ManşetEditörün SeçtikleriKadın

Öldürülen kadınların aileleri Antakya’da bir araya geldi: Yeni bir dünya için ittifaklar ve ortak mücadele şart

Haber: Derya Göregen

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü dolayısıyla her yıl olduğu gibi bu yıl da bir hafta boyunca dünyada ve Türkiye’nin pek çok yerinde eylem ve etkinlikler düzenlendi. Bir önceki yılın etkinliklerinden farklı olarak aktivistler, bir yandan kadınlara yönelik her geçen gün artarak devam eden saldırılara, diğer yandan da tahrip edilen doğaya ve iklim krizine dikkat çekti.

Yol-SevDer’in çağrısı ile Türkiye’nin değişik merkezlerinden kadınlar bu yıl Antakya’da bir araya geldi. Üç gün süren etkinlikte kadın ve çevre aktivistleri, geçtiğimiz aylarda günlerce kontrol altına alınamayan ve büyük bir ormanlık alanın yanarak kül olduğu yere, öldürülen ve şiddete uğrayan kadınların anısına ‘Kadın Fidan Yaşam Hatıra Ormanı’ kurdu. 3.224 adet ağaç fidanıyla, hayatını kaybeden kadınların adı yaşatılırken yangınların tahrip ettiği doğaya katkı verildi.

Etkinliğe Arsuz Belediye Başkanı Dr. Asaf Güven, Yol-Sev-Der Başkanı Hüseyin Polat, Arsuz Gönüllüleri Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Behice Güven, Arsuz Belediye Meclisi üyeleri ve katledilen Ceren Özdemir, Şule Çet, İpek Bakımcı, Pınar Gültekin ve Emine Bulut’un aileleri katılarak, kızlarının anısına birer fidan dikti.

Belediye Başkanı Güven, 25 Kasım’ı öfkeli ve kederli bir biçimde yaşadıklarını belirterek, gaddarca cinayetlere kurban giden kaınlar için 22 dönümlük bir arazi tahsis ettiklerini her birinin adına birer zeytin ağacı dikeceklerini bildirdi. Barışı, hayatı ve var olmayı hatırlatacak zeytin ağaçlarıyla şiddete uğrayan kadınların adını yaşatacaklarını belirten Belediye Başkanı,”Ağaçlar yetiştiğinde gelirleri mağdur kadınlara ulaştırılacak. Kadına, çocuğa şiddet, bir insanlık ayıbıdır” diye konuştu.

Kadınlar birer sayıdan ibaret değil

Yol-Sev-Der Başkan Yardımcısı Gündüz ise kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin sıradanlaşmaya başladığına işaret ederek, farkındalık oluşturmak amacıyla bu projeyi oluşturduklarını anlattı. Gündüz şunları söyledi: Kadınlar birer sayıdan ibaret değil. Öldürülen her kadın birer yetim çocuk, birer hayat ve umuttur. Katiller hala aramızda. İstanbul Sözleşmesi hayat kurtarır. Şiddete karşı dünyayı sevgi kurtaracak.”

Arsuz Gönüllüleri Derneği Başkanı Güven de, derneklerinin projeye bin fidan desteğiyle katıldıklarını ve şiddetin yerini sevginin alması gerektiğini vurguladı.

Fadime Bulut: Öldürüyorlar, durmadan öldürüyorlar

Geçen yıl Kırıkkale’de çocuğunun gözleri önünde bıçaklanarak vahşice öldürülen ve yaralı halde “Ölmek istemiyorum” feryadıyla zihinlere kazınan Emine Bulut’un annesi Fadime Bulut da Hatay’daydı.

Fadime Bulut Cumhurbaşkanı’na seslenerek “Beni duyun. Şiddete dur demeleri lazım ama demiyorlar. Kadın cinayetleri devam ediyor, kadınları durmadan öldürüyorlar” diye konuştu.

Geçenlerde bir kadının boğazının kocası tarafından kesildiğini, yaralı halde kurtarıldığını anlatan Bulut, “Keşke benim çocuğum da yaralı kurtulabilseydi” dedi. Kızını öldüren erkeğin cezaevinde zarar görmeyeceği şekilde, korunaklı şekilde tutulduğunu anlatan Fadime Bulut, şunları söyledi:

“Kadınlar bu kadar kolay cinayete kurban gitmesinin nedeni, onların haklarının tanınmaması. Öldürüyorlar, sürekli öldürüyorlar. Benim kızım 11 yaşındaki kızının gözleri önünde öldürüldü. Torunumu yanımda doğurdu, yanımda büyütmeye çalıştı. O adam torunuma babalık bile yapmadı. 10 yıl sonra cezaevinden çıkacak. Onu tanımayan torunumu bizden almaya çalışacak.”

“Benim canım yandı başkasının yanmasın” diyen Bulut, yetkililere seslenerek, kadınların etkin korunmasını istedi.

Emine Bulut, cinayetten iki saat önce karakola sığınmış ve koruma istemiş; ancak geri gönderilmişti. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle yargılanan eski koca Fedai Varan, cinayetten sonra baba Ahmet  Bulut’u arayarak “Siz benden çocuğumu aldınız, ben de sizin kızınızı aldım” demişti.

‘Kadın ve doğa değersizleştirildiği sürece şiddet önlenemez’

Kadına ve doğaya yönelik sömürü ve şiddetin benzerlik gösterdiğini dikkat çeken aktivistler ve uzmanlar, önlemlerin hızla alınması gerektiği yönünde uyarılarda bulunuyor.

Peki, Türkiye’nin temel sorunlarından ‘şiddet kültürü’ne karşı çözümleyici yaklaşımı nasıl olmalı ve şiddetsiz, doğa ile uyumlu, sağlıklı bir topluma nasıl ulaşacağız? Konunun uzmanlarıyla konuştuk.

Gülüzar Işık.

Eğitimci ve Hatay Kırk Yama Kadın Dayanışması sözcüsü Gülüzar Işık Türkiye’nin birçok ilinden kadınların cinayete kurban giden hemcinsleri için fidan dikmek üzere Hatay’da buluşmalarının kendileri için çok anlamlı olduğunu belirtiyor. Türkiye’nin şiddetle sınavında durumun gerçekten vahim olduğunu belirten Işık,  şunları söylüyor:

“Öncelikle sistemin kendisi kadına yönelik şiddeti besliyor ve meşrulaştırıyor. Hukukun tam olarak işletilmemesi şiddetin artmasında önemli bir paya sahip. Cezaların uygulanmaması, indirim yapılması, ceza alsa bile katil erkeğin hüküm giydiği halde serbest bırakılması şiddeti yaygınlaştırıp  meşrulaştırıyor; onu rahatlatıp güçlendiriyor. Bireysel ve ruhsatsız silahlanmanın giderek yaygınlaşması da ateşi körüklüyor.”

‘Karma kurum ve yapılar mevcut yapıyı yeniden üretiyor’

Bu ortamda kadın örgütlülüğünün sağlanmasında zorluklar yaşandığını belirten Işık’a göre, özellikle, karma kurum ve yapılar içerisinde kadın meselesine adaletli bir çözüm getirme ve şiddeti önleme o kadar da kolay değil:

“Çünkü burada da erk zihniyet ve pratikler kadın yoğunlaşmasını, enerjisini ve pratiğini etkisiz ve işlevsiz hale getiriyor. Bu bakımdan güçlü ve bağımsız bir kadın hareketine ihtiyaç var. Burada dikkat çekmek istediğim nokta; bahsettiğim kurum, kuruluş ve siyasi partiler  içerisinde tam anlamıyla bağımsız, özgün ve kadın sorununa, kadına yönelik şiddete karşı çalışmaların, kampanyaların ve etkinliklerin yürütülmesinin mümkün olmayışı. Böyle çoğu yapı, kadın çalışmalarını yük  gibi görüp,  tam anlamıyla meseleye yoğunlaşmayan, eşitsizlikçi yapıların devamını sağlayan, onları besleyen ve sürekliliklerini sağlayan yan kuruluş gibi varlık gösteriyor. Ancak artık toplumsal hiçbir soruna çözüm üretemedikleri için toplumun sırtında bir yük halini aldıklarını söyleyebilirim. Bu nedenle de OHAL döneminde birçok kurum, kuruluş, dernek ve vakfın kapatılmasını bir bakıma  iyi bir gelişme olarak değerlendirebiliriz bu bakımdan. Bir çatı altında değil de dipten gelen bir dalgayla kadın, çevre ve yine göçmen hareketleriyle ittifaklar geliştirip yaşanan tüm bu toplumsal sorunları hem söylemde hem pratikte çözmek gerekiyor. “

‘Kadına yönelik şiddet vahşete dönüştü’

Kadına yönelik erkek şiddetinin biçimlerinin de değiştiğine dikkat çeken Işık, sistem içinde mali ve pozisyon  olarak güçlendirilmiş olan erkeğin kullandığı şiddetin korkunç bir hal aldığını anlatıyor:

“Geleneksel yapılarda uygulanan şiddetin hiç değilse tanımını yapabiliyor, sınırını biliyorduk. Fakat son işlenen kadın cinayetlerine baktığımızda o kadar katmerli, dehşet verici ve insanın kanını donduran eylemler ki, savaş cephelerinde bile görülmemiş manzaralarla karşılaşıyoruz. Erkek, mali gücüyle, statüsüyle, sistemin kendisine bahşettiği tüm gücüyle kadına saldırıyor, tecavüz ediyor, gökdelenin 20’inci katından aşağıya atabiliyor, villasında parçalara bölüp gitar kutusu içinde çöp konteynerine atabiliyor, iple boğduktan sonra parçalara ayırıp bir varilin içinde yakabiliyor, üzerine beton dökebiliyor. Artık bu bir vahşete dönüştü. Üstelik bunun bir gerekçesi, açıklaması da yok. Sadece bir cinsiyetin diğerinin cinselliğine kast etmesi olarak değerlendirilebilir. Ve biz, kadınlar artık bu durumu sineye çekemeyiz. Sağlıklı toplum ve o toplumun sağlıklı ilişkilerine sahip bireylerine ulaşmak gerekiyor. Öteki türlü yaşanan bu sistematik şiddet karşısında öncelikli olarak kadın cinsi dolayısıyla erkek de ve bir bütün olarak toplum da kaybediyor.”

Yakın geçmişe kadar evde, dört duvar arasında ve örtük biçimde yaşanan şiddeti ispatlama, görünür hale getirme kısmen daha zordu. Yaşadığımız zaman diliminde her türlü şiddet, saldırı ve cana kastın bu kadar açık, yaygın ve sokağa taşmış halde oluşmasına rağmen, her an her kadının maruz kalabileceği şiddeti teşhir etmek ilk adım. İkinci adım ise seyirci kalmadan önleme ve mücadele etmenin yol ve yöntemlerini çeşitlendirmek.”

Bunun için tüm yaşam alanlarında ciddi bir dönüşümün şart olduğunu ifade eden Gülümser Işık, sistemin sürdürülebilir bir yanı kalmadığı gibi yaşanan sorunları da ağırlaştırdığını ve kadınla birlikte çocuğa, doğaya yönelik şiddetin giderek yükseldiğini söylüyor:

“Öncelikle kadın hareketleri, çevre hareketleri, göçmen hareketleri gibi bu sistemin şiddetine maruz kalan tüm kesimlerin ittifaklarını geliştirmeleri ve mücadelelerini güçlendirmeleri gerekiyor.  Kadınlara yönelik şiddet ve cinayetleri önlemede her yerde, her zaman ve en başta söylediğimizi tekrar söylemek istiyorum: İstanbul Sözleşmesi tam anlamıyla uygulanmalı ve tüm hukuki mevzuatlara uyulmalı. Çünkü İstanbul Sözleşmesi yaşatır.”

Değirmenci: Öfkemiz büyük, gündelik hayatı dönüştürmek şart

Emet Değirmenci.

“Kadın cinayetlerine karşı öfkemiz çok büyük.” Jeoloji mühendisi, “Kadınlar Ekolojik Dönüşümde” kitabının editörü ve projesinin geliştiricisi Emet Değirmenci böyle söylüyor: “Unutulmaması ve unutturulmaması gereken bu cinayetlere gün geçmiyor ki yenisi eklenmesin. Bu durumda öfkelenmememiz mümkün değil. Ancak bunu ‘dönüştürücü’ bir hale getirmeli, ve ‘Kadın Fidan ve Yaşam’ gibi projelerle kalıcı hale getirmeliyiz.”

Kapitalizmin doğaya kaynak deposu olarak bakması, yaratılan ekolojik yıkım sonucu çıkan katmerli krizlerin (ekolojik, ekonomik ve toplumsal) sonuçlarının patriyarkal değerlerin daha da su yüzüne çıkıp saldırganlığın artmasına ortam hazırladığına vurgu yapan Değirmenci, söz konusu değerlere eleştirel bakılmadıkça kanunlardaki cezaları uygulatmanın dahi zorlaştığını belirtiyor:

“Kadına ve doğaya karşı işlenen suçların kaynağı bence aynı zihniyetten kaynaklanıyor. Kadın ve doğa değersizleştirildiği sürece bu şiddet önlenemez. Ne ‘Cennet anaların ayağı altındadır’ ne de ‘Doğa Ana’ gibi dini ve özcü ifadelerle kaybettiğimiz değer yeniden kazandırılabilir. İnsanların gündelik davranışlarını değiştirmesi lazım. Özel ve kamusal alanda davranış değişikliği gerekli. İşyerinde, sokakta, öğretim müfredatında, tarlada, çiftlikte, bağ bahçede, çamaşırhanede, üretimhanede, çocuk ve yaşlı bakımında…”

Kadın özgürlüğü hareketinde saldırgan erkeklerin işini kolaylaştıran hemcinslerini de eleştiriyor Değirmenci ve “Kadını tahakküm altına alarak kendini var edebildiğini sanan, iktidarını pekiştirmeye çalışan erkeği patriarkal, militarist sistem de destekliyor zaten. Gece sokaktaki kadına, eve geç gelen kadına, yalnız yaşayan kadına ya da LGBT+ bireyine, kiminle görüşeceğine ve nasıl davranacağına, eteği kısa/göğsü açık diye davetkar yorumu yapanlar yalnızca erkekler de olmayabiliyor. Çünkü patriyarkayı bilinçli ya da bilinçsiz destekleyen kadın rollerinde olanlar da var” diye konuşuyor.

Dr. Nil Mutluer.

Mutluer: Toplumsal savaş hali

Hatay’da doğa aktivistlerinin öldürülen kadınlar adına ağaç dikme etkinliğinin çok anlamlı olduğuna dikkat çeken Humboldt Üniversitesi Çeşitlilik ve Toplumsal Çatışma Bölümü öğretim görevlisi ve Yeşiller Partisi kurucularından Dr. Nil Mutluer ise, orman yangınlarının derinleşen kuraklaşma ve iklim krizi ile doğrudan ilgisinin olduğunu söylüyor. Küresel ölçekte bir sorun olan iklim krizi ile yine küresel ölçekte diğer bir mesele olan kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerini de sistemsel sorunlar olarak görmek ve bu her iki soruna birlikte odaklanmak gerektiğine vurgu yapıyor.

Dr. Mutluer, hem kadın cinayetleri hem de doğa katliamlarıyla ilgili mücadelede daha çok yol alınması gerektiğini belirterek şöyle konuşuyor:

Meselelerin farkındalık boyutu ancak canımız yandıkça anlaşılır oldu, ancak her iki meselede de henüz kökten bir çözüme doğru sağlıklı adım atılabilmiş değil. Oysa her iki mesele de hem canıyla mücadele edenler -doğa ve kadınlar- için, hem de toplum ve dünya olarak geleceğimiz için yaşamsal öneme sahip. Yaşamdan yana olmak sadece tehdit olan için değil, bugünümüzü ve yarınımızı nasıl şekillendireceğimizi de belirliyor.”

Meseleye bir sistem sorunu olarak bakmak gerektiğine işaret eden Mutluer, “Böylece gündelik hayattaki bireyden kurumsal ilişkilere kadar güç ilişkilerini anlayabiliriz ve bu da bizi kimlik politikalarının indirgemeci ve katı sınırlarından kurtarır” diyor.

Mutluer kadının da doğanın da yaşamsal tehdit altında oluşunun güç ilişkileri bağlamında cinsiyete, yaşa, etnisiteye dayalı ve coğrafyasal, sınıfsal, kesişimsel boyutlarına şöyle dikkat çekiyor:

Tek bir cümle ile bu durum yeni kolonyalist, erkek egemen, kalkınmacı, büyüme merkezli ve militarist politikaların sonucu: Coğrafyalar, cinsiyetler, insan-doğa arası dinamik güç ilişkilerinin tahakküm ve mülkiyet ile sürekli değişen pazarlığı… Günümüz neoliberal dünya düzeninde türler arası yeni kolonyal bir anlayışla karşı karşıyayız.”

Bu yüzden de sınırların ötesinde düşünmenin ve bu doğrultuda ağlar kurmanın önemine vurgu yapan akademisyen, milliyetçilik, vatanseverlik gibi kavramlara mesafeli olunması; bunun yerine yeşil, feminist, queer siyaset ve yaklaşımın benimsenmesini öneriyor: “Mesela ‘vatanseverlik’ yerine neden ‘yaşamseverlik’ sloganı olmasın?”

‘Hepimiz şiddetin birer parçasıyız’

Nil Mutluer’in kadına yönelik şiddetin temeline ilişkin görüşleri ise söyle:

“Bugün Türkiye ve dünyada egemen olan neoliberal, otoriter, erkek egemen tavrı düşündüğümüzde, iktidar ilişkilerinin tahakküm ile çevrili, ahlak anlayışının bencil, hoyrat ve hukukun da siyasi iktidar karşısında üstünlüğünü kaybettiğini, yani siyasallaştığını görüyoruz. Bu toplumun tümüne yansıyor. Kadına yönelik şiddetle Türkiye’de mücadele edememenin ve cinayetleri durduramamanın en önemli nedeni bu. Kadın hareketinin mücadelesi sonucu bugün şiddeti ve cinayetleri önleyebilecek yasalar var ancak, tahakküm anlayışı hem kurumlarca hem de gündelik hayatta kişilerce devam etmesi ve insanlararası şiddetin normalleşmesi kadına karşı şiddet ve cinayetleri de maalesef normalleştiriyor.

Toplumda karşımıza çıkan farklı şiddet eylemlerinin kaynakları kendi içlerinde birbirleriyle hayli ilişkili. Devlet tarafından yurttaşlarına uygulanan şiddetle, ailenin özellikle güçlü erkek veya erkek egemen söylemle işbirliği yapan veya yapmak durumunda kalan fertleri tarafından bir diğerine uygulanan şiddet arasında hiç de küçümsenemeyecek bir bağ var. Hatta, o babanın erkek egemen davranabilmesine alan açan kadınlar da var. Kısaca, hepimiz şiddetin bir parçasıyız. Elbette bugün sistemin gücünü elinde bulunduran, maden ocakları açmak veya fosil yakıt çıkarmak için doğayı talan eden şirketler ve onlarla işbirlikleri içinde devletler var. Ancak, ataerkil sistemin üretilmesinde hepimizin payı var. Günümüz neoliberal dünya düzeninde türler arası yeni kolonyal bir anlayışla karşı karşıyayız. Meseleyi bu bütüncül yaklaşımla ele aldığımızda ve alternatif yaşamı, şiddetsiz ilişkileri geliştirdikçe çözüme daha çok yaklaşacağız.”

Kapitalist sistemin endüstriyel kalkınmacı politikaların, artık kaynak üretemediği için sıkışıp doğaya saldırdığını hatırlatan Mutluer’in mevcut erkek egemen hegemonya ve tahakkümcü sistemin nasıl değiştirileceğine ilişkin önerileri de şu şekilde:

“Hegemonik erkek egemen kolonyalist kalkınmacı düzen yerine bütüncül yeşil bir düzene geçmemiz lazım. Ancak, bunun için mücadele ederken insanların iş, hukuk, barınma gibi ihtiyaçları olduğunu akılda tutmak ve gündelik sorunları da ele ala ala ilerlemek lazım. En basit haliyle yeşil politikaların bütüncül yaklaşımının, doğanın parçası olan insanların, bizlerin yaşamlarımıza denge, adalet ve huzur getireceğini ve doğanın da haklarını koruyacağını düşünüyorum. Çözüm bu. İnsanı ve doğayı aynı ekosistemin birer parçası olarak görerek kalkınmacı endüstriyel politikalar yerine, küçük, yeteri kadar ekonomik faaliyete dayanan, adil ve paylaşımcı düzen, katılımcı, eşitlikçi, çoğulcu, barış yanlısı siyaset ve tüm bunları sadece ülkelerin sınırları içinde değil, sınırlar ötesinde de düşünmekten ve eylemekten geçiyor çözüm.”

Kategori: Manşet