Ana Sayfa Blog Sayfa 1550

Migros depo işçilerine eylemlerinin 100. gününde yine gözaltı

Sendikaya üye oldukları için ücretsiz izne çıkarıldıktan sonra Kod 29’la işten çıkarılan Migros depo işçileri, Migros Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan‘ın evinin önüne gelerek yaptıkları eylemlerin 100. gününde de polis müdahalesiyle karşılaştı, çok sayıda işçi gözaltına alındı.

Migros depo işçileri, Tuncay Özilhan’ın evinin önündeki daha önceki eylemlerinde de defalarca gözaltına alınmıştı.

Açıklamaya izin yok

İşe iadelerini talep etmek için Tuncay Özilhan’ın İstanbul Beykoz‘daki evinin önünde 100 gündür bir araya gelen işçiler, burada bir açıklama yapmak istedi. Ancak, polis açıklamaya izin vermedi.

Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası (DGD-SEN) Başkanı Murat Bostancık, Özilhan’ın evinin önünde eylem ve etkinlik yasağının son bulduğunu, ardından tekrar yasak getirildiğini hatırlatarak, şu açıklamalarda bulundu:

Geçtiğimiz gün jet hızıyla tekrardan 15 gün eylem ve etkinlik yasağı getirildi. Peki bu yasalar neden jet hızıyla işçilerin tazminatlarını ödemek için kullanılmıyor?”

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), aralarında sendika yöneticilerinin de bulunduğu 14 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.

Vegan olmamak için bahaneler Vegan Olmak için Bahaneler’e nasıl çevrilir?

Hayvanlar da diğer hayvanları yemiyor mu? Bitkilerin yaşam hakkı olduğunu düşünmüyor musun? Kürtaja da karşı mısın? Sağlığına zararlı değil mi? Sadece vejetaryen olsam yetmez mi? Yerliler de hayvanları yemiyor mu? Hayvanlardan daha değerli değil miyiz? Ben çizburger söylesem ayıp olur mu?

Bu sorular ve türevleri veganların günlük hayatlarında birçok kez karşısına çıkıyor. Kimi zaman veganları köşeye sıkıştırma isteğiyle kimi zaman da gerçek bir merak duygusuyla…

Cornell Hukuk Fakültesi’nde profesör olan Sherry Colb tarafından kaleme alınan ve Nilgün Engin tarafından Türkçeye kazandırılan ‘Vegan Olmak için Bahaneler” kitabı bütün bu sorulara zekice ve esprili bir şekilde yanıtlar sunuyor.

Biz de kendisi de bir vegan aktivist olan Nilgün Engin ile bütün bu soruları, soruların kökenini ve geçtiğimiz haftalarda Yeni İnsan Yayınevi‘nden yayınlanan kitabın veganlar ve naveganlar için neler vadettiğini konuştuk.

Elif: Öncelikle kitap için tebrik ederim. Beni oldukça etkileyen bir kitap oldu ve kendi dilimizde bu kitabı okumuş olmanın bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum. Tek bir kelimeyle özetlemem gerekirse oldukça “zekice” yazıldığını ve bundan etkilendiğimi söyleyebilirim.

Nilgün: Teşekkür ederim, hayvanların ve onların hakkını savunmaya çabalayan veganların, hukuk alanında uzmanlaşmış insanlara ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bu kitabın yazarı da onlardan biri. Öne sürdüğü savları karşı çıkması güç biçimde savunuyor olmasının bu uzmanlığından kaynaklandığını düşünüyorum.

‘Hem veganlar hem naveganlar için bir rehber’

Siz bu kitap hakkında ne düşünüyorsunuz? En güçlü yanı sizce nedir?

Kitabın veganizmle ilgili bilgi edinmek isteyen insanlar için güzel bir el kitabı olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan, veganların sürekli karşılaştıkları argümanları belki de hiç düşünmedikleri bir noktadan ele alıp aydınlatıcı cevaplar verdiği ve veganlara da güzel bir rehber olabileceği inancındayım.

Bence kitabın en güçlü yanı bir hukukçu tarafından yazılmış olması; veganların her gün karşılaştığı türden soruları önce samimiyetle ele alıp sonra da bir hukukçu titizliğiyle irdelemesi ve okuyucunun kendisini kaçınılmaz biçimde yazarla aynı fikirde bulması.

‘Gözlemlediğim sömürü ve zulmü anlatıyorum’

Vegan olduğunuz zamandan bu yana sizin en çok karşılaştığınız soru ne oldu? Siz bu soruya nasıl cevap veriyorsunuz?

Bana en çok “Vejetaryen olsan anlarım da, neden veganlık? Süt ürünleri, yumurta, bal… bunların nesi var ki?” sorusu yöneltildi.

Ben başlangıçta bir başka canlının hayatını sona erdirme ve/veya onu salgılarını vb. elde etmek adına sömürme hakkımız olmadığını anlatmaktaydım. Daha sonra bunun toplumdaki belirli tipolojiler karşısında, “belli başlı bilimsel gerçeklerle desteklenmesi gereken – haklı- bir argüman olduğu” fikrine vararak, hayvancılığın iklim ve insan sağlığı cephesinden de zararlarını ekleyerek sürdürdüm özgür yaşam hakkının temel hak olduğu konusundaki ikna çabalarımı.

Bir yandan da süt ve yumurta çiftliklerini, adaklıkları ziyaret ettim ve orada sömürülen bireylerin fotoğraf ve videolarını çektim. Benim vegan olmayan kişilerle yaptığım konuşmaların tamamı kendi tecrübelerime dayanıyor son zamanlarda. Birinci elden gözlemlediğim sömürü ve zulmü anlatıyorum, “Ama filanca hanımın çiftliğinden alışveriş yapıyorum, orada inekler mutlu!” söylemini somut delillerle çürütüyorum.

‘Haksız çıkarma çabası var’

Naveganlar günlük hayatlarında beslenme şekilleriyle ilgili çok fazla soruyla karşılaşmazken veganlar bir sürü soruyla karşılaşabiliyor. Sizce sebebi ne? Veganların bu sorulara ikna edici cevaplar verme gibi bir sorumluluğu olduğunu düşünüyor musunuz? 

Kanımca insanlar hissedebilen bir canlının acı çekmesine ve ölümüne dolaylı da olsa neden olmamak gereğini zaten kabul ediyorlar; ancak alışkanlıkları ve süregelen düzen içinde bunun dışında bir yaşam tarzını kabule hazır hissetmeyebiliyorlar.

Diğer yandan yaşam tarzlarını savunabilecekleri etik bir dayanak bulamayınca, yan yollardan veganları haksız çıkarmaya çalışıyorlar. Bu durum onları kendileriyle yapacakları hesaplaşmalardan koruyor. Veganların kendi içlerinde çeliştiklerine dair farkına vardıklarını düşündükleri herhangi bir argüman, alışageldikleri sömürü düzeninin parçası olmakla ilgili tüm rahatsızlıklarını gideriyor (farkında olsunlar ya da olmasınlar).

Fotoğraf: Shutterstock

‘Bu soruları yanıtlamak aktivizmin ta kendisi’

Bunu baştan kabul ederek naveganlara  (vegan olmadan önceki ön ve son yargılarını da unutmadan) sabırla cevap vermek vegan aktivizmin ta kendisi. Şu var ki, sokakta yürürken dahi onlarca hak ihlali ile karşılaşan veganların sükunetlerini her zaman korumaları da mümkün değil.

Bu durumda en iyisi, kendilerini sabırlı cevaplar verebilecekleri ruh halinde hissettiklerinde bildiklerini aktarmaları, kendilerini kötü hissettiklerinde ise polemikten kaçınmaları diye düşünüyorum.

‘Ya bizi uzaylılar kaçırsaydı?’

Kitapta yer alan ve verilen cevaplar açısından sizi en çok etkileyen bölüm ne oldu?

“Hepimiz vegan olursak çiftlik hayvanları yok olmazlar mı?”  başlığı taşıyan bölümde bir türün genlerinin devam etmesini sağlamanın, o türe ait bireyin mutluluğunu temin etmekten farklı bir konu olduğuna dair örnekler beni çok etkiledi.

Uzaylılar tarafından türümün son örneği olarak kaçırılsam ve bana soyumu esir bir tür olmak kaydıyla devam ettirip ettirmeme hakkında karar verme şansı tanınsa ne cevap verirdim, bunun üzerinde çok düşünmedim ama çok kişiyle tartıştım.

Sizce bu kitabın hedef kitlesi kim?

Bence bu kitabın hedef kitlesi yeniliklere açık, doğru bildiği her konuyu tartışmaya açık tüm insanlar. Bunların arasında “Ben, bu kadar net hak ihlallerini görmezden gelen kimseye laf anlatamam!” diyen vegan da var, “Ama ben senin tercihine saygılıyım, sen neden benim hamburger yememe karışıyorsun?” diye soran navegan da.

Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Bu kitabı vegan olmamın ikinci yılında çevirmeye başladım. Sadece vegan olmamın hayvanlara inanılmaz zulümleri layık gören bu düzeni değiştirmeye yetmeyeceğini gördüğüm günlerden birinde başladım.

Bu kitabı okuyan tüm veganlardan tek ricam daha aktif olmaları, önce yakın sonra uzak çevrelerine ulaşabilecekleri yolları, yöntemleri keşfetmeleri. Kendilerine yakın gördükleri gruplarda vegan aktivizme dahil olmaları. Hayvanların buna ihtiyacı var.

Sherry F. Colb hakkında

Sherry F. Colb, Cornell Hukuk Fakültesi’nde “Law and Charles Evans Hughes Scholar” profesörü. Bu kürsüde hayvan hakları, kanıt ve ceza muhakeme usulü üzerine ders veriyor.

Columbia Üniversitesi ve Harvard Hukuk Fakültesi mezunu. Daha öncesinde Yüksek Mahkeme’de hakim olan Harry A. Blackmun’ın hukuk sekreterliğini yaptı. Colb Ithaca, New York’ta eşi, iki kızı ve iki köpeği ile birlikte yaşıyor.

Nilgün Engin hakkında

Nilgün Engin 1961 Ankara doğumlu, orta ve lise öğretimini TED Ankara Koleji’nde bitirdikten sonra çalışma hayatına bankacılık sektöründe atıldı. Emeklilik sonrası serbest çevirmenlik yapmaya başlayan Engin’in yayımlanmış dört çeviri kitabı var.

Çeviri çalışmalarının yanı sıra Animal Save Movement Orta Doğu ve Afrika bölge koordinatörü olarak vegan aktivizmin içerisinde yer alıyor.

Bakan Fahrettin Koca: Geçen haftaya göre 100 binde vaka sayısı en çok artan il Kırklareli

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, geçen haftaya göre 100 bin nüfusa karşılık gelen haftalık vaka sayısında en çok artışın Kırklareli, Çanakkale, Bayburt, İstanbul ve Tekirdağ olduğunu açıkladı.

Bakan Koca, geçtiğimiz haftaya göre 100 bin nüfusa karşılık gelen haftalık vaka sayısında azalışın da Samsun ve Ardahan‘da gerçekleştiğini belirtti.

Bununlar birlikte, Sağlık Bakanlığı tarafından 13 Nisan’a ait koronavirüs vakalarıyla ilgili yayımlanan verilere göre, Türkiye’de son 24 saatte 59 bin 187 yeni koronavirüs vakası tespit edildi. Bu rakam, koronavirüsün ülkede görülmeye başlandığı günden bu yana ulaşılan en yüksek rakam oldu.

Hayatını kaybedenlerin sayısı 273

Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan verilere göre, son 24 saatte koronavirüs nedeniyle 273 kişi hayatını kaybetti.

Böylece, şu ana kadar salgına yakalanan toplam kişi sayısı 3 milyon 962 bin 760’a çıktı, toplam can kaybı da 34 bin 455’e yükseldi.

Geçtiğimiz haftaya göre vaka sayısı artan iller

Bakan Koca, geçen haftaya göre 100 bin nüfusa karşılık gelen haftalık vaka sayısında en çok artışın Kırklareli, Çanakkale, Bayburt, İstanbul ve Tekirdağ’da yaşandığı bilgisini paylaşırken; en az vakanın da Samsun ve Ardahan’da görüldüğünü kaydetti.

Fahrettin Koca, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda şu açıklamalarda bulundu:

100.000 nüfusa karşılık gelen haftalık vaka sayısında en çok artış Kırklareli, Çanakkale, Bayburt, İstanbul ve Tekirdağ’da oldu. Samsun ve Ardahan’da ise azalış gerçekleşti. Yeni kararlara tam uyumla vaka sayılarını azaltmak elimizde.”

İllere göre haftalık vaka sayısı da açıklandı

Fahrettin Koca, 3-9 Nisan tarihlerinde illere göre her 100 bin kişide görülen koronavirüs vaka sayılarını da açıkladı.

İllere göre haftalık vaka sayısı, her 100 bin kişi için İstanbul‘da 804 bin 97, Ankara‘da 419 bin 6, İzmir‘de 304 bin 7 kişi oldu.

Açıklanan rakamlara göre Kırklareli, 100 bin kişide vaka görülme oranı en fazla olan il oldu.

Şırnak, Hakkari, Van, Urfa ve Mardin ise 100 bin kişide en az vakanın görüldüğü iller oldu.

‘Mutasyonlu virüs daha hızlı yayılıyor’

Bakan Koca, Twitter hesabından illere göre haftalık vaka sayısını gösteren insidans haritasını yayınlarken, mutasyonlu virüsün daha hızlı yayıldığını da ekledi:

100.000 nüfusa karşılık gelen haftalık vaka sayısını gösteren insidans haritamızın güncel hali ektedir. Mutasyonlu virüs aynı yolla ancak daha hızlı yayılıyor. Kısıtlamalar zaruri hale geldi. Birlikte mücadele edip kazanacağız.”

Aşı olanların toplam sayısı 19 milyon

Türkiye’de koronavirüs aşısı olanların toplam sayısı da 19 milyon 204 bin 795 olarak açıklandı.

Birinci dozun uygulandığı kişi sayısı 11 milyon 506 bin 570 olurken, ikinci dozun uygulandığı kişi sayısı 7 milyon 698 bin 225 kişi oldu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün gerçekleşen kabine toplantısının ardından yaptığı basın açıklamasında, koronavirüs vaka sayılarında görülen artış sebebiyle, iki hafta süreyle “kısmi kapanma” kararının alındığını açıklamış, hafta içi uygulanan sokağa çıkma yasaklarının ise akşam 19.00’dan sabah 05.00’e kadar geçerli olacağını duyurmuştu. 

Boğaziçili akademisyenler, Prof. Dr. Selami Kuran’ın dekanlığının iptali için dava açtı

Boğaziçi Üniversitesi’ne Melih Bulu‘nun rektör olarak atanmasının ardından, üniversitede açıldığı ilan edilen Hukuk Fakültesi‘ne, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından Prof. Dr. Selami Kuran‘ın dekan olarak atanmasına ilişkin Boğaziçili akademisyenler dava açtı.

Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri, atamanın iptali için Ankara 7. İdare Mahkemesi’ne başvuruda bulundu.

‘Hukuka uygun bir fakülte kurulmadı’

Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerinin avukatı Fırat Kuyurtar, fakülte kurma yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nde (TBMM) olduğunu hatırlatarak, Cumhurbaşkanı kararı ile bir fakülte kurulmasının TBMM’ye ait bir yetkinin gaspı anlamına geldiğine dikkat çekti:

Fakülte kurma yetkisi, TBMM’ye ait bir yetki. Yüksek Öğretim Kanunu bu konuyu son derece açık bir şekilde düzenlemiş olmasına karşın, Cumhurbaşkanı Kararı ile fakülte kurulması, TBMM’ye ait bir yetkinin de gaspı anlamına geliyor. Yani bize göre ortada hukuka uygun bir şekilde kurulmuş fakültelerin var olmadığı açık.”

AKP’den milletvekili aday adayıydı

Avukat Fırat Kuyurtar, hukuk fakültesine rektör olarak atanan Selami Kuran’ın daha önce AKP’den milletvekili aday adayı olduğuna dikkat çekti ve şu açıklamalarda bulundu:

Hukuken varlığı son derece tartışmalı olan, henüz ortada altyapısı, planlaması olmayan bir fakülteye, üstelik üniversite dışından ve atama şartlarını taşıyıp taşımadığı da araştırılmamış bir akademisyen neden atanır?

Bunun yanıtını Prof. Dr. Melih Bulu’nun rektör olarak atanması sonrasında, akademisyenlerin neredeyse bir bütün halinde, yapılan atamayı üstün kamu yararı gereği kabul etmemeleri dolayısı ile atanmış rektörün üniversiteyi yönetememesinde bulmak mümkün.”

‘Verilen zararları kim telafi edecek?’

Kuyurtar, Kuran’ın Boğaziçi Senatosu‘nun toplantılarına katıldığını, üniversite bütününü ilgilendiren konularda görüş bildirmeye ve oy kullanmaya başladığını da dile getirdi:

Oysa ki, her an fakülte kuruluş kararı yürütmesi durdurulabilir veya bu karar dava sonunda iptal olabilir. O zaman bu atanmış dekan, hiç tanımadığı Boğaziçi Üniversitesi’nin bütününü ilgilendiren konularda verdiği, vereceği kararları, verilecek zararları kim, nasıl telafi edecek?”

Yürütmeyi durdurma talebinde de bulunuldu

Akademisyenler tarafından davayla ilgili yapılan açıklamada, bu atamanın üniversitede telafisi güç sonuçlara neden olacağı vurgulandı ve bu sebeple iptal başvurusunun yanında yürütmeyi durdurma talebinde de bulunulduğu belirtildi:

Daha önce Prof. Dr. Melih Bulu’nun rektör olarak atanmasına dair Cumhurbaşkanlığı kararının ve üniversitemiz bünyesinde iki yeni fakültenin kurulma kararlarının iptal edilmesi için Danıştay’a başvuruda bulunmuştuk. Son olarak da kurulmuş olan Hukuk Fakültesine YÖK tarafından yapılan dekan atamasının iptali için 29 Mart 2021’de Ankara 7. İdare Mahkemesi’ne başvurumuzu yaptık.

Kurulduğu ilan edilen Hukuk Fakültesi’ne; yine üniversitemize, yani Boğaziçi Üniversitesi Senatosu, Üniversite Yönetim Kurulu ve diğer kurullarımıza, hiçbir biçimde danışılmadan, üniversite dışından bir akademisyen dekan olarak atandı.

Daha önce üniversitemizin kadrolu öğretim üyeleri arasından seçilmiş dekanları atamak için aylarca bekleyen YÖK, sözü edilen dekan atamasını adeta ışık hızıyla yapmıştır. Atama sürecindeki anormal hız, YÖK’ün kendi yönetmeliğindeki dekan atama prosedürünü dahi uygulamadığını çok açık bir şekilde göstermektedir. Yapılan işlemin hukuksuz olduğu ve kamu yararının gözetilmediği, üniversitemizin yönetimini ve işleyişini olağan dışı yöntemlerle değiştirme hedefi güdüldüğü açıktır.

Tıpkı iki fakülte açılmasında yaşanan süreç gibi, dekan atanması sürecinde de üniversitenin hiçbir kurulunun görüşü alınmamış, üniversite kamuoyunun atama konusunda herhangi bir bilgisi olmamıştır. Atanan dekan buna rağmen üniversitemizi ilgilendiren kritik konularda söz sahibi olmakta, akademisyenlerin atanması ve yükseltilmesi ile ilgili toplantılarda Üniversite Senatosu ve Üniversite Yönetim Kurulu üyesi sıfatıyla oy kullanmaktadır.

Sözü edilen dekan atamasının kısa ve uzun vadede üniversitemiz bünyesinde telafisi güç, hatta imkânsız zararlara neden olacağı açıktır. Bu nedenle, iptal başvurumuzda yürütmeyi durdurma talebinde de bulunulmuştur.”

Boğaziçi Üniversitesi’ne Melih Bulu’nun rektör olarak atanması günlerce süren protestolara sahne olurken polis, öğrencilere ve destekleyicilere defalarca çok sert müdahalede bulunmuştu. 

Reşadiye’de altın madenine karşı olan halk itiraz dilekçelerini sundu

Tokat‘ın Reşadiye ilçesinde yapılmak istenen altın madeni arama projesine karşı çıkan bölge halkı itiraz dilekçelerini Tokat Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü‘ne teslim etti.

Yapılan açıklamada toplam 800 dilekçenin teslim edildiği, 500’e yakın dilekçenin ise elektronik posta ile gönderildiği belirtildi. Müdürlük önünde 13 Nisan Salı günü saat 13.00’da basın açıklaması da gerçekleştirildi.

Açıklamada “Bizler; yaşam alanlarımızı, meralarımızı, yaylalarımızı, ormanlarımızı, toprağımızı, suyumuzu ve doğamızı siyanür ile ayrıştırarak altın üretimi yapmak isteyen TÜPRAG Madencilik’ten korumak için anayasal haklarımızı kullanarak bir araya geldik” denildi.

Yedi yarma hattı oluşturulacak

Eldorado Gold isimli şirketin Türkiye firması olan TÜPRAG tarafından hazırlanan Mart 2021 tarihli proje tanıtım dosyasında şirketin 2025 yılına kadar 1.947 hektarlık alanda ruhsatı bulunduğu belirtildi.

Maden aramak için yedi adet yarma hattı oluşturulması planlanan projede bu hatların toplamda 28,31 hektarlık alanı kapsayacağı bilgisi paylaşılıyor.

Yarma işlemlerine başlamadan önce ilk aşamada 238 Dönüm alan üzerinde bulunan, ağaçların kesilmesi ve verimli toprak, çayır ve çimenlerin kazınarak meraların yok edilmesi planlanıyor. Ortaya çıkan 80 bin metreküplük toprağın ise meralar üzerine yığılacağı belirtiliyor.

‘Zararlarını çok iyi biliyoruz’

Maden arama işleminin “siyanür ile ayrıştırarak altın üretimi” işinin ilk aşaması olduğunu belirten çevreciler, “Bizler buna izin verirsek geri dönülmeyecek bir felaketin başlangıcı olacaktır ve bizler bu işlemin zararlarını ve sonuçlarını çok iyi biliyoruz” dedi. Açıklamada projenin neden olacağı zararlar şu şekilde aktarıldı:

  • Bölgemizde yapılması planlanan maden faaliyetleri başta Kuyucak, Yağsiyan, Demircili ve Selemen yaylaları ve meraları olmak üzere Reşadiye’nin İskefsir bölgesindeki bütün köylerini, Ordu’nun Mesudiye ve Gölköy ilçelerinin yaylalarını, meralarını, ormanlarını ve Kelkit Vadisi’ni, Yeşil Irmak Havzası‘nı etkileyecektir.
  • Reşadiye ve köyleri, Tokat, Kelkit Vadisi ve Yeşil Irmak Havzası 1’inci Derece deprem bölgesinde bulunmaktadır. 1939 Erzincan depreminde Reşadiye tümü ile yıkılmış bütün ,köyleri depremden zarar görmüştür.Deprem felaketi sonrası Reşadiye ilçesinin yeri değiştirilmek zorunda kalmıştır.Siyanürle ayrıştırarak Altın üretimi için yapılacak siyanür havuzlarından olası bir deprem sonrası sızacak su yer altı sularını zehirleyecektir.

‘Zehirlenme tehlikesi var’

  • Uzun yıllardır içme suyu sıkıntısı çeken Reşadiye ilçe merkezinin Selemen bölgesinde bulunan su kaynağını ilçe merkezine getirme projesi de bu maden sahasının içinde kalmaktadır. Reşadiye ilçe merkezine getirilmesi düşünülen su maden araması sırasında yapılacak patlatmalar sonucu yön değiştirme tehlikesi ile karşı karşıya kalacak, olası bir üretim sırasında yapılacak siyanür havuzlarından sızmalarla zehirlenecektir.
  • Sağlık turizmi acısandan ve sahip olduğu termal özelliğinden dolayı bir çok hastalığın tedavi edildiği termal su ,maden aramaları sırasında yapılacak patlatmalar ve siyanür havuzlarından kaçaklar sonucu kullanılmayacak hale gelecektir.
  • Maden arama sahası içinde ve Kuyucak köyü sınırları içinde bulunan 1’inci derce tescilli Arkeolojik SİT alanı olan; Tepedibi höyüğü, Kuyucak höyüğü ve Kodaman tepe höyüğü maden aramaları sırasında ve olası bir üretimde tahrip olacaktır.

‘Proje iptal edilsin’

Doğaseverler yaptığı açıklamada bölgede madencilik faaliyeti yapılmasını istemediklerini belirtti.  Açıklamada “Maden arama proje tanıtım dosyasının TÜPRAG’a iadesini ve ‘ÇED Gereklidir’ kararı verilmesini istiyoruz” denildi. Açıklamaya imzacı olan kurum ve kişiler ise şu şekilde listelendi:

  • Reşadiye Çevre Platformu
  • Reşadiye Kültür ve Eğitim Vakfı
  • Reşadiye Kültür ve Dayanışma Derneği
  • Reşadiye Ziraat Odası
  • Yağsiyan Köyü Tarımsal üretim Kooperatifi
  • Tokat Tema temsilciliği
  • Reşadiye Tema temsilciliği
  • Kuyucak Köyü Muhtarlığı
  • Kuyucak Köyü Derneği
  • Yağsiyan Köyü Muhtarlığı
  • Reşadiye Esnaf ve Sanatkarlar Odası
  • Reşadiye Esnaf Kefalet Kooperatifi
  • Reşadiye Şoförler Ve Otomobilciler
  • Siyasi Parti ilçe başkanlıkları

DİSK-AR: Pandemide işverene işçinin iki katı İŞKUR desteği verildi

İŞKUR, Mart 2021 dönemine ait İşsizlik Sigortası Fonu (İSF) bültenini 12 Nisan 2021 günü yayımladı.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi (DİSK-AR) ise pandemide işverenlere yapılan teşvik ve desteklerin işçilere yapılan nakdi ücret desteğinin (ücretsiz izin ödeneğinin) iki katına çıkmasına dikkati çekti.

İşveren 18,3 milyar TL destek

Açıklamada pandemide işverenlere 18,3 milyar TL teşvik ve destek verildiği 2,5 milyon işçiye ise 10,2 milyar nakdi ücret desteği verildiği aktarıldı ve şu ifadeler kullanıldı:

Bültende yer alan İşsizlik Sigortası Fonu gelir-gider tablosuna göre Covid-19 pandemisi döneminde de işverenlere devasa kaynaklar aktarılmaya devam edildi. Bilindiği gibi Covid-19 döneminde 17 Nisan 2020’de başlayan işten çıkarma yasağından dolayı ücretsiz izin uygulamaları yaygınlaştı. Bu dönemde ücretsiz izne çıkarılan ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanamayan işçiler nakdi ücret desteğine mahkûm edildi. Ücretsiz izne çıkarılan işçilere ‘nakdi ücret desteği’ adı altında günde 39 TL (aylık 1.168 TL) ödendi. Nakdi ücret desteği salgından 9 ay sonra, Ocak 2021’de günde 47 TL (aylık 1.431 TL)’ye yükseltildi. Mart 2021 itibarıyla salgın döneminde toplam 2,5 milyon kişi nakdi ücret desteği aldı.

Nisan 2020 ile Mart 2021 dönemi arasında Covid-19 kapsamında İşsizlik Sigortası Fonu’ndan işçilere 10,2 milyar TL nakdi ücret desteği ödemesi yapıldı. Salgın döneminde işverenlere yapılan teşvik ve destekler nakdi ücret desteğinin neredeyse 2 katına ulaştı. Salgın döneminde işverenlere yapılan teşvik ödemelerine 18,2 milyar TL ayrıldı. 2,5 milyon işçiye 10,2 milyar TL nakdi ücret desteği ayrılırken işverenlere 18,2 milyar TL doğrudan teşvik ve destek ayrılması İşsizlik Sigortası Fonu’nun amaç dışı kullanımın yeni bir örneği oldu.”

Fon eridi

İşsizlik Sigortası Fonu’nun toplam varlığının pandemi öncesinde 132 milyar lira olduğunu, Mart 2021 itibarıyla bunun 91,3 milyar liraya düştüğünü aktaran DİSK-AR “Fon varlığının azalmasındaki en büyük etken nakdi ücret desteği ve kısa çalışma ödemeleri olarak görünse de işverenlere yapılan devasa destekler Fon varlığındaki erimenin asıl nedenidir” dedi.

DİSK-AR, 2017 yılından beri işverenlere verilen teşvikler olmasaydı şu anda İSF varlığı 144,2 milyar lira olacağını, böylece daha fazla işçinin daha yüksek ödenek alabileceğini vurguladı.

Kamu çalışanları esnek mesai saatlerine geçti

Türkiye‘de son zamanlarda artan koronavirüs vakaları sebebiyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın açıkladığı yeni kısıtlamalarla birlikte kamudaki çalışma saatleri de değişti.

Yeni kısıtlamalara göre, bugünden itibaren ikinci bir karara kadar tüm kamu kurum ve kuruluşlarında mesai başlama saati 10.00, mesai bitiş saati ise 16.00 olacak.

Esnek çalışma saatlerinin kamu çalışanları için geçerli olduğu belirtilirken, özel sektör firmalarının da esnek çalışma saatlerine ilişkin kendi kararlarını alabileceği kaydedildi.

Bazı çalışanlar idari izinli sayılacak

Açıklanan yeni kısıtlamalara göre, kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan bazı kişiler idari izinli sayılabilecek.

İdari izinli sayılabilecek çalışanlar ise şöyle:

  • Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı (MİT) hariç; gebeliğinin 24. haftasından 32. haftasına kadar olan süreçte hamile çalışanlar,
  • Süt izni kullananlar ile engelli çalışanlar,
  • Sağlık Bakanlığı ile MİT hariç; 60 yaş üzerinde olanlar (yönetici pozisyonunda olanlar hariç),
  • Sağlık Bakanlığı’nın belirlediği kronik hastalığı bulunanlar ile 10 yaş ve altı çocuğu olan kadın çalışanlar.

Bu yöntemlere ilişkin usul ve esasların Cumhurbaşkanlığı, bağlı, ilgili ve ilişkili kamu kurum ve kuruluşları için üst yönetici, bakanlıklar, bağlı, ilgili ve ilişkili kamu kurum ve kuruluşları için bakan; taşra teşkilatları ile mahalli idareler, bağlı kurum ve kuruluşları ile mahalli idare birlikleri için ilgisine göre vali veya belediye başkanı, diğer kamu kurum ve kuruluşları için ise üst yönetici tarafından belirleneceği ve bu yetkilerin devredilebileceği belirtildi.

‘Özlük hakları saklı’

Genelge kapsamındaki çalışanların, mali, sosyal hak ve yardımlar ile diğer özlük haklarının saklı olduğu belirtildi:

Söz konusu çalışanların mali ve sosyal hak ve yardımları ile diğer özlük hakları saklı olup hizmetin yürütülmesi açısından sorumlulukları görev yerinde çalışanlar ile eşittir. Bu çalışanlar amirlerinin izni dışında görev mahallerinden ayrılmayacak ve hizmetine dönecektir.”

İzin kararları yetkili kişilerde

Kamu çalışanlarının bazıları evden çalışırken, bazıları da iş yerlerine gidecek. Bu şekilde temasın en aza indirilmesi hedefleniyor.

Dönüşümlü çalışacak kamu çalışanları vali, belediye başkanları, bakan ve kamu kuruluşlarındaki yetkili kişiler tarafından belirlenecek. Bu kişilerin izinleri hakkındaki karar da yetkili kişilerde olacak.

Öte yandan, ulusal ve uluslararası düzeyde kapalı alanlarda düzenlenecek her türlü toplantı, aktivitenin gerekli güvenlik önlemleriyle birlikte video/tele konferans gibi yöntemlerle yapılmasına özen verileceğini kaydedildi.

Kadıköy Belediyesi’nde yemekhane atıkları komposta dönüştü

Kadıköy sınırlarında “Atıksız Yaşam Hareketi’ni hayata geçiren Kadıköy Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Müdürlüğü, atık miktarını azaltmak için harekete geçti.

Kadıköy Belediyesi’nin Hasanpaşa’da bulunan merkez binasında yer alan yemekhanesinden çıkan sebze ve meyve atıkları, yine belediyenin arka bahçesinde bulunan Geçici Atık Toplama alanında biriktirilerek komposta çevriliyor.

Dokuz ayda 60 kg kompost

Belediye tarafından yapılan açıklamada Atık Toplama alanında dokuz ayda biriktirilen 404 kilogramlık organik atığın, solucanlar aracılığıyla 60 kilogramlık komposta dönüştürüldüğü belirtildi.

Çiçekli bitkiler için çok zengin bir gübre halini alan kompost belli oranda toprakla karıştırılarak, Kadıköy’ün park ve bahçelerinde kullanılacak.

Hatay orman yangınları belgesel oldu

Geçtiğimiz yıl Hatay’da birçok noktada yaşanan orman yangınları belgesele konu oldu. Orman Genel Müdürlüğü (OGM) tarafından hazırlanan belgeselde Türkiye’nin 58 ilinden gelen 1000’e yakın OGM ekibinin büyük mücadelesi anlatıldı.

Kurumun sosyal medya hesapları üstünden yayınlanan belgeselde, yangınlara şahit olan köylülerinin yaşadıkları da aktarıldı.

‘Yanan alanlar güvence altına alındı’

Belgeselde, binlerce canlının evi olan ve büyük zarar gören ormanların yeniden yeşertilmesi için hemen çalışmalara başlandığı kaydedildi.

Ayrıca yanan orman alanlarının Anayasa ile güvence altına alındığı ve zarar gören alanların yeniden yeşertilmesinin zorunlu olduğu ifade edildi.

4 bin 783 hektar alan zarar görmüştü

OGM verilerine göre, Hatay’da zarar gören 4 bin 783 hektarlık alanın bin 640 hektarında yapay gençleştirme, 580 hektarında doğal gençleştirme ve 660 hektarında endüstriyel ağaçlandırma çalışması olmak üzere toplam 2 bin 880 hektar alanda yeniden ağaçlandırma çalışmaları tamamlandı.

Bugüne kadar 1 milyon 100 bin fidan ile bin 400 kg kızılçam tohumu toprakla buluşturuldu. Tüm ağaçlandırma çalışmalarının 2021 yılı sonu itibariyle tamamlanması hedefleniyor.

 

606 adet maden sahasının ihaleye çıkması yargıya taşındı

Haber: Gençağa Karafazlı

Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün (MAPEG) ihaleye çıkardığı 606 adet maden sahası yargıya taşındı.

Ordu Çevre Derneği (ORÇEV) tarafından yapılan açıklamada daha önce de 766 maden sahasının yargıya taşındığı hatırlatıldı. Açıklamada “Şimdi de ihale edilen 606 maden sahasının ihalesinin iptali için dava açtık. Ordu Çevre Derneği ve Ekoloji Birliği olarak topraklarımıza, suyumuza, tarım arazilerimize sahip çıkmaya devam edeceğiz” ifadeleri kullanıldı.

Danıştay’dan davaya yeşil ışık

Bir önceki iptal davasında Ankara 4’üncü İdare Mahkemesi‚” toplu maden ihalesi ilanının dava edilemeyeceği” gerekçesini göstererek ret kararı vermişti.

Açılan temyiz davası sonrasında Danıştay 13’üncü Dairesi ise “toplu maden ihalesinin dava edilebileceğini” belirterek maden ihalelerinin dava edilebilmesi yönünde emsal bir karar vermişti.

Yeni ihalede Ordu bulunmuyor

Davanın Avukat İsmail Hakkı Atal tarafından açıldığı belirtilen açıklamada, “766 maden sahasının içinde 9 alan Ordu’da bulunuyordu. Yeni açtığımız alanlar için Ordu yok. Ancak bu sorumluluğumuzu daraltmıyor. Dayanışma içinde olmak zorundayız. Ordu dışında yok edilen ormanlar, dereler, tarım arazileri iklim değişikliği nedeniyle hepimizi etkiliyor. Bu nedenle 606 maden sahasının ihalesinin iptali için davacı olduk” ifadeleri kullanıldı.

Maden ve enerji yatırımlarıyla ülkenin yeraltı, yerüstü yok ediliyor denilen açıklamada, “Ülkenin her tarafında ekolojik yıkım devam ediyor. Enerji fazlası var ama yeni tesisler kuruluyor. Fatsa’daki altın madeni işletmesinin sonucunu yakından tanık olduk. Ülkenin her tarafı aynı biçime dönüştürülmek isteniyor. Bu talan ve yağma politikasına karşı mücadelemiz sürecek. Bunu hem hukuksal hem de fiiili ve meşru hakkımızı kullanarak yapacağız. Toprağımıza, suyumuza; geleceğimize sahip çıkmak için mücadeleden başka seçenek yok.” denildi.