Kısa çalışma ödeneği, SGK primi ve vergi teşviklerinin uygulama süresi Resmi Gazete‘de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın imzasıyla yayımlanan üç ayrı karar ile uzatıldı.
Ödenek için başvurular 1 Aralık tarihinde başladı ve 31 Aralık tarihine kadar da devam edecek. Başvurular e-devlet üzerinden yapılıyor.
Bakan Selçuk’tan açıklama geldi
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk kısa çalışma ödeneğinin uzatılmasıyla ilgili açıklamalarda bulundu:
Koronavirüs nedeniyle 30 Haziran tarihine kadar kısa çalışma ödeneğine başvurmayan iş yerlerimiz 31 Aralık 2020 tarihine kadar İŞKUR’a başvurmaları durumunda 1 Aralık 2020 tarihinden sonraki dönem için üç ay süreye kadar kısa çalışma ödeneğinden yararlanabilecekler.
‘İş yerleri ilave işçiler için de talepte bulunabilecek’
Bakan Selçuk, daha önce kısa çalışma ödeneğinden yararlanan iş yerlerinin ilave işçiler için de talepte bulunabileceğini söyledi:
“Bu işyerlerimiz daha önce kısa çalışma uygulamasından yararlanmayan işçilerini de bildirerek başvuru yapabilecek”
Ayrıca, Zehra Zümrüt Selçuk daha önce kısa çalışma ödeneğinden yararlanan işçiler için iş yerlerinin yeniden başvurmasına gerek olmadığını, uzatma kapsamında kısa çalışma ödeneğinden yararlanmaya devam edeceklerini söyledi.
Kısa çalışma ödeneği ne kadar olur?
Günlük kısa çalışma ödeneği, sigortalının son 12 aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının yüzde 60’ı. Bu şekilde hesaplanan kısa çalışma ödeneği miktarı aylık asgari ücretin brüt tutarının yüzde 150’sini geçemiyor.
Kısa çalışma ödeneği, iş yerinde uygulanan haftalık çalışma süresini tamamlayacak şekilde çalışılmayan süreler için işçinin kendisine, aylık olarak her ayın beşinde ödeniyor. Ödemeler PTT Bank aracılığıyla yapılıyor.
Prim ve vergi teşviki de uzatıldı
İşsizlik Sigortası Kanunu’nun geçici 19. maddesinde (1) ve (10) fıkralarda yer alan kapsam dahilindeki işyerlerinde çalışanlar için işverenlerin SGK’ya ödeyecekleri işveren prim desteği uygulamasının süresi 30 Aralık’tan 30 Aralık 2022’ye, Aralık 2020’ye kadar 12 ay süreyle uygulanması öngörülen prim desteği süresi de 2022 yılı sonuna kadar uzatıldı.
İşsizlik Sigortası Kanunu’nun geçici 21. maddesiyle düzenlenen ve çalışanların gelir vergisinin asgarî geçim indirimi uygulandıktan sonra kalan kısmının verilecek muhtasar beyanname üzerinden tahakkuk eden vergiden terkin edilmesiyle damga vergisine yönelik teşvik uygulamasının süresi 31 Aralık’tan 31 Aralık 2022 tarihine kadar uzatıldı.
Covid-19 geçtiğimiz mart ayında hayatımıza girdiğinden bu yana dünya, bildiğimiz dünya olmaktan çıktı. Önceleri sadece Çin’in küçük bir bölgesinde görülen ‘tuhaf’ bir hastalık olarak, biraz da küçümsen koronavirüs, yaz aylarının başından itibaren önüne geçilemeyen bir küresel salgın halini aldı.
Koronavirüs ailesi (CoV) aslında tanınan virüs türüydü. Hafif ve orta derecede şiddetli solunum yolu hastalıklarının yanı sıra MERS (Ortadoğu Solunum Sendromu) ve SARS (Şiddetli Akut Solunum Sendromu) gibi hastalıklara neden oluyor; evcil hayvanlarda da öldürücü olan bir formunun görüldüğü biliyordu. Ancak bilimsel adıyla SARS-CoV-2 olarak adlandırılan ve yarasalardan insana geçtiği sanılan yeni tip koronavirüs dünyayı hazırlıksız yakaladı.
Bunda virüse ilişkin bilgilerin ilk anda çok yetersiz olmasının yanı sıra, hemen her ülkedeki yönetici elitlerin ekonomilerin etkilenmemesi gerekçesiyle etkili ve radikal önlemler almayışının büyük etkisi oldu.
Tüm bu (ve başka) nedenlerle de bugüne dek (2 Aralık 2020) dünya çapında koronavirüse yakalanan kişi sayısı 64 milyonu aştı, hayatını kaybedenlerin sayısı ise 1.5 milyona yaklaştı.
Salgının sona ermesi için ne gerekiyor?
Uzmanlar salgının sona ermesi için şunlardan birinin meydana gelmesi gerektiğini söylüyor:
Virüsün mutasyona uğrayıp sönümlenmesi: Covid-19’un belli mutasyonlar geçirmekle birlikte henüz sönümlenecek, kendiliğinden yok olacak bir dönüşüm geçirmediği biliniyor.
Toplumsal bağışıklık: Virüse karşı (tedavisiz) bağışıklık geliştirilmesi için , o toplumsal grubun en az yüzde 60-65’inin hastalığa yakalanması gerekiyor. Bu da yaşanan salgın koşullarında milyonlarca insanın daha ölümü demek.
Etkin tedavi/profilaksi (hastalık meydana gelmeden önce önleme çalışmaları): Bilimsel çalışmalar sürüyor, ancak ilaçla tedavi konusunda kayda değer bir ilerleme sağlanamadı. Plazma transferi, interferonlar ve sitokin intibitörleri, kök hücre gibi girişimlerin yararı kanıtlanamadı.
Kişiselleşmiş tıp uygulamaları: ABD Başkanı Donald Trump’ta denenip başarılı olduğu gibi, her hastanın kendi genetik koduna uygun, özel tedavi yöntemleri. Bu da aşırı pahalı ve spesifik bir yöntem olduğu için yaygın olarak kullanılması mümkün görünmüyor.
Fotoğraf: Shutterstock
Aşı
Bütün bu girişimler sürerken, virüse karşı aşı çalışmaları ise beklenmedik bir hız ve anlaşıldığı kadarıyla görülmedik bir başarıyla sürüyor.
Çok yakın bir gelecekte üçüncü faz çalışmaları onay alan birkaç aşı; başta belli ülkelerdeki risk grubunda yer alanlara, ardından da ‘toplumsal bağışıklık’ sağlanmasına yetecek sayıda, mümkün olduğu kadar çok insana uygulanacak gibi görünüyor.
Bu iyi habere rağmen, kafaları karıştıran durumlar da yok değil. Zira, pek çok ülkenin bilim insanlarının üzerinde çalıştığı birden çok aşı, çok sayıda şirket, denemesi hala sürdürülen aşıların etkinliği, saklama koşulları, kimin, nasıl yararlanacağı ve başka bir çok konuda halen çok fazla soru işareti bulunuyor.
Kaç aşı var?
Çin, ABD, Birleşik Krallık, Rusya ve Almanya’da çalışılan ve Faz III (geniş ve çeşitlilik gösteren insan gruplarına uygulama) aşamasına gelen ve umut vaat eden aşılar şöyle:
Pfizer-BioNtech: ABD ilaç şirketi Pfizer ile Alman Biontech firmasının ortaklaşa ürettiği mRNA aşısı yaklaşık 50 bin gönüllü üzerinde denendi. Aşı, iki doz yapılıyor. Aşı, buzdolabı sıcaklığında (+4 derece) beş gün, eksi 70 derecede altı ay saklanabiliyor. Aşı başına fiyatı yaklaşık 20 dolar.,
Pfizer-Biotech, 9 Kasım’da ön verilere göre aşının etkinliğini yüzde 90 olarak açıkladı, daha sonra yüzde 95 olarak revize etti. Aşılara çoğu zaman zayıf yanıt veren 65 yaşın üzerindeki kişiler arasında yüzde 94 etkili olduğu belirtildi.
BioNtech şirketinin CEO’su Uğur Şahin ve yönetici Özlem Şahin
Moderna: Küçük bir ABD firması olan Moderna, ürettiği aşıyı 30 bin gönüllü üzerinde denedi. Aşı adayına acil onay için ABD Gıda ve İlaç Dairesi’ne (FDE) önceki gün başvurulduğu duyuruldu. AB’nde kullanım onayı başvurusu da dün yapıldı. Şirket, geliştirdiği potansiyel Covid-19 aşısının üçüncü aşama klinik deneylerine göre yüzde 94,1 oranında etkili olduğunu, ayrıca aşının ciddi vakaları önlemede yüzde 100 etkili olduğunu belirtti.
27 Temmuz’da başlanan çalışmalarda yüksek riskli olarak tanımlanan, altta yatan çeşitli hastalıkları olan ya da yaşı ileri olan gönüllüler, tüm deneklerin yüzde 42’sini oluşturuyor. Buzdolabında 30 gün boyunca, -20 derecede altı ay saklanabiliyor. Fiyatı 20 dolar civarında.
Şirket, ABD, Kanada, Japonya ve Katar ile anlaşma yaptı. Firma dünya çapında anlaşmalar yapmış olsa da, önce ABD erişime sahip olacak. Moderna, bu yılın sonuna kadar ABD’de 20 milyon doz aşısının kullanıma hazır olmasını beklediğini söyledi. 2021 yılında ise küresel olarak 500 ila 1 milyar doz üretmeyi planlıyorlar.
Oxford-Astra Zeneca: Şempanze adenovirüsü kullanılarak üretilen bir aşı. Firma ve üniversite yetkililerinden başlangıçta aşının yüzde 70 civarı bir etkinliği olduğu açıklaması geldi. Ancak daha sonra 2471 deneğe ilk aşıda yanlışlıkla gerekli dozun yarısını, ikincide tam doz vererek yüzde 90 etkinlik elde ettiklerini; her iki uygulamada da tam doz verilen yaklaşık 9 bin kişideki etkinliğin ise yüzde 62 olduğu; açıklamada bu oranların ortalamasının alındığı bildirildi.
Bilim çevrelerinde bu açıklama tatmin edici bulunmayıp eleştirilere neden olunca, başlangıçta aşılarına tam güvenleri olduğunu ve milyonlarca doz satın alacaklarını belirten Birleşik Krallık Sağlık Bakanlığı, aşıyla ingili inceleme başlatacağını açıkladı. İnceleme, ülkenin İlaç Denetim Dairesi tarafından yapılacak.
Denetimden geçmesi halinde İngiliz aşısının diğerlerine göre avantajları ise çok ucuz olması (maliyeti 3-4 dolar), normal buzdolabında saklanabilmesi ve 2021’de 3 milyor doz üretilebilecek durumda oluşu.
Sinovac Biotech-Butantan: Çinli ilaç şirketi Sinovac Biotech ile Brezilyalı biyolojik araştırmalar yapan Butantan Enstitüsü’nün işbirliğiyle geliştiren CoronaVac aşısı. Erken kullanım onayı alan aşıyla ilgili Çin’in dışında Brezilya, Endoneya ve Türkiye’de de Faz III denemeleri yapılıyor. Yakında Şili’de de denemeler başlayacak.
Faz I ve Faz II çalışmaları Çin’de yapılan aşının bu fazlarına ilişkin ilk sonuçları dünyanın en eski ve prestijli tıp dergilerinden Lancet’te yayımlandı ve aşının ağır bir yan etkisinin bulunmadığı ve güvenli olduğu bildirildi. Ancak Faz III çalışmalarının sonuçlarına ilişkin henüz bilimsel bir yayın yok.
Çin de Sinovac dışında ayrıca dört ayrı firma daha aşı denemeleri yapıyor.
Sputnik V: Rusya Sağlık Bakanlığı’na bağlı Gamaleya Araştırma Enstitüsü, resmi kayıt adıyla Gam-Covid-Vac adlı bir aşının klinik denemelerini Haziran ayında başlattı. Her ikisi de bir koronavirüs geni ile tasarlanmış iki adenovirüsün bir kombinasyonu olan aşı, 11 Ağustos’ta Devlet Başkanı Vladimir V. Putin tarafından, Faz III denemelerinin hemen öncesinde Sputnik V adıyla duyuruldu.
Rusya’nın 11 Kasım’da açıkladığı Faz III denemelerinin ön verilere göre, aşı yüzde 92 etkili.
Fotoğraf: AA
Avrupa İlaç Ajansı (EMA) tarafından onaylanmış olması gerektiği konusunda uyarıda bulunulmasına rağmen, geçtiğimiz günlerde Macaristan’a ilk satış yapıldı. Aşı şu anda Rusya’nın yanı sıra Belarus, Birleşik Arap Emirlikleri, Hindistan ve Brezilya’da son test aşamasından geçiyor. Meksika ve Filipinler de aşıyla ilgilendiklerini açıkladı. Rus aşısıyla ilgilenen ülkeler arasında Türkiye de bulunuyor.
Bunların dışında Çin’de CanSino Biologics-Askeri Tıp Bilimleri Akademisi ortaklığı ile Sinopharm şirketinin, ABD’li Novavax ve Johnson & Johnson şirketlerinin, Kanada merkezli Medicago firmasının, Hindistan’dan Bharat firması ve Avustralya’daki Murdoch Çocuk Araştırma Enstütüsü’nün çalıştığı aşılar da dünyanın pek çok yöresindeki Faz III çalışmalarında halen deneniyor.
Türkiye’de durum
Türkiye koronavirüsle mücadelesinde hem sağlık hem de ekonomik anlamda epeyce yalpalayan ülkelerden biri. Vaka, hasta, asemptomatikler karmaşası tam anlamıyla olmasa da tanı konmuş vakaların nihayet açıklanmasıyla biraz duruldu. Bu kez de günde yaklaşık 30 bin vaka ve 6 binin üzerinde ölüm sayısı yüzünden yeniden hafta sonları ve hafta içi gece sınırlamaları geldi.
Dünyada olduğu gibi salgından çıkış için umutların aşıya bağlandığı Türkiye’de Çinli Sinovac firmasının aşısı CoronaVac’ın Faz III çalışmalarına önce sağlık çalışanları, bir süre önce de halkın katılımı sağlandı.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da geçen hafta yaptığı açıklamada, “Çin menşeli CoronaVac aşısını satın almak üzere sözleşme yapıldı” dedi. Bakan şöyle konuştu:
Aşı üreten bütün firmalarla yakın diyalog içindeyiz. Yapılan sözleşmeyle aralık, ocak ve şubat ayında bir sorun olmazsa toplam 50 milyon doz aşı için imza (Çin’le) atıldı. Aralık ayında asgari 10 milyon olmak üzere, ama 20 milyonu hedefliyoruz. Ocak ayında 20 milyonda sorun yok. Şubat ayında da asgari 10 milyon olmak üzere toplam 50 milyon doz için sözleşme imzalandı.
Koca, Rusya ve diğer aşı üreten firmalarla da irtibat halinde olduklarını söyledi.
Türkiye Sinovac’ın dışında ayrıca ABD-Alman ortaklığı Pfizer-Biotech aşıları için Faz III denemelerine katılıyor.Bakan,Pfizer ve Biontech’in Aralık ayında ruhsat alabilmesi durumunda şirketten 1 milyon doz aşı alınacağını, bu sayının 2021 yılı içerisinde 25 milyon doza çıkabileceğini kaydetti. Tüm bu aşılar ücretsiz olarak yapılacak.
Yerli aşıda durum ne?
Hem Sağlık Bakanı Koca hem de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, henüz preklinik aşamada olan yerli aşıların ise nisan ayında devreye gireceğini söyledi. Henüz klinik öncesi aşamada olan aşı çalışmaları Ege, Ankara, Selçuk, Boğaziçi, Antalya Üniversitesi’nde yapılıyor, Faz I aşamasına geçebilen tek aşı adayı, Erciyes Üniversitesi’nde insanlar üzerinde denenmeye başlanan inactive aşı.
Bu çalışmaların beş ay içinde FazIII aşamasını bitirip ruhsat alma aşaması anlamına gelen Faz IV’e geçip geçmeyeceğini ise zaman gösterecek. Bakan Koca, konuyla ilgili şöyle konuştu: “Biliyorsunuz 16 aşımız var. Yerli aşılarla ilgili inaktif olan dört aşımız var. Bir tanesi (Erciyes Üniversitesi) faz çalışmasına geçti, 44 gönüllü vatandaşımıza da yapıldı. Herhangi bir sorun görülmedi. En geç nisan ayında faz III çalışması ve yaygın kullanımına geçebileceğimizi ümit ediyorum.”
Alınacak aşılar yeterli mi?
Türkiye’nin ilk etapta Çin’den alacağı aşıların öncelikle sağlık çalışanları ve çok riskli grupta olanlara uygulanması bekleniyor. İki doz yapılacağı düşünüldüğünde, ilk aşamada 5 milyon kişinin aşılanması mümkün olacak. Ancak bilim insanları, salgına karşı toplumsal bağışıklık kazanılması için toplumun yüzde 60 ila 65’inin aşılanması gerektiğini belirtiliyorlar ki bu da ortalama 45-50 milyon kişinin iki doz aşılanması için ihtiyaç olan yaklaşık 100 milyon aşıya denk geliyor.
ABD, AB ve Japonya, Kanada gibi ülkeler Faz III aşamasında sona gelmiş birkaç firmanın üreteceği aşıların önemli bölümünü şimdiden satın almış durumda.
Kaynak: Euronews.
Avrupa Birliği (AB), Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere, Kanada gibi ülkeler aşı çalışmalarında başı çeken Pfizer BioNTech aşısı (Amerika-Alman şirketleri), Moderna aşısı (Amerika menşeli) ve AstraZeneca aşısının (İngiltere menşeli Oxford Üniversitesi ortaklığıyla) üçünden de milyonlarca doz sipariş ettiği biliniyor.
Pfizer ve BioNTech ilk aşamada ABD’ye 100 milyon, Birleşik Krallık’a 30 milyon, Japonya‘ya 120 milyon, Kanada’ya 20 milyon, Yeni Zelanda‘ya 1,5 milyon ve Avrupa Birliği’ne 200 milyon doz aşı satışı için sözleşme imzaladı.Şirket daha sonraki aşamalarda ABD’ye 500 milyon ve AB’ye 100 milyon doz daha aşı tedarik etmeyi kabul ettiğini açıkladı.
Moderna da ABD’ye yıl sonuna kadar 20 milyon doz satacak. Firma 2021 için ise Kanada, Japonya, Katar gibi ülkelerle milyonlarca doz aşı için şimdiden anlaşma yaptı.
Aşıların Türkiye’ye ne zaman ulaşacağı belirsiz
Türkiye Sağlık Bakanlığı’nın Sinovac dışında bu firmalarla bir anlaşma yapıp yapmadığı bilinmiyor ancak aşı denemelerinin Türkiye’de yapılmasının, satın alım aşamasında bir öncelik anlamına gelmeyeceği vurgulanıyor.
Satın alma aşamasına gelindiğinde ise bir doz için şu anki fiyatlarla talep edilen ortalama 15 ila 20 dolarlık fiyatın ödenip ödenemeyeceği ve çoğu henüz ruhsat bile almadan satılan aşıların Türkiye’ye ne zaman ulaşacağı soruları halen yanıtlanabilmiş değil.
Şahin: Araştırmalar önce hakemli dergilerde yayınlanmalı
Bunca bilinmezliğin ortasında aşı adaylarıyla ilgili medyada çıkan “aşılama başladı” haberlerinin sorumsuzluk olduğunu belirten Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Ümit Şahin, “Anladığım kadarıyla Pfizer aşısı için ruhsatı bekliyoruz ama Çin menşeli Sinovac aşısı için Faz III deneylerinin bitmesine ve sonucunun görülmesine gerek yok denilmiş oluyor” diye konuşuyor.
Sinovac’ın Faz III deneyleri 20 Kasım’da başlatılmıştı. Faz 2 sonuçları ise henüz birkaç hafta önce yayınlandı. Bu verilere dikkat çeken Şahin şunları söylüyor: “Oysa Çin’de geliştirilen aşıların Faz 3 çalışmaları daha bitmedi. Nasıl olacak da gelecek ay kullanmaya başlayacaklar? Aşı araştırmaları ve ruhsat süreçleri şeffaf olmalı. Araştırma sonuçları uluslararası hakemli dergilerde yayınlanmalı. Bunları beklemeden Çin veya Rusya’nın kendi özel süreçleriyle etkili ve güvenli ilan ettikleri aşılar kullanılamaz.”
Hangi fazda ne ölçülüyor?
Aşı çalışmalarında preklinik (klinik öncesi, laboruvarlarda ve hayvanlar üzerinde yapılan) çalışmaların ardından klinik fazlar (aşamalar) geliyor. Hangi fazda neyin ölçüldüğü Sağlık Bakanlığı tarafından şöyle tanımlanıyor:
Faz 1: İlacın farmakokinetik özellikleri, toksisitesi, biyoyararlanımı, farmakolojik etkileri az sayıda sağlıklı gönüllüde araştırılır. Amaç, güvenliktir.
Faz 2: İlacın etkili doz sınırları, klinik etkinliği,biyolojik aktivitesi, yarar ve güvenilirliği az sayıdaki hastada araştırılır. Optimum doz ve doz aralıkları hesaplanılır. Amaç, etkinlik ve güvenirliliktir.
Faz 3: İlaç, daha geniş bir popülasyonda denenir ve plasebo kontrollü çalışmalarla güvenilirliği, karşılaştırmalı çalışmalarla etkinliği araştırılır. Amaç, etkinliğin kanıtlanması ve yan etkilerin izlenmesidir.
Faz 4: Ruhsat aşamasıdır, ürün pazara verilir ve kontrolleri sağlanır.
Bütün bu aşamalardan geçerek yeni bir aşı veya ilacın üretilmesi ise normal koşullarda, ortalama 10 ila 15 yıl süren bir sürece yayılıyor.
‘Daha Faz III çalışmaları açıklanmadı’
Ümit Şahin, normal şartlarde Faz III’ten alınacak sonuçların bile yeterli olmayacağını, ancak içinde bulunulan acil durumda hızlandırılmış aşı üretimi yapıldığına vurgu yaparak, “Buna rağmen Faz III’le ilgili çalışmaların henüz bitirilmediği ve sonuçların açıklanmadığı bir durumda, herhangi bir aşıyı seçmenin anlamsızlığına dikkat çekiyor.
Bir başka halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Nadi Bakırcı ise önceki gün, Çin menşeli aşı CoronaVac’ı gönüllü olarak uygulattı. Hasta kabul etmediği için halk araştırmasına dahil olan Bakırcı, aşı adayını mı boş aşı mı (plasebo) olduğunu bilmediğini ancak araştırmaya katılarak aşının etkinliğinin değerlendirilmesine katkıda bulunmak istediğini anlatıyor:
Hangi aşıyı savunalımdan ziyade, bilimsel verileri savunmak lazım. Üçüncü fazın sonuna doğru geldiği bilinen bitiren birkaç aşı var, Sinovac’ınki da onlardan biri. Bu aşı adayıyla ilgili olarak Faz I ve II sonuçlarına baktığımızda beklenen düzeyde bir antikor oluşumu olduğunu görüyoruz. Ne kadar etkin olacağını da bu faz çalışmaları belirleyecek.
Aşı adayının etkilerinin ruhsat alım ve devamında büyük kitleleri aşılamayı kapsayan Faz IV’de takip edileceğini kaydeden Bakırcı şunları söylüyor:
“Bu çalışmaların sonucunda, adaylardan bazılarının ruhsatları iptal de edilebilir. Diyelim ki etkinliği kanıtlandı. Önemli olan bir başka aşama da güvenli olup olmadığı… Çin aşısının ilk sonuçlarında yan etkiler açısından ağır bir güvenlik sorunu varmış gibi görünmüyor. Antikor düzeyi de kabul edilebilir ölçülerde. Bundan sonra etkinliği ne kadar, kaç kişiyi koruyabiliyor ona bakılacak. Veriler, kabul edilebilir bir aralıkta tespit edildiğinde ise uygulama başlayacak.”
‘Üretilmesi kadar dağıtılması da önemli’
Bakırcı’nın dikkat çektiği iki önemli husus ise Faz IV aşamasında aşıların dağıtımını içeren lojistik ve hakkaniyetli uygulama:
“En mükemmel aşıyı ürettiğinizi düşünün. Bunu uygulayamıyorsanız, o hiç de mükemmel bir aşı sayılmaz. O güvenilir aşıyı topluma ulaştırabiliyor musunuz, herkese eşit dağıtılıyor mu, risk gruplarına öncelikli olarak ulaştırabiliyor mu, bütün bunlar en az aşıyı geliştirme ve üretme kadar önemli.”“
“Aşıları kim getirecek, nereye konulacak, nereden nereye aktarılacak, kaç uygulama yapılacak, birinci doz aşıların yapılmasından sonra ikinci dozları kim, nasıl takip edecek” sorularının yanıtlarının bundan sonraki en önemli mesele olacağını vurgulayan Prof. Bakırcı, “Diyelim 5 milyon kişiyi aşıladınız, bunun 2 milyonu ikinci dozu almazsa, çöpe attınız anlamına gelir” diye konuşuyor.
‘Soğutma ihtiyacının çözülmesi gerekir’
Bakırcı, sağlık çalışanları, risk grupları, toplu çalışanların öncelikle bağışıklanması gerektiğini belirterek, inactive Çin aşısının normal buzdolabı sıcaklığında korunabildiğini, ancak mRNA aşıları daha çabuk bozulduğu için yüksek soğutmaya ihtiyaç duyduğunu da hatırlatıyor: “Bunun lojistik açıdan çözümlenmesi gerekir. Belki de bunlar yaygın olarak yapılamayabilir. Belki de bizim için en uygun aşı RNA aşıları değil, inactive aşılardır.”
Aşı adayları ile ilgili henüz net olmayan sonuçlar varken, bunlar üzerinde tartışma yürütmenin aşı karşıtlarının elini güçlendirdiğine dikkat çeken Bakırcı şöyle konuşuyor:
Burada önemli olan bunları topluma eşit ve hakkaniyetli bir şekilde ulaşabilmesi. Aşı planlamadır. Moleküler aşamadan başlayıp onu topluma ulaştırmaya kadar geçen bir plandır. Henüz fazlara a geçmeden onu kimin üreteceğini, nasıl dağıtacağının iyi planlanması lazım. Bakanlık bürokratlarının bunu yaptığını umuyorum.
Fotoğraf: Shutterstock
‘Çok fazla bilgi kirliliği var, şeffaflık şart’
Prof. Nadi Bakırcı’nın önemle altını çizdiği son nokta ise meslektaşı Ümit Şahin’in de vurguladığı şeffaflık:
“Aşı ve ilaç meselesinde çok fazla bilgi kirliliği var. Öyle olunca da toplumun güveni sarsılıyor. Ben aşı olmak istemiyorum diyen de var, ben şu aşıyı asla olmam, çünkü güvenmiyorum diyen de var. Çoğunlukla da belli bir bilgiye dayanmıyor. Bu yüzden şeffaflık çok önemli. Üretici firmalar da çok önemli. Artık devlet aşı üretmediğine göre, yerli aşı çalışmaları Faz III’ü geçtiğinde kim üretecek, hangi koşullarda, kamuoyunun bunu bilmesi gerekir. “
En büyük dokuz ilaç şirketi (Pfizer, Moderna ve AstraZeneca, GlaxoSmithKline, Johnson & Johnson, Merck, Novavax ve Sanofi ile ortaklaşa geliştiren BioNTech ) eylül ayında “bilimin yanında olacaklarına” ve güvenlik ve etkililik bakımından aşı adayları kapsamlı bir şekilde incelenene kadar bir aşı önermeyeceklerini belirmişti. Umutlar, bu sözlerini tutmaları yönünde…
Cevapsız sorular
Aralık ayı içinde Türkiye’de de dünyada da çeşitli firmaların, ürettikleri aşı adayları, hızla ruhsat aşamasını geçerek, büyük insan gruplarına uygulamaya başlanacak. Ancak yanıtı henüz bilinmeyen sorular halen ortada duruyor:
Hangi aşı daha etkili
Risk gruplarında etkin olacak mı?
Etkinliği ne kadar sürecek?
Bulaşmayı önleyecek mi?
İlk kimler aşı olacak, kimler reddedecek, reddetme hakkı olacak mı?
Muğla’ya bağlı Gökova sulak alanının doğal sit statüsünün “Mutlak Korunacak Hassas Alan” olarak değiştirilmesi için başvuru yapıldı. Muğla Çevre Platformu bileşenleri Gökova Ekolojik Yaşam Derneği, Gökova Akyaka’yı Sevenler Derneği ve Akdeniz Yeşilleri Derneği ortak imzaladıkları bir dilekçeyi Cumhurbaşkanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Tarım ve Orman Bakanlığı‘na gönderdi.
Akyaka’nın Sesi’nde paylaşılan bilgilere göre dilekçede sit alanının değiştirilerek mevzuattaki uyumsuzlukların düzeltilmesi, uluslararası sözleşmelerle koruma altında olan endemik ve nesli tehdit altında olan birçok türe ev sahipliği yapan Gökova Sulak Alanı‘nın mutlak korunması için gerekli düzenlemelerin yapılması talep edildi.
Koruması zamanla düşürüldü
2017 yılında Gökova Bölgesi Doğal Sit Alanlarının koruma derecelerinin değiştirilerek onaylanması ile Gökova Özel Çevre Koruma Bölgesi’nin ekosisteminin korunması oldukça zorlaşmıştı.
Daha önce tamamı mutlak koruma sağlayan 1. Derece Doğal Sit Alanı olan bölgenin yapılan değişiklikler sonucunda koruma kalkanı zayıflatılmıştı. Yeni tanımlanan koruma statüleri mutlak koruma sağlayan “Kesin Korunacak Hassas Alan”, kısmi yapılaşmaya izin veren “Nitelikli Koruma” veya yoğun yapılaşmaya izin veren “Sürdürülebilir Koruma” şeklinde belirlenmişti.
Gökova Bölgesinin çok az bir bölümü ise mutlak koruma sağlayan “Kesin Korunacak Hassas Alan” olarak belirlenirken, Akyaka, Gökova ve Akçapınar gibi yerleşim alanlarının koruma statüleri tamamen kaldırılmış, kalan bölümler ise kısmen “Nitelikli Koruma” veya “Sürdürülebilir Koruma” Alanı olarak belirlenmişti.
Çalışma yapıldı
MUÇEP Gökova Meclisi, Kasım ayı içerisinde Gökova ÖÇKB’nin biyolojik çeşitliliğinin en önemli bölgelerinden birisi olan Gökova Sulak Alanının korunmasında yaşanan sorunlarla ilgili bir çalışma yaptı.
Çalışma sonunda ortaya çıkan değerlendirme raporunda bölgede mevzuattan kaynaklanan yönetim sorunları ile yoğun insan kullanımından kaynaklanan sorunlar irdelendi.
Nesli tükenmek üzere olan canlılar yer alıyor
Burada elde edilen bulgulardan yola çıkılarak 30 Kasım’da gönderilen dilekçede bölgenin küresel ve ulusal ölçekte birçok dar yayılışlı türe ve uluslararası sözleşmelerle korunan nesli tükenme tehdidi altında olan türlere ev sahipliği yaptığı belirtildi. Bölgenin koruma statüsünün değiştirilmesi gerektiği belirtilen dilekçede şu ifadeler yer aldı:
Kadın Azmağı ve Akçapınar Azmağı arasındaki bu alan Nitelikli Koruma Alanı olarak belirlenmiş olmakla birlikte, içinde yer alan ve mülkiyeti Hazine veya özel mülk durumunda olan bazı taşınmazların tapu kayıtları “tarla” niteliğindedir. Dolayısı ile bu alanda yapılacak tarımsal faaliyetlerin alanın ekolojik yapısını tahrip edeceği, flora ve faunanın korunmasının mümkün olamayacağı açıktır.
Yine aynı alan içerisinde kalan ve Kitesurf sporunun yapıldığı kıyı alanında Kıyı Kanununa, Çevre Kanununa, Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmeliğe ve Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğine aykırı olarak tesis edilmiş kalıcı binalar, plaja ulaşım için koruma alanı içinde oluşan yoğun motorlu araç trafiği, araçların koruma alanı üzerinde park edilmeleri nedeni ile ekosistem üzerinde büyük bir insan baskısı söz konusudur. Bu baskı nedeni ile de bölgenin ekolojik değerleri zarar görmekte ve koruma imkanı kalmamaktadır. Kitesurf sportif faaliyetinin ekosisteme zarar vermeden yapılabilmesi için kriterlerin belirlenmesi gerekmektedir. Bu anlamda; söz konusu alan için kalıcı olarak tesis edilmiş binaların kaldırılması, sportif faaliyetin bitiminde bölgede hiçbir malzeme bırakılmaması, plaja özel araçlarla ulaşımın ve araç parkının engellenmesi, alternatif olarak ulaşımın Muğla Büyükşehir Belediyesi tarafından oluşturulacak yoğunluğu düşük bir toplu taşım sistemi ile azaltılması, gece saatlerinde bölgede ışık ve ses kirliliğine yol açacak etkinliklere izin verilmemesi bölgedeki flora ve faunanın yaşam döngüsüne zarar verilmemesi açısından yaşamsal önemdedir.
‘Koruma statüsü yükselsin’
Dilekçede “Genel olarak söz konusu alanın ekolojik değerlerinin korunabilmesi için bu bölge içinde her türlü insan faaliyetinin kısıtlanarak doğal yapı üzerindeki baskı en aza indirilmelidir. Bu anlamda her türlü yapılaşmanın, tarımsal, sportif ve turizm faaliyetinin ve avcılığın yasaklanması gereklidir” denildi.
Başvuruda koruma statüsünün artırılmasının yanı sıra bölgede yer alan, mülkiyeti kamu veya özel mülk statüsünde olan tüm taşınmazların tapu kayıtlarının “tarla” niteliğinden “sulak alan”a değiştirilmesi talep edildi.
Macaristan‘da eşcinsel evlilikleri yasaklayan değişikliğin mimarı olan Avrupa Parlametosu (AP) Milletvekili Jozsef Szajer ülkede düzenlenen bir seks partisinde olduğu öğrenildi.
BBC Türkçe‘nin haberine göre, partiye düzenlenen polis baskınında pencereden atlayan ve yakındaki bir kanalizasyon borusundan kaçmaya çalışan Macaristanlı politikacı polis tarafından kıskıvrak yakalandı. Szajer’in sırt çantasında uyuşturucu bulunduğu da açıklandı. Muhafazakar siyasetçi görevinden istifa etti.
Belçika medyasının aktardığına göre, 27 Kasım Cuma akşamı 22.00-06.00 saatleri arasında sokağa çıkma yasağının olmasına rağmen, polis Brüksel Steenstraat‘ta izinsiz parti düzenlendiği ihbarını aldı.
Fotoğraf: Belga
Partiden muhafazakar milletvekili çıktı
Polis, eşcinsel barın birinci katında düzenlenen partiyi sonlandırmaya gitti. Olay yerine varıldığında partinin yaklaşık 25 kişinin katıldığı eşcinsel bir seks partisi olduğunu görüldü.
Partinin katılımcıları arasında ise son dönemde LGBTİ+ karşıtı görüşleri nedeniyle eleştiri oklarını üzerine çeken Macaristan Başbakanı Viktor Orban‘ın partisine mensup Avrupa parlamenteri Jozsef Szajer de vardı. Ayrıca, partide iki üst düzey Avrupa Birliği (AB) diplomatının da bulunduğu ortaya çıktı.
Macaristan milletvekili penceren atlayıp kanalizasyon borusundan kaçmaya çalışsa da polis tarafından yakalandı. Üzerinde kimlik olmadığını söyleyen Szajer, gözaltına alınınca diplomatik dokunulmazlığı bulunduğunu söyleyerek karara itiraz etti.
Brüksel Savcılığı, politikacı Szajer’in çantasında uyuşturucu hap da bulunduğunu bildirdi. Ancak, Jozsef Szafer uyuşturucunun kendisine ait olmadığını uyuşturucu hapı çantasına kimin koyduğunu da bilmediğini söyledi.
Partiye katıldığını itiraf etti
Szajer konuyla ilgili dün yaptığı açıklamada Brüksel’deki özel partiye katıldığını itiraf ederek şunları söyledi:
Partideydim. Polis kimlik sordu. Yanımda kimliğim olmadığı için AP üyesi olduğumu söyledim. Polis sözlü uyarıda bulundu ve beni evime götürdü.
Macar milletvekili hakkında uyuşturucu bulundurduğu ve koronavirüs önlemlerini ihlal ettiği gerekçesiyle soruşturma açıldı.
Görevinden istifa etti
Eşi, ailesi ve seçmenlerden özür dileyen siyasetçi, AP üyeliğinden istifa ettiğini “Covid-19 kısıtlamalarını ihlal ettiğim için pişmanlık duyuyorum. Cezam neyse razıyım. Milletvekilliğinden istifa ederek, siyasi ve kişisel sonuçları üstlendim” sözleriyle açıkladı.
Jozsef Szajer kimdir?
1961 doğumlu Macar politikacı, Başbakan Orban‘ın liderliğindeki Fidezs Partisi’nin önde gelen isimlerinden. Aynı zamanda partinin kurucularından da olan Szajer, 16 yıldır da AP üyeliği yapıyordu.
Kendisi, Macaristan anayasasında eşcinsel evlilikleri sınırlayan ve evliliği sadece kadın ile erkek arasında tanımlayan bir isim. Szajer, hükümetin muhafazakar uygulamalarında katkısı olduğunu ve anayasa değişikliği önerisini kendisinin yazdığını da her fırsatta dile getiriyor.
Ancak, yaşanan bu olayın geleneksel aile değerleri için kampanya yürüten ve eşcinsellerin evlat edinmesinin yasaklanması önerisinde bulunan Fidezs Partisi için ağır bir darbe olduğu düşünülüyor.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘na yönelik suikast hazırlığı yapıldığı ve suikast girişiminin son anda engellendiği iddiası ortaya atıldı.
İddiayı gündeme getiren Oda TV haberine göre 23 Kasım 2020 tarihinde IŞİD’in İmamoğlu’na suikast hazırlığında olduğu belirtildi. Koruma ekibine ise uyarıda bulunularak herhangi bir şüpheli durumla karşılaşılırsa veya tedbir alınabilmesi için takviye kuvvete ihtiyaç olunursa acilen bilgilendirmeleri istendi.
İmamoğlu’na da konuyla ilgili bilgi verildi. İçişleri Bakanlığı ile Valilikle koordine olunarak güvenlik çemberi yeniden ele alındı. İstanbul Valiliği de İmamoğlu’nun koruma sayısını artırdı.
Ongun: Bilgi tarafımıza ulaştı
İBB Sözcüsü Murat Ongun, Twitter hesabından yaptığı açıklamada 23 “Kasım 2020 tarihinde resmi makamlarca bir terör örgütüne yönelik istihbari faaliyetlerde, İBB Başkanımız Ekrem İmamoğlu’na yönelik eylem talimatı verildiği bilgisi tarafımıza ulaştırılmıştır” diyerek haberi doğruladı.
Eylemcinin yakalandığına dair bir bilgi almadıklarını söyleyen Ongun, “İlgi dahilinde mevcut önlemler korunmuş ve hassasiyet artırılmıştır. Tarafımızda herhangi bir eylemcinin yakalandığı bilgisi mevcut değildir. Başkanımızın açık kaynaklarda görüleceği üzere rutin programları ihbar tarihinden beri sürmektedir” dedi.
23 Kasım 2020 tarihinde resmi makamlarca bir terör örgütüne yönelik istihbari faaliyetlerde, İBB Başkanımız Ekrem İmamoğlu’na yönelik eylem talimatı verildiği bilgisi tarafımıza ulaştırılmıştır.
Söz konusu iddiaların ardından Emniyet Genel Müdürlüğü yazılı bir açıklama yaparak “Dönem dönem kamu görevlilerine, devlet büyüklerine, korumaya tabi şahıslara, görevleri nedeniyle veya kamunun gündeminde olan sansasyon yaratabilecek kişi, kurum ve yerlere yönelik bu tür duyumlar ve ihbarlar gelmektedir” dedi.
Bu duyumlar veya ihbarların ilgili kişiler ile paylaşıldığını ve kişilerin bilgilendirilerek gerekli tedbirlerin alındığı belirtilen açıklamada “Haberde yer aldığı şekilde bir suikast girişimi veya bir suikastçının yakalanması söz konusu değildir” denildi.
Soylu: Operasyonlar açıklanmaz
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise Sözcü gazetesi yazarı Uğur Dündar‘a yaptığı açıklamada zaman “Zaman zaman siyasi kişilikler veya dönemin çok popüler insanları ya da devlette görev yapan kilit noktalarda görev yapanlarla ilgili olarak istihbari bilgiler ulaşır bize” ifadelerini kullandı.
Böyle bir durumda iddiaların titizlikle incelendiği ve gerekli tedbirlerin alındığını belirten Soylu, “Tabi bu arada derecelendirilmeye göre operasyonlar yapılır ve böylece bu girişimler tesirsiz hale getirilir ve böyle bir tehlike bertaraf edilir. Ama bunlar açıklanmaz” dedi.
26 Kasım 2020 tarihinde Yüksek Stratejik Komite toplantılarının altıncısı gerçekleşti. Toplantıda Türkiye ile Katar arasında 10 ayrı anlaşma imzalandı. Bunlardan biri de Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Katar Devleti Hükümeti Arasında Su Yönetimi Alanında İşbirliği Mutabakat Zaptı idi. Bunun ardından “Türkiye’nin su yönetimi Katar’a mı devrediliyor?” ve “Türkiye suyunu Katar’a mı satacak?” gibi sorular ülke gündemini işgal etti. Hepimizi ilgilendiren su yönetimi konusunda atılan imzaların ve alınan kararların içeriği kamuoyuna çok önceden açıklanmalıydı. Buna ek olarak halen yapılmış detaylı bir açıklama yok. Kimse bir şey bilmeyince de tahminler üzerinden yapılan tartışmalar gittikçe büyüyor.
Sorulan sorular deli saçması mı?
“Türkiye suyunu Katar’a mı satacak?” sorusu bazılarımıza saçma gelebilir ama gelmemeli. Zira Türkiye 1980’lerden bu yana Orta Doğu ülkelerine su satmak için “barış suyu” kavramı etrafında çeşitli projeler geliştirdi. İlk proje 1980’lerde Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin sularını Suriye üzerinden ikiye ayrılan bir boru hattıyla Orta Doğu ülkelerine taşımak üzere düşünülmüştü. Ancak Orta Doğu gibi çatışmaların ve savaşların eksik olmadığı topraklardan geçecek binlerce kilometrelik boruların saldırılara açık olması; Arap ülkelerinin Türkiye’nin su üzerinden hegemonya kurmasına dair endişe duyması ve İsrail’in de bu sudan faydalanacak olmasına karşı çıkması gibi nedenlerle barış projesi denilen bu proje hayata geçirilemedi.
1990’larda ise iki ayrı su taşıma projesi daha ortaya atıldı. İlki, İsrail’in Antalya’nın Manavgat Nehri’nin sularını kendisi taşımak için geliştirdiği projeydi. Bu proje de İsrail’in yüksek maliyetleri gerekçe göstererek suyu almaktan vazgeçmesiyle rafa kaldırıldı. İkincisi ise 1997’da Mersin’den Kıbrıs‘a balonla su taşıma projesiydi. 1998’de yapılan birkaç denemeden sonra bu projeden de vazgeçildi. İlerleyen yıllarda Türkiye, Manavgat’ın suyunu Yunanistan’a, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne ve Kuzey Afrika ülkelerine satmak için girişimlerde bulunsa da bunlardan da sonuç alamadı. 2010’lu yıllarda Kıbrıs’a su satmak için kollar sıvandı. 2011’de temeli atılıp 2015’te tamamlanan ve barış suyu olarak bilinen projeyle Mersin’in Dragon Çayı‘nın suları KKTC‘ye taşınmaya başlandı.
Mersin’den KKTC’ye su taşımak üzere Akdeniz’de kurulan su aktarım sistemi.
‘Katar Türkiye’de değil, Türkiye Katar’da su yönetimi konusunda çalışmalar yapacak’
Su Yönetimi Mutabakat Zaptı’nı imzalayan Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin bundan birkaç gün önce yaptığı açıklamalar projenin mahiyetine dair bazı ipuçlarını verdi. Pakdemirli, Katar’ın Türkiye’de değil, Türkiye’nin Katar’da su yönetimi konusunda çalışmalar yapacağını vurgulayarak şunları söyledi:
“Türkiye su yönetimi konusunda en güncel bilgiye ve teknolojiye sahip. Bu nedenle ülkeler bizimle bu konuda işbirliği yapmak istiyor. Biz de bu konudaki birikimimizi hem yurt içinde hem de yurt dışında etkin olarak kullanılmaya çalışıyoruz. Su, barışa vesile olsun ilkesiyle bu çalışmaları birçok ülke ile yapıyoruz”. Pakdemirli ayrıca yağış sularının daha verimli değerlendirilmesi ve deniz suyunun arıtılması konusunda Katar’da çalışma yapılacağını belirtti.
Katar’daki deniz suyu arıtma tesislerinden biri.
Ancak her iki konuda da Türkiye’de yapılan çalışmalar oldukça yetersiz. Türkiye maalesef kendi yağış sularını verimli değerlendirme yani yağmur hasadı ve benzeri konularında daha birkaç pilot proje dışında uygulamalı bir çalışma yapabilmiş değil. Deniz suyu arıtma teknolojisinde yani desalinasyon konusunda da aynı durumda. Katar ise 1955 yılından bu yana desalinasyon teknolojisini kullanan, su ihtiyacının büyük bölümünü denizden karşılayan ve desalinasyon konusunda çok deneyimli bir ülke. Türkiye’de evsel kullanımda desalinasyon uygulaması bir tek Avşa Adası’nda var. Deneyimli olmadığı bu iki konuda Türkiye Katar’a ne öğretebilir? Olsa olsa Katar Türkiye’ye desalinasyon konusundaki birikimini aktarabilir.
Katar nasıl bir ülke?
Katar 2,8 milyonluk nüfusuyla ve sürekli büyüyen inşaat sektörüyle su talebi hızla artan ama tatlısu kaynakları çok kısıtlı olan bir ülke. Ülkedeki ilk desalinasyon tesisi 1955 yılında kurulmuş. Yani dünyanın desalinasyon teknolojisi konusunda en eski tecrübeye sahip ülkelerinden birinden bahsediyoruz. Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri olan Katar, Umman, Kuveyt, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde (Basra Körfezi’nin batısındaki ülkeler) ne yüzey suyu ne de yeraltı suyu var. Sadece Umman’da ve Suudi Arabistan’ın güney kıyısından çok zayıf, küçük ölçekli su kaynakları bulunuyor.
Bir de bu bölgenin aldığı yağış çok düşük. Suyun buharlaşma oranı yağışın 40 katına çıkıyor. Üstelik Körfez’deki deniz suyunun tuz konsantrasyonu da oldukça yüksek. Bunun nedenlerinden biri de Arap Körfezi boyunca yayılmış desalinasyon tesisleri ve bunlardan çıkan yüksek tuz konsantrasyonlarının denize geri verilmesi.
Katar’da yenilenebilir kaynakların 12 katı su kullanıldığı bildiriliyor.
Bu ülkeler kullandıkları suyun yüzde 99’unu deniz suyunu tuzundan arıtarak üretiyor. Normal şartlar altında suyun azlığının buradaki insan nüfusunu baskılayıcı olması beklenirdi. Ancak teknolojiyle ve yatırımlarla su kıtlığının nüfusu baskılayıcı özelliği aşılıyor. Böylece doğal şartlar altında bunca nüfusu kaldıramayacak ülkeler gittikçe kalabalıklaşıyor. 2000’li yılların başında nüfusu yarım milyon olan Katar günümüzde nerdeyse üç milyona yaklaşmış durumda. Bu ülkelere su akıtıldığı sürece nüfus artmaya devam edecek. Sürdürülemez bir yapı dışarıdan taşıma suyla döndürülmeye çalışılıyor.
Neden su yönetimi üzerine bir anlaşma ve neden Katar?
İklim değişikliği, hava ve su kirliliği, gıda ve su kıtlığı gibi ülke sınırlarını tanımayan küresel sorunlarla baş etmede ve dayanışmada ulusal anlaşmalar çok önemli ve gerekli. Ancak bu ülkenin vatandaşları olarak söz konusu anlaşmanın bir dayanışma mı yoksa kar odaklı bir işbirliği mi olduğunu bilemiyoruz. Eğer Türkiye bu anlaşmayı Orta Doğu’da su üzerinden bir liderlik kurma hamlesi olarak tasarlıyorsa şunu hatırlatmakta fayda var:
Türkiye kendi su ve iklim yönetiminde çözmesi gereken sorunları olan bir ülkedir. 1980’li yıllardan itibaren özellikle gelişmekte olan ülkelerin su yönetimlerinde artan biçimde söz sahibi olup küresel su pazarını büyük oranda ele geçiren Amerikan, Fransız ve İngiliz su şirketlerinden örnek alınacak bir durum yoktur. Günümüzde çokuluslu olmuş bu şirketlerin menşei ülkelerdeki su sorunları on yıllar içerisinde çözülmediği gibi özelleştirmeci ve ticarileştirici politikalar ve uygulamalarla daha da büyümüştür. Dolayısıyla Türkiye öncelikle kendi sorunlarını çözmeye odaklanmalıdır.
Anlaşmanın içinde su satmak veya desalinasyon teknolojisinde Katar’la işbirliği yaparak bu teknolojiyi Türkiye’de yaygın hale getirmek varsa da durum vahimdir. İklim değişikliği, iklimle uyumsuz su, enerji, tarım ve kentleşme politikaları ve hızla artan nüfus bir arada düşünüldüğünde Türkiye birkaç on yıl içerisinde sadece nicel değil nitel anlamda da su fakiri bir ülke olacaktır.
Dolayısıyla aslında Türkiye’nin satacağı bir damla suyu yoktur. Sürekli artan su talebine yetişmek için desalinasyon teknolojisinden medet ummak ise Türkiye’yi sosyal-ekolojik ve ekonomik tükenişe sürükleyen sürecin başlangıcı olabilir. Desalinasyon, yüksek enerji gereksinimi nedeniyle son derece maliyetli, deniz ekosistemlerini gerek su çekme gerekse desalinasyon işlemi sonucu ortaya çıkan tuz konsantrasyonlarının deşarjı gibi etaplarda tahrip eden ve kurulduğu yerlerde turizm ve balıkçılık gibi başka herhangi bir ekonomik faaliyete müsaade etmeyen bir teknolojidir.
Önce kendi su krizimize tasarruf odaklı çözümler üretmeliyiz
Türkiye ve dünya için artık tek çözüm su talebini azaltmak olmalı. Su talebini azaltmanın yolu da suyu daha az kullanmak ve kullandığımız miktarı da en verimli şekilde kullanmaktan geçer. Su dağıtım sistemindeki kayıpları azaltmak, grisuyun ve atıksuların yeniden kullanımı artırmak ve yaygın hale getirmek, yağmur hasadı gibi kadim ve maliyeti düşük teknolojilerin modern dünyada yeniden hayata geçirmek için gerekli adımlar hızla atılmalı. Ayrıca mevcut su varlıklarını ve ekosistemlerini koruyan ve iyileştiren, bozulmuş su döngüsünü onaran, iklim değişikliyle uyumlu yaşam alanları oluşturmak da şart.
Bunu yaparken de sadece su yönetimi alanında kalmayıp iklim değişikliğine neden olan fosil yakıtların tüketimine dayalı her türlü üretim ve tüketim pratikleri tepeden tırnağa değişmeli. İklim değişikliğinde azaltım ve uyum, su yönetiminde de birbirlerini besleyen iki önemli ayak olarak kabul edilmeli. Artık kaybedilecek zaman kalmadı. Dünya kuruyor evimiz yanıyor. Biz suyu değil, su bizi yönlendirmeli.
Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada 37 milyon kişi HIV taşıyor. 32 milyon kişi de virüs sebebiyle öldü.
Birleşmiş Milletler (BM), AIDS gününde yayınlandığı raporunda koronavirüsün AIDS ölümlerini artırabileceği konusunda uyardı. Raporda ülkelerin koronavirüs salgınına bağlı olarak ek ölümlerin önüne geçmesi gerektiği belirtildi. HIV ve AIDS ile mücadelede ülkelerin büyük yeni hedefler benimsemesi gerektiği de vurgulandı.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) de konuyla ilgili bir yaptığı açıklamada, HIV’in dünya genelinde düşme ivmesinde olduğu fakat Türkiye‘de yeni vakaların hızla arttığına dikkat çekildi. Ayrıca Sağlık Bakanlığı’nın yanıtlaması için ‘Bu yıl kaç kişiye HIV enfeksiyonu tanısı konuldu?’ diye soruldu.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekili Filiz Kerestecioğlu daDünya AIDS Günü‘nde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca‘nın yanıtlaması için bir soru önergesi iletti. Soru önergesinde HIV’le yaşayan kişilerin sağlığa erişimde ve diğer birçok alanda yaşadığı sorunlar ile HIV konusundaki sağlık politikaları hakkında bilgi istendi.
Hormon takviyesi, pestisitler ve doğal olmayan üretim teknikleri ile sebze ve meyvelere neredeyse istediğimiz her zaman market raflarından ulaşabiliyoruz. Ancak besinleri mevsiminde tüketmek hem doğa hem de sağlığımız için oldukça önemli.
Peki Aralık ayında hangi sebze ve meyveler tüketilmeli?
İhtiyaç duyduğumuz tüm vitamin ve mineraller
Yeşil Düşünce Derneği tarafından hazırlanan takvim hangi mevsimde neleri yememiz gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor. Dernek tarafından yapılan paylaşımda “Yılın son ayı geldi, kestane mevsimi başladı! Vücudunuzun direnç kazanması için gerekli vitaminler ve mineraller pancar, kereviz, havuç gibi kök bitkilerde ve yeşil yapraklı sebzelerde bol miktarda bulunuyor” deniliyor.
Yeşil Düşünce herkese “Yeni yıla girerken mevsimsel ve yerel ürünlerle beslenerek, bedeninize ve doğaya iyi gelen bir alışkanlık kazanabilir, kendinizi, doğayı ve cebinizi koruyabilirsiniz!” çağrısında bulunuyor.
Doğayı ve doğal olanı korumak için
Doğayı ve doğal olanı korumak, zehirsiz gıdaya ulaşmak, sağlıklı olmak, yerel küçük üreticileri desteklemek, evinizin ekonomisini korumak ve karbon ayak izini düşürmek için mevsiminde beslenmek en basit çözüm.
Ayrıca, mevsiminde yetişmemiş meyve-sebze, doğa şartlarıyla işbirliği yapılarak değil, doğayla mücadele ederek üretildiğinden, üretiminde hibrid tohum, böcek ilacı ve kimyasal gübre kullanım oranı yükseliyor.
Almanya‘nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Michael Roth, dönem başkanı oldukları Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi‘nde Alman hükümetinin temsilcisi olarak yaptığı açıklamada, Türkiye’ye Osman Kavala‘nın serbeste bırakılması çağrısı yaptı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin (AİHM) bir yıl önce aldığı karara dikkat çeken Roth, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘nden (AİHS) doğan yükümlülüklerini siyasi sebeplerle yerine getirmediğini tespit ettiğini söyledi.
DW Türkçe‘nin aktardığına göre, AİHM kararının kesinleşmiş olduğuna işaret eden Roth, Almanya’nın dönem başkanlığı içindeki önceliklerden birinin AİHM’nin kararlarına kısıtlama olmaksızın saygı duyulması ve bu kararların uygulanması olduğunu kaydetti.
Michael Roth.
Denetim süreci başlatılmıştı
Osman Kavala, ağırlaştırılmış müebbet hapisle yargılandığı Gezi davasından 18 Şubat’ta beraat etmiş, ancak hakkında başka bir soruşturma olduğu gerekçe gösterilerek tekrar gözaltı kararı çıkarılmıştı. Beraat ettiği davadan tahliye edilmeden 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında “casusluk”suçlamasıyla tutuklu kalmaya devam eden Kavala 37 aydır Silivri Cezaevi’nde.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Aralık 2019’da Kavala’nın siyasi nedenlerle tutuklandığına hükmederek ihlalin ortadan kalkması için derhal tahliye edilmesi çağrısı yapmıştı. Ancak Türkiye’nin karara uymaması üzerine AİHM, bu yıl Mayıs ayında kesinleşen Osman Kavala kararının uygulanması için denetim süreci başlattı. AİHM kararlarının uygulanışını denetleyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de Eylül başında Ankara’ya bir kez daha Kavala’nın “derhal serbest bırakılması” çağrısında bulunmuştu.
Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin ülkemizin de içinde yer aldığı coğrafyayı yakından ilgilendiren “Arazi Özel Raporu”, TEMA Vakfı tarafından Türkçeleştirildi.
Doğal varlıkların her geçen gün artan insan baskısı ile karşı karşıya kaldığını ve iklim değişikliğinin bu baskıyı artırdığını ortaya koyan raporu, 52 ülkeden aralarında TEMA Vakfı Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş’in de yer aldığı 107 bilim insanı hazırladı.
Akdeniz kuşağı hakkında önemli bulgular
Alanında hazırlanmış en kapsamlı bilimsel çalışma olarak gösterilen rapor, iklim değişikliği etkilerinin en şiddetli hissedileceği Akdeniz kuşağı ile ilgili önemli bulgular sunuyor.
2019 yılı Ağustos ayında yayımlanan Arazi Özel Raporu; iklim değişikliğinin arazi kullanımı ile ilişkisini ele alıyor. Rapor, TEMA Vakfı’nın temel çalışma alanlarından biri olan arazi bozulumu hakkında önemli bulgular içeriyor.
Ataç: TEMA’nın çalışma alanlarıyla örtüşüyor
Rapor ile ilgili konuşan TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, “TEMA Vakfı olarak bu önemli raporu Türkçe’ye kazandırdığımız için mutluyuz. Rapor, ülkemizin de içinde yer aldığı ve iklim değişikliğinin etkilerinin en şiddetli biçimde hissedileceği Akdeniz kuşağı ile ilgili kritik bilgiler içeriyor. Raporda yer alan bilimsel veriler; TEMA Vakfı olarak çalışmalarımıza temel aldığımız toprak, tarım arazileri, mera ve ormanların tahribatının küresel ısınmaya etkileri ile bu doğal varlıkları koruma çalışmalarının iklim değişikliğine uyum ve mücadelede ne kadar önemli olduğunu gösteriyor” ifadelerini kullandı.
TEMA Vakfı’nın açık kaynak olarak web sitesinde yayımladığı raporun öne çıkan ve ülkemizi de yakından ilgilendiren bulguları şu şekilde;
Arazi tahribatı ve biyolojik çesitlilik kaybı insanlık tarihinde daha önce görülmemiş bir durumda. Dünya’nın yaklaşık yüzde 75’ini kullanan insanlar, kullandıkları arazilerin yüzde 25’inde tahribata neden oluyor. İnsanlar, ormanların yüzde 60-80’ini, doğal otlak alanların yüzde 70-90’ını etkiliyor. Arazi tahribatı biyolojik çeşitliliğin yüzde 11-14 oranında azalmasının nedeni olarak gösteriliyor. Arazilerin yüzde 12-14’ünü teşkil eden tarım arazilerinde yaygın olarak uygulanan toprak işleme erozyona neden oluyor. Erozyon sebebiyle yaşanan toprak kaybı ise toprağın doğal oluşum hızının 100 katına ulaşıyor. Ormansızlaşma, aşırı otlatma ile artan arazi tahribatı ve küresel ısınma erozyonu daha da artırıyor. Toprağın en verimli kısmı olan üst toprağı adım adım yok eden erozyon; toprağın üretkenliğini azaltıyor, insan refahını ve sağlığını olumsuz etkiliyor. Gıdaya olan talep, 1961 yılına göre 9 kat artan kimyasal gübre ve 2 kat artan su kullanımı ile karşılanıyor. Üretilen gıdaların yüzde 25-30’u israf ediliyor. İsraf edilen gıdalar iklim değişikliğinin ana nedeni olan sera gazı salımlarının artmasına katkı koyuyor. Arazi kullanımından kaynaklanan sera gazı salımları, küresel sera gazı salımlarının yüzde 23’ünü teşkil ediyor.
Fotoğraf: Shutterstock
Küresel ısınma kurak alanları ve çölleşmeyi artırıyor. 21. yüzyılda sıcak hava dalgalarının sıklık, yoğunluk ve süresinin; kuraklıkların ise sıklık ve yoğunluğunun özellikle Akdeniz bölgesinde ve Güney Afrika’da artacağı tahmin ediliyor. Bu etkiler şimdiden Afrika, Güney Amerika ve Güneydoğu Asya’da görülüyor. Bu bölgelerde kuraklık; daha şiddetli su kıtlığı, daha fazla toprak erozyonu, bitki örtüsü tahribatı, orman yangını, biyolojik çeşitlilik kaybı ve gıda arzının riske girmesi anlamına geliyor. Küresel ısınmanın 2050 yılında 2°C’a ulaşması halinde, kurak bölgelerde yaşayan ve büyük çoğunluğu çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan 220 milyon insanın etkileneceği tahmin ediliyor.
Sera gazı salımının azaltılması ve sürdürülebilir arazi yönetimi için alınacak tedbirlerin; iklim değişikliği ile mücadele ve uyum çalışmalarının bugünden hayata geçirilmesi gerekiyor. Atılacak her adım karşılaşılacak tehlikenin daha az olması anlamına geliyor. Arazi tahribatının önlenmesi için etkili arazi yönetim politikalarının geliştirilmesi, arazi kullanım haklarının güvence altına alınması ve arazi kullanım planlarının katılımcı yaklaşımla hazırlanması yapılması gerekenler listesinin başında yer alıyor. İklim değişikliği ile mücadele ve uyum çalışmalarının ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin gerçekleşmesi için gerekli olan adımları şöyle özetlemek mümkün: Tahrip olmuş arazilerin ıslahı (restorasyonu); tarım arazilerinde toprağı koruyan, toprakta karbon depolanmasını artıracak, hasat kayıplarını azaltacak, hasat artıklarını değerlendirecek uygulamaların yaygınlaşması; tarımda tasarruflu su yönetimin sağlanması; sürdürülebilir orman, otlak ve mera yönetimi; orman yangınlarına karşı önlemlerin artırılması; tüketimin azaltılması; gıda israfının önlenmesi.
IPCC hakkında
Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) iklim değişikliği ile ilgili bilimsel çalışmaları yapmak üzere görevlendirilmiş bir Birleşmiş Milletler kuruluşu. Politika yapıcılara yönelik; iklim değişikliği bilimi, iklim değişikliğinin etkileri ve riskleri ile adaptasyon ve azaltımı konularında bilimsel araştırmalar yapmakta ve düzenli değerlendirme raporları yayınlamaktadır. IPCC’nin 195 üye devleti bulunuyor.
IPCC; devletlere, her seviyede, iklim politikaları geliştirmek amacıyla kullanabilecekleri bilimsel bilgileri sağlıyor. IPCC çalışmaları, iklim değişikliğini önleme konusundaki küresel müzakereler için temel verileri oluşturuyor. IPCC raporları, objektifliğini ve şeffaflığını sağlamak için, birçok farklı seviyede gözden geçirilip değerlendiriliyor.