ManşetEkoloji

Dünyanın bütün çevrecileri ve işçileri birleşin!

Yazar: Stefania Barca

Çeviren: Ece Baykal Fide

*

Bugünlerde emek ve çevre hareketlerinin birbirlerini karşılıklı dışlayan ve görünüşte birbirleriyle çatışan gündemleri kulağa çok tanıdık hatta doğal geliyor. Fakat aslında bu yapay ayrılık endüstri çağının ittifak kurmaları halinde kapitalist “üretim çarkının”* mahiyetini sorgulayacak en güçlü iki toplumsal hareketlerini bölen hayati/önemli bir neoliberal stratejiden başka bir şey değil.

Dolayısıyla emek çevre ve halk sağlığı örgütlerinin mevcut çatışma halleri hakkında tarihsel bir perspektif kazanmaları ve ortak bir siyasal tasarının devrimci potansiyelinin farkına varmaları gerekiyor.

Geçtiğimiz on yılın en ciddi çevre, iş ve sağlık krizi karşısında birkaç yurttaş örgütü ve komitesinin ortaya çıktığı İtalya’nın Puglia bölgesi Taranto şehri bu olayın çok daha görünür hale geldiği bir yer. Bu örgütler ve komiteler şimdilerde yerel bir işverenin çalışanların işlerini elinden almaya yönelik tehdidine karşı siber aktivizmden film yapımına, sokak gösterilerinden kampanyalara kadar farklı eylem kaynaklarını ve biçimlerini tedavüle soktular.

En son, geleneksel olarak Roma’da işçi sendikaları konfederasyonu ve devlet televizyonu RAI tarafından düzenlenen 1 Mayıs kutlamalarıyla rekabet halinde kendiliğinden örgütlenen kitlesel bir konsere 100 bin insan toplamayı başardılar.

Taranto’ya özgürlük!

Eskiden devlete ait ILVA grubunun parçası (şimdiyse Riva ailesinin kontrolünde) olan, 2012’de yaklaşık 20 bin çalışanıyla Avrupa’daki en büyük ve en eski çelik fabrikası olan Taranto tesisi 2011 yılında ulusal çapta dikkatleri üzerine çekti.

Bir mahkeme kararı şirketi çevre düzenlemelerini ölçüsüzce ihlal etmekten suçlu buldu ve teknik onarım ve tahribata uğrayan bölgede çevresel temizlik sürecini tamamlayana kadar kapatılması hükmünü verdi.

Şirketin buna tepkisi çevre düzenlemesinin kendi ekonomik planlarıyla uyuşmazlığını yeniden ifade etmek ve işten çıkarmayla tehdit etme stratejisini yeniden kullanmak oldu. Bu, geçmişte, ticari çıkarlara karşı oluşacak her türlü eylemi yapısal olarak engellemeye yaramıştı. Şirket yönetimi mahkeme kararına karşı işçi eylemlerini bizzat organize edecek kadar ileriye gitti. Kamuoyunu –ILVA’nın şu an en büyük işveren olduğu- Taranto şehrinde savcılara ve çevreci örgütlere karşı sanki gerçek bir muhalefet olduğuna ikna etmeye yetecek kadar suç ortağı medya yayını desteği de kazandı.

Taranto örneği Allan Schnaiberg’ün “üretim çarkı” olarak adlandırdığı şeyin insanlara dayattığı dayanılmaz ikilemin çarpıcı bir tezahürü: Üretim ve yeniden üretim arasındaki ikilem. Bu, Hydra benzeri çok başlı bir canavar olarak düşünülebilir: Meslek hastalıkları, iş kazaları, çevre kirliliği, eko-kırım, halk sağlığı felaketleri, yerel ekonominin alternatif/özerk biçimlerinin olanaklarının yok olması, vs.

Geçtiğimiz son 50 yılda, bu canavar Taranto körfez bölgesinde kanser oranının, sakatlıkların ve diğer sağlık bozuklarının katlanılmaz şekilde yoğunlaşmasına neden oldu. Halk sağlığı alt yapısının zayıflığı ve düzgün sağlık sigortası sisteminin eksikliği durumu daha da dayanılmaz hale getirdi. Tıpkı bilim kurgu filmindeki Yaratık (Alien) gibi, Hydra benzeri canavar da yerel alana ve insanların bedenlerine girerek, onları içeriden fethediyor.

Taranto’daki 1 Mayıs konseri bu nedenle organizatörlerinin (ve birçok şehir sakinin) işçi sendikalarının ekolojik sorunlarla ilgili politikalarında fark ettikleri şeylere yönelik esaslı şekilde bir hoşnutsuzluğun ifadesiydi: 1) şirketin işten çıkarma tehdidine karşı umumiyetle kayıtsız görünmeleri 2) çevre kirliliğinin getireceği halk sağlığına yönelik tehditlere duyarsız olmaları; ve 3) yerelde tabandan örgütlenen çevre hareketlerine çoğunlukla karşı olmaları.

Oysa gerçek şu ki, -endüstri ekonomisinin ve toplumunun şimdiye kadar yapmaya çalıştığı gibi- yaşam ile işi birbirinden ayırmak ya da birbirine yabancılaştırmak imkansız. Başka türlü bir ekonomi inşa edilmeli: İnsan faaliyetini yaşamı destekleyecek hale getiren bir ekonomi.

Bir toplumun bütün üyelerinin, mekana (şehir, deniz, hinterlandı ve yerel ekosistemine) ve hatta yerel çevrede insan-dışı doğanın yaşamı destekleyen gündelik etkinliğine bağlı olarak, türlere yayılan farklı biçimlerinin parçası olduğu bir ekonomi.

Başka türlü bir ekonomiye acil ihtiyaç duyulduğu inkar edilemez. Endüstriyel bölgelerdeki işçi sınıfı topluluklarının biriktirdikleri ve hayatları boyunca taşıdıkları bütün o öfke, bastırılmışlık, acı ve çatışma şimdi yeni bir mücadele ufkuna yönelmeli. Piyasa, neoliberal devlet, sendikalar ve ilişkide oldukları siyasal partilerin bugüne kadar tasarladığından daha iyi bir düşe doğru…

Sonunda yerel halkı üretim çarkının dayanılmaz ikileminden, içlerindeki Yaratık’tan kurtaracak bir düş… Konser boyunca tekrar tekrar haykırılan Taranto’ya Özgürlük (Taranto libera!) sloganı tam da bunu anlatıyor.

Özgürlüğün araçları

Fakat başka bir dünyanın mümkün olması için öncelikle sadece bireyler ya da eylemci gruplar tarafından değil aynı zamanda siyasal düzeyde de hayal edilmesi gerek. Yeni bir dünyanın hayalini kurmak mücadelenin kendini içine kapanıp eski dünyanın çelişkilerini yeniden üretmesinin önüne geçerek daha yapıcı ve umutlu olması açısından önemlidir. Böylece dünyanın dönüştürülmesiyle uğraşacak; siyasallaşmak için yeni ihtimallere yol gösterecek eylemci bilgi-üretim tasarısı olarak siyasal hafıza önem kazanır.

Geçmişte ve şu anda başka insanların, mücadeleleri ve hareketleriyle kendi toplumumuzda ya da başka yerlerde yaptıkları şeylerin farkına vararak, sadece bir tane değil birçok başka dünyanın mümkün olduğunu daha net biçimde anlayacağız.

Bu ihtimalleri onların gerçekliğinde, düşlerinde ve mücadelelerinde; zaferlerinde ve ikilemlerinde görmek bize şu anda kendi ihtimallerimizi tasavvur etmemizde ve mücadelemizi daha iyi örgütlememizde yardımcı olacaktır. Bu, işten çıkarma tehdidinin giymeye zorladığı deli gömleğinden kendilerini kurtarma mücadelesi verenlere bu makalenin yapmayı amaçladığı katkıdır. Sonraki kısımda (simgesel) savaş baltalarına dönüşmesini umduğum bazı hikayeleri gün yüzüne çıkaracağım. Wu Ming yazarlar kolektifinin söylediği gibi: siyasal tasavvur aracılığıyla çalışan özgürlük araçlarını…

Ortak emek ve siyasal mücadele platformlarında oluşan İşçi/çevreci iş birliği savaş sonrası dünya tarihinde olağandışı değil. Seattle sokaklarında 1999 Dünya Ticaret Örgütü (WTO) karşıtı gösterileri sırasında kamyon şoförleriyle ekoloji aktivistlerinin ‘Kamyoncular ve kaplumbağalar’ pankartının ardında birlikte yürümeleri hiç de yeni bir şey değildi.

Daha önce Fordist dönemde başarıyla deneyimlenmiş, çevre koruma ile olduğu kadar iş ve halk sağlığı hakkında da yasal reformla sonuçlanan bir siyasal stratejinin yeniden ortaya çıkmasıydı sadece. ABD’de Temiz Hava ve Temiz Su yasalarının (1972) geçmesine olanak veren emek, çevre, öğrenci hareketleri ve feminist hareket arasındaki etkin iş birliği dönemin en güçlü işçi konfederasyonu, Petrol, Kimya ve Atom İşçileri (OCAW) tarafından da kuvvetle destekleniyordu.

İtalya’da Halk Sağlığı Sistemi’nin (Sistema Sanitario Nazionale) kendisi 1978’de sendikalar konfederasyonun içindeki ‘çevreci kulübün’ ön ayak olmasıyla, on yıllık şiddetli mücadelelerin ve iki genel grevin sonucunda ortaya çıkmıştı: daha önce de ‘doğrudan işçi denetimi’ ilkesini savunarak iş çevresi düzenlemelerinde (1970’de yürürlüğe giren Emek yasasının 4 ve 9’uncu maddeleri) devrimci değişimlere yol açmış iş yeri hekimlerinin, sosyologların ve sendika liderlerinin ittifakıyla…

Bu tür stratejik iş birliğinin diğer benzer örnekleri çok farklı yerlerden ve ekonomik sektörlerden bulunabilir: örneğin 1960ların ortasında daha iyi çalışma ve yaşam koşulları ve işçi haklarının tanınması için California portakal bahçelerinde ve üzüm bağlarındaki ücretli Latino işçileri örgütleyen Birleşik Çiftlik İşçileri tarafından yürütülen pestisit kullanımına karşı başarılı mücadele gibi… Mücadele tarım kimyasallarının sadece çiftçilere ve ailelerine değil tüm Amerikan tüketicisine ve çevreye yönelik ciddi sağlık tehdidini merkeze aldı.

Ama belki de işçilerin çevreciliğinin en çarpıcı örneği 1980lerin ortasında bir kauçuk dövücü –seringueiros– sendikasının ormanı güçlü kereste şirketlerinin ve çiftçilerin saldırısından korumak için başarıyla örgütlendiği Brezilya Amazon ormanlarının derinlerinde bulunabilir. Aynı zamanda kendi yaşam ve çalışma haklarını savunarak, kauçuk çıkarma, kabuklu yemiş toplama ya da balıkçılık gibi sürdürülebilir faaliyetleri idare edecek bir kooperatif kurdular. Çok sayıda sendikacının ve çevrecinin öldürülmesine neden olan güçlü yerel çıkarların tetiklediği şiddetli dirence rağmen kauçuk dövücülerin mücadeleleri, topraksız yerel halkın yasal olarak tanındığı ve devlet tarafından ormanın meşru ‘sahipleri’ ve bekçileri olarak desteklendikleri rezervlerin kurulmasını sağladı.

Yukarıdaki hikayelerin bize anlattığı şey aynı zamanda çevreci olan toplumsal mücadeleler geliştirilebilir; bu işçi sınıfı deneyimlerinden ve ekolojinin ne olduğuna dair görüşlerinden çıksa da…

Fotoğraf: Shutterstock

Daha somut dayanaklar

Fakat, emek ve çevre hareketleri arasında yenilenen ittifak geçmiştekinden daha somut dayanaklar üzerine inşa edilmeli. Her toplumsal derdin devası ya da toplumsal refahı sağlamanın tek yolu olarak ‘ekonomik büyüme’ ideolojisi etraflıca sorgulanmalı ve nihayetinde emek hareketi tarafından bırakılmalıdır. Çünkü ‘büyüme zorunlukları’ halkın ve insan dışı doğanın sağlığının en utanmazca şekilde hiçe sayılması için güçlü gerekçelendirmelerdir.

Aynı şey ekonomiyi (i.e kapitalizm) eko-verimli teknolojilerle ve Pazar mekanizmalarıyla yeşillendirmek illüzyonu için de geçerlidir. Bu hem emek hem çevre hareketlerinin büyük kısmı tarafından benimsenmiş ve devletler ve finansal kurumlar tarafından desteklenen bir illüzyondur.

Son 20 yıldır ‘gelişmiş’ ülkelerdeki sanayisizleşme süreci, ekonomiyi yeşillendirmenin nasıl sadece endüstriyel kazaların ve ölüm oranlarının daha az gelişmiş ülkelere kaymasına yol açtığını gösteriyor. Acımasız ‘çifte standart rejimine’ göre hareket eden çokuluslu şirketler kendi ülkelerinde yasaklanan ya da ağır yasal düzenlemeleri olan üretimi/teknolojileri yurtdışına taşıyabiliyorlar.

Bu mekanizma, endüstriyel faaliyetlerin başka yere kaydırılması tehdidiyle, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı topluluklarını işleri üstünden şantaja karşı git gide daha hassas hale getiriyor.

Dahası bugünün sözde yeşil teknolojilerinin çoğunun aslında çevre üzerinde, çalışma koşullarında ve özellikle geniş ölçekte uygulandığında halk sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisi var. Geçtiğimiz on yıldaki birkaç ‘yeşil ekonomi’ projesi hakkında tabandan örgütlü mücadelelerin (ve ilgili araştırmaların) kanıtladığı bir olgu bu. Örneğin rüzgar türbinlerine Yunanistan’da ve İspanya’da toprak kullanım modellerini etkilemesine neden olduğu kadar kırsal alan üzerindeki etkisi ve yerel iklimi ve tabiatı değiştirdiği nedeniyle de yerel halk tarafından şiddetle karşı çıkılıyor.

Aynı zamanda başka bir tartışma konusu ve ciddi iş kazalarının nedeni büyük güneş enerjisi santralleri de toprak, yerel iklim ve ekosistemler üzerinde çok daha büyük etkilerle ilişkilendiriliyor. Fakat en çarpıcı örnek genellikle yarı köle işçilerin korkunç zahmetli şartlarda ve sağlık riskine karşı çalıştırıldığı geniş şekerkamışı tarlalarının milyonlarca hektarlık ormanın yerini aldığı Brezilya’daki (ve Latin Amerika’da başka yerlerdeki) bio yakıt firmalarıdır.

Şüphesiz, mesele her alternatif enerji üretiminin çevreyi ve halk sağlığını eşit derecede tehdit ettiği küçümseyerek onları reddetmek değildir. Yenilenebilir ve fosil yakıt kaynaklı olmayan enerjiler hiç şüphesiz mevcut iklim krizinden çıkmanın tek olanaklı yolu olarak geliştirilmelidirler. Fakat boyut ve ölçek meselesi temel öneme sahiptir: alternatif enerji hane halkı ve yerel halka yönelik özerk ve merkezi olmayan biçimleri hedef alarak küçük ölçekte geliştirilebilir ve geliştirilmelidir. Yenilenebilir enerji teknolojileri sadece merkezi olmayan, yerel düzeyde denetlenen ve büyük kar (ve siyasal güç) yoğunlaşması oluşturmayacak bir ölçekte gerçekten sürdürülebilir olabilir. Fakat bu sadece şehir hayatının biçim ve yapısının değil bütün çalışma hayatının toplumsal olarak baştan aşağı dönüşmesi anlamına gelir.

Bugün dünyaya ızdırap yaşatan çoklu krizlerden -hem ekonomi ve çalışma hem de ekoloji ve halk sağlığı alanlarında- çıkmak için gereken çaba, siyaset, ekonomi ve sınırsız büyüme ideolojisi de dahil olmak üzere üretim çarkını tamamen terk etmek için gerekenden daha az değil.

Bu Carolyn Merchant’ın kuramsallaştırdığı gibi ekolojik bir devrim gerektirir: üretimin, üremenin ve bilinçlerin toplumsal düzeninde baştan aşağı bir değişimi. Yabancılaşmamış emek, yaşama saygı ve müştereklik üzerinde köklenen başka bir çalışma ve yaşama biçimi; üretim ve refah dağılımı, yeni ittifakın kendini üzerine inşa edeceği siyasal platform olmalı.

Dünyanın bütün işçileri ve çevrecileri birleşin!

Stefania Barca kimdir?

Bir çevre tarihçisi ve politik ekolojist olan Stefania Barca Portekiz’de Coimbra Üniversitesi Toplumsal Çalışmalar Merkezi’nde çalışmaktadır. Müşterekler ve işçi sınıfının çevreciliği tarihi üzerine çok sayıda yayın yapmıştır.

*Allan Schnaiberg’ün “Treadmill of Production” kuramı

**Makalenin İngilizce orijinaline buradan ulaşabilirsiniz. 

 

 

 

Kategori: Manşet