Ana Sayfa Blog Sayfa 1284

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca: Türkiye’de iki kişide Mu varyantı görüldü

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, dünkü Kabine Toplantısı‘nın ardından yaptığı açıklamalarda, ilk olarak Kolombiya‘da tespit edilen ‘Mu‘ varyantının Türkiye’de iki kişide görüldüğünü ifade etti.

Koca, virüsle ilgili ilave bir tedbir getirmeyi düşünmediklerini söyledi.

İki vaka dışında başka vaka yok

Sağlık Bakanı, Mu varyantıyla ilgili şu açıklamalarda bulundu:

Yeni bir tedbir anlamında değil şu an ilave bir tedbir getirmeyi düşünmüyoruz. Çünkü şu ana kadar bizim yeni varyant olarak tespit ettiğimiz 2 vaka dışında olmadı ‘Mu’ ile ilgili. Dolayısıyla ağırlıklı Delta ve Delta Plus şeklinde ve yüzde 90’ı geçen oranda söz konusu. Giderek aşılama oranının da artışıyla vakaların aşağı doğru düşeceğini düşünüyorum ama bizim toplumsal bağışıklık oluşuncaya kadar tedbirleri, maske, mesafe gibi bildiğimiz klasik tedbirlere mutlak uyumu sağlamamız gerekiyor.”

Bakan Koca, genel olarak aşılama oranlarının giderek arttığını ifade etti ve “100 milyon sayısına herhalde 2-3 gün içinde erişmiş olacağız. Bu anlamda önemli bir sayı. Çift doz ve en az bir doz aşı olma oranı da giderek yükseldi” dedi.

Türkiye’de dün itibariyle vaka sayısı 20 bin 962 olurken, test sayısının ise 301 bin 164 olduğu açıklandı. 271 kişi ise koronavirüs sebebiyle hayatını kaybetti.

49 milyon 946 bin 816 kişinin birinci doz aşı olduğu, 38 milyon 628 bin 745 kişinin ikinci doz aşı olduğu ve 9 milyon 28 bin 86 kişinin de üçüncü doz aşı olduğu bilgisi paylaşıldı.

Mu varyantı nedir?

Mu varyantı, Dünya Sağlık Örgütü‘nün (DSÖ) haftalık bülteninde “bağışıklık kaçışının potansiyel özelliklerini gösteren bir mutasyonlar kümesine sahip” olarak tanımlandı.

DSÖ tarafından ilgilenilen beş varyanttan biri olarak listelenen Mu varyantı, henüz endişe verici varyant kategorisine dahil edilmese de potansiyel tehdit unsuru olarak görülüyor.

DSÖ’nün raporunda, koronavirüs varyantı olan Mu varyantının aşılara karşı dirençli bir varyant olabileceğine vurgu yapıldı.

ABD Adalet Bakanlığı: Teksas’ta kürtaj olmak isteyen kişilere yönelik saldırılara müsamaha yok

Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı, dün ülkenin Teksas eyaletinde kürtaj olmak isteyen veye bu hizmeti veren kişilere yönelik saldırılara müsamaha göstermeyeceğini duyurdu.

Eyalette yakın zamanda yürürlüğe giren ve kürtajı neredeyse tamamen engelleyen yasa, yaptırımı vatandaşa bırakıyor. Yaklaşık altı haftalık hamilelikten sonra kürtaj sağlayan veya kürtaja “yardım veya yataklık eden” herkesi dava etmelerini sağlıyor.

Kişiler FACE Yasası ile korunacak

Konuyla ilgili açıklama yapan ABD Adalet Bakanı Merrick Garland, Bakanlığın 1994 tarihli kadın sağlığı hizmetlerine erişim özgürlüğü yasası olan FACE Yasası ile üreme sağlığı hizmetleri almak veya sağlamak isteyenleri koruyacağını açıkladı.

Ayrıca Garland, “Bir kürtaj kliniği veya üreme sağlığı merkezi saldırıya uğradığında, bakanlık federal güvenlik güçlerinden destek sağlayacak” dedi.

FACE Yasası, üreme sağlığı hizmetleri alan veya sağlayan bir kişiye müdahale etmek için güç kullanımını ve fiziksel engellemeyi yasaklıyor.

Çeşme, Plastik Kirliliği ile Mücadele Eylem Planı’nı açıkladı

WWF Akdeniz Girişimi’nin Blue Panda Yelkenlisi, Akdeniz’in karşı karşıya olduğu tehditlere dikkat çekmek için yola çıktığı “Akdeniz’in Hazinelerini Korumak” başlıklı yolculuğunda Plastik Atıksız Şehirler Ağı’na pilot ilçe olarak katılan Çeşme’yi ziyaret etti.

Bu ziyaret kapsamında, Çeşme Belediye Başkanı Ekrem Oran, Çeşme Plastik Kirliliği ile Mücadele Eylem Planı’nın ana hatlarını açıklayarak, tüm Çeşme halkını ve ilçedeki işletmeleri öncülük ettikleri eylemlere katkıda bulunmaya çağırdı.

Plastik kirliliğini 2030’a kadar yüzde 30 azaltacak

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2019 yılında, plastik kirliliğini önleme konusunda önemli bir adım atarak WWF’in (Dünya Doğayı Koruma Vakfı), “Doğada Plastiğe İzin Yok” kampanyasına tam uyum vaadinde bulunmuştu.

WWF’in “Plastik Atıksız Şehirler Ağı”na katılma kararı alan İzmir Büyükşehir Belediyesi, böylelikle İzmir’in en geç 2030 yılına dek kademeli olarak plastik atıkların doğaya karışmadığı bir şehir olacağını duyurmuştu.

Sahillerinin doğal güzelliğini korumak için gerekli adımları atacağını duyuran Çeşme ilçesi de geçen yıl, WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) ve İzmir Büyükşehir Belediyesi arasında imzalanan Plastik Atıksız Şehirler Ağı (Plastik Smart Cities) protokolü kapsamında pilot ilçe oldu. Çeşme, önümüzdeki iki yıl içinde plastik kirliliğini yüzde 30 azaltmayı taahhüt ediyor.

Atığın yüzde 27’si geri dönüştürülebilir

Çeşme’de yapılan hane ve hane dışı atık analizi çalışmaları, toplam atığın içerisinde yüzde 27,60 oranında geri dönüştürülebilir atık olduğunu gösteriyor. Malzeme bazlı dağılıma bakıldığında, plastik atıklar bu oranın yüzde 23’ünü oluşturuyor.

Ayrıca, İzmir’de oluşan atıkların yüzde 7,36’sı plastik iken, Çeşme’de bu oran yüzde 11,62’ye yükseliyor. Bu, Çeşme’de yapılacak çalışmaların büyük bir dönüşüm potansiyeli taşıdığını gösteriyor. Yapılan kapsamlı atık analizi çalışmaları, periyodik olarak devam ediyor ve yıllık değişiklikler düzenli olarak izleniyor.

Eylem Planı’nda neler var?

Çeşme’nin Plastik Atıksız Şehirler kapsamında hazırladığı Eylem Planı’nda öne çıkan başlıklar şöyle:

  • Çeşme Belediyesi binasında ve Belediye’nin özel işletmelerinde (6 adet restoran/cafe) tek kullanımlık plastiklerin yasaklanması.
  • Belediyenin organizasyonlarında ve halka açık tüm etkinliklerinde tek kullanımlık plastiklerin kaldırılması.
  • Pazar yerlerinde kullanılan plastik poşetlerin aşamalı olarak kaldırılması yerine kese kağıdı kullanılması.
  • Plastik ve diğer geri dönüştürülebilen atıkların kaynağında ayrıştırılmasını sağlayan 8 adet mobil atık getirme merkezlerinin sayısının artırılması.
  • Çeşme’deki işletmelerin Plastik Atıksız Çeşme için, Belediye’nin bu konudaki çalışmalarına destek olması.
  • Düzenli olarak Çeşme Belediyesi’nin düzenlediği ve halkın katılımının sağlandığı atık toplama etkinliklerinin düzenlenmesi, bu konudaki farkındalığın artırılması.
  • Plastik atık azaltımı için yapılan tüm faaliyetlerin uygulanmasının yanı sıra, bu konudaki bilinç ve farkındalığın arttırılması, projenin başarıya ulaşmasındaki en önemli hususlar arasında yer alıyor.
  • Çeşme Belediyesi, Eylem Planı’nda yer alan tüm çalışmaların halkla şeffaf bir şekilde paylaşılacağı, çalışmalarla eş güdümlü ilerleyecek, kapsamlı bir iletişim planı hazırladı.

‘Çeşme’yi Plastik Atıksız Şehir haline getireceğiz’

Çeşme Belediye Başkanı Ekrem Oran, Çeşme’nin Eylem Planı hakkında “Oceans Asia’nın yaptığı açıklamada pandemi sonrası okyanuslarda 1.6 milyar maske biriktiğini ve bunun doğadan yok olması için gereken sürenin 450 yıl olduğunu açıkladı. Çeşme’nin Plastik Atıksız Şehir olması için çıktığımız bu yolda, Toplumsal bilinci artıracak, çocuklarımızı çevreye duyarlı bireyler olarak yetiştireceğiz” dedi.

Oran açıklamasının devamında “Üretim biçimlerimizi, tüketim alışkanlıklarımızı değiştireceğiz. WWF Türkiye ile imzaladığımız protokol çerçevesinde taahhüt ettiğimiz gibi Çeşme’yi Plastik Atıksız Şehir haline getireceğiz. Temizlik İşleri, Çevre Koruma ve Kontrol müdürlüklerimiz, sivil toplum kuruluşlarımız, gönüllü çevre dostlarımızla ormanlık alanlarda çöp toplama etkinlikleri düzenleyerek, toplumsal duyarlılığı artırıyor, insanlarımızın çevre konusunda daha dikkatli olmaları için çağrılarımızı yapıyoruz. Çeşme’de her sektörden çevre konusunda hassas esnaflarımızın da plastiksiz daha temiz ve sürdürülebilir bir gelecek için bizimle birlikte yürüyeceklerini biliyorum” ifadelerini kullandı.

‘Plastik sorunun çözümü için umut vadediyor’

WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) Genel Müdürü Aslı Pasinli ise, “Son dönemde yaşadığımız, hepimizi derinden sarsan müsilaj, yangın, sel, petrol sızıntısı gibi felaketler insanlık olarak bir an önce doğa ile uyumlu yeni bir başlangıç yapmamız gerektiğini gösteriyor. Plastik atık problemini çözme yolunda öncelikle tüketimin azaltılması ve daha az atık oluşturan üretim yöntemlerinin önceliklendirilmesi gerekiyor. Bunun için de doğru atık yönetim politikaları geliştirmek birincil görevimiz” dedi.

Pasinli açıklamasının devamında “Çeşme Belediyesi ile yaptığımız detaylı atık analizi çalışması Çeşme’nin, geri kazanım ve geri dönüşüm için oldukça büyük bir potansiyele sahip olduğunu gösteriyor. Azaltımın yanı sıra kaçakların önüne geçmediğimiz takdirde, yakın bir gelecekte deniz yaşamını etkileyen büyük felaketler ile karşılaşmamız kaçınılmaz. Çeşme Belediyesinin açıklamış olduğu Eylem Planı bizleri plastik sorununun çözümü olduğu konusunda umutlandırıyor. Bir yıl sonra plastik atıkları yüzde 30 azaltılmış Çeşme’de buluşacağımızı temenni ediyoruz” ifadelerine yer verdi.

Plastik Atıksız Şehirler Ağı

Plastik Atıksız Şehirler Ağı, 1961 yılında kurulan ve halen 100’den fazla ülkede, 5.000’den fazla çalışanı ve 5 milyondan fazla destekçisi ile dünyanın önde gelen bağımsız doğa koruma kuruluşu olarak faaliyet gösteren WWF tarafından kuruldu.

WWF, dünyanın dört bir yanındaki şehirleri birleştirerek ve iyi uygulama çözümlerine erişim sağlayarak, belirli bölgelerde uygulanmakta olan başarılı girişimleri ve iyi uygulamaları hızlandırmayı amaçlıyor. Paydaşları, plastiksiz denizler için bir araya getiren Plastik Atıksız Şehirler Ağı da, plastik atıkların doğru yönetimi ile ilgili bir bilgi paylaşım platformu. Plastik Atıksız Şehirler Ağı katılımcıları, doğaya sızan atık miktarlarını azaltmak için atacakları adımları, Eylem Planlarıyla duyuruyor.

WWF, Plastik Atıksız Şehirler ile dünya çapında 1.000 şehre ulaşarak buralardan doğaya karışan plastik kirliliğini en geç 2030’a kadar sıfırlamayı hedefliyor. Şehirler, doğadaki plastik kirliliğinin en önemli sebepleri arasında. Öte yandan denizlerdeki plastik kirliliğinin yüzde 80’i karasal kaynaklardan geliyor.

Petrol endüstrisinin iklim değişikliğine yeni çözüm önerisi: Daha fazla boru hattı

Yazan: Audrey Carleton

Yeşil Gazete için çeviren: Esin İleri

*

Amerika Birleşik Devletleri’nde iki tartışmalı proje, sıvı karbondioksiti Mısır Kuşağı (Corn Belt) üzerinde, beş eyalet boyunca, Iowa’dan Kuzey ve Güney Dakota eyaletlerine taşıyacak bir boru hattı döşemeyi öneriyor. Borular kıvrılarak çayırlardan geçecek, su yollarını delecek ve tarım alanların etrafından dolanacak.

Bu, Ortabatı kırsalında yaşayanların alışık oldukları bir manzara; bölge zaten halihazırda doğalgaz ve ham/rafine petrol boru hatlarından oluşan bir ağa ev sahipliği yapıyor. Ama bu borular yeraltından yeni çıkarılmış petrol ve doğalgazı taşımayacak, tam aksi yönde faaliyet gösterecekler: Kilometrelerce çelik silindir, endüstriyel tesislerden emilen karbondioksiti, petrol sondajı için yeniden kullanılacağı ya da dünyaya geri pompalanacağı depolama alanına taşıyacak.

Karbon yakalama ve ayrıştırma (CCS: Carbon Capture and Sequestration) adı verilen bu işlemde, karbondioksitin endüstriyel kaynaklardan uzaklaştırılarak atmosfere girmesi ve dolayısıyla küresel ısınmaya neden olmasını engellendiği iddia ediliyor. İşte, petrol ve doğalgaz endüstrisi tarafından önerilen ve şüpheli etkinliği ile bilinmeyen riskleri nedeniyle tartışmalara yol açan proje bu.

Navigator CO2 Ventures ve Summit Carbon Solutions adlı iki karbon yakalama şirketi, yakalanan karbondioksiti Ortabatı’yı aşarak kalıcı yeraltı ayrıştırma tesislerine taşıyacak boru hatlarının döşenmesini öneriyor. Associated Press’in bildirdiğine göre (27 Temmuz 2021) henüz hiçbir projeye ruhsat verilmedi ama her iki proje de oldukça ilgi görüyor ve 2024 yılına kadar faaliyete geçmeleri umuluyor. (ExxonMobil de ayrıca, Teksas’taki Houston Gemi Kanalı boyunca inşa edilecek, maliyetinin 100 milyar dolar olacağını ve yılda 100 milyon metrik ton karbondioksit (CO2) depolayacağını iddia ettiği benzer bir proje önerdi.)

En çok federal yöneticiler ve fosil yakıtçılar savunuyor

Navigator şirketi, “daha yeşil bir gezegen için çözüm” sloganıyla 1200 millik (yaklaşık 1931 kilometre) boru hattının reklamını yapıyor. Ancak ABD’de etkisi büyümekte olan ilerici çevre grupları koalisyonu, bu temenninin bir safsatadan ibaret olduğunu düşünüyor.

ABD Enerji Bakanlığı’nın bu konudaki araştırma ve geliştirme için milyonlarca dolara yeşil ışık yakması ve Biden yönetiminin Altyapı Planı ve 2022 Federal Bütçesi aracılığıyla bu alana milyarlarca dolar yatırım yapmayı önermesi nedeniyle, iklim aktivistlerinin gözü son aylarda karbon yakalama ve ayrıştırma meselesi üzerine çevrildi. 19 Temmuz’da, ABD’de ve Kanada’da bulunan yüzlerce çevre grubu, her iki ülkedeki federal yasa koyuculara karbon yakalama konusundaki endişelerini dile getiren bir açık mektup imzaladılar ve karbon yakalamayı “gereksiz, etkisiz, son derece riskli, adil enerjiye geçiş süreciyle çelişen ve çevresel adalet ilkelerine karşı” bir süreç olarak tanımladılar.

“Karbondioksitin (CO2) taşınması ve depolanması, tehlikeli boru hatlarından oluşan ve yeraltı enjeksiyon bölgelerine bağlı devasa bir ağ gerektirir; her biri de kendilerine özgü tehlikeler barındırır” denilen mektupta bu tehlikeler; sızıntı veya çatlak tehlikesi, içme suyu kirliliği, patlamalar ve boğulmaya neden olabilen sıkıştırılmış karbondioksit salımına bağlı hava kalitesi sorunları olarak sıralıyor. (Projeyi eleştirenler arasında, yeraltında depolama için sınırlı alan olduğu ve söz konusu depolamanın kaçınılmaz olarak başarısızlığa uğrayacağı yönündeki endişelerini dile getirenler de bulunuyor.)

Bu risklere rağmen, karbon yakalama ve ayrıştırma federal yöneticiler, kâr amacı gütmeyen büyük çevresel kuruluşlar, fosil yakıt ve kömür endüstrileri gibi birçokları tarafından artmakta olan atmosferik sera gazı emisyonu sorununa makul bir çözüm olarak övülüyor.

Bu teknoloji nedeniyle çevreciler bölünmüş olsa da, Çevre Savunma Fonu (Environmental Defense Fund) ve Doğal Kaynaklar Savunma Konseyi (Natural Resources Defense Council) gibi büyük çevreci gruplar, ABD’deki emisyonları azaltmanın çözümü olarak karbon yakalamayı işaret ediyor. Bu grupların desteğinin ardında yatan şey, kısmen de olsa, uluslararası bir otorite olan Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) küresel ısınmayı 1.5 santigrat derece ile sınırlamak ve iklim değişikliğinin en kötü etkilerini azaltmak için karbon yakalamayı gerekli bulması.

Yanlış vaat: Fosil yakıtçılar ne yaptıklarını çok iyi biliyor

Ama birçok çevreci bunu, çevreyi kirleten endüstrilerin varlıklarını sürdürmek için ürettikleri bir “yanlış vaat” olarak eleştiriyor. Yenilenebilir kaynaklara karşı kamusal ilginin ve yatırımların artması ve bir de Covid-19’un ardından petrolün çökmesi ile birlikte, eleştirmenler karbon yakalamanın fosil yakıt çıkarlarına kamu finansmanı talep ederken kirli yakıtları çıkarmaya ve yakmaya devam etmelerine izin veren yeni bir teknoloji sunduğuna inanıyor.

Yerli Çevre Ağı’nda (Indigenous Environmental Network) karbon fiyatlandırma eğitim koordinatörü olan Dr. Tamra Gilbertson, “Karbon yakalama konusunda çok fazla iklime dair dezenformasyon var, ki bunun sebebi de aşikâr: Fosil yakıt endüstrileri bundan faydalanıyor,” diyor:  “[Bu] teknoloji iklime hiçbir fayda sağlamayacak. Özel sanayi sektörlerine ve bu büyük çokuluslu şirketlere fayda sağlıyor. Ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar.”

Karbon yakalama ve ayrıştırma (CCS), atmosferdeki karbondioksit seviyelerini azaltan veya azalttığını iddia eden birkaç farklı teknoloji türünden biri: Karbondioksiti doğrudan endüstriyel tesislerde toplayarak, sıkıştırarak, soğutarak ve sıvı hale dönüştürerek başka bir yere taşıyıp yeraltında depolanmasını sağlıyor. Birkaç farklı yolla gerçekleştirilebilmesine rağmen, karbon yakalama için en yaygın olarak kullanılan teknik, fabrikalardan çıkan egzoz veya baca gazını bir havalandırma yardımıyla doğrudan toplamayı içeriyor; oradan soğutma kulelerine taşınıyor ve CO2 moleküllerini aminlere bağlarken diğer tüm bileşikleri ayıran kimyasal bir çözeltiden geçiyor.  Ayrılan şey, hava yoluyla atmosfere bırakılırken damıtılmış karbondioksit bir kompresöre gönderiliyor ve burada bir sıvıya dönüştürülerek, kamyonlar veya boru hatları vasıtasıyla ayrıştırma tesislerine taşınıyor.

Başka bir yöntem olan Karbon Yakalama/Kullanım ve Depolama (CCUS: Carbon Capture/Utilization and Storage), aynı şeyi etkili bir şekilde yapıyor  ancak ürünü, Gelişmiş Petrol Geri Kazanımı (EOR) olarak adlandırılan bir süreçte tükenmiş petrol ve gaz rezervlerini canlandırmak için sondaj sıvısı olarak kullanıldığı petrol ve gaz alanlarına gönderiyor. Doğrudan Hava Yakalama (DAC) veya Karbondioksit Giderme (CDR), karbondioksiti doğrudan atmosferden topladığını iddia ediyor -ancak bu teknoloji henüz geniş ölçekte uygulanmış değil.

Navigator,  CO2 altyapısını “ileriye dönük” olarak tanıtıyor. Şirket şu anda, emisyonları doğrudan kaynağından toplayıp kalıcı bir yeraltı ayrıştırma alanına gönderecekleri endüstriyel müşterilerin ticari ilgisini ölçüp tartmakla meşgul. Summit Carbon Solutions, ticari sürecinde biraz daha ileride, Ortabatı’daki 31 etanol rafinerisinden çıkan karbonu ayırmak için ortaklık anlaşması yapmış durumda. (Her iki şirket de eski petrol endüstrisi yöneticileri tarafından yönetiliyor: Navigator Yönetim kurulu Başkanı Matt Vining önceden TPF Gas Services’de iş geliştirme müdürlüğü yapıyordu, Summit Operasyon Müdürü James Powell ise uzun yıllar Kinder Morgan ve BP şirketlerinde çalıştı. Her iki şirket de Motherboard’un yorum talebine yanıt vermedi.

Teoride mümkün ama ya uygulama?

Bu teknoloji dünyanın iklim sorunlarını teoride çözebilir. Uygulamaya gelince, Gilbertson gibi rakipler bunun pahalı ve etkisiz olduğunu söylüyor. Mevcut CCS tesisleri, kendi yarattığı emisyonların yalnızca bir kısmını yakalama kabiliyetine sahip, üstüne üstlük tesislerin kendisi başlı başına muazzam bir enerji gerektiriyor. New School for Social Research’te misafir akademisyen olan June Sekera tarafından yapılan 2020 tarihli bir literatür incelemesi, karbon yakalama teknolojisinin ayrıştırdığı miktardan daha fazla karbonu yaydığını ortaya koydu. Makalenin vardığı sonuca göre, atmosferik CO2 giderimini önemli ölçüde azaltabilecek tek endüstriyel yöntem yenilenebilir enerji kaynaklarıyla çalışan doğrudan havadan yakalama tesisleri aracılığıyla karbon depolamaktan geçiyor. Ancak bu, beraberinde birtakım riskler de getiriyor ve Sekera’nın kendi görüşü de aynı sonuçlara ulaşmak için ağaç dikmeye yatırım yapmak ve dünyanın doğal karbon depolarını yenilemek için orman yangınlarını azaltmak gibi daha güvenli yollar olduğu yönünde.

Sekera’ya göre, kamu kaynaklarının büyük ölçekte karbon yakalamaya tahsis edilmesi, dikkatleri bu nedenlerden uzaklaştırıyor.  Makalede, 1 milyar ton CO2’yi (ABD’de 2019’da salınan toplam sera gazı hacminin yaklaşık altıda biri) atmosferden uzaklaştırmak için halihazırda mevcut olan petrol altyapısının çok ötesinde sayılarda boru hatlarının gerekeceği ve bunun için de Delaware eyaletinin 10 katı büyüklüğünde bir alana ihtiyaç olduğu belirtiyor.

Sekera, “Çok yüksek miktarda boru hattı söz konusu,” diyor ve bunun riskli olduğunu çünkü bu boru hatlarının sızdırdığının ortaya çıktığını ifade ediyor. Geçen yıl, geliştirilmiş petrol üretimi (EOR) şirketi Denbury Resources Inc.’e ait olan ve Mississippi’deki Yazoo bölgesi üzerinden CO2 taşıyan bir boru hattı kırıldı; olayın gerçekleştiği yerin yakınında yaşayan 45 kişi hastaneye kaldırılarak tehlikeli derecede yüksek CO2 seviyelerine maruz kaldıkları için tedavi gördü. Yetkililer, kurbanların sersemlemiş göründüğünü, kimilerinin ağızlarının köpürdüğünü, kimilerinin ise “zombi gibi davrandığını” bildirdi. Araştırması sırasında bunun gibi bir dizi başka CO2 boru hattı kırılması olayı bulan Sekera, yoğun bir şekilde karbon yakalama tesisleri inşa etmenin sağlık üzerindeki etkileri konusunda endişeli.

Sekera, “Kaçınılmaz olarak birileri öldürülecek” diyor.

‘Çevre ve iklim ırkçılığını güçlendirecek bir teknoloji’

Karbon yakalama, içerdiği tüm tehlikeye rağmen, yeşil teknolojinin bir nimeti olarak güçlü bir üne sahip oldu. Sekera ve Gilbertson, bunun varlıklarını sürdürmek için borulara sıkı sıkı tutunan ve emisyonlarını azaltmak için maliyetli tesisler inşa eden kömür ve fosil yakıt sektörlerinin daha geniş bir dezenformasyon kampanyasının parçası olduğuna inanıyor. (Bir zamanlar ölü olan petrol ve gaz kuyularını canlandırmak için sıvı CO2’nin kullanıldığı EOR’ye gelince, bu teknoloji kelimenin tam anlamıyla fosil yakıt endüstrisinin ömrünü uzatmak için kullanılıyor.)

Gilbertson, New Mexico’daki kömürle çalışan ve önerilen bir karbon yakalama ilavesi onaylanmazsa 2022’de kapatılması planlanan bir tesis olan San Juan Üretim İstasyonu’na işaret ediyor: “Şirket CCS için bastırıyor [çünkü o] bu tesis için bir can simidi. CCS altyapısı inşa edildiği sürece, yani daha uzun bir süre, tesis açık kalacak. CCS’nin getirilerine dayanarak kendini meşrulaştırıyor.”

Gilbertson, federal fonların karbon yakalamaya tahsis edilmesinin kirletici endüstrilere yönelik diğer kurtarma paketlerinden farklı olmadığını düşünüyor. Buna ek olarak, CCS tesislerinin ABD’deki çevresel eşitsizlikleri daha da güçlendireceğini belirtiyor: CCS tesisleri, mevcut endüstriyel tesislere bağlı olmaları nedeniyle, düşük gelirli yerli ve etnik toplulukları etkileyen kirlilik miktarını çoğaltacaktır.

Gilbertson, “Bu, eşitsizlikleri ve gözden çıkarılan bölgeleri daha da kemikleştiriyor, çevre ve iklim ırkçılığını ileriye taşıyor” diyor.

WE ACT for Environmental Justice’in kurucularından ve yöneticisi Peggy Shepard da aynı düşüncede.  Summit ve Navigator boru hatlarının muhtemelen Ortabatı’daki kabile topraklarını tarumar edeceğini belirterek, bilimsel olarak uygulanabilirliği henüz kanıtlanmamış bir teknoloji için bu fedakârlığa değmeyeceğini söylüyor.

Shepard, “Karbon yakalamanın ya da karbon ayrıştırmanın işe yaradığına, bu işlemi gerçekleştirebileceğimize ve uzun vadeli etkilerinin ne olabileceğine dair hiçbir bilimsel kanıt yok” diyor: “İşe yarayacağını bildiğimiz teknolojilere para yatırabilecekken, neden kanıtlanmamış bir teknolojiye daha fazla para yatıralım ki?”

İşçiler için ‘Yeşil dönüşüm’ daha avantajlı

Beyaz Saray Çevre Adaleti Danışma Konseyi (WHEJAC) başkanı olan Shepard, geçtiğimiz günlerde Biden yönetiminin #Adalet40 (#Justice40) taahhütlerinde özetlenen bir tavsiyeler listesi kaleme almasına yardımcı oldu. Bu liste federal iklim yatırımlarının yüzde 40’ını, çevresel bozulmanın sonuçlarının yükünü tarihsel olarak üstlenen ön saflardaki topluluklara ayırma hedefine uygun bir dizi adımdan oluşuyor. Listede yer alan tavsiyelere göre, “[çevresel adalet] topluluğuna fayda sağlamayacak” projeler listesinde ikinci sırada CCS yer alıyor. Listenin üçüncüsü sırasında ise doğrudan “havadan yakalama” var.

Ortabatı’daki bu iki boru hattının WE ACT’nin korumak için kurulduğu topluluklar açısından oluşturduğu tüm risklere ek olarak, ABD Enerji Bakanlığı’nın ilgisini çeken binlerce kilometrelik yeni boru hattında sayısız başka riskler var.

DeSmogBlog’un yakın zamanlı bir haberine göre, petrol endüstrisiyle uzun süredir finansal bağı olan ve Obama döneminde Enerji Bakanı olarak görev alan Ernest Moniz tarafından yönetilen Energy Futures Initiative (EFI) adlı yeni kurulan bir grup, geçtiğimiz günlerde, boyutu mevcut ABD petrol ve gaz boru hattı ağının iki katı olan bir karbon yakalama boru hattı ağı için detaylı bir plan oluşturdu. Hazırladıkları proje, Ohio Nehri Vadisi, Körfez Kıyısı ve Wyoming’de her biri yerel emisyonları yüzlerce metrik ton azaltan karbon yakalama ve ulaşım merkezleri inşa etme planlarını içeriyor.

Detaylı proje, Biden yönetiminin 2030 yılına kadar ekonomi genelindeki emisyonların yüzde 50’sini azaltmasına ve 2050 yılına kadar net sıfır hedefine ulaşmasına yardımcı olurken, aynı zamanda “karbondan arındırılması zor sektörlerde” işleri korumayı hedefliyor. Proje ayrıca, federal hükümeti Trump yönetiminin 2020 Enerji Yasası aracılığıyla geçen aralık ayında karbon yakalamaya tahsis ettiği 8 milyar dolarlık fonu büyütmeye teşvik ediyor.

ABD’de boru hattı altyapısını çoğaltmayı amaçlayan her girişime şüpheyle yaklaşan Gilbertson, bunun gerçek riskler taşıdığına dikkat çekiyor. 2019’da yapılan bir araştırmaya göre, eski petrol ve gaz altyapısındaki sızıntılar, patlamalar ve benzer sorunlar “istisnai olmaktan ziyade yaygın” durumda ve CCS altyapısı da bundan muaf değil. EFI’nin planı, IPCC’nin “yeraltı depolaması için enjekte edilen CO2’nin yüzde 99’unun 100 yıl boyunca güvenli olacağı” yönündeki tahminine atıfta bulunarak bu tehlikeleri göz ardı ediyor. (Motherboard EFI’ye ulaştı ancak şirket temsilcileri yorum yapmayı reddetti.)

Bununla birlikte, EFI’nin projesi ABD’deki boru hattının hacmini üç katına çıkarmanın çalışanların işlerini korumalarına yol açacağını ortaya koyuyor. Planın ilk destekçisi, uzun süredir bir iklim çözümü olarak karbon yakalama teknolojisinin oluşturulmasını güçlü bir şekilde destekleyen ve 56 işçi sendikasından oluşan AFL-CIO federasyonu.

Kâr amacı gütmeyen bir çevre izleme kuruluşu olan Food and Water Watch’ın politika direktörü Mitch Jones, “68 bin millik (yaklaşık 110 bin km) CO2 boru hattı önerisine baktığında organize emeğin göreceği şey istihdamdır” diye konuşuyor.

Jones gibi muhalifler, istihdam argümanını bayat bir argüman olarak görüyor:

“Yenilenebilir enerjilerin inşası için yapılan sayısız proje teklifi iyi maaşlı işleri içeriyor. Güneş panelleri ve rüzgâr türbinleri inşa etmek için vasıflı çalışanları işe almak, ABD’de henüz başarılı olamayan karbon yakalamaya inanmaktan daha iyi bir çözümdür.

Endüstri karbon yakalamanın er ya da geç işe yarayacağını göstermek için ne zaman büyük bir gösteri düzenlese, bu her defasında muazzam bir başarısızlıkla sonuçlandı.”

Kömürlü elektrik santralin yaydığı CO2 emisyonunun üçte birini yakalamak ve toprağa gömmek üzere tasarlanan Petro Nova projesi, üç yıl içinde sona erdirildi.

Jones, Teksas’taki başarısızlıkla sonuçlanan bir deneyin bunun en iyi örneği olduğunu belirtiyor. 2017 yılında, NRG Energy ve Japon madencilik ve metal şirketi JX Nippon, doğrudan petrolden 4.6 milyon kısa ton (1 kısa ton= 907.18 kg) karbondioksit emisyonu emmeye hazır bir karbon yakalama tesisi olan ve Houston, Teksas’ın 48 km güneybatısında kömürle çalışan Petra Nova elektrik santralinin inşasına (DOE’den sağlanan 195 milyon dolarlık finansmanın yanı sıra) 1 milyar dolar harcadı. Petra Nova, kömür santralinin emisyonunun üçte birini yakalamak ve bir boru hattı aracılığıyla, yakalanan karbonun fosil yakıt çıkarımını desteklemeye devam etmek için toprağa enjekte edileceği, 81 mil ötedeki West Ranch Petrol Sahası’na göndermek için tasarlandı. Tesis inşa edilirken yeşil enerji altyapısının yeni bir sembolü haline gelmişti. Rice Üniversitesi’nde çevre mühendisliği profesörü olan Daniel Cohan, şubat ayında Gizmodo’ya verdiği bir demeçte, dünyada bir elektrik santralinin içindeki en büyük karbon yakalama tesisi olan Petra Nova için “karbon yakalamanın neler yapabileceğinin simgesiydi” dedi.

Ama, Reuters’in geçen yıl bildirdiğine göre, faaliyette bulunduğu üç yıl boyunca, tesiste 367 gün elektrik kesintisi yaşandı, tesis ayrıca emisyon depolama hedefinin yüzde 17 gerisinde kaldı. Covid-19’a tepki olarak petroldeki çöküşün ardından, 2020 Mayıs’ında tesis temelli olarak kapatıldı. NRG, bu kısa ömürlü projenin reklamını yapmaya devam ediyor ve onu bir başarı olarak tanıtıyor.

‘Kamu fonları bu teknolojilere harcanmamalı’

Shepard, başarısız olan bir teknolojiye inanmaya devam etmenin israfla eşanlamlı olduğunu söylüyor. Karbon yakalama için, altyapı programı veya federal bütçe yoluyla yapılacak büyük ölçekli bir federal fonlamanın, yenilenebilir enerji gibi daha zaruri projelere harcanabilecek fonlardan çalacağını ve bir yandan da petrol, gaz ve kömür endüstrileri için can yeleği görevi göreceğinden endişelenen Shepard, “Bunlar, bizi emisyonları azaltma konusundaki zor görevi yerine getirmekten alıkoyacak çözümlerdir” diyor.

“İnsanlar bunlardan geçiş teknolojileri olarak söz ediyor,” diye devam ediyor:  “Ancak bize göre, bunlar para harcamamız gereken teknolojiler. Kamu fonları, istihdam yaratan ve fosile bağımlı işleri gerçekten yenilenebilir enerji işlerine dönüştüren çözümlere harcanmalıdır.”

Shepard kendisini federal bir temiz enerji standardı oturtmaya, yani kimi yerelleştirilmiş olanların aksine, karbon yakalama veya nükleer enerji gibi tartışmalı “köprü” teknolojilerini içermeyen, kabul edilmiş bir yenilenebilir enerji tanımı yaratmaya adadı.

Tıpkı Shepard gibi karbon yakalama için sürekli önerilen fonlamadan endişe duyan Gilbertson ise küçük ölçekli yenilenebilir enerji kaynaklarına destek veriyor.

Gilbertson, “Küçük ölçekli ve yenilenebilir enerji projeleri için kullanılabilecek birçok fon, fosil yakıt endüstrilerini desteklemeye tahsis ediliyor ve işte bu gerçek bir iklim suçudur” diyor ve şöyle bitiriyor: “Buna harcayacak zamanımız yok. Karbon yakalama ve ayrıştırma savaşını gerçekten çok hızlı bir şekilde kaybediyoruz.”

Makalenin orijinali için tıklayın 

 

Yunanistan’da yangınların ardından İklim Krizi Bakanlığı kuruldu

İklim krizinin neden olduğu aşırı sıcakların ve kuraklığın etkisiyle Yunanistan‘da etkili olan orman yangınlarının ardından hükümet, İklim Krizi Bakanlığı kurma kararını aldı.

Yeni kurulan İklim Krizi Bakanlığı’nın başına, daha önce Avrupa Birliği Komisyonu’nun insani yardım ve kriz yönetiminden sorumlu üyesi olarak görev yapan Hristos Stilyanidis getirildi.

‘Afet önleme çalışmaları elimizdeki en etkili silah’

Stilyanidis, yeni görevindeki ilk konuşmasında, “Bu görevi kabul ederek beraberinde getireceği sorunlar ve sınavların tamıyla farkındayım. İklim değişikliğinin etkileri bizi yakaladı ve acilen büyük değişime katkıda bulunmamız gerekiyor. Afet önleme ve hazırlık çalışmaları elimizdeki en etkili silah” ifadelerini kullandı.

Stilyanidis, bu görevde, yangınla mücadeleyi ve afet sırasında yardım operasyonlarını yönetecek, ayrıca iklim değişikliği koşullarında sıcaklık artışına adaptasyon politikasından sorumlu olacak.

Başbakan’dan özür

Yangınların ardından Yunanistan Başbakanı Kyriakos Miçotakis, ülke genelinde devam eden yangınlarla mücadeledeki başarısızlık için halktan özür dileyerek, hataların tespit edilip düzeltileceğine dair vaatte bulunmuştu. Ayrıca bir takım kabine değişiklikleri yaşanmıştı.

Öte yandan yangın söndürme uçaklarının yetersizliğinin ardından Yunan Ordusu Hava Kuvvetleri Komutanı Yorgos Kuumendakis de istifasını sunmuştu.

Pınar Gültekin’in cinayetine ilişkin davada dört kişi hakkında iddianame hazırlandı

Muğla‘nın Ula ilçesinde Cemal Metin Avcı tarafından öldürülen üniversite öğrencisi  Pınar Gültekin‘in davasında katil zanlısının bazı yakınlarının suç delillerini yok edip gizlediklerine dair haklarında yeterli şüphe bulunduğuna kanaat getirilerek, ayrı ayrı cezalandırılmaları talep edildi.

Muğla Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sanık Avcı’nın yakınları için hazırlanan ek iddianamede, olayın geçmişine ve alınan ifadelere yer verildi.

‘Yeterli delil var’

İddianamede şüpheliler Eda Avcı, Selim Avcı, Ayten Avcı ve Şükrü Gökan Orhan‘ın, “kasten öldürme” olayından sonraki bir olay diliminde birlikte bağ evine gidip suç delillerini yok ederek gizlediklerine dair haklarında kamu davası açılabilmesi için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edildiği belirtildi.

Açıklamada “Şüphelilerin mahkemenizde yargılanarak esas dosya ile birleştirilmek suretiyle ayrı ayrı cezalandırılmalarına karar verilmesi kamu adına iddia ve talep olunur” denildi.

AA’nın aktardığına göre Gültekin ailesinin avukatı Rezan Epözdemir, yaptığı açıklamada, başından beri sürecin içerisinde başka faillerin de olduğunu belirterek “Bu iddianameyle yargılama önemli ölçüde genişledi. Bundan sonra da hukuki surecin sonuna kadar takipçisi olacağız, adaletin tecellisi ve maddi gerçeğin ortaya çıkması için mücadelemiz devam edecek” dedi.

Neler yaşandı?

Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi İktisat Bölümü öğrencisi Pınar Gültekin 16 Temmuz 2020’de Akyaka Mahallesi‘nde yalnız yaşadığı evinden ayrılmış, aynı gün ablasıyla telefonla görüştükten sonra kendisinden bir daha haber alınamamıştı.

Ailesinin ihbarı üzerinde çalışmalar başlatılmış, başta suçlamaları reddeden eski erkek arkadaşı Cemal Metin Avcı, deliller ortaya konunca Gültekin’i bağ evinde öldürdüğünü, cesedini yaktıktan sonra varille Gülağzı mevkisindeki ormanlık alana attığını itiraf etmiş ve tutuklanmıştı.

Katil zanlısının kardeşi Mertcan Avcı da telefon sinyallerinin ağabeyiyle aynı zaman diliminde olay yeri ve yakınlarında tespit edilmesi üzerine jandarma ekiplerince gözaltına alınmış, “delil karartmak” suçlamasıyla tutuklanmıştı.

Dava süreci

Muğla 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesince kabul edilen iddianamede, Cemal Metin Avcı’nın “canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet, kardeşi Mertcan Avcı’nın da “suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme” suçundan 5 yıla kadar hapisle cezalandırılması istendi.

9 Kasım 2020’deki ilk duruşmada mahkeme heyeti, sanıkların tutukluluk hallerinin devamına, Pınar Gültekin’in kesin ölüm nedeninin saptanması için İstanbul Adli Tıp Kurumu ilgili 1. Adli Tıp İhtisas Kuruluna yazı yazılarak yeniden rapor istenmesine ve olay yeri inceleme uzmanı ve bilirkişi marifetiyle olay yerinde keşif yapılmasına karar verdi.

4 Ocak 2021’deki ikinci duruşmada baba Sıddık Gültekin, mahkemede adil yargılama olmadığını öne sürerek salonu terk edip reddi hakim talebinde bulunmuş, duruşma 15 Şubat’a ertelenmişti.

Kardeşi tahliye edildi

Üçüncü duruşmada mahkeme heyeti Cemal Metin Avcı’nın tutukluluk halinin devamına, kardeşi Mertcan Avcı’nın yurt dışı yasağı ile tahliyesine karar verdi. Yeniden keşif talebini de reddeden mahkeme heyeti, bu celse dinlenemeyen tanıklardan birinin dosyaya yeni bir şey katmayacağından dinlenmesine yer olmadığına, bir tanığın ise sonraki celseye zorla getirilmesine, Adli Tıp Kurumundan gelecek raporun beklenmesine hükmederek duruşmayı 26 Nisan’a ertelemişti.

Dördüncü duruşmada mahkeme heyeti, sanıklardan Cemal Metin Avcı’nın tutukluluk halinin devamına, Adli Tıp Kurumundan gelecek raporun beklenmesine, android şifresi ile ilgili yazılan müzekkere ile ilgili, Adalet Bakanlığı Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğüne gönderilmesine hükmederek duruşmayı 12 Temmuz’a ertelemişti.

Beşinci duruşmada mahkeme heyeti, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğüne gönderilen adli yardımlaşma talebinin dönüşünün beklenmesine, sanık müdafilerinin talebi doğrultusunda Adli Tıp Kurumu 3. Üst Kurulunun gönderdiği rapora esas Kimya İhtisas Dairesi Toksikoloji Şubesi raporunun bir örneğinin mahkemeye gönderilmesinin istenmesine karar vererek duruşmayı 27 Eylül’e ertelemişti.

G20 Sağlık Bakanları Toplantısı bitti: Yoksul ülkelere daha fazla Covid-19 aşısı gönderilecek

İtalya‘nın başkenti Roma‘da 5-6 Eylül tarihlerinde düzenlenen G20 Sağlık Bakanları Toplantısı, Roma Bildirisi‘nin kabul edilmesi ile sona erdi.

Dünyanın en zengin ülkelerinin Sağlık Bakanları tarafından imzalanan bildiride gelişmekte olan ülkelere desteğin artırılmasına ve söz konusu ülkelere daha fazla Covid-19 aşısı gönderilmesine dair madde yer aldı.

Toplantının ardından basın toplantısı düzenleyen İtalya Sağlık Bakanı Roberto Speranza, dünyadaki aşı eşitsizliğinin çok fazla olduğunu ve sürdürülebilir olmadığını belirterek, dünyanın bir kısmının aşısız bırakılmasının yeni mutasyonlara neden olacağını ve herkese zarar vereceğini söyledi.

‘Kimse geride bırakılmamalı’

Aşı kampanyasında kimsenin geride bırakılmaması gerektiğini ifade eden Speranza, “En güçlü ülkeler önemli kaynaklara yatırım yapmaya ve en kırılgan olanlara aşı göndermeye kararlılar. Bu sistemi ikili olarak ve COVAX’tan başlayarak uluslararası platformlar aracılığıyla güçlendirmeliyiz” dedi.

Speranza, “Aşıyı tüm dünyaya ulaştırmak istiyoruz ve gerekli yatırımları yapacağız. Yeterli olacak mı? Daha fazlası gerekecek mi? Dünya ülkeleri bu yönde taahhütte bulunuyor” ifadelerini kullandı.

‘Tek Sağlık yaklaşımına yatırım’

Herkesin, herhangi bir ayrım olmaksızın tedaviye erişim hakkı olduğuna dikkati çeken Speranza, “Sağlıkta bugünün ve yarının acil durumlarına karşı yanıt vermek için insanlara, hayvanlara ve çevreyi tek bir ekosistem olarak alan ‘Tek Sağlık’ yaklaşımına yatırım yapmak istiyoruz.” ifadelerini kullandı.

Finans konusu ekim ayında konuşulacak

Toplantının ardından yayınlanan 11 sayfalık ve 33 maddeden oluşan bildiride yeni bir mali taahhütte bulunulmazken, Speranza bu konuların ekim ayında yapılacak olan G20 Sağlık ve Ekonomi Bakanları‘nın ortak toplantısında ele alınabileceğini aktardı. Speranza, “Masaya koyduğumuz araçları finanse edecek kaynakları bulmak için belirleyici bir fırsat olacak” dedi.

Speranza, yoksul ülkelerin de kendi ülkelerinde aşı üretmelerine yardımcı olunması gerektiğini vurgulayarak, “Dozları aktarmak yeterli değil. Dünyanın diğer alanlarını metodolojileri ve prosedürleri üretebilir, paylaşabilir hale getirmeliyiz” dedi.

Küresel Aşı ve Aşılama Birliği (GAVI) verilerine göre 2021’in sonuna kadar düşük gelirli ülkeler için 2 milyar doz sağlama hedefine rağmen COVAX kapsamında 139 ülkeye 230 milyondan biraz fazla Covid-19 aşı dozu teslim edildi.

Küçük boyda avlanan yaklaşık 7 ton istavrite el konuldu

Su ürünleri av sezonun açılmasıyla Beylikdüzü ilçesinde bulunan Gürpınar Su Ürünleri Hali‘nde 1-6 Eylül tarihlerinde yapılan ortak denetimlerde boy yasağına aykırı şekilde avlanılmış balıklar tespit edildi. Yaklaşık 7 ton civarında 414 kutu küçük boyda istavrite el konuldu ve balıklar sosyal yardım kurumuna verildi.

Ortak denetimler, İstanbul İl Tarım ve Orman Müdürlüğü Balıkçılık ve Su Ürünleri Şube Müdürlüğü Gürpınar İrtibat bürosu Su Ürünleri Kontrol Görevlileri, Sahil Güvenlik Marmara ve Boğazlar Bölge Komutanlığı Gürpınar Karakol Komutanlığı personelleri ve İBB Zabıta Daire Daire Başkanlığı tarafından yapıldı.

1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu ve ilgili mevzuat kapsamında 7 ton ağırlığında küçük boyda istavrite boy yasaklarına aykırı avlanıldığından dolayı el konulurken, toplam beş kez idari para cezası da uygulandı.

Uluslararası Af Örgütü: Suriye’ye geri dönen sığınmacılar işkence ve tecavüze maruz bırakılıyor

Uluslararası Af Örgütü, Suriye‘den ayrılmak durumunda kalıp daha sonra da ülkeye dönmek zorunda kalan sığınmacılarla ilgili yeni bir rapor hazırladı.

Hazırlanan rapora göre, Suriye’ye dönen sığınmacılar güvenlik güçleri tarafından keyfi olarak gözaltına alınıyor, işkence ve cinsel saldırıya maruz bırakılıyor.

27 gözaltında kayıp vakası var

Raporda 2017 yılı ortasından 2021 yılı başlarına kadar olan dönemde Almanya, Fransa, Türkiye, Ürdün, Lübnan gibi ülkelerden Suriye’ye dönen sığınmacıların yaşadıkları incelenirken, 13’ü çocuk olmak üzere 66 kişiye yönelik ağır insan hakları ihlallerinde bulunulduğu saptandı.

Raporda, 59 kişi Suriye’ye geri döndükten sonra keyfi olarak gözaltına alındığı, 33 kişinin de gözaltında ya da sorgu sırasında işkenceye ve kötü muameleye maruz kaldığı belirtildi. 27 gözaltında kayıp vakası da tespit edildi.

Bununla birlikte beş kişinin gözaltında hayatını kaybettiği, 17 kişinin de kayıp olduğu kaydedildi.

Cinsel saldırı ve tecavüz suçları

Öte yandan raporda, cinsel saldırı suçlarına da yer verildi. Yedi kişinin tecavüze uğradığı, 14 kişinin de cinsel saldırıya maruz bırakıldığı belirtildi. Cinsel saldırıya maruz bırakılanların içinde beş kadın, 13-19 yaşlarında bir kişiyle beş yaşındaki bir kız çocuğu var.

Raporda Lübnan’dan ülkeye geri dönerken sınırda 25 yaşındaki kızıyla birlikte yakalanan Alaa isimli Suriyeli bir kadının anlattıklarına da verildi. Alaa beş gün boyunca gözaltında tutulduklarını ifade etti ve “Kızımın elbiselerini çıkardılar. Kelepçeleyerek duvara astılar. Dövdüler. Tamamen çıplaktı. Biri penisini ağzına soktu” dedi.

‘Suriye, geri dönenler için güvenli bir yer değil’

Hazırladıkları raporla ilgili açıklamalar yapan Uluslararası Af Örgütü Almanya Genel Sekreteri Markus N. Beeko, Suriye’nin geri dönenler için güvenli bir yer olmadığını ifade ederken, “İnsanları kaçırılma ve işkenceye maruz kalma tehlikesinin olduğu bir ülkeye göndermek devletler hukukuna aykırı. Suriye’de de durum bu” dedi.

Bekoo, hükümetlere insanları doğrudan ya da dolaylı bir biçimde Suriye’ye geri dönmeye zorlamaya son verme çağrısında bulunurken, “Tüm hükümetlerin devletler hukukundan doğan, kaçan Suriyelilere uluslararası koruma sağlama yükümlülüğü var” ifadelerini de kullandı.

İngiltere’den New York’a bir uçuş ekonomiye 3 bin dolardan daha pahalıya mal olabilir

Yeni yayınlanan bir rapora göre İngiltere’den New York’a yapılacak bir uçuş, iklim krizinin etkileri nedeniyle uzun vadede küresel ekonomiye 3 bin dolardan daha pahalıya mal olabilir.

Araştırmacılar söz konusu çalışma için iklim krizinin ekonomik maliyetini incelediler. Sonuçlarda bu yüzyılda küresel gayri safi yurtiçi hasıladan yaklaşık yüzde 37’lik bir kesinti olacağını buldular. Bu oran Büyük Buhran döneminde yaşanan kesintinin iki katına denk geliyor.

Buradan yola çıkarak yayılan her bir ton karbondioksit için küresel ekonminin yüzyıl sonunda 3 bin dolar daha kötü olacağını tahmin ettiler.

‘Isınmanın maliyeti çok daha yüksek’

Araştırma, Cambridge Üniversitesi, University College London ve Imperial College London‘dan uzmanların yanı sıra İsviçre, Almanya, ABD ve Avusturya‘dan uluslararası ortaklar tarafından yürütüldü.

The Guardian’da yer alan habere göre yazarlar çoğu tahminde yangınların, sellerin, kuraklıkların ve iklim krizinin diğer etkilerinin ekonomik büyümeyi etkilemediğini varsaydıklarını ancak “aksi yönde kanıtlar bulunduğunu” söylediler.

University College London’dan Dr. Chris Brierley, “İklim değişikliği, Kuzey Amerika’daki son sıcak hava dalgası ve Avrupa’daki seller gibi zararlı olayları çok daha olası kılıyor. Ekonomilerin aylar içinde bu tür olaylardan kurtulacağını var saymayı bırakırsak, ısınmanın maliyeti belirtilenden çok daha yüksek görünüyor” dedi.

Brierley açıklamasının devamında “İklimin ekonomik büyümeyi nasıl değiştirdiğini daha iyi anlamamız gerekiyor, ancak küçük uzun vadeli etkilerin varlığında bile emisyonları azaltmak çok daha acil hale geliyor” ifadelerini kullandı.

‘Ülkelerin çabalarına bağlı’

Uluslararası Uygulamalı Sistem Analizi Enstitüsü ve Imperial College London’dan Jarmo Kikstra, ekonomik etkinin ülkelerin emisyonları azaltarak iklim kriziyle savaşmak için ne kadar hazır olduğuna bağlı olacağını söyledi.

Delaware Üniversitesi ve Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu’ndan Dr. James Rising ise şunları söyledi: “İklim değişikliğinin riskleri hakkında ne kadar çok şey bilirsek, o kadar acil eylem olur. Her yıl iklim değişikliğiyle bağlantılı daha fazla doğal afet gördük ve küresel net sıfır emisyon elde edene kadar durum daha da kötüleşmeye devam edecek.

Bu çalışmada ileriye doğru atılan büyük adımlardan biri, yalnızca sıcaklıktaki ortalama değişikliklerden ziyade, maliyet tahminlerinde doğal afetler veya iklim değişkenliği risklerini yakalamaya başlamaktır.”