Ana Sayfa Blog Sayfa 1793

Brezilya Amazonlarındaki orman kaybı son 12 yılın en yüksek düzeyinde

Brezilya‘da Amazon yağmur ormanlarındaki kaybın, 2008’den bu yana en yüksek düzeylere çıktığı belirtildi.

Ülkenin uzay kurumu Inpe‘nin verilerine göre Ağustos 2019 – Temmuz 2020 döneminde 11.088 kilometrekarelik orman alanı yok edildi. Bu, bir önceki yıla kıyasla yüzde 9,5’lik artış anlamına geliyor.

Dünyanın akciğerleri olarak bilinen Amazon yağmur ormanları aynı zamanda küresel ısınmanın hızını yavaşlatan, yaşamsal önemdeki bir karbon deposu.

BBC’nin aktardığına göre, bilim insanları orman arazisi kaybının, Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun iktidara geldiği Ocak 2019’dan bu yana hızlandığını söylüyor. Brezilya lideri, dünyanın en büyük yağmur ormanlarında tarım ve madencilik faaliyetlerini teşvik ediyor.

 
grafik

Amazonlar aynı zamanda, üç milyon kadar farklı bitki ve hayvan türüyle, bir milyon yerli insana ev sahipliği yapıyor.

Bolsonaro’nun işbaşına gelmesinden bir yıl önce, 2018’de bölgedeki orman arazisi kaybı 7.536 kilometrekareydi. Ülkede orman arazisi kaybının 2020’ye kadar 3900 kilometrekareye düşürme hedefi konulmuştu. Ancak Bolsonaro, yağmur ormanlarındaki tarım ve madencilik faaliyetlerini teşvik etmesinin yanı sıra, çevre yasalarını ihlal eden çiftçi ve kerestecileri gözaltına alıp, para cezası verme yetkisi olan federal kuruluşların bütçesini kesti.

Bolsonaro daha önce Inpe’nin ormansızlaşma verilerine karşı çıkmış, geçen yıl da kuruluşu Brezilya’nın şöhretini kirletmekle suçlamıştı.

Amazonlarda yangın

 

Ancak bazı yetkililer, artış oranının geçen yıldan daha az olmasının bir gelişme işareti olduğunu söyledi. Başkan Yardımcısı Hamilton Mourao “Bunu kutlamıyoruz ama çabalarımızın meyve verdiğini gösteriyor” dedi.

İran Meclisi, nükleer faaliyetlerin hızlandırılmasını onayladı

İran devlet televizyonunun haberine göre, ‘Yaptırımların Kaldırılması ve İran Ulusunun Çıkarlarının Korunması için Stratejik Eylem Planı’ adı verilen tasarının ana hatları, 290 kişilik mecliste 251 oyla kabul edildi.

Tasarının nihai onayı alıp yasalaşması halinde İran Atom Enerjisi Kurumu, uranyumu en az yüzde 20 oranında zenginleştirmeye başlayacak ve düşük düzeyli zenginleştirilmiş uranyum stoklarını artıracak.

Ambargo iki ay içinde kalkmazsa Ek Protokol’den de ayrılacaklar

Tasarı ayrıca, nükleer anlaşma taraflarının, tasarının nihai onayını müteakip iki ay içinde İran’ın bankacılık ilişkilerini ve petrol ihracatını normale döndürecek adımlar atmaması halinde, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması (NPT) kapsamında 2016’dan bu yana gönüllü olarak uygulanan Ek Protokol’den ayrılma çağrısında bulunuyor.

İran, Ek Protokol uyarınca, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’ın nükleer tesislerini istedikleri anda aniden denetlemelerine izin vermişti. Tahran yönetiminin Ek Protokol’den çekilmesi, UAEA müfettişlerinin denetimlerinin sınırlandırılacağı anlamına geliyor. 

27 Kasım Cuma günü, İran nükleer programının mimarı Mohsen FakhrizadehTahran yakınlarındaki bir karayolunda suikaste uğramıştı. Saldırıdan İsrail’i sorumlu tutan İranlı yetkililer misilleme yapacaklarını duyurdu.

Hatay’da iki yeni kuş türü görüntülendi

Özellikle Doğu Avrupa ve Batı Asya‘dan süzülerek güneye göç eden kuşların rota olarak sıklıkla kullandığı Hatay‘da, iki yeni kuş türü görüntülendi. Böylece kayıt altına alınan tür sayısı 372’ye yükseldi.

Bu yılki göç sezonunda objektiflere yakalanan türler “Tepeli arı şahini (Pernis ptilorhynchus)” ve “Kıyı çamur çulluğu (Limosa lapponica)” oldu.

2014 yılından beri gözlemleniyor

Subaşı Kuş ve Kelebek Gözlem Derneği Başkanı Ali Atahan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, derneğin kurulduğu 2014 yılından bu yana Hatay’ın farklı yerlerinde hem kuş hem de kelebek gözlemleri yaptıklarını söyledi. Bu yılki göç döneminde Hatay için 2 kuş türü saptadıklarını belirten Atahan, şöyle konuştu:

Bu iki yeni türümüzden bir tanesi bizim yönetim kurulu üyemiz Mehmet Atahan tarafından bulunan Tepeli arı şahini. Bu kuş esasen, Hazar Denizi civarında başlayan ve Tayland’a kadar devam eden Orta Güney Asya’nın kuşu, Türkiye’de şu ana kadar 4. defa görüldü, Hatay’da ise ilk defa eylül ayında saptadık. Bir kısmı Arap Yarımadası’nda, çok küçük bir popülasyon da Doğu Afrika üzerinde kışı geçirebiliyor. Biz kışlamak üzere göç eden bir bireye denk geldik.

Fotoğraf: AA

‘Güney yarım kürede görülüyor’

İkinci gözlemlediklerini türün ise Kuzey Avrupa, Sibirya‘nın Kuzeyi, Kuzey Amerika’nın kuzeyinde kuluçkaya yatan Kıyı çamur çulluğu olduğunu dile getiren Atahan konuşmasını şöyle sürdürdü:

Bu tür, kışın daha güneylere gidiyor. Güney yarım kürenin pek çok sulak alanında görülebilen bir tür. Türkiye’de daha önce bol sayıda kaydedilmiş ama biz Hatay’da daha önce gözlememiştik. Ona da Samandağ‘da Çevlik bölgesindeki küçük su birikintilerinde beslenirken denk geldik ve yaklaşık bir hafta boyunca orada kaldı. Böylece Hatay’da gözlenen, toplamda 372 kuş türüne ulaştık. Bu konuda Hatay çok iyi bir yerde.

Unilever, Yeni Zelanda’da haftada dört günlük çalışmaya geçiyor

Dünyanın önde gelen gıda şirketlerinden Unilever (UL), esnek çalışmanın kalıcı olduğu fikrinden yola çıkarak, dört günlük çalışma haftası sistemine geçen en son büyük şirket oldu.

Lipton çay, Dove sabun ve Ben & Jerry’s dondurmasının gibi ürünlerin dağıtımcısı, Yeni Zelanda‘daki tüm çalışanları için daha kısa çalışma saatlerini test edeceğini açıkladı. Bu ay başlayacak deneme süresi bir yıl sürecek. 

‘Covid-19 standart çalışma uygulamalarını değiştirdi’

Firma yetkilileri her şey yolunda giderse şirketin iş akışını daha geniş ölçekte sarsıp sarsmayacağına bakılacağını söyledi.

Yeni Zelanda’daki denemenin, şirketin personeli ve iş için somut faydalar sağlayan çalışma yöntemlerini benimseyen ilk küresel şirket olmasını sağlayacağını umduklarını söyleyen Unilever Yeni Zelanda’nın genel müdürü Nick Bangs “Bu, ekibimiz için heyecan verici bir an ve Covid-19’un standart çalışma uygulamalarını değiştirmekte oynadığı katalitik rolün doğrulanmasıdır” dedi. 

Jacinda Ardern önermişti 

Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern, mayıs ayında yaptığı açıklamada pandemi sonrasında ülkede haftada dört gün çalışılmasını önermişti. 

Ardern, evden çalışmada verimliliğin belli bir esneklik içinde sağlanabildiğini, dört günlük çalışma sayesinde ülke içinde turizmin canlanacağını söylemişti. 

 

MMO’dan Kanal İstanbul raporu: Ayrılan bütçe ancak kazı, nakliye ve depolamaya yeter

Maden Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Kanal İstanbul’a ilişkin maliyet ve etkileri değerlendirdiği Kanal İstanbul Kazı, Patlatma, Nakliye Teknik Değerlendirme Raporu‘nu açıkladı.

MMO İstanbul ile  TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu tarafından düzenlenen toplantıyla kamuoyuna açıklanan rapora göre kanalın maliyeti olarak belirtilen 75 milyar lira yalnızca kazı, nakliye ve depolama maliyetini karşılayabilir.

‘Üç kritere uyması lazım’

Evrensel gazetesinin haberine göre; toplantının açılış konuşmasını Maden Mühendisleri Odası Genel Sekreteri Erşat Akyazılı yaptı. Maden mühendisleri olarak Kanal İstanbul’un kendi meslek alanlarına giren kazı, patlatma ve depolama konularına dair rapor hazırladıklarını belirten Akyazılı şunları söyledi:

Mega projeleri değerlendirirken en az 3 kritere bakarız. Birincisi projelerin bilim ve tekniğe uygun olması lazım. İkincisi doğaya, çevreye zarar vermemesi. Üçüncü kriterimiz ise toplum ve insan. Proje toplum ve yaşama katkı sunmuyorsa desteklenmez. Yani, bu üç kriter olmadıkça bizler tarafından desteklenmez.

‘Davalar devam ediyor’

TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Cevahir Efe Akçelik ise “Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz hafta Kanal İstanbul hazırlıklarında sona geldiklerini açıkladığı için bu açıklamayı yapmak durumunda kaldık. TMMOB tarafından açılmış 5 dava bulunuyor ve hukuki süreç devam ediyor. Bu süreç devam ederken Cumhurbaşkanı’nın ‘Kanal İstanbul’da sona gelindi’ demesi hukuka müdahaledir, bu açıklamalar yanlıştır” dedi.

Fotoğraf: Evrensel

Süreler ve bütçeler gerçeği yansıtmıyor

Ardından Maden Mühendisleri Odası İstanbul Şube Yöneticisi Mehmet Makar, hazırlanan raporu sundu.ÇED raporunda yer alan hataları madde madde sıralayan Makar, şunları söyledi:

Raporun farklı bölümlerinde farklı kazı süreleri söyleniyor. Bir yerde ‘4 yıl boyunca yılda 300 gün ve günde 16 saat’ deniyor, başka bir yerde ‘5 yıl boyunca, yılda 12 ay, ayda 30 gün ve günde 24 saat’ deniyor. Süresi doğru saptamamış. Yine raporda harfiyat ve nakliye miktarının değiştiğini görüyoruz.

Bu ne demek, maliyetin de değişmesi demek. Yine kazı sonrası taşınacak hafriyat miktarı 1,76 milyar metreküp ile 1,43 milyar metreküp arasında değişecektir. Dolayısıyla, kabarma faktörünün yanlış hesaplanması nedeni ile ÇED raporunda belirtilen taşınacak malzeme miktarı ve maliyeti daha yüksek, nakliye süresi de ÇED raporunda belirtilenden daha uzun olacaktır.

Kanal İstanbul ÇED raporundaki yanlış yaptıkları hesaplara göre sadece kazı, nakliye ve depolamanın 69 milyar tuttuğunu belirten Makar “Gerçekte ise kazı, nakliye ve depolama maliyetinin 75 milyar olduğunu söyleyebiliriz. Bu miktar bütün Kanal için hesaplanan maliyet. Yani sadece kazı, nakliye ve depolama faaliyetleri bütün kanal için açıklanan maliyet kadar” dedi.

‘Proje iptal edilmeli’

Maden Mühendisleri İstanbul Şube Sekreteri Umut Atahan da, Kanal İstanbul gibi ekolojik, çevresel, ekonomik ve jeopolitik açıdan büyük sonuçlar ortaya çıkaracak bir projenin konunun uzmanları olan bilim ve meslek insanları tarafından uzun ve detaylı bir değerlendirme sürecinden geçirilmesi gerektiğini belirtti.

Atahan “Kazı, patlatma ve nakliye işleri projenin en büyük bölümünü oluşturması nedeni ile Kanal İstanbul ÇED raporunun ve Kanal İstanbul projesinin iptal edilmesi gerekmektedir” ifadelerini kullandı.

UEFA Şampiyonlar Ligi’nde ilk kez bir kadın hakem maç yönetecek

UEFA Şampiyonlar Ligi G Grubu’nda 2 Aralık Çarşamba günü oynanacak Juventus-Dinamo Kiev maçını Fransız hakem Stephanie Frappart yönetecek. Frappart, UEFA Şampiyonlar Ligi tarihinde maç yöneten ilk kadın hakem olacak.
 
Frappart, geçtiğimiz yıl İstanbul’da Liverpool ile Chelsea arasında oynanan UEFA Süper Kupa maçında hakemlik yaparak, önemli bir maçı yöneten ilk kadın hakem olmuştu.
 
36 yaşındaki Frappart, aynı zamanda 2019 FIFA Kadınlar Dünya Kupası finalinde de hakemlik yapmış ve yine geçtiğimiz yılın nisan ayında Fransa Ligue 1’i yöneten ilk kadın olmuştu. 

İstanbul’un kasım enflasyonu yüzde 1,94 oldu

İstanbul Ticaret Odası‘nın (İTO) verilerine göre, İstanbul’da kasımda bir önceki aya kıyasla perakende fiyatlar yüzde 1.94, toptan fiyatlar yüzde 2.83 arttı.

Kasımda bir önceki yılın aynı ayına kıyasla perakende fiyatlar yüzde 14.07 ve toptan fiyatlar yüzde 17.43 artış kaydetti. İTO tarafından yapılan açıklamaya göre azalış gösteren ürünler şu şekilde:

Diğer Harcamalarda yüzde 5,60, Gıda Harcamalarında yüzde 3,17, Konut Harcamalarında yüzde 1,58, Ulaştırma ve Haberleşme harcamalarında yüzde 1,34, Ev Eşyası Harcamalarında yüzde 0,79, Sağlık ve Kişisel Bakım Harcamalarında yüzde 0,20 artış, Giyim Harcamalarında yüzde -1,90 ve Kültür Eğitim ve Eğlence Harcamalarında yüzde -0,18 azalış.

En çok artış kimyevi maddeler ve enerjide

Kasım 2020’de toptan fiyatlarda bir önceki aya göre artış gözlemlenen ürünler ise şu şekilde listelendi:

Kimyevi Maddeler Grubunda yüzde 6,26, Yakacak ve Enerji Maddeleri Grubunda yüzde 4,19, Madenler Grubunda yüzde 3,42, Gıda Maddeleri grubunda yüzde 2,93, İnşaat Malzemeleri Grubunda yüzde 1,83, İşlenmemiş Maddeler Grubunda yüzde 1,71, Mensucat Grubunda yüzde 1,11 artış.

Haydarpaşa Garı tartışması: Fragmante olmuş kamunun distopik imgeleri

Marmaray projesinin başlatıldığı tarihten beri Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının nasıl kullanılacağı bir muamma.

Gerçekleştiği dönemin koşullarına göre şehrin kıyıda gerçekleşen 19. yüzyıldan kalma endüstriyel ulaşım topografyası ile Marmaray istasyonlarının altüst ettiği  şehrin bu iki önemli simge yapısı işlevsiz kalmış durumda.

Kıyı hattını takip eden bütün endüstriyel miras topografyası, istasyonları, istasyon çevresindeki çarşı düzenleri, köprüleri, peronları, sundurmaları, taş örgülü istinat duvarları, geçiş kanyonları … şehrin modernleşme tarihinin en değerli kültür varlıkları, ne varsa hepsi imha edildi. “Yüzyılın Projesi” adı verilen tüp geçiş, çevresini distopik bir şehirsel peyzaja dönüştürdü. Şimdi geriye kalan bu anıt yapıların nasıl işlevlendirileceği tartışılıyor.

“Tartışılıyor” demek de doğru değil. İktidarın niyeti şehrin en değerli yerlerini, İstanbul Limanı’nı özelleştirmek. Gar binalarını da otel yapmak, içlerine de hatıraları niyetine belki birer müzecik sıkıştırmak. Yönetimin bugün bir taraftan tarihi yapıları korumaktan söz ederken şehirdeki modernleşme ve endüstri tarihinin bu önemli “kültürel payzajı”nı yok etmesi, vinçleri ve konveyör sistemini hurdacılara vermesi, tarihi mendirekleri yat limanı için değerlendirme girişimi şaşırtıcı değil. Diğer yaptıkları, amaçları ile gayet tutarlı.

Bu tarihi yapıların çevresinde yer alan öyle büyük bir rant pastası var ki, burası merkezi yönetimin ve onun imtiyazlı yatırımcılarının ağzını sulandırmakta. Osmanlı dönemine, 2. Abdülhamit’e güya sahip çıkan bugünkü iktidarın onun bu mirasını ayaklar altına alıp çiğnemeye kalkışması önemli bir çelişki. Ancak olay bunlarla sınırlı değil. Şehrin kamusal alanlarında yaşanan yönetim çelişkileri şu anda ülkeyi kasıp kavuran kamusallık krizinin de bir göstergesi.   

Metropoliten ulaşım sisteminin yanlış yere inşa edilmiş omurgası

Peki bu noktaya nasıl geldik? Marmaray Projesi bugün gerçekleşmiş olduğu haliyle metro sisteminin ana omurgası olarak tasarlanmış ve uygun bir güzergahta planlanmış olsaydı hem çok daha verimli çalışacaktı, hem de mevcut sistem güncellenerek hizmet vermeye devam edecekti. Ayrıca neredeyse on yıllık bir mağduriyet yaşanmayacaktı banliyö trenlerinde. Nitekim Büyükşehir Belediyesi daha Marmaray Projesi tamamlanmadan E-5 hattında bir metro hattı inşa etti.

Marmaray Projesi başlamadan önce de bir problem yok muydu? Elbette ki vardı. Tarihi Haydarpaşa Garı’nın üst katları berbat bir haldeydi. Tarihi anıt yapı çok kötü yönetiliyordu, çatı katları kuş pisliğinden geçilmiyordu. Güya bina içini ve cepheleri aydınlatmak için sonradan konmuş elektrik tesisatları olmayacak yerlerde yapılmış eklerle yangın çıkarmaya hazır bekliyordu. Binanın iç düzenine hiç bir mimari fikir içermeyen müdahaleler yapılmıştı v.s.

Hiç şüphesiz ki bu anıt yapı inşa edildiği tarihte Almanya‘nın emperyalist hayallerinin bir simgesiydi. Hem de İmparatorluk içinde kızışan bir rekabetin, Duyunu Umumiye tarafından temsil edilen Fransız-İngiliz işbirliğine karşı güçlenmekte olan Almanya ile ilişkilerin, başkenti Hicaz ile birleştiren muazzam bir yatırımın finansmanın sağlayan Şark Demiryolları Şirketi‘nin de bir sembolüydü. İmparatorluğun, yeni müttefikinin Anadolu ve bu yeni coğrafya ile ilişkisinin… Ona şehrin yalnızca kısa erimli banliyö trenlerinin bir başlangıç noktası muamelesi yapmak herhalde pek uygun düşmez.

 Gar tartışmasının tartışılmayan nedenleri

Bu başka bir şehirde olsa uzmanlar daha başlangıçta merkezi yönetimin karar alma biçimine, şehirselleştirilmemiş proje geliştirme yöntemine itiraz edip, kıyameti koparırlar. Çünkü, mesele yalnızca rant projesi deyip geçiştirilecek tekil bir olay değil. Birbirine rakip hale gelmiş, seksiyonlaşmış, bürokratik bir mantığı yeniden üreten bir kamu işleyişi ve bu işleyişin yarattığı boşluğu imtiyazlı piyasa aktörleri ile doldurulması. Karşımızda hala bir kamu varmış gibi davranıyoruz, oysa kamu dediğimiz şey çoktan özel çıkarlar, imtiyazcı aktörler tarafından ele geçirilmiş durumda.

İstanbul’da şartlanmışlıkla “Marmaray bir raylı sistemdir, onu kayıtsız şartsız savunmalıyız” diyenlerin seslerinin alternatifleri, başka tür arayışları (ya da eleştirileri) bastırdığını düşünüyorum.

Bunun en önemli göstergesi de Marmaray Projesi’nin “Asya ile Avrupa’yı, Boğaziçi’nin altından bağlayacak bir raylı tüp geçiş projesi” olarak sunulması. Belki de sorun bu noktadan başlıyor: Artık banliyö falan kalmadığına göre Marmaray Projesi bir demiryolu projesi olmaktan çok şehirselleşmemiş bir metro projesi olarak görülmeli. Aynı zamanda da kendi varlığını şehirde yeniden üretmeye çalışan merkeziyetçi bir yönetim anlayışının müstesna bir sembolü. Metropoliten ulaşım sisteminin yanlış yere inşa edilmiş ana omurgası. Tren yolculukları ve yük taşımacılığı ile karıştırılması onun bu işlevini ikinci plana itmeye yetmez. Ayrıca aynı şekilde de işlevlendirilse de deniz kıyısında inşa edilmesinin mantığı başka ne olabilir? Böyle bir metropoliten ulaşım sisteminin içine hızlı trenleri, konteyner taşımacılığını sokmanın da faydasından çok zararı olabilir. 

Bir kaç gözlemle  devam edeyim:

Köprülerin neredeyse on katı yolcu taşıyabilecek bu hattın, metro sisteminin omurgasının bir “metrobüs sistemi” gibi çalıştığını söylemek yanlış olmaz. Diğer ağlar ile, iki yaka arasında şehrin ana ulaşım ihtiyacının gerçekleştiği güzergah ile ilişkisi dolaylı. Başlangıçta Yenikapı Transfer Merkezi’nde tasarlanan ilk istasyon yapısı ile şehrin iki önemli metro hattının birleştiği istasyon yapısı arasında yarım kilometre bir mesafe bulunmaktaydı. Yer değişikliği yapıldığında bile bu ikisi arasında bir kapı, bir geçiş dahi bulunmamaktaydı. Ancak itirazlar ve proje yönetiminde bir değişiklik gerçekleştikten sonra bu ilişki kurulabildi. Beş sene süren arkeolojik kazılar bu projenin en azından bu bölgedeki sorunlarını çözmek için bir fırsattı. Ama bu fırsatın da iyi değerlendirildiği söylenemez.

Marmaray Projesi bir raylı sistem olduğu için zannedersem itiraz görmedi. Bu sayede lastik tekerlekli araç tüneli de yapılabilir kılındı. Çok kurnazca hazırlanmış bir algı yönetimi operasyonu ile, medyada yer alan Marmaray Projesi haberlerine içinden araçların geçtiği imajlar monte edildi. Böylece Marmaray ile Avrasya Tüneli adı verilen Boğaz su altı geçişleri birbirine karıştırıldı. (Bir küçük not: Bu konularda duyarlı olan kişilerin dahi bu ikisini karıştırdıklarına şaşkınlıkla tanık oldum.)

Bugün yaşanan krizde bence bir yönetimsellik sorunu, merkezi yönetimin kararlarını şehirselleştirememesi yatmakta. Kararın verildiği dönemde Ulaştırma Bakanlığı Bayındırlık Bakanlığı’na rakipti. Bu nedenle Marmaray’ın E-5 hattını izleyecek bir güzergahta yapılanması akla dahi gelmemişti, konuşulmamıştı bile. Çünkü bu durumda proje yönetimi Ulaştırma Bakanlığı‘ndan raylı sistemlerle bir ilgisi olmayan Bayındırlık ve İskan Bakanlığı‘na geçecekti. Ayrıca metro sistemi ile entegrasyonu ve proje yönetimi için sistemin şehir ölçeğinde planlanmasını getirecekti. Büyük olasılıkla, içinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin de olduğu misyon odaklı bir organlaşmaya ihtiyaç duyulacaktı.

Marmaray Projesi’nin şehirselleştirilmediğini düşünüyorum. Bu yüzden ortaya çıkan yönetim sorunlarının nedenlerini değil, sonuçlarını konuşuyoruz. Bana kalırsa bu proje merkezi yönetim ile yerel yönetimin işbirliği yapması için bulunmaz bir fırsattı. Şehir arkeolojisinden ulaşım kararlarının planlanmasına, transfer merkezlerinin projelendirilmesinden şehrin kamusal alanlarının yönetimine kadar İstanbul’un canlandırılması, yaratıcı enerjinin harekete geçirilmesi için. Bunları söyleyince şu sözlerin söyleneceğini de çok iyi biliyorum: “3. Köprü’ye karşı çıktınız da ne oldu? Ne yani Marmaray’a da mı karşısınız?” Kapalı uçlu projeler, kaybedilen fırsatlar, yok edilen değerlerle, yaratıcı enerjinin dışlanması ile şehrin nereye gittiği belli.

Marmaray Projesi’nin nasıl bir süreçte ve nasıl bir mantıkla şekillendiğini tartışmayı da (eğer bir aksilik olmazsa) gelecek yazıya bırakıyorum.

Ekvador Amazonu’ndan yerli lider Nemonte Nenquimo yılın ‘çevre kahramanı’ seçildi

Ekvador Amazonu‘ndan yerli lider Nemonte Nenquimo, bu yılki Goldman Çevre Ödülü’nün kazananlarından biri oldu. Nenquimo ve parçası olduğu Waorani yerli grubunun üyeleri 500 bin dönümlük yağmur ormanını petrol çıkarımından koruyan başarılı bir mücadele yürütmüşlerdi.

Ekvador hükümetini, yaşadıkları bölgeyi satışa çıkarma planı nedeniyle mahkemeye veren grup, 2019 yılında yasal bir zafer elde etmiş ve böylece yerli halklar için emsal oluşturmuşlardı.

BBC’ye röportaj veren Nenquimo, bu mücadelesinin bir seçimden daha çok sürdürmeye kararlı olduğu bir miras olduğunu söyledi. Başarılı lider, “Waorani halkı her zaman koruyucuydu. Binlerce yıldır bölgelerini ve kültürlerini savundular” dedi.

En geç ulaşılan topluluklardan

Waorani halkı yaklaşık 5 binlik bir nüfusa sahip. Geleneksel olarak avcılık ve toplayıcılık ile yaşamlarını sürdüren topluluk küçük klan yerleşimlerinde yaşıyor.

Grup ABD misyonerleri tarafından en geç ulaşılan topluluklar arasında. 1958 yılına kadar dış dünyadan uzak bir şekilde yaşamışlardı.

Yaşadıkları bölge, dünyanın en çok biyoçeşitliliğe sahip ekosistemlerinden biri olan Yasuni Ulusal Parkı’nın sınırlarıyla kesişiyor. Waoraniler artık atalarının topraklarının onda bir büyüklüğündeki bir alanda yaşıyor.

‘Toplumumuzda kararları kadınlar veriyor’

Büyüklerinden misyonerler tarafından ulaşılmadan önce nasıl yaşadıklarının hikayelerini dinlediğini söyleyen Nenquimo, büyükbabasının topraklarını savunmak için büyük bir mücadele verdiğini şu sözlerle anlatıyor:

“Büyükbabam bir liderdi ve topraklarımızı yabancıların saldırılarına karşı korudu. Elinde mızrakla davetsiz misafirlerle yüzleşerek tam anlamıyla bu savunmaya öncülük etti.”

Nenquimo, beş yaşından itibaren büyükleri tarafından bir lider olmak üzere yetiştirildiğini söylüyor. Kadın liderlerin topluluklarında oldukça yaygın olduğunu belirten Nenquimo, “Tarihsel olarak da Waorani kadınları kararları verirken, erkekler de savaşa gitti” ifadelerini kullanıyor.

Altı kişi ödüle layık görüldü

Goldman Çevre Ödülü bu yıl savunuculuk faaliyetleriyle öne çıkan altı başarılı çevre aktivisti arasında paylaştırıldı. Ödülü kazanan diğer isimler ise şu şekilde:

Fransa’dan Luvie Pinson, Meksika’dan Leydy Pech, Myanmar’dan Paul Sein Twa, Ghana’dan Chibeze Ezekiel ve Bahamalar‘danKristal Ambrose.

[Kadın aktivistler konuşuyor-1] Ayşe Yıkıcı (KOS): Erkekler çok konuşuyor

Video Haber: Defne Sarıöz

Yeşil Gazete olarak kadın ekoloji ve iklim aktivistleriyle konuşmak, hem aktivistlik yaptıkları alanları neden ve nasıl seçtikleri, hikayelerini anlamak, ama asıl olarak birer kadın aktivist olarak yaşadıklarını, erkeklerle çalışma pratiklerini, birer kadın aktivist olmanın avantaj ve dezavantajlarını öğrenmek istedik.

İlk konuğumuz ekoloji aktivisti, Kuzey Ormanları Savunması’ndan (KOS) Ayşe Yıkıcı.  

Yıkıcı, forumlarda kadınların sayısının daha fazla olmasına rağmen erkeklerin daha fazla konuştuğunu ya da kadınların sözlerini kestiğini gözlemlediklerini, bunun üzerine hareketin içinden kadınların bir araya gelerek Kos-Ka‘yı kurduklarını anlatıyor.

Kos-Ka olarak ilk aşamada ifşa etmektense uzaklaştırmayı tercih ettiklerini söyleyen Yıkıcı, KOS içinde pozitif ayrımcılığın olduğunu ve hareketin yedi yıllık tarihinde şimdiye kadar bu doğrultuda almış oldukları kararların bir elin parmaklarını geçmediğini söylüyor.