Ana Sayfa Blog Sayfa 1813

Kıvanç Eliaçık’ın kaleme aldığı ‘Küresel Sendikalar Kılavuzu’ yayınlandı

Üretimin, ticaretin ve hizmetlerin küreselleştiği dünyada çok uluslu şirketler, sermaye yanlısı hükümetler ve küresel baskı araçları karşısında uluslararası sendikalara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Devrimci İşçi Sendikaları Konferansı (DİSK) Uluslararası İlişkiler Müdürü ve aynı zamanda Labourstart Yönetim Kurulu Üyesi Kıvanç Eliaçık tarafından kaleme alınan “Küresel Sendikalar Kılavuzu: Uluslararası Sendikal Hareket ve Küresel Sendikalar” kitabı NotaBene Yayınları‘ndan çıktı.

Küresel Sendikalar Kılavuzu, uluslararası sendikal hareketin tarihini inceliyor ve küresel sendikalar hakkında güncel bilgiler veriyor. Sendika eğitimlerinde kullanılmak üzere hazırlanan kitap, konuyla ilgilenen araştırmacılar ve öğrenciler için de temel kaynak niteliği taşıyor.

Kitapta neler yer alıyor?

İlk bölümde, 1’inci Enternasyonal’den Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’na (ITUC), uluslararası meslek sekreterliklerinden küresel çerçeve sözleşmelere uzanan tarihsel süreç özetleniyor.

İkinci bölümde mevcut tüm küresel sendika federasyonları, tarihsel gelişimleri ve güncel faaliyetleri bağlamında inceleniyor. Küresel Sanayi İşçileri Sendikası (IndustriALL) Kamu Hizmetleri Enternasyonali (PSI) UNI Küresel Sendika (UNI) Uluslararası Gıda Tarım Turizm İşçileri Federasyonu (IUF) Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu (ITF) Eğitim Enternasyonali (EI) İnşaat ve Ağaç İşçileri Enternasyonali (BWI) Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) Uluslararası Sanat ve Eğlence İttifakı (IAEA) ve Uluslararası Ev İşçileri Federasyonu (IDWF) gibi küresel sendika federasyonlarının tarihçeleri, iletişim bilgileri, üyelik yapıları ve Türkiye’ye yönelik kampanyaları hakkında detaylı bilgiler yer alıyor.

Üçüncü ve son bölümde ise Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve diğer uluslararası kuruluşlar hakkında genel değerlendirmelere yer veriliyor.

FMV Işık Okulları Ayazağa Yerleşkesi’nde kedi kapanı vahşeti

İstanbul’da yer alan FMV Işık Okulları Ayazağa Yerleşkesi’nde yaşayan kedilerin okul yönetimi tarafından kullanımı yasak olan kedi kapanları vasıtasıyla yakalandığı ve kampüs dışına gönderildiği iddia ediliyor.

Gazetemize konuşan ve ismini vermek istemeyen bir öğrenci bu uygulamanın 10 yıl gibi uzun bir süredir devam ettiğini, kendisinin ise 14 ayına şahit olduğunu söyledi. Bu sürede kampüsteki 30 kedinin “ortadan kaybolduğunu” belirten öğrenci, kedilerin nereye gönderildiği konusunda ise şeffaf bir bilgi alamadığını aktardı.

Işık Okulları’nda eğitim gören öğrenci “Kampüs içerisinde farklı noktalara kapan yerleştiriyorlar. Yakalanan kedileri de plastik bir kutunun içerisinde üst üste atarak kampüs dışarısına çıkarıyorlar” ifadelerini kullandı.

Video kaydı alındı

Okul içerisinde öğrenciler tarafından 12 Kasım günü akşam saatlerinde Ayazağa‘daki Işık Anaokulu arka bahçesinde çekilen bir videoda ise kampüs içerisinde yer alan kapanlar net bir şekilde görüntüleniyor.

Videoda konuşan kadın öğrenci kapanı gösterdikten sonra kedilerin yakalanmaması için kendisi kapattığını aktarıyor.

Kedilerin nereye götürüldüğü bilinmiyor

Gazetemize aktarılan bilgilere göre kedilerin nereye gönderildiğine dair somut bir açıklama da yapılmıyor. Bazı okul çalışanları kedilerin belediyeye teslim edildiğini söylerken, bazıları Nişantaşı’nda sokağa bıraktıklarını bazıları ise Boğaziçi Üniversitesi’ne götürdüklerini söylüyor.

Birçok anne kedinin de ortadan kaybolduğunu belirten öğrenci “Kedilerin hepsini yakından tanıyorum. Bir gün okula gittiğimde anne kedilerin ortadan kaybolduğunu gördüm. Anneleri gönderince henüz üç haftalık kedilere bakmak zorunda kaldım. Onların güvenini kazanmak da çok zor oldu. Dördünü sahiplendirebildim ancak diğerleri kaldı. Onlar da bir süre sonra yok olacaklar büyük ihtimalle” dedi.

Gerekçe: Öğrencilerin alerjisi var

Gazetemize konuşan öğrenci bu uygulamanın neden yapıldığını sorduğunda ise “Anaokulunda ve lisedeki öğrencilerin parmağını tırmalıyorlar” ve “Alerjisi olan çocuklar ve velilerden şikayet alıyoruz” gibi cevaplar aldığını söyledi.

Bu süreçte kedilerin bakımını üstlenmek, kısırlaştırma yapmak, kedileri sahiplendirmek gibi sorumluluğu okuldan alacak her türlü teklifin ise reddedildiği ve kedilerin kapanla yakalama işleminin devam ettiği belirtiliyor.

Kedi kapanı kullanmak yasak mı?

5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında “Sahipsiz hayvanlara ilişkin her türlü işlemin ve uygulamanın Valilik Orman Su İşleri Müdürlükleri ve Belediyeler” tarafından yapılabileceği belirtiliyor.

Bunun dışındaki hiçbir kurum, kuruluş ve bireyin ise sahipsiz hayvanlara müdahale etme, toplama, kapanla yakalama veya bir yerden bir yere taşıma hakkı bulunmuyor.

Konuyla ilgili birçok hayvan derneğiyle iletişime geçtiklerini belirten öğrenci “Bunca zaman yönetimle bir uzlaşmaya varmak için sesimizi çıkarmadık. Ancak kampüste kalan çok az kediye susarak yardım edemeyeceğimizin farkına vardık. O yüzden herkesin desteklerini bekliyoruz” çağrısında bulundu.

Türkiye topraklarının büyük kısmı erozyon tehdidi altında

Her yıl kasım ayının üçüncü haftasında gerçekleşen Erozyonla Mücadele Haftası’nı bu yıl toprak ve su temasıyla karşılayan TEMA Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, Türkiye topraklarının büyük bir kısmının erozyon tehdidi altında olduğunu vurguladı. 

Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) bu 16-22 Kasım tarihlerine denk gelen hafta boyunca internet üzerinden etkinlikler ve eğitimler düzenleyecek. Vakıf Başkanı Ataç, Türkiye’de toprak bozulumu sebeplerinin başında hala erozyon geldiğini belirtti. 

‘En verimli üst tabaka yok oluyor’

Ataç şöyle konuştu: 

“Toprak ve su yaşamın iki temel kaynağıdır. Ancak bugün insanların etkileriyle toprak ve su varlıkları önemli sorunlarla karşı karşıya. Toprak, onu koruyan bitki örtüsünün tahrip edilmesi sebebiyle erozyona uğruyor. Türkiye’de toprak bozulumu sebeplerinin başında hâlâ erozyon geliyor. Erozyonla toprağın en verimli kısmı olan üst toprak taşınıyor. Toprağın verimliliği, biyolojik çeşitliliği, su tutma ve karbon depolama kapasitesi azalıyor. Bugünün ve gelecek kuşakların gıda ve su ihtiyacının karşılanması, iklim değişikliğiyle mücadele edilmesi için erozyonun kontrol altına alınması gerekiyor”

‘Her yıl 642 milyon ton toprak erozyona uğruyor’

Ataç, her yıl bir futbol sahasından biraz daha büyük alandan, 2 ton toprağın denize karıştığını hatırlattı ve erozyon sebebiyle toprağın besin elementleri bakımından en zengin üst kısmı aşındığından kalan topraktaki besin elementlerinin azaldığına dikkat çekti: 

“Türkiye’de her yıl 642 milyon ton toprak erozyona uğrarken, 154 milyon ton toprak akarsularla denizlere taşınıyor. Diğer bir ifade ile her yıl yaklaşık bir hektar araziden (bir futbol sahasından biraz daha büyük bir alandan) 2 ton toprak denizlere taşınıyor. Halbuki 1 santimetre toprağın oluşması için 500 yıl gerekiyor. Kaybolan toprağın yanı sıra, erozyon sebebiyle toprağın besin elementleri bakımından en zengin kısmı olan üst toprak taşındığından, kalan topraktaki besin elementleri azalıyor.

Bu nedenle kimyasal gübre kullanımına olan ihtiyaç artıyor. Kimyasal gübre kullanımının artması suları kirletiyor, akarsular ve göllerde biyolojik çeşitlilik kaybına neden oluyor. Rüzgar erozyonuyla taşınan toprak tozları insanlarda solunum yolu hastalıkları başta olmak üzere çeşitli hastalıklara neden oluyor”

Erozyonla mücadele için yapılması gerekenler

Ayrıca, Ataç erozyonla mücadele için yapılması gerekenleri şöyle sıraladı: 

“Toprağın erozyona karşı korunmasında üzerindeki bitkilerin çok büyük rolü bulunuyor. Üzerindeki bitki örtüsü tahrip edilmiş ve eğimin yüksek olduğu alanlar erozyonun en çok görüldüğü arazilerdir. Topraklarımızı örten bitki örtüsünün artırılması için ağaçlandırma çalışmaları, mera ıslah çalışmaları ve tarım arazilerinde toprağı koruyan uygulamaların yapılması gerekiyor. Eğimli arazilerde toprağı ve suyu yerinde tutan teraslama, ağaçlandırma ve bitkilendirme; tarımsal arazilerde eş yükselti eğrilerine paralel sürüm, daha az toprak işleme ve şeritvari ekim çalışmaları yapılması erozyona karşı toprağın korunması için büyük önem taşıyor”

‘Ceza infaz kurumları ve eğitim evlerinde çocuklara yönelik istismar ve şiddet var’

CHP İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca, 20 Kasım Çocuk Hakları Günü nedeniyle CHP Genel Merkezi‘nde CHP İnsan Hakları Çalışma Grubu üyeleriyle birlikte basın toplantısı düzenledi.

Açıklamada Genel merkeze ve İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığına ulaşan talep, şikayet ve başvurular ile çocuk ve gençlik kapalı ceza infaz kurumları ve eğitim evlerine yapılan ziyaretler sonucunda tespit edilen hak ihlallerine yer verildi. Bu tespitler şu şekilde sıralandı:

  • Tutuklandıkları anda yeterli bilgi verilmediği,
  • Tutukluluk süresince eğitimden yararlanamadıkları,
  • Su ve beslenmenin yetersiz olduğu,
  • Eğitim desteği alabilecekleri televizyonun kendileri tarafından alınması gerekliliği,

‘Eğitim sistemine dahil edilmeyenler var’

  • Okur yazar olmayan çocukların bulunduğu,
  • Zorunlu eğitime rağmen kanunla ihtilafa düşmeden önce eğitim sistemine hiç dahil olmamış çocukların olduğu,
  • Ülke çapında sınavlara katılım hakkında yeterli bilgilerinin olmadığı ve/veya katılım imkanının olmadığı,
  • Ailelerinin yaşadığı yerden farklı bir şehirde infazın yapılması nedeniyle sahip olunan yasal görüş haklarının bile kullanılamadığı,

‘Çocuk doktoru ve psikiyatrı bulunmuyor’

  • Bazı kurumlarda çocuk doktorunun ve psikiyatrın bulunmadığı,
  • Hükümlü olmalarına rağmen eğitim evine nakil yapılmama durumu ya da disiplin yaptırımı olarak kapalıya geri gönderilme durumunun ceza olarak kullanıldığı,
  • Görüşlerin ayda 1 açık olanlarının tamamen kaldırıldığı, sayılarının kurumdan kuruma değiştiği, en fazla ayda 2 kapalı görüşe olanak sağlayan kurum olduğu,
  • Telefon hakkının arttırıldığı, telefon hakları en fazla haftada 2 kere 10’ar dakika şeklinde olduğu ancak telefon görüşmelerinin ücretli olması nedeniyle kullanılamadığı,

‘İstismar ve işkence’

  • Giysi yardımı konusunda Kızılay ile geçerli protokollere rağmen Kızılay’ın bu ihtiyacı gidermediği, giysi yardımlarını Kurumların inisiyatifi ile “çözülebildiği oranda” çözüldüğü tespit edilmiştir.
  • 2011 yılında Adana Pozantı, 2012 yılında Ankara Sincan, 2013 yılında İzmir Şakran ve Antalya, 2014 yılında yeniden Ankara Sincan Çocuk Cezaevlerinde, tutuklu çocuklara yönelik işkence, kötü muamele yapıldığı ve cinsel istismara uğradıklarına ilişkin yakınmalar sonucunda yapılan incelemeler, ne yazık ki savların gerçek olduğunu ortaya çıkarmıştır. Pandemi bahane edilmeksizin, bu konuda özel bir denetime ihtiyaç bulunmaktadır.

‘Çocuklar bilgi vermekten çekiniyor’

Ayrıca, tespit ve görüşmeler doğrultusunda; çocuklardan bulunduğu kurumdan önceki kurumda kötü muameleye uğrama, kapalıya sevk tehdidi gibi hak ihlalleri tespit edildiği belirtildi.

Çocukların cezaevi koşulları hakkında bilgi vermekten korktuğuna değinilen açıklamada “Bu konuda infaz koruma memurları tarafından tehdit edildikleri iddia edilmektedir” denildi.

‘Uyumadığım için darp edildim’

Açıklamada çocuklar tarafından yapılan açıklamalardan belli kesitlere de yer verildi. Çocukların uğradığı şiddet ve istismara yönelik ifadelerinden bazıları ise şu şekilde:

“Memurlar kamerasız bir yerde ve hücrede beni dövdü. Canımı yakan kişi hakkında herhangi bir işlem yapılmadı.”

“… Cezaevinde ilk girişte memurlar beni soyunma odasında dövdü. Birisi başka birisinin dolabını kurcaladığı için memur hepimizi copla dövdü. Buna benzer iki olay daha oldu.”

“… Kapalı Cezaevinde kalırken bir gece uykum gelmedi. Memur beni uyanık gördü. Neden yatmadın diyerek darp etti ve uyumaya zorladı.”

‘Ulusal Çocuk Politikası oluşturulmalı’

Bu tarz ihlallerin kabul edilemez olduğu ve BM Çocuk Hakları Sözleşmesi‘ne aykırı olduğu belirtilen açıklamada CHP grubu olarak sunulan öneriler ise şu şekilde sıralandı:

  • 2016 yılından beri ısrarla vurguladığımız Çocuğun İnsan Haklarına Dayalı Ulusal Çocuk Politikası oluşturulmalıdır.
  • Adalet Bakanlığı; stratejik planı gereği çocuk hakları ve insan hakları örgütleriyle ilişkilerini arttırmalı, hak ihlallerinin ve cezasızlığın önlenmesi konusunda politika belirlemelidir.
  • Çocuk ve Gençlik İnfaz Kanunu sivil toplum örgütleri, bağımsız araştırmacılar, meslek odaları, akademisyenler ve çocukların görüşleriyle oluşturulmalı ve yürürlüğe girmelidir.
  • Pandemi süreciyle sınırlanan ya da tamamen kaldırılan avukat – aile görüşleri, telefon hakkı, avlu ve ortak alan kullanımı, kurslar da dahil olmak üzere eğitim hakkı gibi en temel haklara ilişkin kısıtlamalar, başta statüleri gereği çocuk mahpuslar olmak üzere gerekli tedbirler alınarak temin edilmelidir.

Samsun’da ön bacakları kesilmiş halde bir köpek bulundu: Hayvan hakları yasası nerede?

Samsun‘un Havza İlçesi’nde vatandaşlar ön iki bacağı kesilmiş halde yavru bir köpek buldu. Hayvan kliniğinde ameliyat edilen yavru köpeğin sağlık durumunun ciddiyetini koruduğu öğrenilirken, jandarma ekipleri şüphelilerin bulunması için çalışma başlattı.

Havza’ya bağlı Memduhiye Mahallesi‘nde yaralı olan bir köpek vatandaşlar tarafından fark edildi. Vatandaşlar, köpeğin fotoğraflarını Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP) Samsun Temsilciliği’ne gönderdi. Olay üzerine ilçeye gelen HAYTAP Samsun Temsilcisi ve Hayvan Gönüllüleri Derneği Başkanı Semra Antep, ön iki bacağı kesilmiş köpeği alıp Samsun’a getirdi. Özel bir hayvan kliniğinde ameliyata alınan köpeğin sağlık durumu hala ciddiyetini koruyor.

‘Bacaklarının keskin bir cisimle kesildiğini görüyorum’

Köpeğin durumu hakkında bilgi veren Veteriner Hekim Mustafa Kanat, köpeğin bacaklarının keskin bir cisimle kesildiğini, protez takma şansının çok yüksek olmadığını belirterek şunları söyledi:

“Köpeğimizin her iki bacağında travmatik lezyonları var. Bacaklarının keskin bir cisimle kesildiğini görüyorum. Kemiğinin geri kalan kısımları çok aktif değil. Bu nedenle protez takma şansımız çok yok. Ameliyatları yapıldıktan sonra tekerlekli bir yürüteçle, arka bacaklarına yük vererek hayatını sürdürebileceğini düşünüyorum. Gerçekten çok üzüldük, söylenecek bir söz yok”

Tepkiler çığı gibi: Hayvan Hakları Yasası hemen!

Büyük tepki yaratan olayın duyulmasının ardından sosyal medyada  #hayvanhaklarıyasahemen etiketiyle çok sayıda paylaşım yapıldı: 

https://twitter.com/marthafreud_/status/1329178581684121604

https://twitter.com/cansucerav/status/1329184275745402882

Hayvan hakları yasası neden çıkmıyor?

2014 yılında kabul edilen ve hala yürürlükte olan ancak yetersiz olan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu‘na göre hayvanlara karşı suç işleyenler düşük idari para cezaları alıyor. Çünkü hayvanlar ‘mal’ olarak değerlendiriliyor. Sadece sahipli hayvanlarda, o da sahibinin şikayet etmesi halinde adli mekanizma devreye giriyor.

Yetersiz olan bu kanun yerine hayvanı mal olmaktan çıkarıp can olarak kabul eden ve hukuki olarak da hayvanlara işkence edenlere ceza getirmesi öngörülen 55 maddelik bir rapor hazırlandı. Meclis’teki bütün partilerin araştırma komisyonu çatısı altında bir araya gelip oluşturduğu raporun, yasa haline gelmesi için yaklaşık 1.5 yıldır bekleniyor. 

Yasanın çıkma sebebi ise şunlara bağlanıyor:

  1.  Hayvana şiddet olaylarının Kabahatler Kanunu değil Türk Ceza Kanunu‘na göre cezalandırılması zaten dolu olan cezaevlerini daha da dolduracağı endişesi taşınıyor.
  2. Hayvanlara tecavüz vakalarının kırsal kesimlerde yaygın olması ve durumların da oy kaygıları sebepleriyle görmezden gelmesi.

Sakarya’da da bacakları kesilmiş köpek bulunmuştu

Sakarya’da 2018 yılında bacakları ve kuyruğu kesilmiş halde bir yavru köpek bulunmuştu. Yavru köpek, tüm çabalara rağmen kurtarılamamıştı.

Gördüğü işkence sonrası hayatını kaybeden ve toplumda büyük infial uyandıran yavru köpek olayının hemen ardından da hayvanların ‘mal’ değil ‘can’ olarak kabul edilmesi talebi yeniden yükseltilmiş; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da hayvan haklarıyla ilgili ciddi yaptırımlar içeren yasanın bir an önce çıkacağını söylemişti. 

Ekoloji örgütleri: Enerji ve maden torba yasa teklifi tümden geri çekilsin

TBMM Genel Kurulu’nda görüşülen Elektrik Enerjisi Kanunu ve Bazı Diğer Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nde önce tartışmalı 3 ve 5’inci maddelerde olumlu değişiklikler yapılması, dün akşam da maden firmalarına ruhsat alanları dışında geçici faaliyet izni veren 6’ıncı maddenin geri çekilmesi, ekoloji örgütlerini tatmin etmedi. 

Türkiye’nin dört bir yanından 60’ın üzerinde çevre örgütü bileşeninden oluşan Ekoloji Birliği, Madde 6’nın geri çekilmesini sevindirici bulduklarını ancak söz konusu kanun teklifinin esas itibarıyla elektrik piyasasını düzenlemek ve enerji şirketlerine ve bununla birlikte maden şirketlerine daha fazla destek, teşvik ve imtiyaz sağlamak için hazırlandığına dikkat çekti. 

Görüşmeler bugün de sürüyor

Yasa teklifinin tümden geri alınmasını talep ettikleri imza kampanyalarında topladıkları yaklaşık 33 bin imzayı TBMM’ye teslim ettiklerini hatırlatan Birlik, Meclis görüşmeleri devam ederken taleplerini yineledi: Enerji ve maden şirketlerine yeni destek, teşvik ve imtiyaz getiren kanun teklifi  tümden geri çekilsin!

Ekoloji Birliği’nden yapılan açıklamada, yasa teklifinin diğer maddeleri kabul edilirse neler olacağını şu şekilde ifade edildi: 

  • Havaya bir sürü kimyasal ve zehirli gaz salan, atık lastiklerin işlenmesi sonucu ortaya çıkan ürünleri, orman ürünlerini ve çöpü yakarak elde edilen enerji “yenilenebilir” sayılıyor ve teşvik ediliyor. Biyokütle santrallarının önü daha da açılıyor.
  • Bugüne kadar güç sınırı olmaması nedeniyle sayısı oldukça fazla şirkete destek sağladığı bilinen ve şirketlere sermaye aktaran “Yenilenebilir Enerji Kaynakları Destek Mekanizması (YEKDEM)” kapsamı daha da fazla genişletiliyor.  YEKDEM ile Karadeniz derelerinde ekolojik yıkımlara ve sel felaketlerine neden olan HES’lerin sayısının artışına neden olunuyor.
  • Cumhurbaşkanı izni ile, BOTAŞ, TPAO gibi kurumlar tarafından daha önce yurtdışında kurulmuş olan şirketlere, T.C. Kanunlarından muaf olmak üzere, yurtdışına yönelik çalışmak amacıyla, her türlü denetimden uzak, yurt içinde de enerji şirketleri kurmaları sağlanıyor.
  • Enerji üretim tesisleri için gereken taşınmazlar daha önce Maliye Bakanlığı tarafından kamulaştırılırken ve kamu yararı kararı alınması gerekirken yetki EPDK’ya veriliyor, kamu yararı kararı olmaksızın istimlak olanağı sağlanıyor ve halkın, köylünün topraklarının sermayeye peşkeş çekilmesi süreci daha da hızlandırılıyor.

  • Dağıtım şirketlerine çeşitli kolaylıklar sağlanarak daha fazla kar elde etmeleri sağlanıyor.
  • Ülkemizin her yerinde köylüleri ve halkı canından bezdiren, ekolojik yıkımlara yol açan, havayı, su kaynaklarını ve tarım alanlarını kirleten ve HES’ler, JES’ler ve RES’lere YEKDEM destekleri devam ettiriliyor.
  • Jeotermal alanların ihale bedellerinin taksitlendirilmesi sağlanarak JES’lerin sayıca daha fazla artmasının önü açılıyor. 

Obama’nın beklenen anı kitabının ilk cildi yayımlandı: Vaat Edilmiş Toprak

ABD’nin bir önceki başkanı Barack Obama‘nın Vaat Edilmiş Toprak (A Promised Land) adlı kitabının ilk cildi dün raflara çıktı. Bir günde yaklaşık 900 bin satan kitap, Obama’ya da yakın tarihin kitabı en çok satan eski başkanı ünvanı kazandırdı.

Kitapta eski başkanın dünya liderleri hakkında görüşleri de yer alıyor. Obama Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Doğu Avrupa liderleri hakkında benzer gözlemlerini paylaşıyor.  

Erdoğan: Demokrasiye ve hukuka bağlılığı, kendi iktidarını koruduğu sürece

Obama kitabında, “Erdoğan’ı samimi bulduğunu ve Erdoğan’ın genel olarak isteklerine cevap veren bir lider” olduğunu söylüyor: 

“Ancak ne zaman konuşmasını dinlesem, uzun boyu hafifçe kamburlaşır, sesinin oktavı alınmalar ya da yakınmalarında yükselirdi. Demokrasi ve hukukun üstünlüğüne bağlılığının, sadece kendi iktidarını koruduğu sürece var olacağı gibi güçlü bir izlenime sahiptim.”

Putin: Koğuş ağası gibi 

Obama kitabında eski KGB görevlisi olan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Chicago’daki baronları birbirlerine benzetirken şöyle diyor:

“Nükleer silahlar hakkındaki görüşler ve BM Güvenlik Konseyi’nin vetosunun dışında bir koğuş ağası gibiydi.”

CNN International da Obama’nın Putin hakkındaki görüşlerini aktarırken “Beyaz Saray muhabirleri, Obama, Rus liderle görüştüğünde beden dilini çözmekten keyif alırlardı” notu düşüyor.

Netahyahu: Yaptığı her şeyi haklı görüyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile başkanlığı süresince çalkantılı bir ilişki yaşayan eski başkan, kitabında İsrailli politikacıyı “etkili ya da en azından istekli olabilir” şeklinde tanımlıyor:  

“Ancak, kendisini Yahudi halkının felakete karşı baş savunucusu olarak görmesi, onu iktidarda tutacak neredeyse her şeyi haklı göstermesine izin verdi.”

Merkel: Parlak bir mavi  

Obama, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in aklında “parlak bir mavi” olarak kaldığını söylerken “Merkel’in gözleri büyük, parlak ve maviydi. Bakışları hayal kırıklığından, neşeye ve hüzne dönerdi” diyor. Merkel’i analitik bulan Obama, başlangıçta onun hitabetine şüpheyle yaklaştığı yönündeki dönem haberlerini doğruluyor: 

“Bir Alman lider olarak olası demagojiden hoşlanmamasının muhtemelen sağlıklı bir şey olduğunu düşünerek gücenmedim.”

Sarkozy: Abartılı bir retorik

Eski Fransa cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’yi “kısa boylu, esmer, etkileyici ve belirsiz Akdeniz insanına özgü yapısıyla Toulouse-Lautrec tablosundan bir figür” olarak tanımlayan Barack Obama, onu “duygusal patlamalar ve abartılı bir retorikten” ibaret gördüğünü belirtiyor. Sarkozy’yi “çoğu zaman sinir bozucu” bulan Obama, aynı zamanda onun “cesaretini, çekiciliğini ve manik enerjisini takdir ettiğini” ekliyor. 

Ankara’da her gün 50 koronavirüs cenazesi defnediliyor

Ankara‘da koronavirüs sebebiyle hayatını kaybedenlerin defin işlemlerinin yapılması için İl Hıfzısıhha Kurulu tarafından belirlenen Ortaköy Mezarlığı dışında da artık diğer mezarlıklara defin işlemleri gerçekleşiyor. Mezarlıkta çalışan bir yetkili, günde yaklaşık 50 kişinin koronavirüs sebebiyle hayatını kaybettiğini söyledi. 

Geçen seneden beri tüm dünyayı kasıp kavuran koronavirüs salgını yüzünden hayatını kaybedenler, kentlerde belirli mezarlıklara defnediliyor. 

Ankara’da virüs sebebiyle hayatını kaybedenlerin defin işlemlerinin yapılması için İl Hıfzısıhha Kurulu tarafından Ortaköy Mezarlığı belirlenmişti. Ancak şehirde salgın sebebiyle ölüm sayılarının artması üzerine ölenler artık başka mezarlıklara da gömülüyor.

Fotoğraflar: AA

BBC Türkçe‘nin aktardığına göre, Karşıyaka ve Ortaköy mezarlıklarında son iki aydır Covid-19 defin işlerinde esnekliğe gidildi ve cenazelerin Ortaköy dışında diğer mezarlıklara da defnedilmeye başlandı. 

Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Ankara Valiliği yetkililerinden alınan bilgilere göre de vatandaşların mükerrer defin ya da diğer talepleri halinde Covid-19 kaynaklı cenazeler kentteki herhangi bir mezarlığa defnedilebiliyor.

Defin öncesinde dezenfeksiyona ihtiyaç yok

Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü tarafından 1 Haziran tarihinde güncellenerek yayımlanan ‘Covid-19 Morg ve Defin Hizmetleri’ rehberinde de salgın sebebiyle hayatını kaybedenlerin özel bir mezarlığa gerek olmadan ve defin yerine kireç serpilmesi gibi bir tedbire de gerek duyulmadan normal mezarlık alanına defin işleminin yapılabileceği ifade ediliyor.

Rehberde yer alan diğer bir bilgiye göre de cenazelerin yıkandığı gasilhane çalışanlarına cenazenin bulaşıcı olduğuna dair bilgilendirme yapılması gerekiyor. Görevlilerin cenaze yıkama sırasında eldiven, tıbbi maske, siperlik ve sıvı geçirmez önlük kullanmaları zorunlu tutuluyor. 

Defin öncesinde ve sonrasında dezenfeksiyona ise ihtiyaç yok. Cenazenin gömülmesi sırasında sadece eldiven kullanılmasının yeterli olduğu belirtiliyor.

‘Salgın sebebiyle her gün yaklaşık 50 kişi ölüyor’

BBC Türkçe‘ye konuşan ve ismini vermek istemeyen Ortaköy Mezarlığı’nda çalışan bir yetkili Kasım ayı itibariyle şehirde her gün yaklaşık 50 kişinin salgın sebebiyle hayatını kaybettiğini ve bu sayının mart-nisan aylarına göre çok fazla olduğunu anlattı.

Salgın başladığından beri mezarlığa koronavirüs sebebiyle hayatını kaybeden 950 kişinin defnedildiğini aktaran yetkili, Ortaköy Mezarlığı’nda salgın sebebiyle hayatını kaybedenler için ayrılmış özel bir alan olduğunu, ancak son iki aydır bu uygulamada esnekliğe gidildiğini söyledi.  Cenazeler kentteki başka mezarlıklara da götürülebiliyor.

Salgın sebebiyle hayatını kaybedenler Ortaköy Mezarlığı’nda yıkanırken, son bir aydır hastanelerde de yıkama işlemi yapılıyor.

Yetkili, hastanelerde ölüm sebebinin koronavirüs salgını değil bulaşıcı hastalık olarak yazılabildiğini, böylece salgından kaynaklı ölümlerin gizlenebildiğini söyledi. 

‘Eşimin zor anında yanında olamadım’

Koronavirüs sebebiyle yakınlarını kaybedenlerin çoğu kendisi de pozitif veya karantinada olduğu için cenazelere gidemiyor. İsmini vermek istemeyen Ortaköy Mezarlığı’nda eşinin mezarı başındaki bir kişi şunları anlattı: 

“Hastanede test yaptılar, Covid dediler, ambulans çağırdılar. Her şey bir anda oldu, ne olduğumuzu anlayamadık. Beş gün içerisinde, 3 Ağustos’ta kaybettik. Bu süre içinde ona ulaşamadım, telefon edemedim, halini hatırını bile soramadım. Oğlum ve ben, eşim hastaneye kaldırıldıktan hemen sonra karantinaya alındık. Eşimin zor anında yanında olamadım, en zoru da bu zaten…”

Kayyım protestolarını izleyen muhabirlere ‘kendiliğinden dağılmama’ davası

Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne İçişleri Bakanlığı tarafından kayyım atanmasının ardından, 20 Ağustos’ta belediye binası önünde yapılan protesto gösterisi sırasında gözaltına alınan Mezopotamya Ajansı ve Jinnews muhabirlerine dava açıldı.

Polisin şiddet uyguladığını görüntüleyen gazeteciler Ahmet Kanbal ve Mehmet Şah Oruç, Jinnews muhabiri Rojda Aydın, gazeteciler Halime Parlak ve Nurcan Yalçın ile birlikte 67 yaşındaki Mehmet Ete, Hamza Ete ve Mehmet Selim Şimdi gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınanlar bir hafta tutulduktan sonra “Orada ne işiniz vardı” sorusu sorularak serbest bırakılmıştı.

‘Müdahale bölgesini terk etmediler’

MA‘nın aktardığına göre, Mardin Cumhuriyet Savcılığı tarafından beşi gazeteci sekiz kişi hakkında “Örgüt üyesi olma” ve “Örgüt propagandası yapma” iddiasıyla başlatılan soruşturmada geçtiğimiz yıl takipsizlik kararı verilirken, Cumhuriyet Başsavcılığı bu kez de “Kanuna Aykırı Toplantı ve Yürüyüşlere Silahsız katılarak İhtara Rağmen Kendiliğinde Dağılmama” iddiasıyla iddianame hazırladı. İddianame Mardin 1’inci Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.

İddianamede Mardin Valiliği tarafından olay günü 30 günlük “eylem ve etkinlik yasağı” kararı olduğu belirtilerek, gazeteciler ve üç isim hakkında “karayolunu araç trafiğine kapatan, yapılan müdahalelere rağmen ısrarla müdahale bölgesini terk etmeyen, mukavemet gösteren ve eylemci grup içerisinde yer alan” ifadeleri kullanıldı. Savcılık, “kanuna aykırı olarak toplantı ve yürüyüşün gerçekleştiği” iddiasında bulunarak, “… bu şekilde haklarında kamu davasının açılmasını gerektirecek yeterli şüphe oluştuğu..” denildi. 

İthal plastik atıklar Adana’nın havasını, suyunu zehirliyor

Çin’in plastik atık ithalatını yasaklamasının ardından Avrupa’nın yeni plastik çöplüğü haline gelen Türkiye’de plastik atıklar çok büyük bir çevre sorunu yaratttı. Greenpeace’in Adana’da çektiği görüntüler, ithal edilen plastiklerin bir kısmının doğaya atıldığını ya da yakıldığını gözler önüne serdi. 

Bölgede hayvancılık yapan Mustafa Akar, atıkların yakılması nedeniyle hayvancılık yapmakta zorlandığını, hatta hayvanlarının zehirlendiğini belirterek, “Bu gördükleriniz onda biri, yüzde biri bile değil” dedi. Bölgede çiftçilik yapan Adem Koç ise “Arazimize pamuk ekiyoruz tozdan kaldıramıyoruz. Hastalık, ilaçtan başa çıkamıyorum. Buna bir çözüm olması lazım” diye ekledi. 

Fotoğraflar: Mert Çakır/Greenpeace Akdeniz.

Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nden Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, plastik atıkların hem doğayı kirlettiğine hem de canlı yaşamına zarar verdiğine dikkat çekti: 

Akyakan – Tuzla lagünlerine yani Türkiye’nin en önemli sulak alanlarından birine uzanan bir kanalın kenarında terk edilmiş, atılmış, zaman zaman da yakılan plastiklerin olduğu bir alan burası. Yakılma esnasında çok ciddi toksik zehirli gazlar ortaya çıkıyor. Ciddi anlamda kanserojen maddeler, bunlara maruz kalındığında birçok sağlık problemi ortaya çıkabiliyor. Hat boyunca bu plastik çöplerin hem sucul yaşamı hem karasal yaşamı hem de atmosferi ciddi anlamda kirlettiğini görebiliyoruz. Dereden adeta mikroplastikler akıyor, su aktığına dair herhangi bir ibare yok.”

Greenpeace Akdeniz Program Direktörü Deniz Bayram da Türkiye’nin kendi plastik atığı ile baş edemezken plastik atık ithal etmesinin kabul edilemez olduğunu belirterek acilen plastik atık ithalatının yasaklanması  gerektiğini ifade etti. Bayram şöyle konuştu: 

“Plastik atık ithalatı kotasının yüzde 80’den yüzde 50’ye düşmesi maalesef yeterli değil. Adana’da gördüğümüz görüntüler de bunu kanıtlıyor. Üstelik bu sadece bizim tanık olabildiğimiz kadarı, gerçekte ne kadar plastik atığın doğaya karıştığını bilmiyoruz. Yeterli denetimi yapılmayan plastik atık ithalatında kaybeden doğamız oluyor. Plastik atık ithalatı acilen yasaklanmalı, Türkiye önce kendi ürettiği çöplüğü toplayıp değerlendirmeli.” 

Atık ithalatı 173 kat arttı

Greenpeace Akdeniz’in Eurostat’dan derlediği çarpıcı veriler şöyle:

  • Avrupa’dan plastik çöp almada birinci olduk. Avrupa Birliği ülkelerinden 2019 yılında ithal edilen 14 milyon ton atığın 582,296’sı plastikti. 
  • 2019 yılında plastik atık ithalatı en yüksek seviyeye ulaşarak aylık ortalama 48,500 tona yükseldi. Bunun ilk beş sorumlusu İngiltere, İtalya, Belçika, Almanya ve Fransa’dan gelen atıklar. 
  • 2004 yılından bugüne plastik atık ithalatımız 173 kat artı. Bu her gün 213 kamyon dolusu plastiğin ülkemize boşaltılması demek. 

Hollanda‘dan Türkiye’ye ulaşan plastik atıkların akıbeti için bakınız: 

Hollanda’da bir evin çöp torbası nasıl oluyor da Türkiye’de bir yol kenarına bırakılıyor?-1
Hollanda’daki bir evin çöp torbası nasıl oluyor da Türkiye’de bir yol kenarına terk ediliyor? – 2