Yeşiller Partisi, hafta sonunda gerçekleşen ve dünyanın en büyük ekonomilerinin bir araya geldiği iki günlük G20 Zirvesi‘nden sonra yayınlanan bildiride Türkiye’nin Paris Anlaşması‘nı içeren bir maddeye şerh koydurmasına ilişkin yazılı bir açıklama yaptı.
Sosyal medya hesaplarından yayınlanan açıklamada “Zirvenin sonuç bildirgesinde bütün G20 üyeleri, 26. BM İklim Değişikliği Konferansı’nda Paris Anlaşması doğrultusunda kararlar alınmasına destek vereceklerini belirtti. Türkiye’nin bu maddeye yönelik bir şerh yayımlamasını endişeyle karşılıyoruz” denildi.
‘Türkiye geçmişte kalan tartışmalara sığınıyor’
Şerh kararında Türkiye’nin iklim değişikliğine neden olan emisyonlarla ilgili tarihi bir sorumluluğu bulunmamasını eleştiren Yeşiller, “Türkiye, Paris Anlaşması’na taraf olup sera gazı emisyonlarını azaltma konusunda üzerine düşen sorumluluğa sahip çıkmak yerine geçmişte kalmış tartışmalara sığınıyor. Oysa Paris Anlaşması altında artık bu hakkaniyet tartışmasının önemi kalmadı” dedi.
Bütün ülkelerin sorumlulukları ölçüsünde kendi belirledikleri oranlarda katkıda bulunduğu belirtilen açıklamada “Türkiye ise kaçmaya ve tarihsel sorumluluğunu olduğundan daha az göstermeye devam ediyor” ifadeleri yer aldı.
15. G20 Zirvesi, dün son buldu. Zirvenin sonuç bildirgesinde bütün G20 üyeleri, 26. BM İklim Değişikliği Konferansı’nda Paris Anlaşması doğrultusunda kararlar alınmasına destek vereceklerini belirtti. Türkiye’nin bu maddeye yönelik bir şerh yayımlamasını endişeyle karşılıyoruz. pic.twitter.com/TaIeqkty1d
Açıklamada bir G20 ülkesi olarak Türkiye’nin iklim krizindeki sorumluluğunun kendisiyle benzer nüfusa sahip pek çok ülkeyle, hatta Avrupa ülkelerinin bir çoğuyla aynı veya çok yakın olduğu belirtildi ve “Bu nedenle derhal Anlaşma’yı onaylayıp mutlak emisyonlarını azaltmak için somut hedef belirlemek zorunda” denildi.
Açıklama “Bu hedefi tutturmak için de kömürden vazgeçmek, fosil yakıtlardan uzaklaşmak, karbonsuz bir ekonomiye doğru hızlı dönüşüm için harekete geçmek zorunda. Daha fazla bahaneye tahammülümüz yok” ifadeleriyle sona erdi.
Geçirdiği yangından sonra restorasyonu ve gar alanı içindeki arkeolojik çalışmaların halen sürdüğü Tarihi Haydarpaşa Tren Garı‘nın, ticari girişimlerin ardından bu kez de müzeye dönüştürülmesi niyetine Haydarpaşa Dayanışması sert tepki gösterdi.
Dün yapılan 462. Pazar eyleminde Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu’nun “Haydarpaşa Garı eski Türkiye’de kaldı. Yeni Türkiye’de Marmaray var” şeklindeki sözlerine yanıt veren TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şube Başkanı Esin Köymen “20 yıldır Gar’a yöneltilen, ticaret, tasarım, finans, fuar merkezi, otel, müze gibi işlevlere artık yeter diyoruz” dedi.
Haydarpaşa Dayanışması’nın, müzeye ve kültürel aktivitelere karşı, arkeolojiye ve sanata duyarsız bir platform olmadığı belirtilen açıklamada, bölgedeki arkeolojik kazıların pekâlâ Gar’ın işlevini zedelemeden de kamu ile paylaşılabileceği bir kez daha vurgulandı.
Köymen, “Herkesin erişebildiği bir ulaşım hizmetini tesis eden, vapur ve tren sentezini tüm sakinlerin kullanımına sunan, şehrin çeperi ile merkezi arasında bir köprü olan, İstanbul ile diğer Anadolu kentleri arasında bağlar ören, kısacası pek çok toplumsal karşılaşma ve diyalog imkânını inşa eden bu mekânı, Haydarpaşa Garı’nı, asla yalnız bırakmayacağız” diye konuştu.
Haydarpaşa Dayanışması’nın açıklaması şöyle:
‘Bu ısrar niye?’
6 Aralık 2015’te, dönemin ulaştırma bakanlığı Haydarpaşa Garı’nın aslına uygun restore edilerek ‘gar’ olarak halkın kullanıma açılacağını söylemiş olmasına rağmen, bugün neden hala Haydarpaşa’nın işlevi değiştirilmek isteniyor? Neden hala Haydarpaşa üzerine kâr getirici proje tasarıları ile siyaset yapılıyor?
Haydarpaşa Garı ‘ticaret merkezi, otel, fuar alanı, tasarım merkezi’ denilerek dönüştürülemedi. Bugün neden müze ve kültür gibi içeriklerle aynı dönüşüm girişimlerine devam ediliyor? Haydarpaşa Garı’ndaki arkeolojik kazılar, neden ve niçin Gar’ın tarihine, belleğine, işlevine ve her şeyden öte kent sakinlerinin iradesine ihanet edecek biçimde kullanılıyor?
Buradaki amacın, Haydarpaşa Garı’nın, limanının ve tüm geri sahasının değerlerini kamu yararına yaşatmak ve sürdürmek olmadığı açıkça ortadadır. Toplumda olumlu bir itibarı olan ‘müze’ işlevinin, Haydarpaşa’daki dönüşümü meşrulaştırmak için kullanılmak istendiği açıktır.
‘Kent sakinlerinin ortak yararı düşünülmüyor’
Haydarpaşa Garı’nın kentsel, toplumsal ve kültürel açıdan önemi, belki de akla gelebilecek her yöntemle, defalarca anlatıldı. Başta demiryolcular, mimarlar, mühendisler, plancılar, akademisyenler, öğretmenler, öğrenciler olmak üzere Haydarpaşa Dayanışması, Gar’ı gündelik hayatlarının içine katarak, burada eğlenerek, burada tartışarak, bu mekânı paylaşarak Gar’ı yaşatmayı sürdürüyor.
Herkes ‘Haydarpaşa Gardır Gar Kalacak’ derken, Haydarpaşa’dan müze olur mu? Haydarpaşa Garı’nı müzeye dönüştürme fikrinin altında, önceliğin kent sakinlerinin ‘ortak yararının’ yatmadığı bir kez daha anlaşılmaktadır.
Buradaki amaç, şehrin raylı taşımacılığını olması gerektiği gibi sağlayacak olan merkezi tren garlarını, yüz yılı aşkın süredir olduğu gibi ulaşım hizmetiyle tüm kent sakinleri için yeniden işleyişe sokmaktır. Kısacası buradaki esas önceliğin; Haydarpaşa Garı’nın kültürel, tarihi ve toplumsal belleğinin çok güçlü bir şekilde işaret ettiği gibi ulaşım işlevinden yana olması gerekmektedir.
Haydarpaşa Dayanışması; defalarca belirttiği gibi, müzeye ve kültürel aktivitelere karşı, arkeolojiye ve sanata duyarsız bir platform değildir. Pek çok bilim insanının da belirttiği gibi Haydarpaşa Dayanışması, bölgedeki arkeolojik kazıların pekâlâ Gar’ın işlevini zedelemeden de kamu ile paylaşılabileceği fikrini inatla taşımakta ve savunmaktadır.
‘Artık yeter’
Bizler Haydarpaşa Dayanışması olarak, son 20 yıldır Gar’a yöneltilen, ticaret, tasarım, finans, fuar merkezi, otel, müze gibi işlevlere ARTIK YETER diyoruz. Kent sakinleri olarak bizler, Haydarpaşa’nın tüm tarihi, kültürel, kentsel ve toplumsal biricikliği ile şehre ve hepimize ait merkezi bir Gar olduğu fikrini tam da burada 15 yıldır verdiğimiz bu mücadelede defalarca ortaya koyduk.
Herkesin erişebildiği bir ulaşım hizmetini tesis eden, vapur ve tren sentezini tüm sakinlerin kullanımına sunan, şehrin çeperi ile merkezi arasında bir köprü olan, İstanbul ile diğer Anadolu kentleri arasında bağlar ören, kısacası pek çok toplumsal karşılaşma ve diyalog imkânını inşa eden bu mekânı, Haydarpaşa Garı’nı, asla yalnız bırakmayacağız.
Tüm kent sakinlerinin ve demiryolcuların ortak belleği ve müşterek mekânı olarak Haydarpaşa’ya trenler, vapurlar ve insanlar geri gelene dek, pazar nöbetlerimizle, pikniklerimizle, danslarla ve müziklerle Gar’ımızı yaşatmaya devam edeceğiz.”
‘Eski Türkiye’de kaldı’
HDP Milletvekili Filiz Kerestecioğlu Haydarpaşa Garı’nın günümüzde hala açılmaması hakkındaki soru önergesi üzerine, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki toplantı sırasında Karaismailoğlu şu yanıtı vermişti: “Haydarpaşa Garı, eski Türkiye’de kaldı. Yeni Türkiye’de Marmaray var. (…) Haydarpaşa Garı’nda arkeolojik kazılar, Kurul denetiminde devam ediyor. Arkeolojik kazıların bitmesiyle burayı İstanbul’un hizmetine müze olarak sunacağız”
Amerika Birleşik Devletleri merkezli kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Ceres, “Net Sıfır Ekonominin Finansmanı: Bankalar İçin İklim Riskinin Ölçülmesi ve Ele Alınması” isimli bir rapor yayınladı.
Rapor ABD bankacılık sektörünün iklim değişikliğinin etkilerine karşı düşünülenden çok daha savunmasız olduğunu belirtiyor. Çalışma, bu savunmasızlığın yalnızca büyük yatırımcıları ve düzenleyicileri değil bir bankada birikimi olan veya emeklilik fonuna para yatıran herkesi ilgilendirdiğini öne sürüyor.
Dramatik kayıplar kapıda
CNBC’nin aktardığına göre araştırmada, iklim değişikliğinin fiziksel etkilerinden kaynaklanan kayıplara ek olarak, her büyük ABD bankasının, kredi verdikleri şirketlerin fosil yakıtlardan uzaklaşmayı planlamadaki başarısızlığından kaynaklanan dramatik kayıplar potansiyeli ile karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.
Daha önce yayınlanan çalışmalardan farklı olarak Ceres, bu değerlendirmeyi yalnızca fosil yakıt kredilerine bağlı olarak değil tarım, imalat ve ulaşım gibi birçok sektörü hesaba alarak yapıyor.
‘Finansal kriz tetikleyebilir’
Raporda mevcut risklerin finansal bir krizi tetikleyebileceği ve 100 milyar dolardan fazla bir değer kaybına yol açabileceği belirtiliyor. Yapılan analizde böyle bir tehlike karşısında bankaların ve düzenleyicilerin ne yapması gerektiğine dair tespitler de sunuluyor.
Rapora göre ABD düzenleyicileri sermaye piyasası liderlerinin istediği şeyi yaparak iklim değişikliğini finansal bir risk olarak düzenleyebilir. Bu, denetledikleri sektörlerden iklim riskini açıklamayı zorunlu kılmak ve finansal kuruluşların iklim riskini senaryo analizlerine ve stres testlerine dahil etmelerini istemeyi gerektiriyor.
Avrupa, Kanada, Japonya ve Yeni Zelanda‘daki merkez bankalarının bunu hali hazırda yaptığı belirtilen raporda ABD düzenleyicilerinin de aynısını yapmalarının zamanının geldiği belirtiliyor.
‘Düzenleme bekleyecek zaman yok’
Yapılan açıklamada kimi ABD düzenleyicilerinin de harekete geçmeye başladığı belirtiliyor. Örnek olarak ise Kaliforniya Sigorta Komiseri Ricardo Lara ve New York Finansal Hizmetler Departmanı Baş Müfettişi Linda Lacewell tarafından atılan adımlar örnek gösteriliyor.
İklim değişikliği kötüleştikçe bu adımlarının da sıklaşacağı belirtilen rapora bankaların gelecek bir düzenlemeyi beklemeden harekete geçmesi gerektiğinin altı çiziliyor.
Halihazırda iklim değişikliğine karşı savunmasızlıklarını ölçen bankalar için ise daha derine dalmaları ve kredi verdikleri yerlerde emisyonlarını açıklamaları gibi taahhütler oluşturmaları tavsiyesinde bulunuyor.
Ayrıca bankaların müşteri portföylerini Paris Anlaşması’nın hedefleriyle uyumlu hale getirme taahhüdünde bulunması gerektiği belirtiliyor.
MGK ile MİT belge ve bilgilerini elde etmek ve yayımlamak suçlamalarıyla yargılandığı davada eski Taraf gazetesi muhabiri Mehmet Baransu 17 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Baransu hakkında hazırlanan iddianamede, gazetede yayımlanan “Gülen’i bitirme kararı 2014’te MGK’da alındı” başlıklı haber ile “MGK planı devrede” başlıklı köşe yazısı suçlamalara delil olarak gösterilmişti. Davada Baransu ile birlikte Taraf gazetesinin o dönem sorumlu yazı işleri müdürü olan Murat Şevki Çoban da yargılanıyordu.
İstanbul Anadolu 2. Ağır Ceza Mahkemesi‘nde görülen 26’ncı duruşmada Baransu tutuklu bulunduğu cezaevinden SEGBİS ile savunmasını yaptı. Çoban ise oturuma katılmadı.
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül‘ün “Adalet yerini bulsun gerekirse kıyamet kopsun” sözlerine atıf yapan Baransu, savunmasında “Ben de şimdi sizin mahkemenizden adalet bekliyorum” dedi.
Savunmaların ardından mahkeme Çoban hakkındaki tüm suçlamalardan beraat kararı verdi. Baransu ise 17 yıl bir ay hapis cezasına mahkum edildi.
Dört yıldır tutukluydu
Dava konusu olan ve 28 Kasım 2013 tarihinde yayımlanan haberde Baransu, 25 Ağustos 2004 tarihli Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında alınan kararlara yer vermişti. 17 Şubat 2014 tarihinde yayımlanan köşe yazısında ise aynı toplantıda alınan kararlardan alıntılar yapmıştı. İddianamede, Baransu imzasıyla 2 Aralık 2013’te yayımlanan ve MİT’in görev ve faaliyetleri ile ilgili bazı bilgilere yer verildiği iddia edilen haber de yer aldı.
Baransu ve Çoban’ın iddianame kapsamında 26’şar yıldan 52’şer yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmaları talep ediliyordu.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun‘un evinin fotoğrafının çekilmesine ilişkin CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu hakkında “özel hayatın gizliliğini ihlale azmettirme”, “suçu ve suçluyu övme” ve “suç işlemeye tahrik” iddiasıyla yürütülen soruşturmada, verilen takipsizlik kararı kaldırıldı.
Anadolu 8. Sulh Ceza Hakimliği tarafından kaldırılan karar için talebin Altun’un avukatı Sezgin Tunç‘dan geldiği öğrenildi.
Hakimliğin kararında, “Fahrettin Altun’un avukatının, 21 Nisan’da araçla gelen Suat Özçağdaş, Ali Selçuk Kaya ve Mehmet Sarıyar‘ın müşteki Altun’un ikametinin bulunduğu konutunun ve bahçesinin fotoğraflarını çektiğini, azmettiren kişinin ise CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu olduğunu belirterek, şikayette bulunduğu” ifade edildi.
Tanıklardan A.O’nun ifadesine de yer verilen kararda, “CHP İlçe Başkanı olduğunu söyleyen şahsın telefonunu bahçeye doğru yönelterek fotoğraf çektiğini gördüm. Ayrıca fotoğraf çekmek isteyen şahıs kendisinin CHP Üsküdar İlçe Başkanı olduğunu ve Fahrettin Altun’un ikametine düzenli olarak kontrol amaçlı geleceğini söyledi” şeklinde beyanda bulunduğu aktarıldı.
Kaftancıoğlu’nun sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlarında ‘şüphelilere’ partisinin talimat verdiği şeklinde ikrarda bulunduğu öne sürülen kararda, Suat Özçağdaş’ın ifadesinde ise il başkanının talimatıyla eylemi gerçekleştirdiği yönünde beyanda bulunduğu ifade edildi.
‘Telefonda bir adet fotoğraf’
Soruşturma kapsamında Suat Özçağdaş’ın cep telefonu üzerinde yapılan imaj incelemesinde müşteki Fahrettin Altun’un ikametinin bulunduğu bahçeye ait bir fotoğraf bulunduğu belirtilen hakimlik kararında şöyle denildi:
“Şüpheli Canan Kaftancıoğlu hakkında yargılama yapılması için yeterli şüphe ve delillerin bulunması nedeniyle, özel ‘hayatın gizliliğini ihlal’ suçuna azmettirici olup olmadığı ve diğer isnat edilen suçları işleyip işlemediği hususunun takdir ve değerlendirmesinin yetkili ve görevli mahkemece yapılması gerektiğinden itirazın kabulüne karar vermek gerekmiştir.”
Kararda, bu nedenle kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen kararın kaldırıldığı vurgulanarak, soruşturma dosyasının gereğinin yapılması için tekrar Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığa gönderilmesine hükmedildi.
Küresel iklim değişikliği ve eko-yıkım sebebiyle, dünyanın her geçen gün yokoluşa doğru sürüklendiği artık bir sır değil. Bundan sadece insanlar değil, hayvanlar ve doğa da geri dönülmez biçimde etkileniyor. Bilim insanları, bitkiler arasında tozlaşmayı sağlayarak ekosistemdeki yaşam döngüsünü başlatan arıların tehlikede olduğuna ve sayılarının hızla yok olduğuna yıllardır dikkat çekiyor.
Çin Bilimler Akademisi Zooloji Enstitüsü araştırmacıları tarafından gerçekleştirilen ve Current Biology dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmada, dünyadaki arıların yoğun olarak yaşadığı bölgeleri ilk kez haritalanarak, onların tehlikede olduğu bölgeleri ortaya çıkarıldı. Ayrıca, arı popülasyonunun azalmasının, yakın bir gelecekte büyük kıtlıklara ve insani krizlere neden olacağı belirtildi.
İklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgeler arasında yer alan Türkiye de arılar ve arıcılık, kuraklık ve habitat yıkımı nedeniyle tehdit altında. Zengin bitki örtüsü nedeniyle bölgenin en iyi balını üreten Hakkarili arıcılar , geçtiğimiz yıllarla kıyaslandığında bu yıl bal üreticiliğinde ciddi bir gerileme olduğunu ifade ediyor. Arı ölümleri ve arıların kovanlarını terk etmesi yüzünden bal üretiminin sekteye uğradığını belirten arıcılar, yörede özellikle bu yaz yaşanan kuraklığa dikkat çekiyor. Uzmanlar ise, önü alınamayan doğa tahribatlarına dikkat çekiyor.
Hakkari ve Van’ın Bahçesaray ilçesindeki Arıcılar Birliği başkanlığını yürüten Muhammed Allahverdi bölgelerindeki durumu, “Arıcılar mayıs ayından itibaren hasat dönemini bekliyorlardı. 2020 yılının bal hasadına başlamış bulunuyoruz. Ancak bu yıl, Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi bölgemiz de kurak bir mevsim geçirdi. Dolayısıyla sezon da kötü geçti. Yöremizdeki pek çok arıcı, yeterli bal da elde edemedik” sözleriyle anlatıyor.
Marünüs köyünde arıcılık yapan Tevfik Kurt ise şunları söylüyor: ‘Ailem Hakkari’nin Marinüs köyünde arıcılık yapıyordu. Burada yoğun badem ağaçları ve zengin bir bitki örtüsü olması sebebiyle daha iyi verim elde edebiliyorduk. Fakat bu yıl iyi verim aldığım söylenemez. Bölgede organik bal ürettiğimiz için insanlar gönül rahatlığıyla alıp tüketmek istiyor ama taleplere karşılık veremiyoruz. Arılarımızın çoğu bu yıl ya öldü ya da küsüp kovanlarını terketti. ”
HES ve maden ocakları doğal yaşamı tehdit ediyor
Van Çevre Derneği (ÇEVDER) Başkanı Ali Kalçık, küresel bir ekoloji felaketinin yaşandığı günümüzde insanlar, hayvanlar ve bitki örtüsüne etki eden bu kötü girişe dur denilmesi ise geç bile kalındığı düşüncesinde. Bilinçsizce kullanılan zirai ilaçların hem bitki örtüsünü hem de toprağı kirlettiğine dikkat çeken Kalçık, bölgede hızla artan HES ve maden ocaklarının da başta arıcılık olmak üzere birkaç ekosistem bileşenine zarar verdiğini belirtiyor:
“Bölgede çalışan bir çok maden ocağında filitrasyon sistemine rastlamak mümkün değil. Yaşanan bu durum elbette arıcılığı, hayvancılığı ve tarımı önemli derecede etkiliyor. ÇEVDER olarak hazırladığımız raporlarla yaşanan doğal tahribatların ekosisteme verdiği zararlara dikkat çektik. Bilinçsizce inşaa edilen maden ocakları, zirai ilçlama ve gübrelemenin önüne geçilmezse malesef çok daha kötü günlere hazırlıklı olmamız gerekebilir”
Arılar yok olursa yaşam biter
Dünya gıda üretiminin %90’ını sağlayan 82 bitki türünün polinatörler tarafından, bunların da %63’ü arılar sayesinde tozlaştığını ifade eden çevre aktivisti Nasri Sonkur ise arıların verdiği mesajı şöyle iletiyor:
“Herhangi bir yolla erkek çiçeklerde üretilen polenlerin aynı türün başka bir çiçeğinin dişicik tepesine taşınmasına tozlaşma (polinasyon) denir. Polinasyon, meyve ve tohum üretiminin temeli olup türlerin büyük çoğunluğunda bu olmadan meyve ve tohum üretimi mümkün değildir. Arılar, yok olursa bitkiler de çoğalamayacak ve bir süre sonra yok olacaklar. Bu, doğanın çölleşeceği ve kuraklıkların artacağı anlamını taşıyor. Bugün arılar aslında bize bir mesaj veriyor ve bizleri uyarıyor. Bize düşen onları dinlemek ve gereğini yapmaktır.”
İki ilde 200 ailenin geçim kaynağı
Arıcılığın ekosisteme olduğu gibi bölge ekonomisinide önemli katkı verdiğine dikkat çeken Sonkur bugün sadece Van ve Hakkari’de 200 ailenin arıcılıktan geçimini sağladığını kaydediyor. Arıcılığın sadece bölge değil, ülke ekonomisine de katkısına vurgu yapan Sonkur ”Neredeyse arıcıların bir çoğu arılarının ölmesinden veya küsrek kovanlarını terk etmesinden şikayetçi. Aslında arılar küsmüyor, bozulan ekodenge nedeniyle yönlerini kaybediyor, yani kovanlarına dönmüyor. Yaşanan bu durum üretimi azaltırken maliyetin de yükselmesine yol açıyor. “
Uzmanlar arıların kovanlarına dönmemesinin sebepleri arasında iklim değişikliğine bağlı sıcaklık artışıyla birlikte çiçeklerin açma takviminin şaşması, genel böcek ilaçları, tütün bazlı neonikotinoid ilaçları, parazit ve patojenlerle, ekolojik harabiyeti gösteriyor.
Current Biology’de yayımlanan çalışmanın yazarlarından Michael Orr da arıların varlığı ve dünyadaki gıda kaynaklarının korunması ve kırsal geçim kaynaklarının sürdürülmesi için çok önemli olduğu kanısında. CNN’e konuşan Orr, “ İklim değişikliği birçok tür için büyük bir tehdit oluşturuyor. Şu anda yok edilmekte olan türlerin ihtiyaç duyduğu habitatları koruyamazsak, gelecekte büyük kıtlıklar ve insani krizlerlerle karşılaşabiliriz” uyarısında bulunuyor.
Bal mucizesi
Sonkur, bal üretiminin sekteye uğramasının kar odaklarını harekete geçirerek ucuz ve sahte bal üretilmesine neden olduğunu belirtirken, Dr. Mehmet Ali Tunç da balın faydalarını şöyle sıralıyor:
“Antiseptik ve anti bakteriyel özelliklere sahiptir. Enfeksiyonlarla savaşır ve mide sorunlarını. n giderilmesine yardım eder. Diyabeti yönetir ve kolesterol seviyesini kontrol eder. Balın içeriğinde C vitamini, B1, B2, B3, B5, B6 vitaminleri, kalsiyum, fosfat, sodyum, demir, magnezyum, potasyum, klorür bulunur. Ilık su ile tüketildiğinde vücutta depolanan yağın sindirilmesine de yardımcı olur. “
Birleşik Krallık merkezli ilaç şirketi AstraZenaca, Oxford Üniversitesi ile birlikte geliştirilen ve iki doz halinde uygulanan “AZD1222” adlı aşının ortalama olarak yüzde 70 oranında etkili olduğunu duyurdu.
AstraZeneca tarafından yapılan açıklamada, uygulanan dozlardan birinin ise yüzde 90’dan fazla koruma sağladığı ifade edildi. Geniş kapsamlı klinik çalışmalara, yarısı Birleşik Krallık‘ta, geri kalanı Brezilya‘da olmak üzere 20 binden fazla gönüllü katıldı.
Yüzde 90’a yükselebiliyor
İki doz aşı yaptıranlar arasında 30 Covid-19 vakası görüldü. Araştırmacılar, aşının ortalama olarak yüzde 70 oranında koruma sağladığını açıkladı.
Bununla birlikte, gönüllülere iki “yüksek” doz verildiğinde korumanın yüzde 62 olduğu, ancak insanlara önce “düşük” doz ve ardından yüksek doz verildiğinde bu oranın yüzde 90’a yükseldiği ifade edildi.
Ancak, farklı miktarlarda uygulanan dozlarının neden değişik sonuçlara neden olduğu konusunda detay verilmedi.
Fotoğraf: Shutterstock
‘Bir yıl boyunca koruma’
Aşının arkasındaki baş araştırmacı Profesör Andrew Pollard, BBC’ye yaptığı açıklamada, “Bu sonuçlardan gerçekten memnunuz. Şu anda virüsün bağışıklığı etkisiz hale getirecek kadar mutasyona uğrayıp uğramayacağını bilmiyoruz” dedi.
Aşı bağışıklığının bir yıl boyunca devam edebileceğini umduklarını belirten Pollard “Koruma süresinin belirlenmesi için daha fazla veriye ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.
‘Gelecek ay başlamayı umuyoruz’
Birleşik Krallık Sağlık Bakanı Matt Hancock tarafından yapılan açıklamada, aşının tek dozunun yüzde 90 koruma sağlamasının çok iyi bir haber olduğu ve ülkede aşının gelecek ay dağıtılmaya başlanabileceğini belirtildi.
Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson ise aşıya ilişkin yaptığı yorumda, “Çok heyecanlandırıcı bir haber. Harika sonuçlar. Bununla birlikte aşının hala bazı güvenlik kontrollerine ihtiyacı var. Bilim insanlarına ve gönüllere tesekkür ederim” ifadelerini kullandı.
Daha ucuz olacak
AstraZeneca’nın ABD’li ve Alman rakipleri Pfizer/BionTech’ten geçen hafta yapılan açıklamada, geliştirilen aşının yüzde 95’ten fazla etkili olduğu duyurulmuştu.
Bir diğer ABD şirket Moderna’nın aşısının ara sonuçlarında yüzde 94,5 etkili olduğı görülmüştü. Ancak, Oxford Üniversitesi’nin geliştirdiği aşının diğerlerinden çok daha ucuz olacağı, dünya çapında dağıtımının daha kolay olacağı belirtildi.
‘Buzdolabında saklanabilecek’
AstraZeneca’nın dağıtım direktörü Cheng, aşının normal buzdolabı sıcaklıklarında saklanabileceğini, 2020’in sonuna kadar da 200 milyon doz üretileceğini duyurdu. Daha önce Pfizer /BioNTech aşısnın -70 derecede saklanması gerektiği ve bu durumun aşının dağıtımında büyük zorluklara yol açabileceği belirtilmişti.
Daha önce Pfizer/BioNTech aşısının fiyatının 35 euro (yaklaşık 280 Türk Lirası), Moderna’nın aşısının ise 37 dolar (288 Türk Lirası) olacağı açıklanmıştı.
Öte yandan, denetleyici kurumlar tarafından onaylanması halinde, Oxford Üniversitesi’nin aşısı corona virüs salgınıyla mücadelede önemli rol oynayacak. İngiltere hükümeti daha önce 100 milyon doz aşı siparişi vermişti. Bu miktarla 50 milyon kişiye aşı yapılabilecek.
Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Kadın ve LGBTİ+ Komisyonu yazılı bir açıklama yaparak İstanbul Sözleşmesi’ni desteklediklerini ve medyada sözleşmeye karşı haberlerin yer almasının kabul edilemez olduğunu söyledi.
Kadın gazeteciler tarafından yapılan açıklamada “Biz gazetecilik yapacağız, bu meslekte kadın kimliğimizle var olacağız, medyada kadınların mücadelesinin görünür olması için mücadeleden vazgeçmeyeceğiz” ifadelerine yer verildi.
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü’nde de haklarını aramak için sokaklarda olacağını belirten komisyon, herkesi 25 Kasım günü saat 19.30’da Kadıköy İskele’deki eyleme çağırdı.
‘Türkiye parlamentodan geçiren ilk ülke’
Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’ni 24 Kasım 2011’de Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nde 247 vekilden 246’sının kabul oyu ile parlamentosundan geçiren ilk ülke olduğu hatırlatılan açıklamada “bu sözleşmeye dayanarak, 2012 yılında 6284 sayılı ‘Ailenin korunması kadına karşı şiddetin önlenmesine dair’ kanun çıkarmıştır” denildi.
Dokuz yıl sonra bugün gelinen noktada kadına yönelik şiddeti önlemeye ilişkin adımların çoktan atılmış olması gerekirken, mevcut kazanımların alınmaya çalışıldığına dikkat çekilen açıklamada şunlar söylendi:
Birtakım basın kuruluşları ve meslektaş demeye dilimizin varmadığı gazeteciler, yazarlar bu sözleşmeye ‘fesat sözleşmesi’ diyor, sözleşmenin dilini ve amaçlarını kasten çarpıtarak aileyi, yuvayı yıktığını iddia ediyor. Kadınların haklarını tartışmaya açarken, kadın düşmanı çevrelerin sözlerini manşetlere taşıyor.
Bizce utanç kaynağı olan bu medya organlarındaki nefret diline, kadınların haklarına yönelik bu saldırılara karşı; TGS Kadın ve LGBTİ+ Komisyonu olarak, İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılmasını değil, sözleşmenin tüm gereklerinin yerine getirilmesi için acil adımlar atılması gerektiğini söylüyoruz.
Sözleşme tartışmaya açılırsa ne olur?
Açıklamanın devamında İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılmasının gazetecilik açısından ne anlama geleceğine ilişkin değerlendirmelerde de bulunuldu. Açıklamada şu tespitler yer aldı:
Kadınların ve LGBTİ+ların daha fazla erkek şiddetine maruz kalması ve biz gazetecilerin daha fazla şiddet haberi yapması demektir. Biz şiddet haberleri yapmak istemiyoruz.
Medyadaki yaygın eril dilin artması demektir. Kadınları yok sayan, ‘anne’, ‘eş’ gibi rollere sıkıştıran, kadına şiddeti aklamaya bahane bulan medyanın değişmesini istiyoruz, bunun için mücadele ediyoruz.
Kadınları ‘aile’ye hapsetmek, kimliklerimizden vazgeçmek demektir. Biz toplumun yarısıyız, sadece kadın olduğumuz için aşağılanmak, eksik hissettirilmek istemiyoruz.
Kadın gazeteciler olarak her gün işyerlerimizde cam tavanla, mobbingle mücadele ediyoruz. Sokakta kolluk kuvvetlerinin sözlü, fiziksel şiddetine karşı mücadele ediyoruz. Haberlerimizi yaparken haber kaynağının tacizine karşı mücadele ediyoruz. İstanbul Sözleşmesi’ne ‘fesat sözleşmesi’ diyenler, ‘aileyi, yuvayı yıkıyor’ diyenler, ‘İslam sözleşmesi’ arzulayanlar, siz istiyorsunuz ki biz kadınlar evde oturalım, evlenelim, çocuk doğuralım, o çocukları sizin ‘ahlak’ kurallarınıza göre yetiştirelim, düşünmeyelim, fikirlerimizi söylemeyelim, mücadele etmeyelim.
Açıklama “Biz kadın gazeteciler, kadınların kazanımlarının, en temel haklarının geri alınmaya çalışıldığı bu dönemde tüm meslektaşlarımızı bu saldırılara karşı kalemlerini, klavyelerini, objektiflerini kadınların mücadelesinin büyütmek için kullanmaya davet ediyoruz. Bu davetin aynı zamanda mesleğin en temel etik kurallarından biri olduğunu hatırlatıyoruz” ifadeleriyle son buldu.
Almanya’daki Humboldt Üniversitesi Çeşitlilik ve Toplumsal Çatışma Bölümü Öğretim Görevlisi ve Yeşiller Partisi kurucularından Dr. Nil Mutluer’le, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü münasebetiyle kadın cinayetleri ve doğa katliamları arasındaki ilişkiyi konuştuk.
Derya Göregen: Hatay’da yaşayan doğa aktivistlerinin, 25 Kasım’da 2008 ila 2020 yılları arasında kadın cinayetlerinde öldürülen 322 kadın için “ kadın, yaşam ve fidan” etkinliği üzerine konuşacaktık. Fakat haberimiz yayına hazırlandığı zaman üzücü bir haber aldık. Hatay’da günlerce kontrol altına alınamayan büyük bir orman yangını haberi ile sarsıldık. Yaşanan bu orman yangınına ilişkin neler söylemek istersiniz?
Nil Mutluer: Öncelikle Antakya’daki ve dünyanı bir çok yerindeki yangınlar içimizi yakıyor, çok üzücü… Tüm yangınların çıkışının nedeni iklim krizi olabilir, insan kaynaklı olabilir ancak, neden ne olursa olsun hızla söndürülememesi ve yayılmasının gittikçe derinleşen kuraklaşma ve hepsi ile bağlantılı iklim krizi ile doğrudan ilgisi var. Küresel ölçekte bir sorun iklim krizi. Sistemsel bir dönüşümün gerekli. Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri de sistemsel ve küresel sorunlar… Antakya’da doğa aktivistlerinin kadın cinayetlerinde öldürülen kadınlar adına ağaç dikmesi faaliyeti bu bağlamda çok anlamlı. Kadın cinayetlerinde de doğa katliamlarında da daha mücadele edilecek çok konu var. Meselelerin farkındalık boyutu ancak canımız yandıkça anlaşılır oldu, ancak her iki meselede de henüz kökten bir çözüme doğru sağlıklı adım atılabilmiş değil. Oysa ki her iki mesele de yaşamsal öneme sahip, canıyla mücadele edenler -doğa ve kadınlar- için, hem de toplumsal ve dünya olarak geleceğimiz için. Yaşamdan yana olmak sadece tehdit olan için değil, bugünümüzü ve yarınımızı nasıl şekillendireceğimizi de belirliyor.
Birinci soruyla bağlantılı olarak ikinci bir sorum ise kadına ve doğaya olan bakış açısı. Kadın ve doğa üretken, verimli ve yaşam kaynağı görülürken sistemsel olarak sömürülme ve her türlü saldırıya ilişkin değerlendirmeniz nedir? Genel olarak sistemin kadına ve doğaya yaklaşımında nasıl bir paralellik var?
NM: Öncelikle, bir noktayı açıkça vurgulamak istiyorum. Kadın ve doğanın üretkenlik ortaklığı üzerinden özdeşleştiren, kadını doğa olarak gören özcü yaklaşıma epey mesafeliyim. Genel olarak özcülüğünün sonunun ırkçılığa kadar varabileceğini düşündüğümden eleştiriyi sizin de belirttiğiniz gibi sistemsel bir noktadan kurmanın çözüm üretmek açısından da hayli önemli olduğunu düşünüyorum.
Zira, sistemsel olarak sorunlara odaklanmak gündelik hayattaki bireyselden kurumsala kadar güç ilişkilerini anlamamızı sağlar. Bizi kimlik politikalarının indirgemeci ve katı sınırlarından kurtarır. Evet kadın ve doğa bugün yaşamsal tehdit altında ve meselenin güç ilişkileri bağlamında cinsiyete, yaşa, etnisiteye dayalı, coğrafyasal, sınıfsal, kesişimsel boyutları da var. Tek bir cümle ile bu durum yeni kolonyalist, erkek egemen, kalkınmacı, büyüme merkezli ve militarist politikaların sonucu: Coğrafyalar, cinsiyetler, insan-doğa arası dinamik güç ilişkilerinin tahakküm ve mülkiyet ile sürekli değişen pazarlığı. Günümüz neoliberal dünya düzeninde türler arası yeni kolonyal bir anlayışla karşı karşıyayız.
Sistemsel eleştiriyi yapacaksak hem uzakta, hem de yakında olan güç ilişkilerini anlamak ve her iki alanda da yaşamı adil, çoğulcu, katılımcı bir şekilde örgütlemek önemli.”
Bu düzenin temel özelliklerinden biri erkek egemen oluşu. Erkek egemenlik, ilk bakışta bir genelleme olarak erkeğin kadına tahakkümü olarak algılansa da ve elbette bu algıda önemli bir gerçeklik payı olsa da, mesele bu genellemeden daha derin detaylara sahip. Bu değerler sadece aktörleri değil, aktörlere atfedilen sıfatları, sembolleri de gündelik hayatımıza karmaşık bir şekilde sokuyor. Örneğin, bırakın herhangi birini, her kadın feminist bir perspektife sahip mi? Hatta daha ileri giderek sorayım, her feministim diyen feminist yaklaşımı hayatında uygulayabiliyor mu? Veya yeşilim diyen… Bu soruların cevaplamak için, kimliksel durumdan -kadın olmaktan- ve beyandan -yeşil olmaktan- daha derin bir analize ihtiyacımız var. Eylem noktasında benimsediğimiz söylem ve politikalar bu soruların cevaplarını vermemizi de sağlayacaktır.
Dr. Nil Mutluer.
Bu durumda, eleştirmemiz gereken sistem diye bahsettiğimiz o ‘şey’ bizden hem uzakta, hem de dibimizde. Örnekle açıklayacak olursak, Amazon ormanlarında fosil yakıt çıkarmak için doğayı tahrip eden, yerel halkın, özellikle kadınların yaşam kaynaklarını elinden alan ve hatta onları öldüren şirketler ve onları destekleyen devletler uzakta ve hegemonik gücü elinde tutan da onlar. Ancak, toplumsal dayanışma içinde olan kurum ve örgütlerin içinde bile ayrımcılık ve hatta hemcinsler arasında bile mobbing yapanlar veya yeşil politik yaklaşımı sadece tüketim merkezli bir ‘doğal’ yaşam tarzı olarak algılayıp sunanlar tam da gündelik hayatımızın merkezinde, enerji tüketen bir şekilde varlık gösteriyorlar. Hatta biz de bunlardan olabiliriz. O zaman, sistemsel eleştiriyi yapacaksak hem uzakta, hem de yakında olan güç ilişkilerini anlamak ve her iki alanda da yaşamı adil, çoğulcu, katılımcı bir şekilde örgütlemek önemli. Bu eleştiriyi yaparken de kendimizin de güç ilişkileri arasında yolunu bulmaya çalışan birer özne olduğumuzu unutmadan, gerektiğinde kendimize de çuvaldızı batırmamız önemli. Kısaca, yeni kolonyalist erkek egemen düzenin eleştirisini yapacaksak hegemonik ilişkileri sadece makro düzeyde değil, gündelik hayatta da bulmak ve alternatif bir ilişkilenme ve örgütlenme biçimiyle siyaseti gündelik hayattan yerel ve devlet kurumlarına kadar örmek mümkün.
Kadınların hem doğayı hem de yaşam alanlarını korumak için ekolojik direnişlerde veya şiddet ve ayrımcılığa karşı şehir sokaklarında en önde olduklarını görmek bir umut.”
Ve elbette sınırlar ötesinin de bizim yaşam alanımız dünyanın bir parçası olduğunu düşünmek ve ağları bu doğrultuda da kurmak çok çok önemli. Dünyayı arka bahçemiz olarak düşündüğümüzde ister istemez erkek egemen sistemin çok sevdiği ve kadın ve erkek bir çok insanı kuşatan milliyetçiliğe, özellikle onun gündelik halindeki ‘vatanseverlik’e de mesafe koymak pek gerekli. Yeşil, feminist ve queer siyaset ve yaklaşım da tüm bunlara imkan veriyor. Mesela ‘vatanseverlik’ yerine ‘yaşamseverlik’ neden yeni sloganımız olmasın?
Mevzunun sistemsel boyutuna değindikten sonra kadınların hem doğayı hem de yaşam alanlarını korumak için ekolojik direnişlerde veya şiddet ve ayrımcılığa karşı şehir sokaklarında en önde olduklarını görmek bir umut. Öyle ki, herkesin sokakta örgütlenmekten çekindiği parlamenter sistem – başkanlık sistemi referandumu sürecinde sokakta siyaset yapanlar neredeyse sadece kadın ve LGBTIQ+ örgütleriydi. Veya mesela Karadeniz’de HES’lere karşı direnenlerin öncülüğünü kadınlar yapabiliyor. Zira, bu kesimler sistemin sıkışmışlığını ve bu sıkışmışlığın kendilerini nasıl yok edeceğini ilk elden, gündelik hayattan biliyorlar. Onların bu direniş ve cesareti aynı zamanda erkek egemen yeni kolonyalist sistemin kalkınmacı ve endüstriyel sıkışmışlığını da sistemin yüzüne vuruyor. Sistem endüstriyel kalkınmacı politikalarına yetişemediği ve artık kaynak üretemediği için sıkışmış halde doğaya saldırıyor. Kadınlar da doğada ve şehirler de eşitlik için direniyor. O zaman da haliyle, sistemin en büyük düşmanı haline geliyorlar. Bu yüzden seksizm gündelik hayatta normalleşiyor ve kadın katliamlarını yasalarda da olan somut önlemlerle engellemek yerine görmezden geliyor.
Ciddi bir güç savaşı ve direnişten bahsediyoruz… Ağı genişletmek yeşil politikalar etrafında farklı kesimleri bir araya toplamak ve alternatif bilgi, politika, dil ve eylem üretmek çok çok önemli. Bunu yaparken de önceden değindiğim özeleştiriyi hayatlarımızın içine sokmak ve birey olarak toplum, kolektif ve sistem içindeki ilişkilerimizdeki dinamik olarak değişen gücümüzün farkında olmak… Ezdirmemek kadar ezmemek için de… Dil, siyaset, eyleme biçimi ancak böyle değişir.
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü yaklaşıyor. Temel bir sorun olan şiddeti nasıl ele almalıyız? Türkiye’de şiddet hızla tırmanışa geçti, siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kadına yönelik şiddet aileden, topluma devlete örgütlü gelişen, erkek egemen söylem ve uygulamaların sistematik bir tezahürü. Öyle ki kadına yönelik şiddetin failleri genelde erkekler olsa da, erkek egemen ahlakı, anlayışı benimseyen, bununla mücadele etmeyen her sınıftan, her görüşten dindar veya seküler herkes kadına karşı şiddetten sorumlu. Kadının davranışlarını egemen normlar üzerinden düzenleyip denetlemek yaygın bir sistem. Bu 2000’lerin başına kadar daha sessiz ve ‘usturuplu’ şekilde yapılıyor olsa da, özellikle 2000’lerin sonundan itibaren egemenin, gücü olanın güçsüze şiddetinin normalleştiği bir süreçten geçtik, geçiyoruz. Bugün egemen olan sadece kadına, çocuğa değil, aynı zamanda, kendinden daha güçsüz gördüğü erkeğe de açıkça şiddet uygulamaktan, hatta bunu paylaşmaktan çekinmiyor. Hukuk sisteminin çöktüğü noktada şiddet ve güç ilişkileri en çıplak haliyle karşımıza çıkıyor. Eva Lundgren’in Berna Ekal tarafından Türkçe’ye kazandırılmış Şiddetin Normalleştirilme Süreci kitabında şiddetin sistematikleştirilmesi şiddet, iktidar ve normalliğin birbiriyle bağlantısı üzerinden açıklanır. Bugün bu normallik açıkça yaşanıyor ve şiddeti engelleyecek bir hukuk sistemi ve ahlak anlayışı yok, yasalar olmasına rağmen!
2000’lerden itibaren kadının yurttaş olarak varlığı ikinci plana atıldı ve kadın aile merkezinde konumlandırıldı. Üreme politikaları nüfusu denetleme hedefiyle şekillendirilirken annelik kadının asli ve tek varoluşuymuş gibi sunuldu.”
Türkiye’de cinsiyetçi şiddetin normalleşme tarihi şöyle özetlenebilir: 1990’ların sonuna kadar genç kadınlara, devlet kurumlarının uyarıları doğrultusunda babaları isterse bekaret testi şiddeti aile ve devlet eliyle uygulanıyordu. Bu bir çok kadının intihara sürüklenmesine sebep oldu. 2002’ye kadar Medeni Kanun’da, erkeğin aile reisi ilan edilmesiyle kadının statü olarak erkekten alt bir sınıfa konumlandırılması; evli kadının kocasının izni ile çalışabileceğinin kanunda yer alması; Ceza Kanunu’nda ‘namus’un erkeğin kadını öldürmesinde hafifletici sebep olması; kanun değişse de uygulamaların oldukça yavaş hayata geçmesi; para karşılığında cinsel ilişkiye girdiğinde, kadının hemen ‘iffetsiz’ olarak ilan edilip geneleve çıkamamak üzere yerleştirilmesi, erkeklerinse bu ilişkiyi satın alma haklarının sonsuz bir şekilde olması; devlet söylemlerinde kadının sadece ‘annelik’ rolüne vurgu yapılarak eve ve topluma sürekli hizmet veren bir konuma sürüklenmesi; işyerinin kreş açma zorunluluğunun kalkması; Türkçe’ye çevrilmiş “bilim insanı” gibi kelimelerin “adam” eklerinden kurtulamaması, gündelik hayattaki deyimlerin hep erkeği güçlü, akıllı konuma yerleştirmesi ve bu yazının motivasyonu olan kadın cinayetlerinin sürekli artması.
2000’lerden itibaren ise kadının yurttaş olarak varlığı ikinci plana atıldı ve kadın aile merkezinde konumlandırıldı. Üreme politikaları nüfusu denetleme hedefiyle şekillendirilirken annelik kadının asli ve tek varoluşuymuş gibi sunuldu. Aynı zamanda, siyasette ve medyada kadının cinselliği hiç olmadığı kadar çok vurgulanır oldu. Kadının kıyafeti veya davranışları bahane edilerek ‘ahlak’ kisvesi altında tecavüze uğramak normalleştirildi. Tecavüze uğrayan kadınlar bebeklerini doğurmak zorunda bırakıldı. Kadının bireysel kararı olması gereken kürtaj bugün, yasada serbest olmasına rağmen birçok devlet hastanesinde fiilen uygulanmaz hale geldi. Siyasiler kadınların kıyafetlerini ‘mini etek’, ‘dekolte’ şeklinde hedef gösterdi. Kadınların ‘başörtülüler’ ve olmayanlar şeklinde ayrıldığı alanlar arttı. Sigara ve içki konusunda televizyonu çiçeklerle sansürleyen yaklaşım kadına yönelik şiddet, silah, hukuk dışı adalet arama yöntemlerini istikrarlı bir şekilde servis etti.
Tüm bu politikalar ve söylemlerin sonucunda biz şu cümleleri konuşurken bir kadın öldürülüyor olabilir, üstelik onu öldüren veya şiddet uygulayanlar da çoğunlukla birinci derecede tanıdığı kişilerden biri olabilir… Kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet hepimizin içinde olduğu sistemin bir parçası.
Bu analitik yaklaşımı doğaya yönelik şiddetin normalleşmesinde de görebiliriz. Kaynakları tükenen kalkınmacı endüstriyel zihniyet, coğrafya ve sınır tanımaksızın kolonyalist bir şekilde doğaya saldırıyor ve tecavüz ediyor. Bu Amazon ormanlarında, Hindistan’da, KazDağları’nda veya Karadeniz’de olabilir…
Şiddeti ele alırken, topluluk içinde doğanın hükmünü icra etmesini (cinsellik, şiddet gibi) ahlak ya da ahlaksızlığa, gelenek ve gelenek dışılığa, devlet bağı içinde yasal ve yasa dışılığa dayandırılsa bile, bütün bunları doğadan kopuş olarak mı yoksa doğa ile aradaki gizli kalmış ilişkiyi mi gösterir sizce?
Şiddetle sarmalanmış haldeyiz. Her şiddet ilişkisi bir iktidar ilişkisi ve ahlak anlayışı da barındırıyor içerisinde. Düşünürleri ve siyaset bilimcileri de işin içine katarak meseleyi biraz açacak olursak Walter Benjamin iktidar araçlarından hukuğun şiddet ve ahlak arasındaki ilişkiyi tesis ettiğini iddia eder. Hannah Arendt ise politika güçten farklı olarak, şiddetin araçsal karakterinden bahseder. Kanımca, her iktidar şiddet içermek zorunda değil, ancak, şiddet araç olduğundan bize toplumdaki bir veya birden fazla iktidar ilişkisi, hukuk düzeni ve ahlak anlayışı hakkında da bilgi verir.
Bugün yeni kolonyalist erkek egemen dönemde kendisine daha fazla kaynak yaratmak için yaşamı tüketen sistemin şiddeti ile karşı karşıyayız. Bu sistem kendinden olmayanın, güçsüz olarak algıladığının ve ötekileştirdiğinin yaşamına veya yaşam alanına müdahale etmekten çekinmiyor.”
Toplumda karşımıza çıkan farklı şiddet eylemlerinin kaynakları kendi içlerinden birbirleriyle de hayli ilişkili. Devlet tarafından yurttaşlarına uygulanan şiddetle, ailenin özellikle güçlü erkek veya erkek egemen söylemle işbirliği yapan veya yapmak durumunda kalan fertleri tarafından bir diğerine işlenen şiddet arasında hiç de küçümsenemeyecek bir bağ var. Zira, araç olan şiddet esasında devlet ve/veya aile ‘babası’nın tahakküm anlayışının önemli bir yansıması. Şiddetin öğrenilme, hayata geçme ve devamlılığını sağlaması birbiriyle hayli ilişkili bir sürecin sonucu. Bu süreç, milliyetçilik, kalkınmacı endüstriyel ekonomik sistem olan kapitalizm, kolonyalizm gibi erkek egemen ideolojilerin söylemiyle şekillenirken; sürecin aktörleri olan kadın ve erkekler iktidara olan yakınlıklarıyla söylemi ya benimsiyorlar ya da söyleme direniyorlar. Biz bugün yeni kolonyalist erkek egemen dönemde kendisine daha fazla kaynak yaratmak için yaşamı tüketen sistemin şiddeti ile karşı karşıyayız. Bu sistem kendinden olmayanın, güçsüz olarak algıladığının ve ötekileştirdiğinin yaşamına veya yaşam alanına müdahale etmekten çekinmiyor.
Bu yaklaşım doğrultusunda erkeklerin doğalarından dolayı şiddet uyguladıkları açıklaması epey yetersiz kalıyor. Erkek egemen düzende hem erkekler hem de kadınlar Deniz Kandiyoti’nin deyimiyle hareket sınırlarını belirlerken “ataerkil pazarlık” yapmayı öğrene öğrene büyüyorlar. Bu pazarlıkta, görece güçlü olanın değerleri norm olarak kabul edilirken güçsüzler de ezilmemek için sadece bu normlara uymakla kalmayıp onları yaşamlarının içinde yeniden üretiyorlar. Bu çerçevede, erkekler, yaş ve konumlarına göre şiddeti sadece uygulayan değil, şiddete uğrayan da olabiliyorlar. Elbette bazıları bu durumu fark edip eleştiriyorlar yapıyı. Gene de erkeklerin birçoğu sosyal olarak avantajlı konumlarının fakında olsalar bile, bu konumdan geri adım atmak istemiyorlar. Yine de gün geçtikçe farkındalığın arttığını söyleyebiliriz. Bazı kadınlarsa dezavantajlı konumlarından dolayı, şiddetten erkekten çok daha fazla zarar görüyor olsalar da, çoğu zaman maddi veya manevi gücü kendilerinde bulamadıklarından direnemiyorlar. Ne de olsa, şiddetin sistematik yanı direnmeyi de güçleştiriyor.
Şiddetsiz, doğa ile uyumlu, sağlıklı toplum ve onun sağlıklı ilişkilere sahip bireyine ulaşmanın yolu sizce nedir?
Mülkiyet ve tahakküm ilişkilerini değiştirmek. Bundan mülkiyetsiz olalım veya gücü elimizden bırakalım gibi bir anlam çıkmasın. Ancak hakları, hem insan hem de doğa için yaşamdan yana hakları koruyan, adil ekonomik dağılımı, hukukun üstünlüğünü, çoğulculuğu, özgürlükleri yaşamdan yana sağlayan bir düzene ihtiyacımız var. Bunun için hegemonik sistemle mücadele işin bir adımı, ancak kendimizin de içinde olduğu güç sistemini sorgulamak, farkındalık yaratmak, küçük de olsa karar mekanizmalarına ulaşmak veya onların içinde yer almak bizim yapabileceklerimiz arasında.
En basit haliyle yeşil politikaların bütüncül yaklaşımının, doğanın parçası olan insanların, bizlerin yaşamlarımıza denge, adalet ve huzur getireceğini ve doğanın da haklarını koruyacağını düşünüyorum.”
Başta iklim krizi olmak üzere dünyanın pandemiyle farkına vardığı ekonomiden sağlığa bir çok kriz acil şekilde ele alınmalı. Hegemonik erkek egemen kolonyalist kalkınmacı düzen yerine bütüncül yeşil bir düzene geçmemiz lazım. Ancak, bunun için mücadele ederken insanların iş, hukuk, barınma gibi ihtiyaçları olduğunu akılda tutmak ve gündelik sorunları da ele ala ala ilerlemek lazım. En basit haliyle yeşil politikaların bütüncül yaklaşımının, doğanın parçası olan insanların, bizlerin yaşamlarımıza denge, adalet ve huzur getireceğini ve doğanın da haklarını koruyacağını düşünüyorum. Çözüm bu. İnsanı ve doğayı aynı ekosistemin birer parçası olarak görerek kalkınmacı endüstriyel politikalar yerine, küçük, yeteri kadar ekonomik faaliyete dayanan, adil ve paylaşımcı düzen, katılımcı, eşitlikçi, çoğulcu, barış yanlısı siyaset ve tüm bunları sadece ülkelerin sınırları içinde değil, sınırlar ötesinde de düşünmekten ve eylemekten geçiyor çözüm. Ve kesişimsel bir yaklaşımla ele alınan yeşil, feminist ve queer politikalar ve eyleme pratikleri bunu bize sağlayabilir. Kısaca, çözüm yeni yeşil ekonomik düzen, siyasi çoğulculuk ve hakların, hem insanların hen de doğanınkilerin, sağlanmasında. Savaşların, iklim krizinin, doğal felaketlerin, ayrımcılığın biteceği, göçlerin mecburiyetten veya zorla değil, istekten yapılacağı özgür, huzurlu, dengeli bir dünya düzeni… Tüm bunun için fen bilimleri ve sosyal bilimlerle uğraşanlar bir arada siyaset üretmeli ve bu siyasetde yerellerin ve yurttaşların sözü de olmalı. Hepimiz katkı koymalıyız kısaca, aklımızdaki, bedenimizdeki ve coğrafyadaki sınırları aşarak.
Mikroplastik kirlilik dünyanın en yüksek dağı olan Everest Dağı’nın zirvesine kadar ulaştı. 2018 yılında dünyanın en derin noktası olan Mariana Çukuru’nda tespit edilen plastik çöplerin ardından yapılan bu keşif ile insanlığın gezegenin bütün noktalarını kirletmeyi başardığı bir kez daha kanıtlanmış oldu.
Küçük plastik lifler, 8 bin 850 metrelik dağın tepesinin birkaç yüz metre yakınında, balkon olarak bilinen bir noktada bulundu. Ayrıca dağın 5 bin 300 metre yüksekliğinden 8 bin 440 metre yüksekliğine kadar olan bölümündeki 11 lokasyondan toplanan tüm kar örneklerinde mikroplastik bulundu.
‘Dağcıların kıyafetlerinden gelmiş olabilir’
The Guardian’ın aktardığına göre en yüksek mikroplastik konsantrasyonu ise dağcıların ve yürüyüşçülerin en çok zaman geçirdiği Ana Kamp çevresinde bulundu. Bilim insanları plastik liflerin dağcıların giysi, çadır ve iplerinden gelmiş olabileceğini söyledi.
İsviçre Alpleri ve Fransız Pireneleri‘nin ücra bölgelerindeki mikroplastik kirliliğin diğer yeni keşifleri, parçacıkların daha uzak yerlerden rüzgarla da taşınabileceğini gösteriyor.
‘Her kar örneğinde mikroplastik var’
Yeni araştırmaya liderlik eden Plymouth Üniversitesi’nden Imogen Napper, “Analiz ettiğim her kar örneğinde mikroplastik bulmak beni gerçekten şaşırttı” dedi.
Napper konuşmasını, “Everest Dağı, her zaman uzak ve bozulmamış olduğunu düşündüğüm bir yer. En yüksek dağın tepesine yakın bir yeri bile kirlettiğimizi bilmek gerçekten göz açıcıdır” ifadeleriyle sürdürdü.
‘Azalt, tekrar kullan, geri dönüştür’
Gezegeni korumamız ve bakmamız gerektiğini belirten Napper, “Çevremizde çok yaygın olan mikroplastikler konusunda uygun çevresel çözümlere odaklanmanın zamanı geldi” dedi.
Plastik kullanımını azaltma, tekrar kullanma ve geri dönüşümün önemli olduğunu belirten Napper, birçok mikroplastiğin ise giyilen sentetik kumaşlardan meydana geldiğini söyledi.
Havada, suda ve toprakta
Her yıl milyonlarca ton plastik çevreye karışıyor. Bu plastikler zehirli katkı maddeleri içerebildiği gibi zararlı mikroplar da taşıyabiliyor ve onu yiyecek zannederek tüketen yaban hayatına zarar verdiği biliniyor.
İnsanlar ayrıca mikroplastikleri yiyecek ve su yoluyla tüketiyor ve hatta atmosfere kadar karışan plastikleri sokunum yoluyla vücuduna alabiliyor.
2019’da en az 880 kişi tarafından tırmanılan Everest’teki çöplerle ilgili uzun süredir devam eden endişeler vardı. Ancak yeni çalışma, 5 mm’den daha küçük ve bu nedenle toplanamayacak kadar küçük olan mikroplastik kirliliği değerlendiren ilk çalışma oldu.
Litre su başına 30 mikroplastik parçacık
One Earth dergisinde yayınlanan çalışmada, 2019’da National Geographic keşif gezisi tarafından toplanan numuneler analiz edildi. Bilim insanları, toplanan kar numunelerinde litre su başına ortalama 30 mikroplastik parçacık buldu. En kirli numunede ise bu aran litre başına 119 parçacığa kadar yükseliyor.
Araştırmada kar numunelerinin dışında sekiz lokasyondan toplanan akarsu örnekleri de analiz edildi. Akarsuların ise yalnızca üç tanesinde plastik kirliliğe rastlandı. Bunun sebebinin akarsuların plastiği daha iyi temizleme imkanı olmasından kaynaklandığı düşünülüyor.
Napper, önceki çalışmasında ise bir çamaşır makinesinin her döngüsünün 700 bin mikroskobik plastik elyafı serbest bırakabildiğini ve biyolojik olarak parçalanabildiği iddia edilen plastik poşetlerin doğal ortamda üç yıl sonra hala sağlam olduğunu keşfetmişti.