Ana Sayfa Blog Sayfa 1595

Validebağ Savunması: Koruya, Üsküdar Belediyesi millet bahçesi yapmak için her an girebilir

Validebağ Savunması, iki yıllığına Üsküdar Belediyesi‘ne tahsis edilen Validebağ Korusu‘na her an belediye tarafından girilip, korunun millet bahçesine dönüştürülebileceğini belirtti.

Yeşil Gazete’ye açıklamalarda bulunan Validebağ Savunması, “Bu projenin uygulanması Koru’nun yok olması demektir” dedi.

Koruda neler yapılmak isteniyor?

Validebağ Savunması, Validebağ Korusu’nda yapılması planlanan fonksiyon ve uygulamaların; koşu, yürüyüş ve trekking parkuru, bisiklet parkuru, 10 adet fitness alanı, çocuk oyun alanı, toprak futbol sahası ve seyir locaları, otopark, mevcut sert zeminlerin yenilenmesi, oturduğu sert alanların detayı belirtilmemiş 104 adet oturma elemanı, 132 çöp kutusu, sayısı belirtilmemiş 3-4 metre yüksekliğinde 15 metre ara ile armatürleri 60 Watt, 6ox60x60 cm betonarme temelleri olan aydınlatma direkleri ve direklerin arasında elektrik tesisatı için kanal açılması, su drenajı için detayı belirtilmemiş kanalların kazılması olduğunu açıkladı.

‘Yapılaşma olması durumunda ekosistem zayıflayacak’

Validebağ Savunması, koruda yapılması planlanan Millet Bahçesi Projesi’nin bitki örtüsünü, topografyayı bozacağı gibi, Koru’yu da tahrip edeceğine dikkat çekti:

Doğal yeşil alan statüsündeki Validebağ Korusu 1999’dan beri 1.derece doğal SİT alanıdır. Validebağ Korusu her bir parçasının kendi işlevini yerine getirdiği bir denge ile varlığını sürdüren bir ekosistem ve kent ekolojisinin değerli bir de stekçisidir. Burada bir tasarımdan söz edeceksek, karbon yutan, toz tutan, soluduğumuz havayı temizleyerek ısı adası etkisini lehimize azaltan ve yüzlerce yıl içerisinde oluşmuş, doğanın kendi tasarımından bahsedebiliriz. Depremde bölge halkına sığınak olan Koru, pandemide de sadece bölgenin değil, şehrin her yanından doğa ile baş başa kalmak isteyenlerin sığınağı olmuştur.

Validebağ Korusu’nda her ne kadar insan baskısı olsa da canlı organizmalar ve ilişkide oldukları su, toprak, güneş ışığı gibi cansız bileşenlerden oluşan, biyolojik sistem ya da yaşam birliğinden oluşan bir ekosistem vardır. Yapılaşma ve yapaylaşma olması durumunda bu ekolojik sistem zayıflayacaktır. Koru’nun topoğrafyasına müdahale edilmesi sonucu Validebağ Korusu’nun ondüleli (dalgalı) yapısından kaynaklanan, ağaçlık ve açık mikroklima alanlarında varolan bitki örtüsü ve ekolojik sistem çeşitliliği yok olacaktır. Millet Bahçesi projesi, bitki örtüsünü, topografyayı, silüet etkisini bozacak, Koru’yu tahrip edecektir.”

Koru ekosisteminin parçası olan kuş, solucan, böcek, omurgalı-omurgasız, memeli -memesiz, tek hücreli -çok hücreli, sürünen-sürünmeyen, kemiren-kemirmeyen, yürüyen, uçan birçok canlı için ağaççık, çalılık, böğürtlen grupları, toprak üstü örtücüler, kurumuş-yeşil otsu bitkiler doğal biyolojik süreçlere yaşam ortamı, üreme ortamı, tüneme ortamı, sığınma ortamı, tehlikelerden kaçma ortamı sağlamakta olup bu doğal habitatlar Millet Bahçesi projesi ile yok edilecektir.

‘Dava henüz sonuçlanmadı’

2018’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi, (İBB) tarafından hazırlanan ve ilgili kurullarca onaylanan projenin iptali için Validebağ Gönüllüleri Derneği tarafından açılan davanın henüz sonuçlanmadığı da hatırlatıldı:

Üsküdar Belediyesi, Koru’yu millet bahçesine dönüştürme projesinin tanıtımı için hazırladığı broşürde bir yandan bu proje ile Koru’ya 132 adet çöp kutusu koyacağını söylüyor, bir yandan aynı broşürün 19. sayfasında Koru’nun bakımsızlığını buna gerekçe olarak gösteriyor. Oysa Şubat 2020’de, yani tam bir yıl önce Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Koru’yu, ‘temizlik, bakım ve güvenlik’ hizmetlerinin sağlanması amacıyla Üsküdar Belediyesine tahsis etti. Korumak, temizlemek ve bakmakla sorumlu olduğu alanda görevini yapmayıp kurumuş ağaçlar ve birikmiş çöplerle resimlerini paylaşıp değersizleştiren Üsküdar Belediyesi, Korunun ancak millet bahçesi yapılırsa temiz ve bakımlı olacağı iddiasına kılıf uydurmaya çalışmaktadır.

Üsküdar Belediyesi’nin uygulayacağı millet bahçesi projesi 2018 yılında, zamanın İBB yönetimi tarafından hazırlanan proje olmakla birlikte ilgili Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Komisyonu’ndan ve Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan yeni uygulama için izin alınmamıştır. Diğer yandan 2018’de İBB tarafından hazırlanan ve ilgili kurullarca onaylanan projenin iptali için Validebağ Gönüllüleri Derneği tarafından açılan ve bizlerin de mahalleli olarak müdahil olduğumuz dava henüz sonuçlanmamıştır.”

Ne olmuştu?

Validebağ Savunması tarafından anlatılan sürece göre, 2018 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Validebağ Korusu’na millet bahçesi yapmak için bir proje hazırladı. Bu proje, 354 bin metrekare büyüklüğündeki Validebağ Korusu’nun Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlığı‘na tahsisli kısımları dışındaki 261 bin metrekarelik alanı kapsıyor.

23 Haziran 2019 yılında İBB yönetiminin değişmesiyle, 2020 yılının şubat ayında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, millet bahçesi projesi kapsamındaki alanı “Temizlik, bakım ve güvenlik” hizmetleri sağlanacağı gerekçesiyle Üsküdar Belediyesi’ne tahsis etti.

11 Kasım 2020 tarihinde ise Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen, korunun Üsküdarlıların hizmetine açılacağını, projenin hazır olduğunu ve gerekli onayların alındığını açıkladı.

2021 yılının ocak ayında ise, Üsküdar Belediyesi projeyi sosyal medya hesabından “Validebağ Korusu Millet Bahçesi Düzenleme Projesi” adıyla açıkladı. Projenin 2018 yılındaki Millet Bahçesi Projesi ile aynı proje olduğu ve sadece gözlem kulelerinin yapılmayacağı görüldü.

İHOP: İstanbul Sözleşmesi’ne tarafız

İnsan hakları örgütlerince kurulmuş bir platform olan İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) bir açıklama yayımlayarak Türkiye’nin Cumhurbaşkanı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmasını protesto etti.
 
Yayımlanan açıklamada, Sözleşme’den çekilmenin “kadınları her türlü şiddete karşı korumaktan, kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmaktan, kadına yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve kadınlarla erkekler arasında maddi (fiili) eşitliği sağlamaktan ve ev içi şiddetin tüm mağdurlarının ve kadına yönelik şiddet mağdurlarının korunmasından vazgeçmek” olduğuna vurgu yapılarak, “İnsan hakları örgütleri olarak İstanbul Sözleşmesi’nin tarafıyız ve sözleşmenin bütünüyle hayata geçmesi için mücadelemizi sürdüreceğiz” denildi.
 
Açıklama şöyle: 
 
“Bakanlar Kurulu’nca hazırlanan 11 Kasım 2011 tarihli ve Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ne taraf olunmasının ülkemize ilave bir yük getirmeyeceği ve ülkemizin gelişen uluslararası saygınlığına olumlu katkıda bulunacağı” değerlendirmesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sevk edilen kanun tasarısı, TBMM Dışişleri Komisyonu ve Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu tarafından çekincesiz bir biçimde ve her iki komisyonun üyelerinin tam onayı ile kabul edilerek Genel Kurul’a sevk edilmişti.

AKP, MHP, CHP ve BDP’li milletvekilleri tarafından yapılan “kadınlara karşı şiddetin önlenmesindeki önemini vurgulanan destekleyici konuşmalarla savunulan Sözleşme, 24 Kasım 2011 tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda görüşülerek, oturuma katılmış olan 246 milletvekilinin 245’i tarafından onaylanmıştı.

Yakın zamana kadar, hükümet organlarının Türkiye’nin bağlı bulunduğu tüm insan hakları mekanizmalarına gönderdiği eylem planları, periyodik raporlar içinde “Sözleşmeyi ilk onaylayan Devlet olma” söylemi sürdürülürken[2], 20 Mart 2021 sabahında bir Cumhurbaşkanı Kararı ile Kadına Yönelik Şiddet ve Ev içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesinden çekilme kararı Resmî Gazete’de yayınlandı.

Ev içi ve kadınlara karşı şiddetin önlenmesi ve nihayetinde ortadan kaldırılması konusunda yaşanan başarısızlıkları bir insan hakları sözleşmesine bağlamak, siyasi çıkarlar için insan onurunu koruyan, yaşam hakkını güvence altına almada yol gösteren bir sözleşmeyi feda etmek başarısızlığın üstünü örtmektir.

İnsan Hakları Sözleşmeleri iç siyaset malzemesi yapılmamalıdır.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek;

  • Kadınları her türlü şiddete karşı korumaktan;
  • Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmaktan;
  • Kadına yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve kadınlarla erkekler arasında maddi (fiili) eşitliği sağlamaktan;
  • Ev içi şiddetin tüm mağdurlarının ve kadına yönelik şiddet mağdurlarının korunmasından

vazgeçmektir.

İnsan hakları örgütleri olarak, bu ülkede yaşayan kadınları ve ev içi şiddet riski altındaki herkesi koruyan İstanbul Sözleşmesi’nin tarafıyız ve Sözleşme’nin bütünüyle hayata geçmesi için mücadelemizi sürdüreceğiz. 

Bu sözleşmeye sahip çıkan kadın hareketinin yanında olduğumuzu ve birlikte bu sözleşmeye sahip çıkma mücadelesini sürdüreceğimizi ilan ederiz. 

İmzacılar: 

Eşit Haklar İçin İzleme Derneği- Hak İnisiyatifi Derneği-İnsan Hakları Derneği- İnsan Hakları Gündemi Derneği – Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi-Yurttaşlık Derneği

TÜİK: 2020 yılında istihdam edilen kişi sayısı bir önceki yıla göre 1 milyon 268 bin kişi azaldı

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2020 yılına ait İş Gücü İstatistikleri‘ni açıkladı. İstatistiklere göre, istihdam edilen kişi sayısı 2020 yılında bir önceki yıla göre 1 milyon 268 bin kişi azalarak 26 milyon 812 bin kişi oldu. İstihdam oranı ise 2,9 puan azaldı ve yüzde 42,8 oldu.

Öte yandan, ülke genelinde 15 ve daha yukarı yaştaki işsiz sayısı 2020’de bir önceki yıla göre 408 bin kişi azalarak 4 milyon 61 bin kişi oldu. İşsizlik oranı da 0,5 puan azaldı ve 13,2 seviyesine ulaştı.

İş gücü, 2020’de bir önceki yıla göre 1 milyon 676 bin kişi azaldı ve 30 milyon 873 bin kişi oldu. İş gücüne katılım oranı ise 3,7’lik bir puan azalışı ile yüzde 49,3’lük seviyeye geldi.

15-64 yaş ve genç nüfustaki işsizlik oranları

15-64 yaş grubundaki işsizlik oranı 2019 yılına göre, 0,6 puan azaldı ve yüzde 13,4’e ulaştı. Tarım dışı işsizlik oranı da 0,7 puanlık bir azalışla 15,4 oldu.

Bu yaş grubunda istihdam oranı 2,8 puan azalarak yüzde 47,5 olurken, işgücüne katılım oranı 3,6 puanlık bir azalışla 54,9 oldu.

15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı ise 2019 yılına göre 0,1 puan azalarak yüzde 25,3 oldu. İstihdam oranı da 3,9 puan azalarak yüzde 29,2 olarak hesaplandı.

Aynı dönemde iş gücüne katılma oranı 5,3 puanlık azaldı ve yüzde 39,1 seviyesinde gerçekleşti.

Eğitimde ve istihdamda olmayanların oranı da bir önceki yıla göre 2,3 puan artarak yüzde 28,3 seviyesine ulaştı.

En çok istihdam hizmet sektöründe

2020 yılında istihdam edilen kişilerin yüzde 17,6’sı tarım, yüzde 20,5’i sanayi, yüzde 5,7’si inşaat ve yüzde 56,2’si de hizmet sektöründe yer aldı.

2019 yılıyla karşılaştırıldığında istihdam edilen kişiler içinde sanayi sektörü 0,7 puan, inşaat sektörü 0,2 puan arttı. Tarım sektörünün payı 0,6 puan ve hizmet sektörünün payı da 0,3 puan azaldı.

2020 yılında 4 milyon 716 bin kişi tarım, 5 milyon 497 bin kişi sanayi, 1 milyon 538 bin kişi inşaat, 15 milyon 60 bin kişi de hizmet sektöründe istihdam edildi.

İstihdam edilenlerin sayısı 2019 yılına göre karşılaştırıldığında, tarımda 381 bin, sanayide 64 bin, inşaatta 12 bin ve hizmet sektöründe 812 bin kişi azaldı.

Bölgelere göre işsizlik oranları

İşsizlik oranı en yüksek bölge yüzde 33,5 ile TRC3 (Mardin, Batman, Şırnak, Siirt oldu. İşsizlik oranı en düşük bölge ise yüzde 6,6 ile TR82 (Kastamonu, Çankırı, Sinop) oldu.

En yüksek istihdam oranı ise yüzde 50,9 ile TR21 (Tekirdağ, Edirne, Kırklareli) olurken, en düşük istihdam oranı yüzde 26 ile TRC3 (Mardin, Batman, Şırnak, Siirt) oldu.

İş gücüne katılma oranının en yüksek olduğu bölge yüzde 55,9’luk oranla TR21 (Tekirdağ, Edirne, Kırklareli) olurken, iş gücüne katılma oranının en düşük olduğu bölge ise 38,4’lük oranla TRC2 (Urfa, Diyarbakır) oldu.

Borsa’da işlemler ikinci kez durduruldu

Yeni haftaya Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) başkanlığında yaşanan değişiklik kararının ardından sert düşüşle başlayan Borsa İstanbul‘da işlemler, geçici olarak durduruldu.

‘10.30’da yeniden başlayacak’ demişlerdi

Borsa İstanbul’un Endekse Bağlı Devre Kesici Sistemi’nin devreye girmesine ilişkin yaptığı açıklamada, saat 09.55 itibarıyla endekse bağlı devre kesicinin tetiklendiği, pay piyasasındaki tüm işlem sıralarında, Vadeli İşlem ve Opsiyon Piyasasındaki (VİOP) pay ve pay endekslerine dayalı sözleşmelerde ve Borçlanma Araçları Piyasası (BAP) pay senedi repo pazarında işlemlerin geçici olarak durdurulduğu belirtildi. 

Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Pay piyasasında sürekli işlem yöntemi uygulanan paylar, gayrimenkul yatırım fonları, girişim sermayesi yatırım fonları ve gayrimenkul sertifikalarında saat 10.20’de tek fiyat emir toplama, 10.25’de eşleştirme yapılacak ve 10.30’dan itibaren işlemlere kaldığı yerden sürekli işlem ile devam edilecektir. Pay Piyasasında tek fiyat işlem yöntemi uygulanan paylarda saat 10.20’de tek fiyat emir toplama yapılacak ve 10.30’dan itibaren seans kaldığı yerden devam edecektir. Varant, sertifika, BYF ve yeni pay alma hakkı kuponu sıralarında işlemler 10:30’dan itibaren kaldığı yerden sürekli işlem ile devam edecektir. VİOP’taki pay ve pay endekslerine dayalı sözleşmeler ile BAP Pay Senedi Repo Pazarı’nda işlemler saat 10.30’da yeniden başlayacaktır.”

İkinci devre kesici

Endekste işlemlere aranın ardından tekrar başlandı. Düşüşün yüzde 7’ye ulaşmasıyla ikinci devre kesici sistemi devreye girdi.

Borsadan yapılan açıklamada, “Saat 10:38:20 itibarıyla Endekse Bağlı Devre Kesici Sistemi Devreye girmiştir” denildi.

Suyun değerini bilmek

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1992 yılında aldığı karar gereği olarak 1993’den bu yana her yılın 22 Mart günü, yeryüzünde, günden güne büyüyen su sorununun önemine toplumların dikkatini çekmek için “Dünya Su Günü” olarak kutlanıyor.

Her yıl su ile ilgili ayrı bir tema ile kutlanan Dünya Su Günü’nün bu seneki teması ise ‘suyun değeri’… Suyun ülkeler ve toplumlar için ne anlama geldiği, gerçek değeri ve günden güne daha da azalan bu yaşamsal kaynağın nasıl daha iyi korunabileceği bu yıl bir kez daha dünyanın çeşitli bölgelerinde düzenlenen etkinliklerle tartışılıyor.

Bir kova su için 20 kilometre yol

Acaba suyun yaşamsal değerini biliyor muyuz? Bu soruya evet demek çok zor… Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanmış olan Dünya Su Gelişim Raporu‘nda belirtildiğine göre, dünyada; çoğunluğu Afrika ülkelerinde yaşayan 750 milyonu aşkın kişi temiz içme suyuna ulaşamıyor. Afrika’nın bazı bölgelerinde yaşayanlar bir kova suya erişebilmek için günde ortalama 20 kilometre yürümek zorunda kalıyorlar.

Günümüzde kentlerde oturanlar temiz ve güvenilir suya ulaşım konusunda sıkıntı yaşıyorlar. Dünya kentlerinde 20 yıl önce 110 milyon kişi temiz ve güvenilir suya ulaşım olanağından yoksunken bugün bu sayı resmi istatistiklere göre 150 milyona ulaştı.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) resmi rakamlarına göre dünya üzerinde her yıl 829 bin kişi güvenilir olmayan su tükettiği için su ile ilişkili hastalıklar sonucu yaşamını yitiriyor.

Su stresi içindeki ülkeler arasındayız

Ülkemize gelince; ülkemizin yıllık tüketilebilir su potansiyeli 115 milyar m3… Bu miktardan hareket ederek kişi başına tüketilebilir yıllık su potansiyelimizi hesaplarsak; bunun 1.500 m3 olduğunu görebiliriz.  Bu değer ise uluslararası ölçütlere göre ülkemizin  ‘su azlığı’  yaşayan veya diğer bir anlatımla ‘su stresi’ içindeki ülkeler arasında olduğunu gösteriyor.

Küresel iklim krizini de göz önüne alarak yapılan geleceğe dönük tahminler 2030 yılında ise kişi başına su potansiyelimizin 1000 m3 civarına düşeceğini ve  ‘su fakiri’ ülkeler sınıfında yer alacağımızı ortaya koyuyor. Diğer taraftan sınırlı su kaynaklarımızı nasıl kullandığımıza bakacak olursak; su tüketiminin yüzde 70’i tarımsal, yüzde 20’si kentsel ve  yüzde 10’u ise endüstriyel alanda yaptığımız ortaya çıkıyor. Oysa gelişmiş ülkeler özellikle tarımda vahşi sulamadan uzak durarak bir taraftan sulu tarım arazilerini artırırken diğer taraftan da özellikle damlalama sulama yöntemiyle su tüketiminde tarımın payını yüzde 30’lara çektiler. Ülkemizdeki diğer bir sorun ise temiz ve güvenilir suya erişim sorunu…

Yüzde 40 sağlıklı içme suyuna ulaşamıyor

TÜİK istatistiklerine göre 2018 yılında içme ve kullanma suyu şebekesi ile hizmet verilen nüfusun toplam belediye nüfusuna oranı yüzde 99’dur.  Ancak içme ve kullanma suyu arıtma tesisi ile hizmet verilen belediye nüfusun toplam belediye nüfusuna oranı ise sadece yüzde 60… Bu durumda insanlarımızın yüzde 40’ı sağlıklı içme suyuna ulaşamıyor ve güvenilir olmayan suyun neden olduğu sağlık sorunlarına açık durumda… Bu arada hiç unutmayalım; su her insanın yeterli miktarda rahatça ulaşması gereken doğal bir hak; kesinlikle ticari bir mal değil.  O nedenle yerel yönetimler öncelikle sınırları içinde tüm yaşayanlara sağlıklı ve yeterli su sağlarken; su ile ilgili alt yapı ve tesislerini kesinlikle özelleştirmemelidir.

Aslında yıllardır suyun değerini bilen ve ülkemizin su kaynaklarının gelecek nesiller için korunması mücadelesini yapan bilim insanları ve çevre örgütleri var. Ancak bu mücadeleye rağmen ülkemizi yönetenlerin su havzalarımızı korumanın önemini bilmediğini veya bilmezlikten geldiği görülüyor. Ülkemizde arazi planlamasının yapılmadığı; kentleşme, sanayi, madencilik, tarım, vahşi katı atık depolama, atık suların arıtılmadan doğaya boşaltılması, kimyasal atıklar gibi nedenlerle su havzalarının tehdit altında olduğu artık gözlerden kaçırılmayacak bir gerçek.

Sulak alanların yarısı yok oldu

Sulak alanlarımızın yaklaşık yarısı son 50 yıl içinde yok oldu. Atık sularımızın sadece yarıya yakınını uluslararası standartlara göre arıtabiliyoruz. Geri kalanını ya hiç arıtmadan ya da gerektiği gibi artmadan doğaya boşaltıyoruz. Orman alanları, sulak alanlar giderek artan bir hızla rant uğruna karar vericiler tarafından yok ediliyor. Ülke çapında yaşadığımız ekolojik yıkım su havzalarımızı olumsuz olarak etkiliyor. Günümüzde ülkemizin 25 su havzasında yüzeysel sularımızın yaklaşık  yüzde 70’inin, yeraltı sularımızın ise yüzde 40’ının kirli olduğu yapılan bilimsel çalışmalarla ortaya çıktı ve bu ürkütücü gerçek kamu kuruluşlarının raporlarında da yer alıyor.

Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi 22 Mart Dünya Su günü nedeniyle yayınladığı raporda diyor ki; “kentlerimizde, sağlıklı ve temiz su ihtiyacının sağlanması, su kaynaklarının korunması, kullanılmış suların arıtılması, yeniden kullanımı, tarım ve sanayi kullanımına yönelik planlamaların, iklim değişikliği, meteorolojik ve hidrolojik faktörler, afet ve taşkın yönetim süreci ile birlikte bütünsel, entegre yönetimi sürecinin değerlendirilmesi ve yönetilmesi yaşamsal zorunluluktur.’”

Fotoğraf: AA

Su için bütünleşik bir plan ihtiyacı

Oysa su havzalarımızı koruma konusunda ülkemizde bu güne kadar hiçbir şey yapılmadı. Su havzaları gelecek nesiller düşünülmeden rant uğruna düzensiz kentleşmeye, enerji ve sanayi sektörüne açıldı; açılmaya da devam ediyor. Bunu su havzalarımızın kirlilik rakamları da ispatlıyor. Oysa suyun değerini bilerek zaten sınırlı sayıda olan su havzamızın gelecek nesiller için bir an önce korumamız gerekiyor. Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi’nin raporunda da belirtildiği gibi derhal merkezi yönetimiyle, yerel yönetimiyle birlikte su havzalarımızın korumaya alınması, bütüncül bir yönetim modelinin meslek örgütlerinin de katkılarıyla bir an önce oluşturulması şart.

Bugüne kadar zaten kısıtlı olan su kaynaklarımızın değerini bilmedik. Rant uğruna su havzalarımızı feda etmeye devam edersek; korkarım ki ülkemiz önümüzdeki birkaç yıl içinde su fakiri bir ülke durumuna düşecek; çeşmelerinden sağlıklı ve güvenilir su akmayan kent sayımız hızla yükselecek. Bu duruma düşmemek için ‘suyun değerini’ iyi bilmek gerekiyor. O nedenle de merkezi ve yerel yönetimiyle bir an önce çözüm için su kaynaklarımız için bütünleşik bir plan üzerinde uzlaşmalıyız.

Yarından itibaren su toplama havzalarımızda merkezi ve yerel yönetimiyle yeraltı ve yerüstü sularımız için kirlilik kaynaklarını tespit ederek işe başlayalım mı?

 

 

 

Yeşiller Partisi’nin kuruluşuna İçişleri Bakanlığı engeli

Haberi İngilizce okumak için tıklayın

Yeşiller Partisi, kuruluş belgelerini teslim etmesinin üzerinden altı ay geçmesine rağmen İçişleri Bakanlığı’nın “alındı belgesi” vermeyerek partinin tüzel kişilik kazanmasını sekteye uğratmasına ilişkin bir açıklama yayınladı.

Yapılan açıklamada “Demokratik en temel hakkımız olan siyaset yapma ve örgütlenme hakkımıza sahip çıkmak ve partimizin kuruluş sürecini tamamlamak üzere dava açıyoruz” ifadeleri kullanıldı.

‘Görüşme taleplerimiz yanıtsız kaldı’

Parti kurmanın Türkiye’de anayasal bir hak olduğu ve izni tabi olmadığı hatırlatılan açıklamada “Bu hakkımızı kullanmak ve Yeşil düşünceyi siyasi platformda güçlendirmek için 21 Eylül’de Siyasi Partiler Kanunu’nun 8’inci Maddesi’nde talep edilen belgeleri İçişleri Bakanlığı’na teslim ettik” denildi.

Ancak partinin kurucu üyeleri ve avukatlarının defalarca telefonla ve bakanlık binasına giderek yetkililerle görüşme talebi, CİMER üzerinden yaptığı başvuru ve resmi yazışmalar yanıtsız kaldı.

Yeşiller Partisi “Pandemi koşullarının yaratabileceği olağan gecikmenin ötesine geçen bu duruma çözüm bulabilmek için işlettiğimiz bürokratik mekanizmalar tükendi. Geldiğimiz aşamada artık siyasi parti kurma hakkımızı hukuki yollarla savunmaya başlıyor, 22 Mart itibarıyla hukuki süreci başlatıyoruz” dedi.

‘Doğaya karşı borcumuz’

“Türkiye’de anayasal hakların hiçbir nedenle engellenemeyeceği bir demokrasiyi savunuyoruz. Geçtiğimiz altı aylık süreçte yaşadığımız deneyim bu arayışın haklılığını gösterdi” denilen açıklamanın devamında şu ifadeler kullanıldı:

İklim krizine referansla ‘Evimiz yanıyor’ çağrısıyla çıktığımız yolda hukuki süreci başlatmanın kuruluş heyecanımızı bizimle paylaşıp birlikte siyaset yapmak isteyen herkese ve hayvanı, havası, suyu, toprağıyla haklarını savunduğumuz doğaya karşı borcumuz olduğunu düşünüyoruz.

‘Hakkımıza sahip çıkacağız’

İnsanların doğayla uyum içinde, özgür ve eşit olarak yaşadığı Yeşil bir dünya ve ülke için siyaset yaptıklarını belirten Yeşil Parti  “Partimiz geleceği ve yaşamı temsil ediyor. Hakkımıza sahip çıkacağız. Sadece bu altı ayda yaşanan ekolojik, sosyal, ekonomik, siyasi krizler bile daha fazla vakit kaybetmemenin ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Tüm ülkede temsil ve örgütlenme hakkının önüne konan bu görünmez engeli aşmak için adalete başvuruyoruz” dedi.

Yeşiller Partisi tarafından yapılan açıklama “Çoğulculuğa dayanan, çeşitliliği zenginlik sayan, şiddetsizliği temel alan, barış içinde yaşama inanan, doğrudan demokrasiyi hedefleyen Yeşiller Partisi’nin hukuki ve siyasi mücadelesi devam edecek” ifadeleriyle sona erdi.

Ministry of Interior obstacle to the establishment of the Green Party

Click to read the article in Turkish

Six months have passed since the Green Party submitted its legal documents to found a political party. However, in this process the Ministry of Internal Affairs have not issued a proof of receipt and interrupted the party from gaining legal entity.

Green Party made a statement related to issue and said the following sentences:

As the Green Party, we file a lawsuit to claim our fundamental right to do politics, organize and complete the founding process of our party.

‘Our requests remained unanswered’

Establishing a political party is a constitutional right and is not subject to permission in Turkey. In order to use this right and amplify the Green thought in the political arena, we submitted the documents requested in the Article 8 of the Political Parties Law to the Ministry of Interior on September 21.

The request of the founding members of our party and their lawyers to meet with the authorities whether by phone or by going to the ministry building and the official correspondence including the application we made through CİMER remained unanswered. The bureaucratic mechanisms we operated to find a solution to this situation, which goes beyond the usual delay that pandemic conditions can create, have been exhausted. At this stage, we are starting to defend our right to establish a political party through legal means, and as of March 22, we are starting the legal process.

‘We owe it to nature’

We support a democracy in which constitutional rights can not be denied or limited for any reason. Our experience over the past six months has shown the justification of this search.

We set our journey off with the call “Our house is on fire” as a reference to the climate crisis, we believe that we owe to everyone who shared our excitement to do politics with us, and to nature whose rights we defend, from animals to air, from water to soil.

We are advocating for Green Politics because we believe in a world where people live in harmony with nature, freely and equally. Our party represents the future and life. The ecological, social, economic and political crises that took place only in the last six months showed us how important it is to not waste any more time. In order to overcome this invisible obstacle to our right of representation and organize throughout the country, we appeal to justice.

The Green Party is built upon pluralism, values diversity, based on non-violence, believes in peaceful life and aims direct democracy. We will continue our legal and political struggle.

Biden’dan İstanbul Sözleşmesi açıklaması: Derin hayal kırıklığı 

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Joe Biden, Türkiye‘nin İstanbul Sözleşmesi‘nden ayrılmasıyla ilgili yazılı bir açıklama yaptı.

Beyaz Saray‘ın resmi internet sitesinden yapılan açıklamada Biden, Türkiye’nin sözleşmeden ayrılmasını “Kadına karşı şiddete son vermeyi amaçlayan uluslararası hareket için cesaret kırıcı bir geri adım” olarak değerlendirdi.

‘Derin bir hayal kırıklığı’

Joe Biden, yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden aniden ve temelsiz yere çekilme kararı derin bir hayal kırıklığı yaratıyor.

Dünya çapında, bu sözleşmeyi ilk imzalayan ülke olarak Türkiye’deki kadın cinayetlerindeki artış da dahil, aile içi şiddet vakalarında artışa tanıklık ediyoruz.

Ülkelerin, kadınlara karşı şiddete son vermeye bağlılıklarını güçlendirmeleri ve yenilemeleri gerekir, kadınları korumayı ve saldırganlardan hesap sormayı amaçlayan uluslararası sözleşmelerden çekilmeleri değil. Bu, küresel çapta kadına karşı şiddete son vermeyi amaçlayan uluslararası hareket için cesaret kırıcı bir geri adım.”

‘Hepimizin daha fazlasını yapmamız gerekiyor’

ABD Başkanı, kadına yönelik şiddet konusunda herkesin daha fazlasını yapması gerektiğine de vurgu yaptı:

Cinsiyet temelli şiddet, dünyanın her bir köşesinde her ülkeye dokunan bir yara. Geçtiğimiz birkaç haftada, Gürcistan’daki trajik cinayetler de dahil, kadınlara karşı korkunç ve gaddarca saldırıların birçok örneğini gördük. Ve, günlük olarak cinsiyet temelli şiddettin hayaletinin gölgesinde yaşamanın her yerdeki kadınlara daha geniş anlamda verdiği zararı gördük.

Bu hepimizin canını yakıyor ve kadınların şiddetten muaf bir şekilde hayatlarını sürdürebildiği toplumlar yaratmak için hepimizin daha fazlasını yapmamız gerekiyor.”

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı: İstanbul Sözleşmesi’ni eşcinselliği normalleştirmeye çalışanlar manipüle etti

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu kadınlar, çocuklar ve LGBTİ+’ların güvenliği ve korunması için son derece önemli olan İstanbul Sözleşmesi‘nden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın imzasıyla çekilmesine ilişkin bir açıklama yaptı.

Kamuoyunda İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi“nin ani bir şekilde çekilme kararı kadınlar ve LGBTİ+lar tarafından sert tepkiyle karşılanmış, konuyla ilgili birçok ilde eylemler yapılmıştı. 

‘Eşcinselliği normalleştirmeye çalışan bir kesim manipüle etti’

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararıyla ilgili şu açıklamayı yaptı:

Türkiye, 20 Mart 2021 tarihinde tek taraflı olarak İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmiştir. İstanbul Sözleşmesi’nin 80. maddesi, herhangi bir tarafın Avrupa Konseyi’ne bildirimde bulunarak sözleşmeyi feshetmesine izin vermektedir.

Bilindiği üzere Türkiye, kadının toplumdaki statüsünü koruma ve kadına yönelik her türlü şiddetle mücadele etme konusundaki güçlü bağlılığını göstererek İstanbul Sözleşmesi’nin ilk imzacısı olmuştur. Başlangıçta kadın haklarının güçlendirilmesini teşvik etmeyi amaçlayan İstanbul Sözleşmesi, Türkiye’nin toplumsal ve ailevi değerleriyle bağdaşmayan eşcinselliği normalleştirmeye çalışan bir kesim tarafından manipüle edilmiştir. Türkiye’nin sözleşmeden çekilme kararı alması da bu nedene dayanmaktadır.”

‘AB’nin altı üyesi de sözleşmeyi onaylamadı’

Söz konusu açıklamada, Avrupa Birliği (AB) üyesi altı ülkenin de sözleşmeyi onaylamadığı, Polonya’nın da sözleşmeden çekilmek için adımlar attığı kaydedildi:

İstanbul Sözleşmesi ile ilgili ciddi endişeleri olan tek ülke Türkiye değildir. Avrupa Birliği’nin 6 üyesi (Bulgaristan, Macaristan, Çekya, Letonya, Litvanya ve Slovakya) İstanbul Sözleşmesi’ni onaylamamıştır. Polonya da eşcinsel grupların toplumsal cinsiyet hakkındaki fikirlerini tüm topluma empoze etme girişimini gerekçe göstererek sözleşmeden çekilmek için adımlar atmıştır.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı hiçbir şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ‘kadınları korumaktan taviz verdiği’ anlamına gelmemektedir. Türkiye, sözleşmeden çekilse de aile içi şiddetle mücadeleden asla vazgeçmeyecektir.”

‘Yeni reformlar hayata geçirilecek’

Açıklamada, kadına yönelik şiddetle mücadele için yeni reformların ve ilave adımların hayata geçirileceği iddia edildi:

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin tüm kadınların güvenliğini ve haklarını korumaya devam edeceğini kuvvetli bir şekilde vurgulamakta ve kadına yönelik şiddetle mücadelenin sıfır tolerans ilkesiyle hükümetin gündeminin ilk sıralarında olacağının altını çizmektedir.

Türkiye, bugüne kadar kadın haklarını desteklemek ve iyileştirmek için birçok somut adım atmıştır ve bu mekanizmalar hala yürürlüktedir. Türkiye, kadına yönelik şiddetle mücadele için yeni reformları da hayata geçirecektir. Türkiye bundan sonra da tüm kurum ve kuruluşlarıyla toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak çözüm ve önlemlere odaklanacak, bu amaçla yürütülmekte olan çalışmaları güçlendirecektir. Bu hukuki mekanizmalar arasında Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın yanı sıra Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun yer almaktadır. Türkiye ayrıca Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne (CEDAW) taraftır.”

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin, Cumhurbaşkanı Erdoğan hükümetinin tasarladığı, desteklediği ve uygulamaya aldığı dönüm noktası niteliğindeki kanun da dahil olmak üzere, kadına yönelik şiddetle mücadelede katı, etkili ve gerçekçi tedbirlerin uygulanması üzerinde hiçbir etkisinin olmayacağı unutulmamalıdır.

Türkiye mart ayının başında açıklanan İnsan Hakları Eylem Planı kapsamında da aile içi şiddet ve kadına yönelik şiddete karşı mevcut önlemlerin etkinliğini artırmak için ilave adımlar atacaktır.”

Dışişleri Bakanlığı’ndan da bir açıklama geldi

Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararına gelen uluslararası tepkilere yönelik yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

Türkiye Cumhuriyeti, haklarının ilerletilmesinde, toplumsal rolünün güçlendirilmesinde ve şiddete karşı korunmasında daima kadının yanında olmuştur.

Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, kadına karşı şiddetle mücadele etme temel amacıyla hazırlanmış bir Sözleşmedir.

Bununla beraber, Sözleşme içeriğindeki unsurlar ve çeşitli uygulamalar kamuoyunda hassasiyet yaratmış ve eleştirilere neden olmuştur.

Esasen Avrupa Konseyi içinde de pek çok ülkede Sözleşme’ye ilişkin tartışmalar yaşanmakta olup, Sözleşme’yi imzalayan bazı ülkeler, onaylamaktan imtina etmişlerdir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Sözleşme’den çekilmesi, kadına karşı şiddetle mücadeleden ödün verme olarak yorumlanmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal mevzuatında kadın hakları en ileri normlarla güvence altına alınmıştır.

Ülkemiz bu zamana kadar olduğu gibi bundan sonra da kadına karşı şiddete sıfır tolerans anlayışı, ayrıca kadın haklarının daha da güçlendirilmesi ve kadına karşı şiddetle mücadelenin daha etkin sürdürülmesi amacıyla gerekli tüm tedbirleri ilgili kurum ve kuruluşlarıyla birlikte almaya devam edecektir.”

İmamoğlu: Gezi Parkı için mülkiyet davası açacağız

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, İBB mülkiyetindeki Taksim Gezi Parkı‘nın, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilmesine ilişkin bir açıklama yaptı.

Gazeteci Cüneyt Özdemir’in YouTube yayınında konuşan İmamoğlu, bu karara karşı mülkiyet davası açacaklarını duyurdu.

‘Ne olduğu belli olmayan bir vakfa devrediliyor’

İmamoğlu kararla ilgili “Bu kararın içinde milletin iradesini yok saymak var, ‘Kimseyi tanımam, ben ne dersem o olur’ anlayışı var, 16 milyon insanın ne düşündüğünün hiçbir kıymeti yok” değerlendirmesinde bulundu. Konuşmasında şu sözleri söyledi:

Neredeyse yüz yıldır İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir parkı, ne olduğu belli olmayan bir vakfa devrediyor, hem de alelacele yazışmalarla…

Vakıflar Kanunu 30’uncu maddeye dayandırıldı

Kültür ve Turizm Bakanlığı Vakıflar Genel Müdürlüğü, cuma günü yaptığı açıklamada Gezi Parkı’nın mülkiyetinin Sultan Beyazıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı‘na geçtiğini açıklamıştı.

Devir Vakıflar Kanunu’ndaki 30’uncu maddeye dayandırıldı. Söz konusu maddede şu ifadeler yazıyordu: “Vakıf yoluyla meydana gelip de her ne suretle olursa olsun Hazine, belediye, özel idarelerin veya köy tüzel kişiliğinin mülkiyetine geçmiş vakıf kültür varlıkları mazbut vakfına devrolunur.”

Mahir Polat: Ne tarihe ne yasaya uygun

İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, söz konusu devirle ilgili Twitter hesabından bir video yayınlayarak, “Taksim Gezi Parkı, 2’nci Bayezid’den tam 445 sene sonra yapıldı” açıklamasını yaptı.

Söz konusu kararı “Ne tarihe ne de yasaya dayanmıyor” sözleriyle eleştiren Polat, şu ifadeleri kullandı:
Ne Gezi Parkı ne de Topçu Kışlası 2’nci Bayezid Vakfı yoluyla meydana gelmedi. 3’üncü Selim ile 2’nci Bayezid’i karıştıranlara: Aralarında 310 yıl var. Taksim Meydan çalışmamız hala kurulda onay bekliyor!”

İBB: Kararın zamanlaması manidar

İBB ise cumartesi günü yaptığı açıklamada “Taksim Meydanı’nı milletimize kazandırma ve hak ettiği görünümüne kavuşturma mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz. Mevcut gasp girişimi 16 milyon için sadece zaman kaybı olacaktır” ifadelerini kullandı.

Belediye, Taksim Meydanı’na dair bir proje yarışması düzenlemiş, finale kalan adaylar için de internet üzerinden oylama yapılmıştı.

İBB konu hakkında “Yüzbinlerce İstanbullunun oy vererek yapılmasını istediği yeni Taksim Meydanı projesinin çalışmalarına başlamak üzereyken alınan bu kararın zamanlaması manidardır” dedi