Aralarında HDP eski Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş ile Akademisyen Beyza Üstün ve Cihan Erdal’ın bulunduğu 28’i tutuklu 108 kişinin yargılandığı Kobane Davası’nın ilk duruşması bugün görülüyor.
Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi‘ndeki duruşma savunma avukatlarının mahkeme salonuna alınmaması nedeniyle protestolarla başlamıştı. Savunma avukatları dışarıdaki arkadaşlarının içeriye alınmaması sebebiyle mahkeme salonunu terk etmiş, kimlik tespiti yapılan sanıklar da açıklama yapmayı reddedeceklerini söylemişlerdi.
Avukatlar olmadan duruşmaya başlandı
Verilen ara sonrasında devam eden duruşma iddianamenin okunmasıyla devam ederken, avukatlar UYAP üzerinden reddi hakim taleplerini mahkemeye iletti.
Avukatlar olmadan iddianamenin okunamayacağını dile getiren avukatlar alkışlarla ve sıralara vurarak durumu protesto etti. Bu sırada avukatlar Yüksekdağ, Demirtaş ve Tuncel’in söz almasını talep etti ancak talepler reddedildi.
Demirtaş, SEGBİS bağlantısından “söz istiyorum” yazılı kağıtları gösterdi. Ayrıca bir kağıda yazdığı “128 milyar dolar nerede?” yazılı kağıdı da kameraya tuttu.
Görsel: HDP
Salonu bir kez daha terk ettiler
İçerideki avukatlar mahkemeye tepkilerini göstermek üzere bir kez daha salonu terk etti. Mahkeme ise iddianamenin okunmasına devam etti. İddianamenin okunması sırasında söz alan DBP eski Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel de reddi hakim talebinde bulundu. Tuncel, “Avukatlarımız olmaksızın bizi yargılamaya çalışıyorsunuz. Biz burada kalıp, dinlemek istemiyoruz” dedi.
Mahkeme başkanı, CMK usulüne göre duruşmayı devam ettirmede hakkı olduğunu iddia ederek, Tuncel’i oturmaya davet etti. İddianamenin okunması devam ederken, bir kez daha mikrofonu açılmadan söz alan Tuncel “Bu davayı böyle yürütemezsiniz. İşkence yapıyorsunuz bu biçimde. Avukatlarımız olmaksızın iddianameyi okumanız suçtur. 6 milyonun iradesini böyle yargılayamazsınız. Bu mahkemeyi durdurun saygılı olun. Saygıyı önce siz göstermelisiniz” sözleriyle tepki gösterdi.
Sanıklar mahkemeden ayrılmak istedi
Tutuklu siyasetçi Ayla Akat Ata ve Beyza Üstün, duruşma salonunda avukatları bulunmadan iddianamenin okunmasının hukuki olmadığını belirterek, müdafilerinin gelmesini talep etti.
Ata, müdafileri olmadan duruşma salonunda bulunmak istemediklerini söyledi. Mahkeme başkanı, siyasetçilerin savunması alınmadan, iddianame okunmadan, duruşma salonundan ayrılmalarının mümkün olmadığını kaydetti. Mahkeme başkanı, iddianamenin okunmasına devam etmesine karar verdi.
HDP eski Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ da, “Ne duyabildik ne de görebildik sizi, görüntü kesildi” diye belirtti.
Neler yaşandı?
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla başlatılan Kobani olaylarına ilişkin yedi ilde gerçekleştirilen operasyon kapsamında birçok HDP’li isim 25 Eylül günü gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında akademisyenler; Cihan Erdal, Prof. Dr. Beyza Üstün ve Can Memiş de yer alıyordu.
6-8 Ekim 2014 yılındaki eylemlerle suçlanan siyasetçiler hakkında 38’er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor. Davada tutuklu yargılanan kişiler ise şu şekilde:
HDP eski Eşbaşkanları Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, yerine kayyum atanan Kars Belediye Eş Başkanı Ayhan Bilgen, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) eski Eş Genel Başkanı Emine Ayna, eski milletvekilleri Ayla Akat Ata, Beyza Üstün, İbrahim Binici, HDP eski Parti Sözcüsü Günay Kubilay, HDP yeni dönem Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Alp Altınörs, HDP Dış İlişkiler Komisyonu üyesi Nazmi Gür, HDP Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) üyesi Ali Ürküt, HDP eski saymanı Zeki Çelik, HDP eski MYK üyeleri Bülent Barmaksız, Can Memiş, Cihan Erdal, İsmail Şengül, Mesut Bağcık, Bircan Yorulmaz, Dilek Yağlı, Pervin Oduncu, Berfin Özgü Köse, Ayşe Yağcı, Zeynep Ölbeci, HDP eski Milletvekili Aysel Tuğluk, DBP eski Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel, Diyarbakır eski Belediye Eş Başkanı Gülten Kışanak ile HDP eski MYK yesi Nezir Çakan ve Meryem Adıbelli.
Çernobil Felaketi‘nin 35. yıldönümünde Mersin Nükleer Karşıtı Platformu (MNKP) üyeleri, Özgecan Aslan Parkı‘nda bir basın açıklaması yaptı. Açıklamayı bazı siyasi parti temsilcileri, sendikalar ve çevre aktivistleri de katıldı.
Eylemde sık sık, “Mersin, Çernobil olmayacak”, “Nükleer santral ölüm demektir” sloganları atıldı, “Çernobil’deki felaket sizin eseriniz” yazılı bir pankart açıldı.
‘Nükleer santral ölümdür’
Mezopotamya Ajansı‘nda yer alan habere göre, basın açıklamasında söz alan Mersin Tabip Odası eski Başkanı Ful Uğurhan, Akkuyu’da yapımı devam eden nükleer santrale karşı yıllarca mücadele ettiklerini hatırlattı, ancak mevcut iktidarın bu santralin yapımında ısrarcı olduğunu dile getirdi.
Uğurhan, “Bu akılcı bir yöntem değildir. Büyük bir risk taşıyor. Nükleer santral ölümdür” dedi ve herkesi nükleer santrale karşı mücadeleye etmeye çağırdı.
Ekolojik tahribatlara dikkat çekildi
HDP Mersin İl Eşbaşkanı Gülbahar Şöfer de Çernobil’de hayatını kaybedenleri andı. Ülke ve kent genelinde yapılan ekolojik tahribatlara dikkat çekti.
Şöfer, Mersin halkının doğa katliamına karşı durduğunu; iktidarın da halkın sesine ve taleplerine kulak vermek zorunda olduğunu söyledi.
‘Mersin, Çernobil olmasın’
CHP Mersin Milletvekili Alpay Antmen de Akkuyu’da yapımı devam eden santrale ilişkin şu açıklamalarda bulundu:
Halk, nükleer santrallere karşıdır. Çernobil’in hala etkisi var. Mersin’de Akkuyu nükleer santrali yapıldığı zaman deniz suyu 2 veya 3 derece artacaktır ve buralar yaşanmaz hale gelecektir. Mersin, Çernobil olmasın! Burada nükleer santral istemiyoruz.”
‘Bu yıkımı durdurun’
Yapılan konuşmalar sonrasında açıklama yapan Mersin Nükleer Karşıtı Platformu Dönem Sözcüsü Aycan Özkan, iktidara ithafen şunları dile getirdi:
Nükleer santraller sizlerin ekonomik ve politik çıkarlarınız için bir anlam ifade edebilir. Fakat bizler için bu ülkede yaşayan milyonlar için yıkım ve ölümdür. Bu yıkımı derhal durdurun! Bu ülkede yaşayanların sesine kulak verin, bu ülkenin insanlarıyla inatlaşmayın. Ülkemiz her konuda kendi kendine yetecek durumdadır.”
‘Nükleer santral istemiyoruz’
Adana Çevre Platformu da Çernobil Nükleer Felaketi’nin yıldönümünde yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, felakette hayatını kaybedenler anılırken, dünyanın hiçbir yerinde nükleer santral istenmediğine vurgu yapıldı:
Ne Akkuyu da ne Sinop da ne de dünyanın herhangi bir yerinde nükleer santral istemiyoruz. Ders çıkarılması dileğiyle, 35. yılında Çernobil kurbanlarını saygıyla anıyoruz.”
Çocuk hakları alanında çalışan pek çok kurumun dahil olduğu Çocuğa Karşı Şiddeti Önlemek için Ortaklık Ağı, yeni atanan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık‘ın 23 Nisan’da koruma altındaki bir çocuğu ifşa etmesinin ardından istifa etmesi gerektiğini söyledi.
“Çocukların haklarını korumakla yükümlüsünüz” diyen Ortak Ağı, “Bakan Yanık’ın yaptığı uygulamanın suç olarak kabul edilmesini ve görevinden istifa etmesini talep ediyoruz” dedi.
‘Koltuk devir teslimi çocukları araçsallaştırıyor’
Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
“23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı yıllardır ülkemizde çocuklara armağan edilen bir bayram olarak bilinmesine karşın 23 Nisan bayramı gereği yapılan pek çok uygulama şimdiye kadar çocukları araçsallaştırmanın bir vesilesi haline gelmiştir. … Geçici koltuk devri yapılırken çocukları küçümseyen, sevimlileştiren ifadeler, bunun bir “lütuf” sunulması karşısında çocuklardan neşeli olmalarına ya da şükran duymalarına dair yersiz bir beklenti, dahası kararlara katılabilmek için mutlaka büyümek ve makam sahibi olmak gerektiğini hatırlatmaya yarayan bu üstten tavırları neresinden tutsak elimizde kalıyor…”
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na yeni atanan Derya Yanık’ın, simgesel koltuk teslimi sırasında ve sonrasında Bakanlığın sosyal medya hesaplarında devlet koruması altında olan 10 yaşındaki çocuğun adını, görüntüsünü ve bilgilerini paylaşmasının suç olduğu belirtilen açıklamada şunlar denildi:
“10 yaşındaki çocuğun maruz kaldığı hak ihlali sadece bilgilerinin ifşa edilmesi ile sınırlı kalmamış din ve vicdan özgürlüğü hakkı da ihlal edilmiştir. Bakan Derya Yanık “Tabii Ramazan olduğu için bir şey ikram edemedik. Ramazan’dan sonra aynı evde kaldığı 5 arkadaşıyla birlikte bize misafir olarak gelecek o zaman çikolata ve çay hakkımızı kullanacağız, değil mi ….?” şeklindeki ifadesi ile çocuğun da oruç tutmakla yükümlü olduğuna işaret eden bir tavır sergilemiştir.
… Devlet koruması altında olan bir çocuğun herhangi bir bilgisinin paylaşılması hem Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme gereği hem de Türkiye’de halen yürürlükte olan 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu gereği bir hak ihlalidir ve maalesef ki bu ihlal söz konusu her iki belgenin birincil koruyucusu olması beklenen kurumun bakanı tarafından gerçekleştirilmiştir.
Çocukların korunması ile ilgili ilk elden sorumluluğu olan Bakan Derya Yanık’ın yaptığı uygulamanın suç olarak kabul edilmesini ve görevinden istifa etmesini talep ettiğimizi kamuoyuna duyururuz.”
Ne olmuştu?
Bu yıl pandemi gerekçesiyle toplantı ve gösteri yapılmasına izin verilmeyen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’ndaki simgesel koltuk devir teslim törenleri sırasında, kendisini ziyaret eden 10 yaşındaki çocuğun adını ve devlet koruması altında olduğunu söylemiş, görüntülerini servis etmişti. Bakan, Ramazan olduğu için çocuğa çukulata ve çay da ikram etmediğini söylemişti.
Gelen eleştiriler üzerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndan bir açıklama yayımlanarak, “Devlet koruması ve bakımı altında olmak, bu çocuklarımız için utanmaları, gizlemeleri ya da kendilerini toplumdan soyutlamaları gereken bir durum değildir” denildi. Açıklamada, “Biz Bakanlık olarak, koruma altında olan çocuklarımızın da akranları gibi hayatın her alanında görünür olmasının, herhangi bir dışlanmaya uğramadan bu toplumun saygın birer bireyleri olarak yetişmelerinin önemine inanmaktayız. Bakanlığımız koruması altında olan çocuklar da bu ülkenin tüm çocukları ile eşit haklara sahiptir ve onların da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını, diğer akranlarıyla deneyimlemeleri en doğal haklarıdır ” ifadeleri kullanıldı.
Çernobil Felaketi‘nin 35. yıldönümünde Ukrayna Parlamentosu Başkanı Dmitriy Razumkov, felaketin tasfiyesinde yer alan kişiler için yapılan Çernobil Kahramanları Anıtı‘ndaki törene katıldı, anıta çiçek bıraktı.
Razumkov’a, Başkan Yardımcıları Ruslan Stefançuk ve Elena Kondratyuk da eşlik etti.
‘İnsan faktörü, bu trajedide büyük rol oynadı’
Burada bir konuşma yapan Razumkov, felaketin etkilerinin hala sürmeye devam ettiğini kaydederek, şu açıklamalarda bulundu:
Bugün, Çernobil felaketinin bir başka yıldönümü. 35 yıl … Ama bu trajedi bugün de devam ediyor. 35 yıldan fazla bir süredir birçok can aldı ve bugün de etkisini sürdürmeye devam ediyor. İnsan faktörü bu trajedide büyük bir rol oynadı, bu yüzden hatırlamalıyız. ‘Barışçıl atom’ bize bağlı. Herkes sadece kendi hayatının değil, aynı zamanda yakınlarda bulunanların hayatının, ülkenin hayatının her adımına ve her eylemine bağlı olabileceğini hatırlamalıdır.”
Fotoğraf: Ukrinform TV
Prypyat’ta gece nöbeti
Felaketin yıldönümünden bir gece önce, kazadan sonra boşaltılan Prypyat kentinde onlarca insan bir araya geldi. Kazada kaybedilenlerin anısına mumlarla gece nöbeti yapıldı.
Ne olmuştu?
26 Nisan 1986’da o dönem Sovyetler Birliği‘ne bağlı olan Ukrayna‘nın başkenti Kiev‘in 130 kilometre kuzeyindeki Çernobil kentinde Çernobil Nükleer Santrali‘nin dördüncü reaktöründe patlama meydana geldi.
Patlamanın ardından oluşan radyoaktif madde yüklü bulutlar Türkiye dahil olmak üzere birçok ülkeyi etkiledi.
Bağımsız araştırmalara göre, meydana gelen felaket sebebiyle yaklaşık 200 bin kişi doğrudan ya da dolaylı olarak hayatını kaybetti.
Facianın etkileri nedeniyle yüz binlerce çocuk sakat olarak dünyaya gelirken, kanser vakalarının da arttığı açıklandı.
Nükleer faciadan bir süre sonra Pripyat şehrinde ve Çernobil nükleer santralinin çevresindeki 10 kilometrelik alanda yaşayanlar tahliye edildi. Öte yandan, kazanın yol açtığı yangın da 10 sürdü.
Çernobil Nükleer Felaketi, tarihin en kötü iki nükleer felaketinden biri olarak kabul ediliyor.
Koronavirüs salgınınının ilk dalgasında en çok kaybı veren ve simge ülke haline gelen İtalya, salgınının ikinci ve üçüncü dalgalarını yönetmek için aylarca uygulanan sıkı kapanmaların ardından bugün kısmen açıldı. Yetkililer, bu kapsamda pandemi nedeniyle yaşadığı ekonomik kaybı yaz aylarında toparlamayı umuyor.
Covid-19 önlemlerinin gevşetilmesi kapsamında ülkedeki bölgelerin dörtte üçü düşük riskli “sarı” kategoride ilan edildi. Kalabriya, Sicilya, Valle d’Aosta, Basilicata ve Puglia bölgeleri turuncu, Sardunya Adası kırmızı, geri kalan tüm bölgeler ise sarı olarak belirlendi. Böylelikle, bugün itibariyle yaklaşık 50 milyon kişi ülke içinde rahatlıkla seyahat edebilecek.
Bununla birlikte, barlar ve restoranların dışarıda masa hizmetini yeniden başlatmalarına izin verildi.
Sarı kategoride yüz yüze eğitim de başladı
ntv.com.tr‘nin aktardığına göre, sarı kategoride yer alan bölgelerde, her düzeydeki eğitim kademesinde yüz yüze eğitim başlarken, aynı bölgelerdeki sinemalar, tiyatrolar ve konser salonları da yüzde 50 kapasiteyle açıldı. 1 Temmuz’a kadar yüzme havuzları, spor salonları, spor etkinlikleri ve eğlence parklarının da kademeli olarak açılacağı bildirildi.
Ülke, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana en derin ekonomik durgunlukla mücadele ediyor. Başbakan Mario Draghi, bölgesel hükümetlerin ve kısıtlamaları hafifletmek yapılan sokak protestoları nedeniyle büyük baskı altında bulunuyor. Draghi, enfeksiyon ve yoğun bakıma kabul oranlarının düştüğünü belirterek “hesaplanmış bir risk” aldığını söyledi. Şimdiye kadar İtalya, 3 milyon 960 bin vaka ve 119 bini aşkın ölüm bildirdi.
‘Normalleşme değil, aşamalı açılma’
60 milyon nüfusa sahip İtalya’da şimdiye kadar nüfusun yüzde 20’den fazlası en az bir doz aşıyla aşılandı. Ancak, uzmanlar bu oranın yeniden açılmak için yeterli olduğunu düşünmüyor. Sağlık Kuruluşu GIMBE Vakfı’nın Başkanı Nino Cartabellotta, “Aşamalı yeniden açılma eğer normalleşme olarak yorumlanırsa vaka sayılarında büyük bir artış yaşayabiliriz. Bu yaz mevsimini tehlikeye atar” dedi.
İtalya, 2020’nin başlarındaki ilk dalgada pandemiden en kötü etkilenen AB ülkesiydi. Ülke halen birlikteki en derin resesyonlardan birini yaşıyor. Ekonomisi geçen yıl yüzde 8,9 küçülen ülkede bir milyonu aşkın kişi işini kaybetti.
Bu nedenle de umutları büyük ölçüde AB tarafından finanse edilen 222,1 milyar eurouk bir yatırım ve reform planına bağlanmış durumda. Roma, bloğun 750 milyar euroluk salgın sonrası kurtarma fonunun en büyük alıcısı. Başbakan Draghi de 2026 yılına kadar büyümeyi 3,6 yüzde puan artıracağını umduğu programı, Brüksel’e cuma gününden önce sunacak.
Hükümet tarafından yapılan açıklamaya göre, planın salgının yol açtığı hasarı onaracak ve İtalyan ekonomisinin “yapısal zayıflıklarını” çözebilecek “tarihi bir müdahale” olacak.
Plana göre ayrıca salgından ekonomik olarak orantısız bir şekilde etkilenen kadınlara ve gençlere de yardım edilecek.
Türkiye’de son yıllarda artan kuraklık nedeniyle su kaynaklarında ve göllerdeki su seviyesinde gözle görülür azalma yaşanıyor. Ülkede çoğu göldeki su seviyesi düşerken, bazıları ise tamamen kurudu.
Bu değişim, son 36 yıllık uydu fotoğraflarıyla tespit edildi. Fotoğrafların Google Earth tarafından time lapse özelliğiyle birleştirilmesi sonucu ortaya çıkan videoda, 1984 ile 2020 yılları arasında göllerdeki su çekilmesi ve kurumalar görüldü.
Akdeniz’de ‘Göller Yöresi’ olarak bilinen bölgedeki Burdur, Eber, Akşehir, Işıklı Gölü ve Acıgöl‘de su çekilmesi, uydu fotoğraflarıyla belgelendi.
36 yıllık fotoğraflarda Burdur Gölü’nün bir bölümünün, Eber ve Işıklı Gölü’nün çevresinin, Acıgöl’ün ise kuruyan bölümlerin tarla olarak kullanıldığı görüldü. Akşehir Gölü’nün ise 36 yıl içinde neredeyse kuruma noktasına geldiği fotoğraflarla ortaya çıktı.
DHA‘ya konuşan Akdeniz Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hasan Merdun, su kaynaklarındaki değişimin ana nedeninin, kuraklık olduğunu söyledi. Prof. Dr. Merdun, “Kuraklığın arkasındaki asıl sebep ise küresel ısınma ve iklim değişikliği. Özellikle Akdeniz ülkelerinde küresel ısınma ve iklim değişikliğinin etkisinin çok daha ciddi olacağı dile getiriliyor. Bu durum elbette korkutucu. Türkiye su zengini bir ülke değil. Bir ülkenin su zengini olabilmesi için kişi başına en az 3 bin 600 metreküp su tüketimi olması gerekiyor. Türkiye’de bu rakam 1000 metreküp civarında” dedi.
Kuraklık nedeniyle göllerin kaybedilebileceğini de söyleyen Prof. Dr. Merdun, “Doğal iklimin etkilerinin yanında insan faktörü devreye girince çok ciddi sorunlara sebep oluyor. Yüzey sularının çok hoyratça kullanılması, yer altı sularının çok düzensiz çekilmesi bunların başında yer alıyor. Dolayısıyla yer üstü ve yer altı sularının bilinçsizce kullanılması sonucu bu kuraklık çok daha hızlı ve şiddetli hale gelecek” diye konuştu.
İklimdeki ani değişikliklere uyum sağlayamayan ve yaşam alanları yok olan birçok tür bu duruma uyum sağlayamadığı için yeni bölgelere göç etmek zorunda kalıyor. Bu da daha önce örneği görülmemiş karşılaşmalara yol açabiliyor.
Bu ilginç karşılaşmalardan biri de Kutup ayıları ve boz ayıları arasında yaşandı. Artan sıcaklıklar yüzünden boz ayıları daha kuzeye göçmeye başladı. Kuzey Kutup Dairesi’nde eriyen buzlar nedeniyle birçok Kutup ayısı da güneye doğru yol aldı.
İlk tür 2006’da tespit edildi
ZME Science’ın aktardığına göre Araştırmacılar iki türün karşılaştığı bölgelerde yeni melez türlerin ortaya çıkmaya başladığını fark etti. Kutup ayıları ve boz ayılarının çiftleşmesiyle ortaya çıkan yeni melez türlerin yeni koşullara ne kadar dayanıklı olacağı ise henüz bilinmiyor.
İlk melez tür 2006 yılında tespit edildi. Her ne kadar daha önce farklı görünümlü ayılara dair raporlar yayınlanmış olsa da yeni türün tespiti bölgede rehberlik yapan Roger Kuptana’nın vurulan bir ayıya dikkat çekmesiyle gerçekleşti.
Vahşi yaşamda karşılaşılan ilk tür
Yapılan DNA çalışmaları sonucunda vurulan ayının gerçekten bir melez tür olduğu doğrulanmış oldu. Daha önce Almanya’da hayvanların esaret altında tutulduğu Osnabrück Hayvanat Bahçesi’nde bir Kutup ayısı ve boz ayının çiftleşmesine izin verilmiş ve bu birliktelikten iki yavru dünyaya gelmişti. Ancak Kuptana’nın keşfi vahşi yaşamda tespit edilen ilk melez tür oldu.
O tarihten bu yana vahşi yaşamda en az sekiz melez tür daha kayıt altına alındı. 2017’de yayınlanan bir çalışmada araştırmacılar alan gözlemi ve genetik incelemeleriyle sekiz türün de iki erkek boz ayısıyla çiftleşen bir dişi Kutup ayısına ait olduğunu belirledi.
500 bin yıl sonra bir araya geldiler
Tarihsel olarak boz ayılar, Alaska‘dan Meksika‘ya ve Pasifik Okyanusu‘ndan Mississippi Nehri‘ne kadar uzanıyordu. Bununla birlikte, avcılar Kanada’nın Yüksek Arktik bölgesinde giderek daha sık boz ayı görüldüğünü bildirdiler. Bilim insanları ise kuzeye doğru göçün sorumlusunun iklim değişikliği ve yaşam alanlarına insan müdahalesi olduğunu söylüyor.
Öte yandan Kutup ayıları da deniz buzu kaybı nedeniyle kuzeyden güneye göç ediyor. Kutup ayıları artık karada daha uzun süreler kalıyor ve enerjilerini sürdürebilmek için onlarca yıl öncesine kıyasla daha fazla vücut yağı kullanmak zorundalar.
İki tür bundan sadece yaklaşık 500 bin ile 600 bin yıl öncesinde ayrılmıştı. Bu yüzden de birbirleriyle çiftleşmelerinde bir engel olmuyor. Ancak melez türlerin mevcut biyolojik çeşitlilik için bir tehdit oluşturabileceğinden veya kimi türlerin yok olmasına ya da yer değiştirmesine neden olabileceğinden endişeleniyor.
Osnabrück’teki melez ayı
Bilinmeyen cevaplar
Melezlerin doğurgan olup olmadığı gibi pek çok bilinmeyen var. Ancak 21’nci yüzyıl ilerledikçe kutup ayılarının yerini boz ayıların ve hatta keskin melezlerin aldığını görmek mantıksız değil.
Tennessee’deki Vanderbilt Üniversitesi’nde Paleontolog Larissa DeSantis, The Independent’a verdiği demeçte, “Boz ayılarının ve Kutup ayılarının belirli ortamları için benzersiz adaptasyonları olduğundan, melezler çoğu zaman iki türden daha güçlü değil. Bununla birlikte, melezlerin daha güçlü olduğuna dair örnekler de var” dedi. DeSantis bu konuda daha fazla araştırma yapılması gerektiğini söyledi.
Türkiye, 2020 yılında da Avrupa’dan en çok plastik atık alan ülke oldu. Bir önceki seneye göre plastik atık ithalatında yüzde 13 artış gerçekleşti ve her gün 241 kamyon dolusu plastik atık Türkiye’ye geldi. Son 16 yılda ise Avrupa’dan Türkiye’ye gelen plastik atıklar 196 kat arttı.
Çin’in 2018 yılındaki plastik atık ithalatı yasağının ardından plastik çöplerin yeni adresi olan Türkiye’de her sene plastik atık ithalatı katlanarak artmaya devam ediyor.
Greenpeace ekibinin, Kasım 2020’de Adana’da çektiği görüntüler, ithal edilen plastiklerin bir kısmının doğaya atıldığını ya da yakıldığını gözler önüne sermişti. Ekibin Nisan 2021’de yeniden Adana’ya yaptığı saha gezisinde durumun değişmediği ortaya çıktı. Çekilen görüntüler Avrupa’dan gelen plastik çöplerin doğaya atıldığını ya da yakıldığını bir kez daha ortaya çıkardı.
Greenpeace Akdeniz, “Türkiye plastik çöplüğü olmasın” diyerek başlattığı projede plastiklerin çevreye, deniz canlılarına ve en nihayetinde insan sağlığına yönelik tehlikelerine karşı plastik atık ithalatının acilen yasaklanmasını talep ediyor.
Greenpeace Akdeniz’in Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) ve İngiltere Ulusal İstatistik Dairesi‘den topladığı veriler şöyle:
Türkiye, 2020 yılında Avrupa Birliği ülkeleri ve İngiltere’den toplam 659,960 ton plastik atık ithal etti.
2019 yılında Avrupa’dan Türkiye’ye gelen plastik atık miktarı 582,296 tondu. 1 yılda plastik atık ithalatıyüzde 13 arttı.
Türkiye 2020 yılında da Avrupa’dan en çok plastik atık alan ülke oldu. Türkiye Avrupa plastik atık ihracatının yüzde %28’ini karşıladı.
Plastik atık ithalatı son 16 yılda (2004’ten bu yana) ise 196 kat arttı.
Türkiye’ye 2020 yılında en çok plastik atık gönderen ilk beş ülke: İngiltere (209,642), Belçika (137,071), Almanya (136.083), Hollanda (49.496), Slovenya (24.884)
Greenpeace Akdeniz Biyoçeşitlilik Projeler Lideri Nihan Temiz Ataş, Türkiye’nin “Sıfır Atık” hedefine her geçen gün katlanarak artan ithal plastik atıklarla ulaşmasının mümkün olmadığını belirterek acilen ithalatın yasaklanması gerektiğini belirtti:
“Geçen sene başlattığımız ‘Türkiye Plastik Çöplüğü Olmasın’ kampanyamız sonucunda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı plastik atık ithalatı kotasını düşürdü; bu adımın güzel ancak yeterli olmadığını o zaman da söylemiştik. Verilerden ve sahadan gördüğümüz kadarıyla Avrupa’nın en büyük plastik çöplüğü olmaya devam ediyoruz. Hatta kotanın düştüğü günden sonra da artış devam ediyor. Bu durum, denetim mekanizmalarının sıkılaştırılması gerektiğini gösteriyor. Bununla birlikte Çevre ve Şehircilik Bakanı, Ocak ayında hedefin sıfır atık ithalatı olduğunu belirtti. Bakanlığın bu taahhüdünü acilen gerçekleştirerek plastik atık ithalatı yasağı eylem planını açıklamasını, denetim ve şeffaflık mekanizmalarını artırmasını talep ediyoruz.”
Bugüne kadar meydana gelmiş en büyük nükleer kazalardan biri olarak kabul edilen Çernobil Nükleer Felaketi‘nin 35. yıldönümünde, felaketin dünyaya ve Türkiye’ye yansımalarını nükleersiz.org koordinatörü, Yeşil Gazete ve Sivil Sayfalar yazarı, bağımsız araştırmacı Pınar Demircan anlattı.
Demircan, her sene Çernobil felaketi anılırken, felaketle ilgili aynı şeylerin söylenmediğini hatırlatarak, “Yapılan her araştırma bize felaketle ilgili yeni bilgiler sunuyor. Bir arkeoloji çalışması gibi katman katman yeni bilgilere ulaşıyoruz” ifadelerini kullandı.
Sovyetler Birliği hükümeti, kaza sebebiyle hayatını kaybedenlerin sayısını az göstermekle suçlanmıştı.
Kanser vakaları arttı
Pınar Demircan, meydana gelen kazadan sonra bazı araştırmalara göre kanser vakalarında artış yaşandığına dikkat çekti ve felaketin sağlığa olan etkileriyle ilgili şunları söyledi:
Bu bir şekilde sizi öldürmese bile süründürecek. Sonu ölüme giden bir hastalıklar silsilesi.”
‘Yetişmesinden endişe etmeliyiz’
Mersin’de çalışmaları devam eden Akkuyu Nükleer Güç Santrali hakkında da değerlendirmelerde bulunan Demircan, santralin 2023’e yetiştirilmeye çalışılmasının oldukça tehlikeli olduğuna şöyle dikkat çekti:
Uzun süreli ve maliyetli bir yatırımın 2023’e yetiştireceğiz şiarıyla gerçekleştiriliyor olması bizim üzerinde ciddi olarak düşünmemiz gereken bir mesele. Çünkü, bu acele yapılan ve eksikliklerin yok sayıldığı bir iş olduğu anlamına geliyor.
Yetişmemesinden ziyade, o tarihe yetişmesinden endişe ediyor olmamız gerek.”
Reasürans devi Swiss Re, önümüzdeki 30 yıl boyunca iklim değişikliğinin sebep olacağı ekonomik tehditlerin çığır açan bir analizini yayınladı. Yeni İklim Ekonomisi Endeksi, stres testi analizi gerçekleştirerek, iklim değişikliğinin dünya ekonomisinin %90’ını oluşturan 48 ülkeyi ne şekilde etkileyeceğini değerlendiriyor ve bu ekonomilerin iklime karşı dirençliliklerini sıralıyor.
Araştırmaya göre en çok Asya’da yer alan ülkelerin ekonomileri etkileniyor. İklim değişikliğinin etkilerinin en şiddetli yaşanacağı senaryoda Çin, GSYİH’sinin yaklaşık %24’ünü kaybetme riski taşırken, dünyanın en büyük ekonomisi ABD’nin GSYİH’sinin yaklaşık %10’u, Avrupa’nın ise yaklaşık %11’i risk altında bulunuyor.
Türkiye ise Paris Anlaşması’na uyumlu hedefler benimsemesi halinde GSYİH’de kayıp riskini %2,5 ile sınırlandırabilirken, önlem alınmadığı takdirde, GSHİY’nin yaklaşık %10,3’ünü kaybetme riski taşıyor.
Küresel ekonominin karşılaştığı uzun vadeli tehditlerin en büyüğünü iklim değişikliği oluşturuyor. Herhangi bir hafifletici önlem alınmadığı durumda, küresel sıcaklıkların 3°C’nin üzerinde artabileceği belirtiliyor. Bu durum ise , dünya ekonomisinin önümüzdeki 30 yıl içerisinde %18 küçülmesi anlamına geliyor.
Swiss Re Enstitüsü tarafından oluşturulan İklim Ekonomisi Endeksi, Paris Anlaşması’nda belirlenen hedeflere ulaşmak amacıyla kararlı adımların atılması durumunda küresel ekonomi üzerindeki baskının azalabileceğini gösteriyor. Bu senaryo, günümüzde sunulan taahhütlerin güçlendirilmesini gerektiriyor. Net sıfır emisyonlu ekonomiye geçişin hızlandırılmasında kamu kurumları ve özel sektörün önemli rol oynaması gerekiyor.
Swiss Re Enstitüsü, dört farklı sıcaklık artışı senaryosu uyarınca, 48 ülkenin ekonomisinin iklim değişikliğinin süregelen etkilerinden ne şekilde etkileneceğini değerlendirmek üzere stres testi yöntemini uyguluyor. Küresel ısınma, hava koşullarına bağlı doğal afetlerin etkisini şiddetlendirdiği için, ciddi gelir ve verimlilik kayıplarına yol açabiliyor. Örneğin, deniz seviyesinin yükselmesi, verimli şekilde kullanılabilecek arazilerin kaybına neden oluyor ya da ısı artışı ürün kaybına sebep olabiliyor. artan sıcaklıklardan en fazla Ekvatoral bölgelerdeki gelişmekte olan ülkelerin etkileneceği öngörülüyor.
Çin, karbon emisyonunu 2030’a kadar zirveye çıkardıktan sonra 2060’ta net sıfır emisyon hedefini açıkladı.
Dünyanın en büyük ekonomilerinin GSYİH’si 30 yıl içerisinde %10’luk kayıp yaşayabilir
Küresel ısınmanın 3,2°C artış gösterdiği olumsuz senaryoda Çin’in, yüzyılın ortasına kadar GSYİH’sinin yaklaşık dörtte birini (%24) kaybetmesi öngörülüyor. ABD, Kanada ve İngiltere ekonomilerinin hepsinin yaklaşık %10’luk kayıp yaşaması bekleniyor. Sıcaklık artışından Avrupa biraz daha fazla etkileniyor (%11). Finlandiya veya İsviçre gibi ülkelerin ekonomileri daha az etkilenirken (%6), Fransa veya Yunanistan gibi ülkelerin ekonomilerinde ise daha fazla (%13) etkili olacağı öne sürülüyor.
İklim risklerinden 10 milyar kişi olumsuz etkilenecek
Swiss Re Enstitü’sünün Yönetim Kurulu Başkanı Thierry Léger, araştırmanın sonuçlarına ilişkin şunları söyledi:
“İklim riskleri; toplumların, şirketlerin ve bireylerin tamamını olumsuz etkiliyor. 2050 yılına gelindiğinde dünya nüfusunun, özellikle iklim değişikliğinden en çok etkilenen bölgelerde artış göstererek, yaklaşık 10 milyara ulaşması bekleniyor. Bu durum, risklerin azaltılması ve net sıfır hedefine ulaşılması amacıyla hemen harekete geçmemizi gerektiriyor. Kısa zaman önce yayınladığımız biyolojik çeşitlilik endeksimizde, doğa ve ekosistem hizmetlerinin ekonomiye önemli fayda sağladığını ortaya koyuyoruz. Ancak bu kaynaklar aynı zamanda yoğun tehdit altında bulunuyor. Bu nedenle iklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybı, sağlıklı bir ekonomi ve sürdürülebilir geleceğin sağlanması için bir arada ele almamız gereken zorluklar.”
En kırılgan ülkeler, gelişmekte olanlar
Swiss Re Enstitüsü, her bir ülkenin iklim risklerinden kaynaklanan ekonomik etkisini değerlendirmenin yanı sıra, bu ülkeleri aşırı kuru ve yağışlı hava koşullarına karşı savunmasızlığına göre sıralandırıyor. Enstitü aynı zamanda ülkelerin, iklim değişikliğinin etkileriyle mücadele etme kapasitesini de değerlendiriyor. Bu bulgular bir araya getirilerek, ülkelerin iklim değişikliğinin etkilerine karşı direncinin sıralaması oluşturuluyor.
Hindistan, 181 ülke arasında iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine en açık beşinci ülke.
Sıralama, GSYİH etki analiziyle benzer bulgular sunuyor. Analiz, iklim değişikliğinin etkilerinden en fazla etkilenen ülkelerin, genellikle, artan küresel sıcaklıkların etkilerine uyum sağlamak ya da etkilerini azaltmak üzere en az finansal kaynağa sahip ülkelerle aynı olduğunu ortaya koyuyor. Bu bağlamda en kırılgan ülkeler arasında Malezya, Tayland, Hindistan, Filipinler ve Endonezya yer alıyor. ABD, Kanada, İsviçre ve Almanya’nın da aralarında bulunduğu kuzey yarımkürede yer alan gelişmiş ülkeler, en az kırılganlık gösteren ekonomiler olarak öne çıkıyor.
Kamu ve özel sektörün rolü
Atmosfere en fazla karbon salan ülkeler tarafından atılan adımlar, iklim hedeflerine ulaşma yolunda önem taşıyor. Kamu ve özel sektör, özellikle küresel ısı artışını 2°C ile sınırlamak için hayati önem taşıyan sürdürülebilir altyapı yatırımlarına yönelik dönüşümde kolaylaştırıcı rol oynayarak bu dönüşümü hızlandırabilir. Uzun vadeli yükümlülükler ve taahhüt edilen uzun vadeli sermayeler göz önüne alındığında, emeklilik fonları ve sigorta şirketleri gibi kurumsal yatırımcıların oynayacağı rol öne çıkıyor.
Swiss Re Enstitüsü’nün Baş Ekonomisti Jérôme Haegeli konuyla ilgili şunları kaydetti:
“İklim değişikliği sistemik bir risk ve yalnızca küresel ölçekte ele alınabilir. Şimdiye kadar çok az ilerleme kaydedildi. Hükümetlerin ve özel sektörün net sıfır emisyon hedefleri kapsamında şeffaflık ve saydamlık konuları önem taşıyor. Düşük karbonlu bir ekonomiye geçiş, ancak kamu ve özel sektörün bir arada hareket etmesiyle mümkün olabilir. Kırılgan ekonomilere finansal akışların yönlendirilmesinde kolaylık sağlamak amacıyla küresel işbirliği önem taşıyor. Bugün rotamızı doğru tarafa çevirerek; daha yeşil, daha sürdürülebilir ve daha dirençli bir dünya inşa etme fırsatımız bulunuyor.”
İklim riskleri infogramı: WWF
Haegeli, “Gerçekleştirdiğimiz analiz, net sıfır emisyonlu ekonomilere yatırım yapmanın faydalarını gösteriyor. Örneğin, yıllık 6,3 trilyon dolar değerindeki küresel altyapı yatırımlarının yalnızca %10 artırıldığı durumda, ortalama sıcaklık artışının 2°C ile sınırlandırılması mümkün. Bu miktar, gerekli önlemin alınmadığı durumda karşılaşacağımız küresel GSYİH kaybının yalnızca küçük bir bölümünü oluşturuyor” dedi.
İklim değişikliğini hafifletmek, bir dizi önlemin hayata geçirilmesini gerektiriyor. Doğa temelli çözümlerin ve karbon dengeleme çözümlerinin, teşviklerle ve karbon fiyatlandırma politikalarıyla desteklenmeleri gerekiyor. Bu önlemlerin yanı sıra, yeşil ve sürdürülebilir yatırımların taksonomisi için uluslararası bir dil birliğine ihtiyaç duyuluyor. Finansal raporlama kapsamında kurumların, Paris Anlaşması ve net sıfır emisyon hedeflerine ne şekilde ulaşmayı planladıklarını düzenli olarak kamuoyuyla paylaşmaları gerekiyor. Sigorta kurumları; hane halklarının, şirketlerin ve toplumların iklim değişikliğiyle mücadele ve uyum süreçlerindeki birikimleri sayesinde, risk transfer kapasitesi, risk bilgisi ve uzun vadeli yatırımlarda önemli rol oynuyor.