afro-Türkiyeli nüfusunu tahmin etmek kolay değil; çünkü nüfus sayımı esnasında kimsenin ten rengine ve “getirildikleri” yere bakılmıyor. Fakat, bir kısmı Afrika’nın çeşitli ülkelerinden Anadolu’ya pamuk tarlalarında çalışmak için getirildikleri, diğer bir kısmı da azat edildikten sonra Ege ve Akdeniz’deki karantina bölgelerinde toplandıkları için yoğunluk daha çok İzmir, Aydın, Muğla ve Çukurova Bölgesi civarında.

Kölelik alanında değerli çalışmalar yapan Ortadoğu Tarihçisi E.R. Toledano, Mısır hariç, İmparatorluğa 19. yy’da yılda 10 ila 13 bin beyaz ve siyah köle ‘ithalatı’ yapıldığından bahsediyor” diyerek tahmin edebileceğimiz tek sayının, Osmanlı Devleti zamanında ortalama kaç Afrika vatandaşının ülkeye girdiği olduğunu ifade ediyor.

Gülşah’ın, kimliği tanıtma ve ifade etme açısından dönüm noktası olarak tanımlandığı şey ise, bir köle torunu olan Mustafa Olpak‘ın İzmir’de kurduğu Afrotürkler Derneği. “Bu topraklarda köleliğin yaşandığını yüksek sesle söyleyebilen Mustafa Olpak diye bir adam çıktı ve ‘Biz varız. Uzunca bir süredir de buradaydık’ diyerek İzmir’de AfroTürkler derneğini kurdu. Bu bir dönüm noktası oldu bizim için. Nihayet ‘Arap’ değil ‘Afro’ olarak anılmaya başlandık.”

Kardeş ile ‘istenmeyen çocuk’ arasındaki ince sınır: Türkiye’de Kürt olmak

Azınlık kavramını oluşturan en büyük neden din ve inanç farklılığı. Dini farklı olmayan, fakat farklı bir ırka doğmuş, sayıca çoğunluğun içindeki azınlık kalsa da ‘az’ olarak tanımlayamayacağımız, yakın tarihe bakıldığında da kendi kimlik ve dilleriyle olsa olsa zaten 30-40 senedir ‘kabullenilen’ bir halk Kürt halkı. Aynı zaman da karşılaştığı tüm zorluklara rağmen diline ve kültürüne bağlı, dilini en az resmi dil olan Türkçe kadar yaygın kılmış, sokağa indirmiş bir halk da. Kimliğin siyasileşmesi denildiğinde akla ilk gelen grup. Siyasi olsun olmasın, Türkiye’de yaşayan Kürt gençleri ne hissediyor, nasıl yaşıyor sorusunu şu an hayat şartları ve okulu nedeniyle İstanbul’da ikamet eden Süleyman‘a sorduk. 

Nasıl diyeyim size, ikinci plandayız…. Bazı arkadaşlarım var, ‘Sen diğer Kürtler gibi değilsin, İstanbul’da yaşıyorsun, Türkçen daha iyi, daha sosyalsin.’ diyorlar. Bu benim çok zoruma gidiyor.”

Süleyman, 20 yaşında Hakkari’de doğup büyümüş, sonrasında okumak ve çalışmak için İstanbul’a gelmiş bir Kürt genci. Yaşadığı kaygılar ve içinde bulunduğu durum sebebiyle ne soyadını ne de fotoğrafını paylaşmamızı istiyor. İstanbul’da özel bir üniversitede önce Diş Hekimliği Fakültesini kazanmış, fakat bölüm zor geldiği için şimdi Hukuk Fakültesi’nde okuyor.

Babasını 2000’lerin başında hastalık sebebiyle kaybettiği ve ailenin en büyük çocuğu olduğu için 13 yaşından itibaren hem kendi harçlığını çıkarmak hem de ailesine bakmak için İstanbul’da çalışıyor. Süleyman, Türkiyeli bir Kürt olmayı şöyle anlatıyor:

 “Nasıl diyeyim size, ikinci plandayız. Örneğin dışarıda bir arkadaş grubumlayım, ten rengimden dolayı, polis sadece benden kimlik istiyor. Başka bir gün, Ankaralı ve Bursalı bir arkadaşımla beraberim, polis benim kimliğime bakıyor; Hakkariliyim. Bana, ‘Sen bunlarla nasıl dolaşıyorsun, siz nasıl tanıştınız?’ diye soruyor. Bazı arkadaşlarım var, ‘Sen diğer Kürtler gibi değilsin, İstanbul’da yaşıyorsun, Türkçen daha iyi, daha sosyalsin.’ diyorlar. Bu benim çok zoruma gidiyor. İnsanlar ana diliyle yetiştirilmemiş, ana diliyle eğitim görmemiş; o yüzden de Türkçe bilmiyor.”

Süleyman’ın kimliğinden dolayı yaşadıklarıyla ilgili anlatabileceği çok fazla anısı var. Onu en çok etkileyenlerden bir tanesini bizimle paylaşıyor:

 “Bir gün bir gece kulübünde çalışırken, temizliği bitirdikten sonra annemle konuşuyordum. Benim annem Türkçe bilmez, o yüzden de Kürtçe konuşmak durumundayım. Sonrasında patron yanıma gelip  ‘Bu dükkanda Kürtçe konuşmak yasak’ dedi. Yani neden? Sonrasında Kürt olduğumu açıkladım, benim Kürt olduklarımı bildiklerini, bunu bilerek beni işe aldıklarını, nasıl bir İngiliz annesiyle İngilizce konuşursa bir şey demeyecekleri gibi bana da böyle davranamayacaklarını söyledim.”

Kürtlerin azınlık olduğu bir yurtta, Kürt olduğunu öğrenen diğer öğrencilerin odayı basmaya karar vermeleri ise hiç unutamıyor. ‘En iyi Kürt, ölü Kürt.’ diye atılan sloganların arasından sağ salim kurtulabilmiş neyse ki. “Ben bunu hiç unutamıyorum, unutamam da” diyor anlattıktan sonra.

Türk-Kürt kardeştir diyorlar ama biz bir kardeşlik görmüyoruz.”

Türkiye’de Kürtlere karşı olan tutumu, Amerika’da Afrika kökenli insanlara uygulanan tutumla bir tutuyor; “‘Türk-Kürt kardeştir.’ diyorlar ama biz bir kardeşlik görmüyoruz.” Süleyman’a göre Kürtlerin Türkiye’de resmi olarak sahip oldukları tek hak, seçme ve seçilme hakkı. Sonrasında ekliyor, “Ama o hakkı da kullanıp birini seçsek bile bizi yönetmesi için yerine gidip başka birini atıyorlar. Bizi hiçe saymaktır bu.”

Yurtdışında yaşamayı düşünüp düşünmediğini sorduğumuzda, üniversite bittikten sonra gitmeyi planladığını söylüyor. Bunun ana sebeplerinden biri Türkiye’de iş bulamayacağını düşünmesi. Bunun dışında, şu an İsviçre’de olan akrabaları var. Onların özgürce yaşayıp dillerini istedikleri gibi konuşabiliyor olmaları da gitmeyi istemesi için diğer bir neden. 

Konuşmasını bitirirken hem çalışmak hem de okumak için neden İstanbul’u tercih ettiğine açıklık getirmek istiyor: “İstanbul’da çok farklı kültürlerden insan var. Farklılık var, farklı diller var. O yüzden daha rahat hissediyorsun. Kendi açımdan da daha güvende hissediyorum.”

İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında ‘tamamen normalleşme’ anlaşması

İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri, ilişkilerini “tamamen normalleştirmek” için anlaşmaya vardı. Anlaşmayı duyuran ABD Başkanı Donald Trump “Bugün büyük atılım. İyi muhteşem dostumuz İsrail ve BAE arasında tarihi barış anlaşması” dedi.

Trump, iki ülke arasındaki İbrahim Anlaşması (the Abraham Accord) isimli anlaşma hakkında “Daha barışçıl ve müreffeh bir Ortadoğu için önemli bir adım. Şimdi buzlar çözüldü” değerlendirmesinde bulundu.

Anlaşma ne öngörüyor?

Anlaşma yatırım, turizm, kültür, doğrudan uçuşlar, güvenlik, telekomünikasyon, teknoloji, enerji, sağlık, kültür ve çevre konularındaki ilişkilerin geliştirilmesini öngörüyor.

Trump’ın damadı ve danışmanı Jared Kushner ise anlaşma kapsamında Dubai ve Tel Aviv arasındaki uçuşların açılacağını aktardı.

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien, İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında varılan anlaşma için ilerleyen günlerde liderlerin katılımıyla, Beyaz Saray’da resmi bir imza töreni yapılabileceğini açıkladı.

İlhak planı devam ediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın bazı kısımlarını ilhak planına ilişkin ise Netanyahu, “ABD Başkanı Donald Trump, Batı Şeria’nın bazı kısımlarının ilhakını geçici olarak askıya almamı istedi, ben de kabul ettim” dedi.

Planın bazı bölgeleri bir süreliğine askıya alındı. Ancak Netanyahu planın ABD ile koordineli bir şekilde devam ettiğine de vurgu yaptı.

Filistin Abu Dabi’deki büyükelçisini geri çekti

Filistin, Birleşik Arap Emirlikleri’nin İsrail ile normalleşme anlaşmasına tepki için Abu Dabi’deki büyükelçisini geri çekti.

Filistin Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, “ABD, İsrail ve BAE’den yapılan İsrail-BAE normalleşme açıklamasının ardından Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın talimatları doğrultusunda, Filistin’in Abu Dabi Büyükelçisi derhal geri çekildi” ifadeleri kullanıldı.

İran: Filistin davasına sırtını döndü

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın Uluslararası İlişkilerden Sorumlu Özel Yardımcısı Hüseyin Emir Abdullahiyan, İsrail ile ilişkileri normalleşme konusunda anlaşmaya varan Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) Filistin ve Kudüs davasına sırtını dönmekle suçladı. Abdullahiyan konuyla ilgili şunları söyledi:

BAE’nin, sahte ve suçlu İsrail rejimiyle ilişkileri normalleştirme adına yeni yaklaşımı, barış ve güvenliği sağlamaz yalnızca siyonistlerin suçlarının devam etmesine hizmet eder. BAE yönetimi, Filistin ve Kudüs davasına sırtını dönmüştür ve bu tutumunun hiçbir gerekçesi yoktur. BAE, bu stratejik hata ile siyonizm ateşine yakalanacaktır” değerlendirmesinde bulundu.

 

Haziran ayı cari açığı 2 milyar 934 milyon dolar oldu

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 2020 yılı Haziran ayı ödemeler dengesi verisini paylaştı. Buna göre, cari işlemler açığı bir önceki yılın Haziran ayına göre 2 milyar 839 milyon dolar artarak 2 milyar 934 milyon dolar olarak gerçekleşti.

Böylece on iki aylık cari işlemler açığı 11 milyar 94 milyon dolar oldu. 2020 yılı Ocak-Haziran döneminde cari açık 19 milyar 804 milyon dolar olarak gerçekleşti.

Hizmet açığı arttı

Bu gelişmede, geçen yılın aynı ayında 3 milyar 413 milyon dolar net fazla veren hizmetler dengesinde bu ay 294 milyon net açık gerçekleşmesi ve bir önceki yılın Haziran ayında 50 milyon dolar net giriş kaydeden ikincil gelir dengesi kaleminde bu ay 23 milyon dolar net çıkış gerçekleşmesi etkili oldu.

Bir önceki yılın Haziran ayında 2 milyar 647 milyon dolar fazla veren altın ve enerji hariç cari işlemler hesabı, bu ayda 181 milyon dolar fazla verdi.

Birincil gelir dengesi kalemi altında yatırım geliri kaleminden kaynaklanan net çıkışlar, bir önceki yılın aynı ayına göre 555 milyon dolar azalarak 522 milyon dolar oldu.

Eski AKP’li vekil Ankara Üniversitesi’ne rektör oldu

Eski AKP Adana Milletvekili ve Sağlık Bakanlığı müsteşarı Necdet Ünüvar,  Erkan İbiş’in yerine Ankara Üniversitesi Rektörü olarak atandı. yeni rektörü oldu.

Karar Resmî Gazete‘de yayımlandı.

Üç dönem AKP’de millletvekilliği yapan Ünüvar sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Şahsımı Ankara Üniversitesi Rektörlüğüne atayan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan ve teklif eden YÖK Başkanımız Sayın Yekta Saraç’a çok teşekkür ediyor, atanan diğer Rektör arkadaşlarımızı da tebrik ediyorum.” dedi.

İsrail Gazze’ye yakıt ikmalini durduruyor

İsrail, 2007’den beri karadan ve denizden abluka altında tuttuğu Gazze‘ye yakıt ikmalini durdurdu. Karara gerekçe olarak, Gazzelilerin ablukaya dikkat çekmek için uçurduğu yanıcı balonların sınırda yangın çıkarması gösterildi. İsrail’in kararı sonrası derinleşecek yakıt sıkıntısı nedeniyle, 2 milyon kişinin yaşadığı bölge elektriksiz kalabilir.

İsrail hükümeti, Gazzelilerin 2007’den bu yana devam eden ablukaya dikkat çekmek için uçurduğu yanıcı madde içeren balonları gerekçe göstererek bölgeye yakıt ikmalini durduracağını açıkladı. İsrail hükümetinden yapılan açıklamada, son günlerde İsrail’e ablukayı hafifletmesi için baskı yapma amacıyla uçurulan balonların, sınır bölgesinde çiftlik alanlarında yangın çıkardığı ifade edildi.

Gerekçe ‘güvenlik istikrarı’

İsrail Savunma Bakanlığı yakıt ikmalinin yanıcı madde içeren balonların sürekli olarak uçurulması ve bu durumun ‘güvenlik istikrarını bozması’ dolayısıyla yakıt ikmalinin durdurulması yönünde emir verildiğini açıkladı.

Karar, Gazze’de tepkiyle karşılandı. Bölgeye şu an altı saat elektrik verilip on saatlik kesinti yapılırken, İsrail’in kararının durumu daha da vahim hale getireceği tahmin ediliyor.

Gazze’nin tek elektrik dağıtım şirketinin yetkilisi Muhammed Thabet, İsrail’in yeni kararı nedeniyle bölgedeki tek santralin kapanabileceğini ve daha fazla kesinti yaşanabileceğini söyledi. Bölgeyi yöneten Hamas’ın sözcüsü Fevzi Barhum da İsrail’in adımını Gazze’nin ekonomik sıkıntılarını derinleştirecek bir saldırganlık olarak nitelendirdi.

Balıkçıların avlanma alanı daraltılmıştı

Öte yandan İsrail, dün gece balonların uçurulmasını gerekçe göstererek Hamas’a ait olduğu belirtilen bazı noktaları hava saldırısı ve tanklarla vurdu. Saldırılarda hasar gören yerlerden biriyse, Gazze’de Birleşmiş Milletler’e bağlı bir okul oldu. BM’den yapılan açıklamada, saldırı sırasında okulun boş olduğu ve yaralanan olmadığı belirtildi. İsrail ordu sözcüsü ise haberlerin araştırıldığını duyurdu.

İsrail, daha önce de balonları gerekçe göstererek Gazze’nin ana ticari sınırını kapatmış ve Filistinli balıkçılara avlanma izni verilen alanı daraltmıştı.

2 milyon insanın İsrail ablukası altında yaşadığı Gazze’nin enerjisi İsrail’e bağımlı.

Türkiye’de koronavirüs: 21 kişi hayatını kaybeti, 1.243 yeni tanı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de koronavirüs nedeniyle son 24 saatte 21 kişinin daha hayatını kaybettiğini, 1243 yeni vaka tespit edildiğini açıkladı. Böylece toplam ölü sayısı 5 bin 912’ye, vaka sayısı 245 bin 635’e yükseldi.

Bakan Koca’nın paylaşımı şöyle:

“Hasta sayımızdaki yükseliş süreklilik kazanmaya başladı. Ağır hasta sayımızdaysa 15 artış var. 5.807 filyasyon ekibimiz temaslı taraması yapıyor. 6-13 Ağustos arasında yapılan temaslı taraması sayısı 349.003. Sağlık ordumuza, kurallara uyarak destek olun.”

Türkiye’de ilk koronavirüs vakası 11 Mart’ta tespit edildi. O günden bu yana alınan önlemler kademeli olarak hafifletildi. 1 Haziran’dan itibarense “kontrollü normalleşmeye” geçildi. Normalleşme tablosu şu şekilde:

1 Haziran: 827 vaka, 23 ölüm (31.525 test)
2 Haziran: 786 vaka, 22 ölüm (32.325 test)
3 Haziran: 867 vaka, 24 ölüm (52.305 test)
4 Haziran: 988 vaka, 21 ölüm (54.234 test)
5 Haziran: 930 vaka, 18 ölüm (57.829 test)
6 Haziran: 878 vaka, 21 ölüm (35.846 test)
7 Haziran: 914 vaka, 23 ölüm (35.335 test)
8 Haziran: 989 vaka, 19 ölüm (39.361 test)
9 Haziran: 993 vaka, 18 ölüm (37.225 test)
10 Haziran: 922 vaka, 22 ölüm (36.521 test)
11 Haziran: 987 vaka, 17 ölüm (49.190 test)
12 Haziran: 1195 vaka, 15 ölüm (41.013 test)
13 Haziran: 1459 vaka, 14 ölüm (45.092 test)
14 Haziran: 1562 vaka, 15 ölüm (45.176 test)
15 Haziran: 1592 vaka, 18 ölüm (42.032 test)
16 Haziran: 1467 vaka, 17 ölüm (46.800 test)
17 Haziran: 1429 vaka, 19 ölüm (52.901 test)
18 Haziran: 1304 vaka, 21 ölüm (48.412 test)
19 Haziran: 1214 vaka, 23 ölüm (41.316 test)
20 Haziran: 1248 vaka, 22 ölüm (41.112 test)
21 Haziran: 1192 vaka,23 ölüm (40.496 test)
22 Haziran: 1212 vaka, 24 ölüm (41.413 test)
23 Haziran: 1268 vaka, 27 ölüm (42.982 test)
24 Haziran: 1492 vaka, 24 ölüm (53.486 test)
25 Haziran: 1458 vaka, 21 ölüm (52.303 test)
26 Haziran: 1396 vaka, 19 ölüm (51.198 test)
27 Haziran: 1372 vaka, 17 ölüm (45.213 test)
28 Haziran: 1356 vaka, 15 ölüm (48.309 test)
29 Haziran: 1374 vaka, 18 ölüm (51.014 test)
30 Haziran: 1293 vaka, 16 ölüm (50.492 test)

1 Temmuz: 1192 vaka, 19 ölüm (52.313 test)
2 Temmuz: 1186 vaka, 17 ölüm (49.714 test)
3 Temmuz: 1172 vaka, 19 ölüm (52.141 test)
4 Temmuz: 1154 vaka, 20 ölüm (48.248 test)
5 Temmuz: 1148 vaka, 19 ölüm (46.414 test)
6 Temmuz: 1086 vaka, 16 ölüm (52.193 test)
7 Temmuz: 1053 vaka, 19 ölüm (50.545 test)
8 Temmuz: 1041 vaka, 22 ölüm (49.302 test)
9 Temmuz: 1024 vaka, 18 ölüm (50.103 test)
10 Temmuz: 1003 vaka, 23 ölüm (48.787 test)
11 Temmuz: 1016 vaka, 21 ölüm (48.813 test)
12 Temmuz: 1012 vaka, 19 ölüm (45.232 test)
13 Temmuz: 1008 vaka, 19 ölüm (46.492 test)
14 Temmuz: 992 vaka, 20 ölüm (43.231 test)
15 Temmuz: 947 vaka, 17 ölüm (42.320 test)
16 Temmuz: 933 vaka, 21 ölüm (42.411 test)
17 Temmuz: 926 vaka, 18 ölüm (41.215 test)
18 Temmuz: 918 vaka, 17 ölüm (40.943 test)
19 Temmuz: 924 vaka, 16 ölüm (41.310 test)
20 Temmuz: 931 vaka, 17 ölüm (43.404 test)
21 Temmuz: 928 vaka, 18 ölüm (42.846 test)
22 Temmuz: 902 vaka, 19 ölüm (43.404 test)
23 Temmuz: 913 vaka, 18 ölüm (43.343 test)
24 Temmuz: 937 vaka, 17 ölüm (42.986 test)
25 Temmuz: 921vaka, 16 ölüm (43.312 test)
26 Temmuz: 927 vaka, 17 ölüm (40.016 test)
27 Temmuz: 919 vaka, 17 ölüm (45.283 test)
28 Temmuz: 963 vaka, 15 ölüm (47.412 test)
29 Temmuz: 942 vaka, 14 ölüm (45.712 test)
30 Temmuz: 967 vaka, 15 ölüm (43.236 test)
31 Temmuz: 982 vaka, 17 ölüm (46.492 test)

1 Ağustos: 996 vaka, 19 ölüm (44.846 test)
2 Ağustos: 987 vaka, 18 ölüm (40.287 test)
3 Ağustos: 995 vaka, 19 ölüm (41.301 test)
4 Ağustos: 1083 vaka, 18 ölüm (46.249 test)
5 Ağustos: 1178 vaka, 19 ölüm (53.842 test)
6 Ağustos: 1153 vaka, 14 ölüm (54.494 test)
7 Ağustos: 1185 vaka, 15 ölüm (56.726 test)
8 Ağustos: 1172 vaka, 16 ölüm (63.842 test)
9 Ağustos: 1182 vaka, 15 ölüm (61.446 test)
10 Ağustos: 1193 vaka, 14 ölüm (62.219 test)
11 Ağustos: 1183 vaka, 15 ölüm (61.716 test)                                                              12 Ağustos: 1.212 vaka, 18 ölüm (66.892 test)

 

Çin’de ‘gıda tasarrufu’ için restoranlarda sipariş edilecek yemeklere kısıtlama getiriliyor

BBC‘nin aktardığına göre, “N-1” adı verilen kural uyarınca restoranlarda en fazla, kişi sayısından bir eksik sayıda yemek siparişi verilebilecek. Örneğin beş kişilik bir aile en fazla dört porsiyon yemek söyleyebilecek.

Çin resmi haber ajansı Şinhua‘ya göre Şi, Salı günü yayımlanan konuşmasında “İsraf utanç vericidir, idareli olmak onurlu bir davranıştır” dedi.

‘Salgın, gıda güvenliğinin önemini gösterdi’

Çin lideri konuşmasında sofradaki her yemeğin arkasında büyük bir emek ve özverinin bulunduğuna vurgu yapan bir şiirden dizelere yer verdi ve “Gıda güvenliğinde bir kriz duygusuyla hareket etmeliyiz. Bu yılki Covid-19 salgını, alarm zillerini çaldı” diye konuştu.

Çin’de yiyecek israfı son haftalarda ülke genelinde birçok tarlanın sel suları altında kalmasından sonra yeniden gündeme geldi. Ürün rekoltesinin düşmesi, koronavirüs salgını nedeniyle yükselen gıda fiyatlarının daha da artmasına neden oldu.  Çin’in tahılının yüzde 20-30’unu ithal ettiği tahmin ediliyor.

Şi’nin uyarısının ardından yerel yönetimler gıda israfını önlemeye yönelik girişimler başlattı. Wuhan Restoranlar Birliği, Şi’nin uyarısının ardından üyelerinin ilk kez 2013’te ortaya atılan “N-1” kuralını uygulamaları çağrısında bulundu. Yeni kampanya uyarınca porsiyonların yarıya düşürülmesi ya da azaltılması, artan yemeklerin eve götürülmesi için restoranların kutular bulundurması isteniyor.

Vuhan gibi Hubei eyaletinde yer alan Şianning ile Henan eyaletine bağlı olan Şinyang kentleri de N-1 kuralını uygulayacağını açıkladı.

Çongqing Sanayi ve Ticaret Federasyonu, Şi’nin tavsiyelerine uyacağını; lokantalara, müşterilerin “idareli yemeleri” için uyarılar bulunan ışıklı levhaların konacağını ve israfa karşı müşterilerin “denetleneceğini” açıkladı.

‘Devlet siparişlere de mi karışacak?’

N-1 kuralı ile ilgili kampanya Çin’de sosyal medyada tartışma konusu oldu. Çin’in Twitter’ı diye tanımlanan Weibo‘da bazı kullanıcılar israf kampanyasına devlet yetkililerinin öncülük etmesini istedi.

Bazı kullanıcılar da insanların daha fazla kontrol altına alınmaya başladığından şikâyet ederek “Kaç tabak yemeğin sipariş edileceği de kurala mı bağlanacak?” diye sordular.

 

YÖK: Üniversiteler 1 Ekim’den sonra açılacak

Lise ve ilköğretim okullarının ardından üniversitelerin derse başı yapma tarihi de belli oldu. Yükseköğretim Kurulu Başkanı Yekta Saraç, üniversitelerin 1 Ekim tarihinden itibaren başlayacağını duyurdu.

Saraç yaptığı açıklamada “Bugün itibariyle üniversitelerimizin eğitim öğretim takvimlerini 1 Ekim sonrasında başlayacak şekilde planlamalarını istedik” ifadelerini kullandı.

Karar alma süreçlerinde üniversitelere geniş imkan tanındığını söyleyen Saraç, “Kampüslerdeki öğrencilerin seyreltilmesi, hareketliliğin azaltılması için üniversitelerimize karar alma süreçlerinde geniş imkan tanıdık” dedi.

Buna göre, salgının bölgesel ve yerel seyrine göre farklı programlar için yapılacak olan uygulamalara yönelik hususlarda üniversitelerin ilgili kurulları karar verecek.

Lise ve ilköğretim okulları Eylül’de açılıyor

12 Ağustos Çarşamba günü de Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, okulların ‘aşamalı ve seyreltilmiş’ şekilde 31 Ağustos’ta uzaktan eğitimle açılacağını duyurmuştu.

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu ile yapılan toplantı sonrası açıklama yapan Selçuk, “21 Eylül’de Bilim Kurulu tarafından tavsiye edilen sınıflarda yüz yüze eğitimin başlamasına karar vermiş bulunuyoruz. Dileyen özel okullar 17 Ağustos’tan itibaren eğitim faaliyetlerine başlayabilecek” ifadelerini kullanmıştı.