Ana Sayfa Blog Sayfa 1827

81 ilin tamamında kamuya açık alanda sigara içme kısıtlaması

İçişleri Bakanlığı, yeni tip koronavirüsle (Covid-19) mücadele kapsamında 81 ilin tamamında 12 Kasım tarihinden itibaren kamuya açık alanlarda sigara içilmesinin yasaklandığını duyurdu.

81 ilin valiliklerine gönderilen “Koronavirüs Tedbirleri” konulu ek genelgede “Yarından (12 Kasım Perşembe) itibaren tüm illerde vatandaşların özellikle yoğun olarak bulunduğu valilik ve kaymakamlıklarca duyurulan cadde ve sokaklar (özellikle trafiğe kapalı olanlar), ihtiyaç duyulan meydanlar ve toplu taşıma araç durakları gibi alanlarda, sigara içmek yasaklanacak” denildi.

65 yaş ve üzeri sokağa çıkma kısıtlaması

Genelgede 65 yaş ve üzeri vatandaşların sokağa çıkmalarına yönelik kısıtlamaların ise il bazlı yapılacak analizler neticesinde İl Hıfzıssıhha Kurullarınca belirleneceği belirtildi.

Valilerce; salgınının seyri anlık olarak takip edilerek hasta ve temaslı kişi, ağır hasta, entübe, vefat sayılarındaki artış trendlerine göre 65 yaş ve üzeri vatandaşların gün içerisinde saat 10:00­-16:00 arasında sokağa çıkabilmelerine, bu saatler dışında sokağa çıkmamalarına dair kısıtlamaya gidilecek.

Genelgede “Gelişmelere bağlı olarak alınan kararlar belirli aralıklarla gözden geçirilecek, kriterlerde iyileşme sağlanması durumunda kısıtlama aynı usulle kaldırılacak” ifadeleri kullanıldı.

 

 

Devlet Opera ve Balesi ile tiyatroların atama ve tayin yetkileri ellerinden alındı

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sanat kurumlarıyla ilgili aldığı yeni kararla Devlet Opera ve Balesi ile Devlet Tiyatroları’nın atama, tayin, görev değişikliğiyle ilgili söz hakkı ve karar yetkisi ellerinden alındı. Konuyla ilgili açıklama yapan Devlet Tiyatroları Sanatçıları Derneği (DETİS) ‘İvedilikle bu yanlıştan geri dönülmesini ümit ediyoruz” dedi.

Bakanlığın Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü‘ne tebliğ ettiği karara göre Devlet Tiyatro ve Devlet Opera Balesi Genel Müdürlüğü’nün ‘tüzel kişiliğe haiz’ yetkileri elinden alındığı bildirildi. Devlet Tiyatroları Sanatçıları Derneği (DETİS) ise bu doğrultuda atama, tayin, görev değişikliği, görevlendirme ile ilgili hiçbir söz hakkı ve karar yetkisi kalmadığını açıkladı. Dernek, ayrıca bir süre önce Devlet Tiyatroları’nın kritik önem taşıyan bazı makamlarına çeşitli kurumlardan kişilerin bakanlık tarafından atandığını da hatırlattı.

‘DT VE DOB Genel Müdürlükleri ortadan kaldırıldı’

Açıklamada Türkiye Sanat Kurulu‘nun (TÜSAK) bu yolla devlet tiyatrolarına fiilen geldiği, yapılan bu hamle ile Devlet Tiyatroları ve Devlet Opera Balesi Genel Müdürlükleri’nin ortadan kaldırıldığına dikkat çekilerek şunlar belirtildi:

“Böylelikle ülkenin en önemli ve gerekli iki en büyük sanat kurumunun yıkım çalışmaları bitmiş, enkaz altında kalan değerleri de hızla yağmalanmaktadır. Bu kabul edilemez bir uygulamadır. Sanat kurumlarını sanatçıların yönetmesine gerek yoktur cümlesi cahil ve çarpık bir zihnin ürünüdür. Sanat kurumlarını, iktidar sahiplerinin ideolojisine terk etmektir. Sanat ve sanat kurumları siyaset üstü bir yapıda korunmalı, kollanmalıdır”

‘İvedilikle bu yanlıştan dönülmesini ümit ediyoruz’

Dernek, acilen bu yanlıştan geri dönülmesi gerektiğinin altını çizdi: 

“Devlet Tiyatrosu pandemi döneminde de perdelerini hiç kapatmamış, tüm idari, teknik ve sanatçı personel canları pahasına görevlerinin başında bulunmuş ve ülkenin dört bir yanını sanatla buluşturmuştur. Buluşturmaya da devam etmektedir. Sanat özgürdür, kurumları özerktir. Siyasi iradenin en temel görevi bu özgürlüğü ve özerkliği korumak ve sürdürmektir. İvedilikle bu yanlıştan dönülmesini ümit ediyoruz”

Güvenpark saldırısı sanığına 37 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası

Ankara‘da 13 Mart 2016’da Kızılay‘daki Güvenpark otobüs duraklarında bomba yüklü otomobille düzenlenen terör saldırısıyla ilgili davada karar açıklandı. 36 kişinin hayatını kaybettiği, 344 kişinin de yaralandığı saldırının baş sanığı Suphi Akbaş, 37 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 10 bin 276 yıl hapis cezasına mahkum edildi.

Beraatlerini istediler

 
Müzakere arasından sonra Mahkeme Başkanı Azmi Çağatay Bilgin, heyetin kararını açıkladı. Buna göre Suphi Akbaş, “devletin birliği ve ülke bütünlüğünü bozma” suçundan ağırlaştırılmış müebbet, terör saldırısında hayatını kaybeden 36 vatandaşa yönelik “kasten öldürmek” suçundan 36 kez ağırlaştırılmış müebbet, saldırıda yaralanan 342 vatandaşa yönelik “kasten öldürmeye teşebbüs” suçundan 10 bin 260 yıl, “izinsiz patlayıcı madde bulundurmak” suçundan da 16 yıl hapis cezasına mahkum edildi.
 
Akbaş, toplam 37 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 10 bin 276 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
 
Davanın diğer sanıkları Ferit Ak ile Salih Şahin ise “üye olmamakla birlikte terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım” suçundan 15’er yıl hapse mahkum edildi. Sanıklar Akbaş ve Ak’ın tutukluluk halinin devamına hükmeden mahkeme, tutuksuz yargılanan Şahin hakkında ise tutuklamaya yönelik yakalama kararı çıkarılmasını kararlaştırdı.
 

İlk davada dokuz sanığa ceza

Saldırıya ilişkin açılan ilk davada sekizi tutuklu 55 sanık yargılanmış;  21 Kasım 2018’de  görülen karar duruşmasında sanık Mehmet Veysi Dolaşan da 37 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 10 bin 260 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. 

Saldırıyla ilgili iki sanığa da  birer kez ağırlaştırılmış müebbet, altı sanığa ise üç ila 12 yıl arasında hapis cezaları verildi. Dava sürecinde öldüğü anlaşılan üç sanığın dosyasının düşürülmesine hükmeden mahkeme, firari durumdaki örgüt yöneticilerinin de aralarında bulunduğu 36 sanığın dosyası ayrılmasına hükmetti.

Mahkeme, yedi sanığın ise beraatına karar vermişti. 

Dünyanın bütün çevrecileri ve işçileri birleşin!

Yazar: Stefania Barca

Çeviren: Ece Baykal Fide

*

Bugünlerde emek ve çevre hareketlerinin birbirlerini karşılıklı dışlayan ve görünüşte birbirleriyle çatışan gündemleri kulağa çok tanıdık hatta doğal geliyor. Fakat aslında bu yapay ayrılık endüstri çağının ittifak kurmaları halinde kapitalist “üretim çarkının”* mahiyetini sorgulayacak en güçlü iki toplumsal hareketlerini bölen hayati/önemli bir neoliberal stratejiden başka bir şey değil.

Dolayısıyla emek çevre ve halk sağlığı örgütlerinin mevcut çatışma halleri hakkında tarihsel bir perspektif kazanmaları ve ortak bir siyasal tasarının devrimci potansiyelinin farkına varmaları gerekiyor.

Geçtiğimiz on yılın en ciddi çevre, iş ve sağlık krizi karşısında birkaç yurttaş örgütü ve komitesinin ortaya çıktığı İtalya’nın Puglia bölgesi Taranto şehri bu olayın çok daha görünür hale geldiği bir yer. Bu örgütler ve komiteler şimdilerde yerel bir işverenin çalışanların işlerini elinden almaya yönelik tehdidine karşı siber aktivizmden film yapımına, sokak gösterilerinden kampanyalara kadar farklı eylem kaynaklarını ve biçimlerini tedavüle soktular.

En son, geleneksel olarak Roma’da işçi sendikaları konfederasyonu ve devlet televizyonu RAI tarafından düzenlenen 1 Mayıs kutlamalarıyla rekabet halinde kendiliğinden örgütlenen kitlesel bir konsere 100 bin insan toplamayı başardılar.

Taranto’ya özgürlük!

Eskiden devlete ait ILVA grubunun parçası (şimdiyse Riva ailesinin kontrolünde) olan, 2012’de yaklaşık 20 bin çalışanıyla Avrupa’daki en büyük ve en eski çelik fabrikası olan Taranto tesisi 2011 yılında ulusal çapta dikkatleri üzerine çekti.

Bir mahkeme kararı şirketi çevre düzenlemelerini ölçüsüzce ihlal etmekten suçlu buldu ve teknik onarım ve tahribata uğrayan bölgede çevresel temizlik sürecini tamamlayana kadar kapatılması hükmünü verdi.

Şirketin buna tepkisi çevre düzenlemesinin kendi ekonomik planlarıyla uyuşmazlığını yeniden ifade etmek ve işten çıkarmayla tehdit etme stratejisini yeniden kullanmak oldu. Bu, geçmişte, ticari çıkarlara karşı oluşacak her türlü eylemi yapısal olarak engellemeye yaramıştı. Şirket yönetimi mahkeme kararına karşı işçi eylemlerini bizzat organize edecek kadar ileriye gitti. Kamuoyunu –ILVA’nın şu an en büyük işveren olduğu- Taranto şehrinde savcılara ve çevreci örgütlere karşı sanki gerçek bir muhalefet olduğuna ikna etmeye yetecek kadar suç ortağı medya yayını desteği de kazandı.

Taranto örneği Allan Schnaiberg’ün “üretim çarkı” olarak adlandırdığı şeyin insanlara dayattığı dayanılmaz ikilemin çarpıcı bir tezahürü: Üretim ve yeniden üretim arasındaki ikilem. Bu, Hydra benzeri çok başlı bir canavar olarak düşünülebilir: Meslek hastalıkları, iş kazaları, çevre kirliliği, eko-kırım, halk sağlığı felaketleri, yerel ekonominin alternatif/özerk biçimlerinin olanaklarının yok olması, vs.

Geçtiğimiz son 50 yılda, bu canavar Taranto körfez bölgesinde kanser oranının, sakatlıkların ve diğer sağlık bozuklarının katlanılmaz şekilde yoğunlaşmasına neden oldu. Halk sağlığı alt yapısının zayıflığı ve düzgün sağlık sigortası sisteminin eksikliği durumu daha da dayanılmaz hale getirdi. Tıpkı bilim kurgu filmindeki Yaratık (Alien) gibi, Hydra benzeri canavar da yerel alana ve insanların bedenlerine girerek, onları içeriden fethediyor.

Taranto’daki 1 Mayıs konseri bu nedenle organizatörlerinin (ve birçok şehir sakinin) işçi sendikalarının ekolojik sorunlarla ilgili politikalarında fark ettikleri şeylere yönelik esaslı şekilde bir hoşnutsuzluğun ifadesiydi: 1) şirketin işten çıkarma tehdidine karşı umumiyetle kayıtsız görünmeleri 2) çevre kirliliğinin getireceği halk sağlığına yönelik tehditlere duyarsız olmaları; ve 3) yerelde tabandan örgütlenen çevre hareketlerine çoğunlukla karşı olmaları.

Oysa gerçek şu ki, -endüstri ekonomisinin ve toplumunun şimdiye kadar yapmaya çalıştığı gibi- yaşam ile işi birbirinden ayırmak ya da birbirine yabancılaştırmak imkansız. Başka türlü bir ekonomi inşa edilmeli: İnsan faaliyetini yaşamı destekleyecek hale getiren bir ekonomi.

Bir toplumun bütün üyelerinin, mekana (şehir, deniz, hinterlandı ve yerel ekosistemine) ve hatta yerel çevrede insan-dışı doğanın yaşamı destekleyen gündelik etkinliğine bağlı olarak, türlere yayılan farklı biçimlerinin parçası olduğu bir ekonomi.

Başka türlü bir ekonomiye acil ihtiyaç duyulduğu inkar edilemez. Endüstriyel bölgelerdeki işçi sınıfı topluluklarının biriktirdikleri ve hayatları boyunca taşıdıkları bütün o öfke, bastırılmışlık, acı ve çatışma şimdi yeni bir mücadele ufkuna yönelmeli. Piyasa, neoliberal devlet, sendikalar ve ilişkide oldukları siyasal partilerin bugüne kadar tasarladığından daha iyi bir düşe doğru…

Sonunda yerel halkı üretim çarkının dayanılmaz ikileminden, içlerindeki Yaratık’tan kurtaracak bir düş… Konser boyunca tekrar tekrar haykırılan Taranto’ya Özgürlük (Taranto libera!) sloganı tam da bunu anlatıyor.

Özgürlüğün araçları

Fakat başka bir dünyanın mümkün olması için öncelikle sadece bireyler ya da eylemci gruplar tarafından değil aynı zamanda siyasal düzeyde de hayal edilmesi gerek. Yeni bir dünyanın hayalini kurmak mücadelenin kendini içine kapanıp eski dünyanın çelişkilerini yeniden üretmesinin önüne geçerek daha yapıcı ve umutlu olması açısından önemlidir. Böylece dünyanın dönüştürülmesiyle uğraşacak; siyasallaşmak için yeni ihtimallere yol gösterecek eylemci bilgi-üretim tasarısı olarak siyasal hafıza önem kazanır.

Geçmişte ve şu anda başka insanların, mücadeleleri ve hareketleriyle kendi toplumumuzda ya da başka yerlerde yaptıkları şeylerin farkına vararak, sadece bir tane değil birçok başka dünyanın mümkün olduğunu daha net biçimde anlayacağız.

Bu ihtimalleri onların gerçekliğinde, düşlerinde ve mücadelelerinde; zaferlerinde ve ikilemlerinde görmek bize şu anda kendi ihtimallerimizi tasavvur etmemizde ve mücadelemizi daha iyi örgütlememizde yardımcı olacaktır. Bu, işten çıkarma tehdidinin giymeye zorladığı deli gömleğinden kendilerini kurtarma mücadelesi verenlere bu makalenin yapmayı amaçladığı katkıdır. Sonraki kısımda (simgesel) savaş baltalarına dönüşmesini umduğum bazı hikayeleri gün yüzüne çıkaracağım. Wu Ming yazarlar kolektifinin söylediği gibi: siyasal tasavvur aracılığıyla çalışan özgürlük araçlarını…

Ortak emek ve siyasal mücadele platformlarında oluşan İşçi/çevreci iş birliği savaş sonrası dünya tarihinde olağandışı değil. Seattle sokaklarında 1999 Dünya Ticaret Örgütü (WTO) karşıtı gösterileri sırasında kamyon şoförleriyle ekoloji aktivistlerinin ‘Kamyoncular ve kaplumbağalar’ pankartının ardında birlikte yürümeleri hiç de yeni bir şey değildi.

Daha önce Fordist dönemde başarıyla deneyimlenmiş, çevre koruma ile olduğu kadar iş ve halk sağlığı hakkında da yasal reformla sonuçlanan bir siyasal stratejinin yeniden ortaya çıkmasıydı sadece. ABD’de Temiz Hava ve Temiz Su yasalarının (1972) geçmesine olanak veren emek, çevre, öğrenci hareketleri ve feminist hareket arasındaki etkin iş birliği dönemin en güçlü işçi konfederasyonu, Petrol, Kimya ve Atom İşçileri (OCAW) tarafından da kuvvetle destekleniyordu.

İtalya’da Halk Sağlığı Sistemi’nin (Sistema Sanitario Nazionale) kendisi 1978’de sendikalar konfederasyonun içindeki ‘çevreci kulübün’ ön ayak olmasıyla, on yıllık şiddetli mücadelelerin ve iki genel grevin sonucunda ortaya çıkmıştı: daha önce de ‘doğrudan işçi denetimi’ ilkesini savunarak iş çevresi düzenlemelerinde (1970’de yürürlüğe giren Emek yasasının 4 ve 9’uncu maddeleri) devrimci değişimlere yol açmış iş yeri hekimlerinin, sosyologların ve sendika liderlerinin ittifakıyla…

Bu tür stratejik iş birliğinin diğer benzer örnekleri çok farklı yerlerden ve ekonomik sektörlerden bulunabilir: örneğin 1960ların ortasında daha iyi çalışma ve yaşam koşulları ve işçi haklarının tanınması için California portakal bahçelerinde ve üzüm bağlarındaki ücretli Latino işçileri örgütleyen Birleşik Çiftlik İşçileri tarafından yürütülen pestisit kullanımına karşı başarılı mücadele gibi… Mücadele tarım kimyasallarının sadece çiftçilere ve ailelerine değil tüm Amerikan tüketicisine ve çevreye yönelik ciddi sağlık tehdidini merkeze aldı.

Ama belki de işçilerin çevreciliğinin en çarpıcı örneği 1980lerin ortasında bir kauçuk dövücü –seringueiros– sendikasının ormanı güçlü kereste şirketlerinin ve çiftçilerin saldırısından korumak için başarıyla örgütlendiği Brezilya Amazon ormanlarının derinlerinde bulunabilir. Aynı zamanda kendi yaşam ve çalışma haklarını savunarak, kauçuk çıkarma, kabuklu yemiş toplama ya da balıkçılık gibi sürdürülebilir faaliyetleri idare edecek bir kooperatif kurdular. Çok sayıda sendikacının ve çevrecinin öldürülmesine neden olan güçlü yerel çıkarların tetiklediği şiddetli dirence rağmen kauçuk dövücülerin mücadeleleri, topraksız yerel halkın yasal olarak tanındığı ve devlet tarafından ormanın meşru ‘sahipleri’ ve bekçileri olarak desteklendikleri rezervlerin kurulmasını sağladı.

Yukarıdaki hikayelerin bize anlattığı şey aynı zamanda çevreci olan toplumsal mücadeleler geliştirilebilir; bu işçi sınıfı deneyimlerinden ve ekolojinin ne olduğuna dair görüşlerinden çıksa da…

Fotoğraf: Shutterstock

Daha somut dayanaklar

Fakat, emek ve çevre hareketleri arasında yenilenen ittifak geçmiştekinden daha somut dayanaklar üzerine inşa edilmeli. Her toplumsal derdin devası ya da toplumsal refahı sağlamanın tek yolu olarak ‘ekonomik büyüme’ ideolojisi etraflıca sorgulanmalı ve nihayetinde emek hareketi tarafından bırakılmalıdır. Çünkü ‘büyüme zorunlukları’ halkın ve insan dışı doğanın sağlığının en utanmazca şekilde hiçe sayılması için güçlü gerekçelendirmelerdir.

Aynı şey ekonomiyi (i.e kapitalizm) eko-verimli teknolojilerle ve Pazar mekanizmalarıyla yeşillendirmek illüzyonu için de geçerlidir. Bu hem emek hem çevre hareketlerinin büyük kısmı tarafından benimsenmiş ve devletler ve finansal kurumlar tarafından desteklenen bir illüzyondur.

Son 20 yıldır ‘gelişmiş’ ülkelerdeki sanayisizleşme süreci, ekonomiyi yeşillendirmenin nasıl sadece endüstriyel kazaların ve ölüm oranlarının daha az gelişmiş ülkelere kaymasına yol açtığını gösteriyor. Acımasız ‘çifte standart rejimine’ göre hareket eden çokuluslu şirketler kendi ülkelerinde yasaklanan ya da ağır yasal düzenlemeleri olan üretimi/teknolojileri yurtdışına taşıyabiliyorlar.

Bu mekanizma, endüstriyel faaliyetlerin başka yere kaydırılması tehdidiyle, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı topluluklarını işleri üstünden şantaja karşı git gide daha hassas hale getiriyor.

Dahası bugünün sözde yeşil teknolojilerinin çoğunun aslında çevre üzerinde, çalışma koşullarında ve özellikle geniş ölçekte uygulandığında halk sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisi var. Geçtiğimiz on yıldaki birkaç ‘yeşil ekonomi’ projesi hakkında tabandan örgütlü mücadelelerin (ve ilgili araştırmaların) kanıtladığı bir olgu bu. Örneğin rüzgar türbinlerine Yunanistan’da ve İspanya’da toprak kullanım modellerini etkilemesine neden olduğu kadar kırsal alan üzerindeki etkisi ve yerel iklimi ve tabiatı değiştirdiği nedeniyle de yerel halk tarafından şiddetle karşı çıkılıyor.

Aynı zamanda başka bir tartışma konusu ve ciddi iş kazalarının nedeni büyük güneş enerjisi santralleri de toprak, yerel iklim ve ekosistemler üzerinde çok daha büyük etkilerle ilişkilendiriliyor. Fakat en çarpıcı örnek genellikle yarı köle işçilerin korkunç zahmetli şartlarda ve sağlık riskine karşı çalıştırıldığı geniş şekerkamışı tarlalarının milyonlarca hektarlık ormanın yerini aldığı Brezilya’daki (ve Latin Amerika’da başka yerlerdeki) bio yakıt firmalarıdır.

Şüphesiz, mesele her alternatif enerji üretiminin çevreyi ve halk sağlığını eşit derecede tehdit ettiği küçümseyerek onları reddetmek değildir. Yenilenebilir ve fosil yakıt kaynaklı olmayan enerjiler hiç şüphesiz mevcut iklim krizinden çıkmanın tek olanaklı yolu olarak geliştirilmelidirler. Fakat boyut ve ölçek meselesi temel öneme sahiptir: alternatif enerji hane halkı ve yerel halka yönelik özerk ve merkezi olmayan biçimleri hedef alarak küçük ölçekte geliştirilebilir ve geliştirilmelidir. Yenilenebilir enerji teknolojileri sadece merkezi olmayan, yerel düzeyde denetlenen ve büyük kar (ve siyasal güç) yoğunlaşması oluşturmayacak bir ölçekte gerçekten sürdürülebilir olabilir. Fakat bu sadece şehir hayatının biçim ve yapısının değil bütün çalışma hayatının toplumsal olarak baştan aşağı dönüşmesi anlamına gelir.

Bugün dünyaya ızdırap yaşatan çoklu krizlerden -hem ekonomi ve çalışma hem de ekoloji ve halk sağlığı alanlarında- çıkmak için gereken çaba, siyaset, ekonomi ve sınırsız büyüme ideolojisi de dahil olmak üzere üretim çarkını tamamen terk etmek için gerekenden daha az değil.

Bu Carolyn Merchant’ın kuramsallaştırdığı gibi ekolojik bir devrim gerektirir: üretimin, üremenin ve bilinçlerin toplumsal düzeninde baştan aşağı bir değişimi. Yabancılaşmamış emek, yaşama saygı ve müştereklik üzerinde köklenen başka bir çalışma ve yaşama biçimi; üretim ve refah dağılımı, yeni ittifakın kendini üzerine inşa edeceği siyasal platform olmalı.

Dünyanın bütün işçileri ve çevrecileri birleşin!

Stefania Barca kimdir?

Bir çevre tarihçisi ve politik ekolojist olan Stefania Barca Portekiz’de Coimbra Üniversitesi Toplumsal Çalışmalar Merkezi’nde çalışmaktadır. Müşterekler ve işçi sınıfının çevreciliği tarihi üzerine çok sayıda yayın yapmıştır.

*Allan Schnaiberg’ün “Treadmill of Production” kuramı

**Makalenin İngilizce orijinaline buradan ulaşabilirsiniz. 

 

 

 

Bodrum Belediyesi’nden iklim adımı: Küresel İklim ve Enerji Sözleşmesi imzalandı

Bodrum Belediyesi küresel ölçekte bir sözleşmeye imza attı. Sürdürülebilir enerji politikalarını destekleyen Belediye Başkanları Küresel İklim ve Enerji Sözleşmesi‘ni imzaladı. Böylece ilçenin daha temiz ve çevreye duyarlı bir kent olması hedefleniyor.

‘Hedefimiz Bodrum’un temiz bir kent olması’

Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras, iklim değişikliği eylem planını hazırlamayı taahhüt ettiklerini belirterek sözleşmeyle ilgili şunları söyledi:

“Bodrum Belediyesi olarak, Avrupa Komisyonu tarafından yürürlüğe konan ve sürdürülebilir enerji politikalarını destekleyen Başkanlar Sözleşmesi’ne  imzamızı attık. Bu imzayla, kentimizdeki sera gazı salınımını azaltmayı, sera gazı envanteri ve iklim değişikliği eylem planı hazırlamayı taahhüt ediyoruz. Nihai hedefimiz, Bodrum’un daha yaşanabilir, temiz ve çevreye duyarlı bir kent olması”

Ayrıca, imzalanan bu sözleşmeyle ilçede, sera gazı salınımının azaltılması, sera gazı envanterinin ve iklim değişikliği eylem planının hazırlanmasının önünün açılması bekleniyor.

‘Sürdürülebilir Enerji Eylem Planları hazırlayacağız’

Başkan Arasküresel iklim değişikliğine de dikkat çekerek, Bodrum ölçeğinde Sürdürülebilir Enerji Eylem Planları hazırlayacaklarını söyledi:

“Küresel iklim değişikliği, insan faaliyetlerinden kaynaklı sera gazı konsantrasyonunda artışın bir sonucudur. Sıcaklıkların yükselmesi, yağış döngülerinin değişmesi, doğal afetlerin sıklığı, küresel ısınmanın getirdiği olumsuzluklar. Ne yapacağız? İlk iki yıl, Bodrum ölçeğinde Sürdürülebilir Enerji Eylem Planları hazırlayacağız. Bu konuda Kent Konseyimizle birlikte inisiyatif alıyoruz”

Ayrıca Aras, Bodrum’da, 2030 yılına kadar sera gazı salınımını en az yüzde 40 oranında azaltmayı hedeflendiklerini açıkladı.

Sözleşmeyi sadece 23 belediye imzaladı

Belediye Başkanları Küresel İklim ve Enerji Sözleşmesi’ni bugüne kadar Türkiye‘de sadece 23 belediye imzaladı. Muğla kenti için ise bu sözleşme ilk defa imzalandı.

Daha önce bu sözleşmeye imza atan Türkiye’deki belediyelerin listesi ise şu şekilde: Yenişehir-Mersin, Yenimahalle, Bolu, Çorlu, Sakarya, Gaziantep, Pendik, Bayındır, Şişli, Bağcılar, Bursa, İzmir, Çankaya, Maltepe, Nilüfer, Eskişehir-Tepebaşı, Antalya, Kadıköy, Seferihisar, Bornova, Eskişehir, Karşıyaka-İzmir, Karşıyaka-Balıkesir. 

Trump sonucu kabul etmiyor, Biden geri adım atmıyor

ABD halkı, Amerika’nın 46. başkanını seçmek üzere oylarını kullandı. Çıkan sonuçlarda Demokrat Parti adayı Joe Biden‘ın seçim yarışını kazandığı görülüyor. Fakat Trump, seçim sonuçlarını kabul etmemekte kararlı. Biden ise göreve başlamasına kimsenin engelleyemeyeceğini söylüyor. Açıklamalar yeni bir krizin kapıda olduğunu gösteriyor.

‘Seçim bitmekten çok uzakta’

Joe Biden’ın zafer ilan etmesinin ardından açıklama yapan Trump ekibi, seçimlerde hile yapıldığını iddia ederek ‘seçimin bitmekten çok uzakta’ olduğunun altını çizmişlerdi. Donald Trump ise Twitter hesabından yaptığı paylaşımlarda seçimlerde usulsüzlük yapıldığını iddia ederek durumu yargıya taşıyacağını açıklamıştı. Ancak bu iddialara ilişkin somut bir bilgi ve kanıt henüz yok. Yargıdan herhangi bir sürpriz gelmezse ve Trump seçim usulsüzlüklerini konusundaki iddiasını kanıtlayamazsa 20 Ocak’ta Joe Biden göreve başlayacak.

Öte yandan Trump ve ekibinin itirazları sonu Georgia ve Winconsin eyaletlerinde oylar yeniden sayılacak. Nevada eyaletinde ise halen oy sayımının durdurulması isteniyor.

Trump’ın bazıları silahlı destekçileri, seçimi kaybeden adayları pes etmediği sürece sokakları terk etmiyor. Trump’ın sistemi zorlamaktan vazgeçmemesi halinde, sokaklarda iki adayın taraftarlarının karşı karşıya gelebileceğinden endişe ediliyor. 

Trump, Beyaz Saray’dan ayrılmazsa?

Trump, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlarda kaybettiği seçimi kazanacağına dair iddialarına devam ediyor.

Joe Biden, Trump’ın Beyaz Saray’dan ayrılmaması durumuna atıfta bulunarak şunları söylemişti: “Bu seçimde karar verecek olan Amerikan halkıdır ve ABD hükümeti Beyaz Saray’da yetkisiz olarak bulunanları dışarı çıkarmaya muktedirdir.”

Trump’ın görevi bırakmayı reddetmesi halinde Gizli Servis gözetiminde Beyaz Saray‘ı terk etmek zorunda kalabilir. Ayrıca böyle bir olayın yaşanması halinde ülkedeki iç karışıklıkların tırmanacağı yönünde görüşler var.

Biden’in taraftarları ise bir an önce seçilmiş Başkan’ın tanınmasını ve görevi devralma hazırlıklarının başlamasını talep ediyor.

Biden: Utanç verici

Öte yandan Joe Biden, Trump’ın seçim yenilgisini kabul etmemesini utanç verici olarak yorumladı. Ayrıca Biden, 20 Ocak’ta göreve başlamasına kimsenin engel olamayacağının altını çiziyor.

Sonuçlar henüz resmi olarak açıklanmış değil. Amerika’nın bazı eyaletlerinde oy sayımları haftaları bulabiliyor. Ancak şu ana kadar elde edilen sonuçlar  Joe Biden’in seçimi kazandığını ve durumun değişmeyeceğini gösteriyor.

Yeni başkan, Washington DC’deki Capitol binasının basamaklarında düzenlenen ve yeni dönemin açılışı olarak bilinen bir törenle 20 Ocak’ta resmen göreve başlayacak. Başkan, törenin ardından Beyaz Saray’a yerleşecek.

Boğaziçi Üniversitesi önünde eylem yapan Bimeks işçileri gözaltına alındı

Birikmiş ücret ve tazminat hakları için bir süredir mücadele yürüten Bimeks işçileri, patronları Vedat Akgiray‘ın ders verdiği Boğaziçi Üniversitesi‘nde eylem yapmak isteyince yeniden polis müdahelesiyle karşılaştı.

Güney Kampüs girişinde yapılan basın açıklamasının ardından Bimeks işçileri Leyla Akıncı, Meliha Mutlu, Dilek Aslan, Bünyamin Bilici ile Umut-Sen Sözcüsü Betül Celep gözaltına alındı.

’15 yıla kadar alacağımız var’

Yapılan açıklamada “Bimeks işçileri olarak yine Boğaziçi Üniversitesi’nin önündeyiz. 1500 Bimeks işçisinin maaş ve tazminatlarını ödemeyen, dünyanın en iyi üniversitelerinden biri olan Boğaziçi Üniversitesi’nde hala profesörlük yapmakta olan hırsız Vedat Akgiray burada” denildi.

Akgiray’ın abisi ve yeğeniyle birlikte maaş ve tazminatlarını gasp ettiği belirtilen açıklamada “2016 itibarıyla bizler maaşlarımızı alamamaya başladık. Daha sonra Bimeks çalışanlarını kapının önüne koydu. Hepimizin 5 yıl, 10 yıl, 15 yıla kadar alacağı var” ifadeleri yer aldı.

‘Bizim muhattabımız polis değil’

10 farklı ilde Akgiraylar hakkında suç duyurusunda bulunduklarını söyleyen eylemciler “Hiçbir devlet yetkilisi çıkıp bir açıklama yapmadı ve yaşananların hesabını sormadı. Biz istiyoruz ki, açtığımız ve kazandığımız davaları lütfen insanlar görsünler. Yürekli savcılar arıyoruz. Hakkımızı aramak için mücadele ediyoruz. Ancak devlet polislerle bizi karşı karşıya getiriyor. Polis bizim muhatabımız değil, biz de onların muhatabı değiliz. Bizim muhatabımız Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü” ifadelerini kullandı.

17 Eylül ve 2 Kasım’da da yine Boğaziçi Üniversitesi önünde bir eylem gerçekleştiren işçilere polis müdahale etmiş ve işçiler gözaltına alınmıştı.

 

Kuzey Kıbrıslılar sokakta: Başkalarının acısı üzerinde piknik yapmayın

Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan binlerce kişi, Türkiye’nin Kıbrıs’ın iç işlerine karşımasına tepki göstermek için binlerce kişinin katılımıyla bir protesto düzenledi.

“Müdahale değil irade” sloganıyla düzenlenen eylemde göstericiler Kuzey Lefkoşa‘dan 2000’li yılların başından beri barış ve birlik için tarihi mitingler düzenledikleri İnönü Meydanı’na kadar yürüdüler.

Unite Cyprus Now çağrıcılığında düzenlenen yürüyüşte göstericiler “Varosha ve Kıbrıs tüm Kıbrıslılarındır”, “Kıbrıs’ta son söz Kıbrıslılarındır”, “İrademize müdahale yok” yazılı pankartlar taşıdı.

Erdoğan ve Bahçeli’nin pikniğine tepki

Eylemde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 46 yıldır yerleşim ve iskana kapalı olan ve tam da Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde halka açılan Maraş sahillerinde piknik yapmak istemesine yönelik tepkilerin dile getirildiği “Başkalarının acısı üzerinde piknik yapmayın” yazılı pankartlar da yer aldı.

Erdoğan, geçtiğimiz günlerde Kıbrıs Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ile görüşmüştü. Görüşme sonrasında MHP lideri Devlet Bahçeli ile 15 Kasım’da Maraş’ta birlikte piknik yapacaklarını aktarmıştı.

Erdoğan açıklamasında “Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye’yi seven, kabullenen bir kardeşimiz orada Cumhurbaşkanı oldu. İnşallah Kıbrıs’ta şimdi yeni bir süreç başlıyor” ifadelerini kullanmıştı.

Seçime damga vuran Maraş tartışması

Kuzey Kıbrıs’ta cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesindeki sürece Ersin Tatar’ın 46 yıldır kapalı olan Maraş sahillerinin halka açıklanacağına dair açıklaması damga vurmuştu.

Açıklamaya tepki gösteren Akıncı, bu kararın seçim malzemesi yapılmasını eleştirmişti. Akıncı bu durumu “ülke demokrasisi açısından yüz karası” olarak nitelendirmişti.

Açıklamanın ardından iktidardaki Ulusal Birlik Partisi (UBP) – Halkın Partisi (HP) koalisyonunun ortağı HP’nin koalisyondan çekilme kararı almasıyla birlikte Kuzey Kıbrıs’ta hükümet düşmüştü.

Maraş sahillerinin bir kısmı gelen tüm tepkilere rağmen 8 Ekim tarihinde halka açılmış, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini ise o zamanki başbakan Ersin Tatar kazanmıştı.

Avrupa Birliği, Pfizer-BioNTech aşısı için 300 milyon dozluk ön anlaşma imzaladı

Avrupa Komisyonu, koronavirüse karşı yüzde 90 oranında etkili olduğu açıklanan Pfizer/BioNTech aşısı için 300 milyon dozluk ön anlaşma yapıldığını açıkladı. Amerikan şirketi Pfizer ile Alman BioNTech‘in ortak geliştirdiği aşının piyasaya sürülmesi halinde 300 milyon dozu Avrupa Birliği’ne satılacak.

Anlaşma kapsamında, 27 AB üyesinin 200 milyon doz aşı alabileceği ve 100 milyon dozluk da bir opsiyonunun bulunduğu belirtildi.

Avrupa Birliği daha önceden de AstraZeneca, Sanofi ve Johnson & Johnson firmalarının aşı adaylarını almak için ön anlaşmalar imzalamıştı. Brüksel’in Moderna, CureVac ve Novavax şirketleriyle de aşı görüşmeleri yaptığı biliniyor.

Rusya: Aşımız yüzde 92 oranında başarılı 

Pfizer şirketi, pazartesi günü yaptığı açıklamada aşının üçüncü faz denemelerinde Covid-19’a karşı yüzde 90 oranında başarı sağladığını açıklamıştı. Klinik çalışmalarının ara sonuçları ilk açıklanan çalışma Pfizer/BioNTech aşısı olurken, Rusya da bugün Sputnik V aşısının yüzde 92 oranında başarılı olduğunu duyurdu. 

Rusya Doğrudan Yatırım Fonu‘nun açıklamasında, Sputnik V’in üçüncü faz denemelerindeki ara test sonuçlarının ayrıntıları kamuoyuyla paylaşıldı. Buna göre, iki dozlu Sputnik V’in 16 bin kişi üzerinde yapılan ilk Faz-3 denemelerinde yüzde 92 oranında başarı sağlandı. Açıklamada, denemelerde iki doz Sputnik V alan deneklerin Covid-19’a yakalanma ihtimalinin, plasebo verilen deneklerden yüzde 92 oranında düşük olduğu belirtildi.

40 bin gönüllü katılacak

Gamaleya Enstitüsü tarafından geliştirilen Sputnik V aşısının Faz-3 denemeleri Moskova’da 29 klinikte yapılıyor. Denemelere toplamda, 40 bin gönüllünün katılacağı, bu kişilerin dörtte birinin plasebo alacağı belirtiliyor.

Rusya, Ankara’nın bu aşıyı gerekli testleri yaptıktan sonra Türkiye’de üretmek istediğini açıklamıştı. 

Girit’i sel aldı

Yunanistan’ın Girit adasında dün başlayan sağanak yağışlarda evler ve araçlar hasar gördü.

Yetkililerin aktardığına göre, yağışlar en çok turistlerin uğrak yeri olan Hersonissos kasabasında ve civar köylerde etkili oldu. Bölgede konut ve mağazalar sular altında kalırken,  en büyük hasar adanın başkenti Iraklio‘nun doğusunda meydana geldi.

Bölgedeki itfaiye ekibi, yağmur suyunu evlerden dışarı pompalamak ve sellerde mahsur kalanları güvenli yerlere taşımaları için 230 çağrı aldıklarını duyurdu.

İtfaiye teşkilatından yapılan açıklamada, bölgenin Genel Teyakkuz durumuna getirildiği ifade edildi.

Yağışların perşembeye kadar devam edeceği öngörülüyor.