İzmir’de Konak Belediye Meclisi’nin 1/1000’lik imar planlarında bina yüksekliklerini serbest bırakan kararı, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından da onaylanarak itirazlar için askıya çıkarıldı.
Bu karar ile yapılacak itirazlar reddedilir ve açılmaya hazırlanılan karşı davalarla yargıdan dönmezse; Konak sınırları içinde gökdelen yapımının önünde hiçbir engel kalmamış olacak.
İki iptalden sonra yeni girişim
1990’lı yıllardan bu yana İzmir’in merkezini oluşturan Konak ilçesinde çeşitli gökdelen yapma girişimleri sürüyor. Önceleri Basmane semtinde, eski otogar bölgesinde ‘Dünya Ticaret Merkezi’ adı altında yapılan istenen çift kuleli gökdelen için çeşitli tarihlerde verilen ruhsatlar yargıdan dönmüştü. Son olarak ise, geçtiğimiz yıl içinde yine aynı bölgeye yakın bir noktada yapılmak istenen 146 metre yüksekliğindeki gökdelen girişimi İzmirlilerin ve meslek odaları ile çevre örgütlerinin tepkileri üzerine durduruldu.
Şimdi bu plan değişikliği ile kamuoyunda ‘Zorlu Center’ bilinen bu gökdelenin önündeki imar engelleri meslek odaları ve İzmirlilerin tepkilerine rağmen kaldırılıyor. Halen bu gökdelen için Konak Belediyesinin 131 metre yüksekliğe kadar ruhsat verdiği de biliniyor. Yine son günlerde Alsancak’ta bulunan eski elektrik fabrikasının bulunduğu yere de gökdelen yapılacağı iddiaları Konak Belediye Meclisi’nin yaptığı ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisinin de onayladığı 171000’lik imar planlarının değişikliğinden sonra iyice arttı.
Askıya çıkarılan imar plan değişikliğine İzmirlilerin ve meslek odalarının ve çevre örgütlerinin 26 Ekim tarihine kadar itiraz hakkı bulunuyor. Bu itirazlar kabul edilmediği takdirde bazı meslek odalarının plan değişikliğinin iptali için dava açması bekleniyor.
Gelecek için Cumalar eyleminin öncüsü, İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg, iklim aktivistlerinin düzenlediği konserde, bu kez konuşmak yerine yöntem değiştirerek dans edip şarkı söyledi.
Geçen cumartesi günü İsveç‘in başkenti Stockholm‘de, soğuyan havaya rağmen binlerce kişi iklim eylemi için bir araya geldi. Buradaki etkinliğe katılan Thunberg, sahneye çıkarak Rick Astley‘in 80’lerin “Never Gonna Give You Up” şarkısını seslendirdi ve dans etti.
Konserin arasında gazetecilerin İskoçya‘nın Glasgow kentinde yapılacak olan COP26 İklim Değişikliği Zirvesi hakkındaki sorularını da yanıtlayan Thunberg karamsar bir tonda konuştu: “Şu anda olduğu gibi, bu COP da herhangi bir büyük değişikliğe yol açmayacak.”
Türkiye Tabiatını Koruma Derneği bilim danışmanı ve emekli öğretim üyesi Dr. Erol Kesici, Türkiye’nin en önemli doğal tatlı su gölleri Eğirdir, Beyşehir, Kovada, Büyükçekmece, Uluabat ve Eber ile doğal tuzlu Burdur ve Bafa göllerinde yaptıkları su analizi sonuçlarını açıkladı.
Kesici, son yıllarda göllerde yaşanan kuruma, kirlilik ve bunlara bağlı sorunlar nedeniyle, mikroskobik su yosunları, mavi-yeşil alg gibi isimlerle de anılan siyonobakteri tehlikesinin ciddi boyuta ulaştığını söyledi.
Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Su Ürünleri Fakültesi öğretim üyeliği sırasında 2009 yılında bu göllerden aldıkları su örneklerini tahlil ettiklerini hatırlatan Kesici, “O dönemki akademisyen arkadaşlarımızla birlikte, tatlı su göllerimiz Eğirdir, Kovada, Beyşehir, Büyükçekmece, Eber ve Uluabat’ta ‘Microcystis aeruginosa’ türü belirledik. Tuzlu göller Burdur ve Bafa’da ise ‘Nodularia sp’ türü tespit etmiştik” dedi.
Birçok göl ve su kaynağında görülen balık ölümlerinin de siyonobakteriler nedeniyle oksijensiz kalmaya bağlı boğulma neticesinde yaşandığını anlatan Dr. Kesici, “Bu toksik etkisi olan su yosunları, göllerimizdeki canlıları ve yaşamını yok ederek, göllerimizin sonunu hazırlıyor. Kirlilik, su seviyesinin azaldığı göllerde çok daha fazla tahrip edici güce sahip” diye konuştu.
Yeni yaptıkları tahlil sonuçlarına göre, bu türün aşırı artış görüldüğü sularda çözünmüş oksijen oranının 1 ml/l, nitrat konsantrasyonu oranının ise 5 mg/l düzeyini aştığını kaydeden Dr. Kesici şunları söyledi:
“Bu değerlerdeki sular ‘dördüncü sınıf’ kalite sudur. Bu tür suların, tarımda bile kullanılmaması önerilmektedir. Bu tür siyonobakterilerin, ağır metal içermeleri, besin zinciriyle tüm canlıların organlarında birikmesi sonucu çok ciddi sağlık sorunlarına da neden olmaktadır. Kirli sudan kirli ürün ve yaşam üretilir.”
‘Göllerimiz yok oluşa doğru gidiyor’
Özellikle Eğirdir, Beyşehir ve Bafa göllerindeki kirlilik ve mavi-yeşil alg bulgularının ciddi düzeyde olduğu ve bu göllerin büyük tehlike altında olduğunu söyleyen Dr. Kesici şu uyarıları yaptı:
“Bu göllerimizde su ve dip çamurunu dahi tamamen kaplamış durumda ve çürüyen göller arasında. Göllerimizde koruma-kullanımla ilgili tüm yasalar uygulanmalı, kirletici tüm dış faktörler acilen durdurulmalıdır. Mavi-yeşil alg istilasına uğrayan göllerimiz, limnolojik ve ekolojik olarak yaşamlarının son evresi olan ‘bataklıklaşma’ evresine doğru gitmektedir. Sonuç, kuruma ve yok oluş” diye uyardı.
Dr. Erol Kesici, göllerde artan kuruma sorununun yanı sıra, azot-fosfat-nitrat vb. kirlilik yükünün de aşırı oranda arttığına işaret etti. Dr. Kesici, göl suyunun durgun zamanlarında, göllerin kıyısı, içi ve su yüzeyinde oluşan peltemsi tabakaların gölün oksijensiz kalmasına yol açtığını; toksik etkisi olan mikroskobik su yosunlarının, doğal su bitkilerinin üzerine tutunarak, onların oksijenini engellediğini ve çürümelerine neden olduğunu belirtti.
En büyük neden insan faaliyeti
Bu olumsuzluklardan en çok etkilenenlerin başında tarım, turizm ve balıkçılıkla geçimini sağlayan yöre halkının geldiğine işaret eden Dr. Kesici, şöyle konuştu:
“Ülkemizde içme suyu kalitesi ve miktarı çok sınırlı. Suların kirlenmesi ve kurumasının en büyük nedeni insandır. Göl çevresinde yaşayanların, koruma ve kullanımla ilgili bilgilendirilmeleri çok önemlidir. Havza bazında tüm ekolojik boyutlardaki düzenli araştırma ve izleme programlarıyla, gölleri korumayla ilgili kamu-özel çalışma grupları oluşturulmalıdır.”
Sular azaldıkça güneş ışınlarının dip kısımlara ulaşmasının çok tehlikeli olduğuna da değinen Dr. Kesici, “Göllere ulaşan dere, çay ve kanalların bulunduğu kesimlere ve yüzey sularının geldiği her yere toplama, dinlendirme, çökertme ve arıtma sistemleri yapılarak, kirli suların ulaşımı engellenmeli. Su kalitesi çalışmaları sıklıkla yapılarak, alg çoğalmasını önceden bildiren erken uyarı sistem ve çalışmalarına öncelik verilmeli. Su kalitesi ve biyolojik çeşitliliği korumada öncelik, doğaya uyumlu düzenlemelerdir. Unutulmamalı ki su çürürse hayat çürür” dedi.
Bu yıl sekizincisi düzenlenen ve birçok belgeseli izleyicilerle buluşturanBozcaada Uluslarası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED) kapsamında düzenlenen yarışmaların sonuçları açıklandı.
100 ülkeden başvuran binin üzerinde belgesel arasından 15’inin finale kaldığı Fethi Kayaalp Büyük Ödülü‘ne yönetmenliğini Lars Edman ve William Johansson Kalén’in üstlendiği Arica filmi layık görüldü.
Arica
İsveç-Şili ortak yapımı belgesel, İsveçli bir maden şirketinin Şili’deki Arica kasabasına tonlarca atık madde ihracatını anlatıyor. Açıklamayı jüri adına canlı yayına bağlanan Türkiye’den Aslı Odman ve Kolombiya’dan Juliana Paniagua yaptı. Açıklamada şunlar söylendi:
“Belgesel, zamanımızın bir kolonyalizm vakasına ışık tutuyor. 15 yıllık bir süreçte çekilen film, bir İsveç madencilik şirketinin zehirli atıklarından etkilenen Şili’nin kuzeyindeki Arica halkına güçlü bir ses oluyor. Arica, sesi duyulmayan ve görmezden gelinen kurbanlar adına adalet savaşı veren, önemli bir film. 1980’lerden beri maruz kalınan atıklar kanser, doğumda bozukluklar ve ciddi hastalıklara sebep olmuştur. Günümüzde dahi kurbanlar adalet ve tazmin beklemektedir. Şimdi Lars Edman ve William Johansson sayesinde en azından sesleri duyuluyor ve dünya artık onları görmezden gelemiyor.”
Güneş Hariç Hiçbir Şey
İkincilik Ödülü olan Madam Melpo ödülünü, İsviçre-Paraguay yapımı Nothing But the Sun (Güneş Hariç Hiçbir Şey) filmi aldı.
Jüri ödülün verilme gerekçesini “Bu belgesel Paraguay’ın Chaco bölgesinde yaşayan Mateo Sobode Chiqueno hakkında. O ve halkı Ayoreo topraklarını terk etmek zorunda kaldı. Yerli halktan bazıları hala bu vahşi ormanda yaşamaya devam etmekte. Mateo, 1970’lerden beri kendi topraklarından getirdiği kültürel mirasını ses kasetlerine kaydediyor. Bu belgesel bize beyaz medeniyetten etkilenen bu insanların geçmişini, bugününü ve geleceğini etkileyici bir şekilde gösteriyor. Yönetmen Arami Ullón, Mateo Sobode Chiqueno‘nun yardımıyla Ayoreo halkının hikâyesini başarıyla anlatıyor” sözleriyle duyurdu.
İçteki Domuzu Yatıştırmak
Üçüncülük ödülünü ise Filipinler yapımı To Calm the Pig Inside (İçteki Domuzu Yatıştırmak) kazandı. Ödülü jüri adına Türkiye’den Mücella Yapıcı ve Brezilya’dan Márcia Gomes de Oliveira açıklarken, şunları söyledi:
“Geçen yıl ‘İçteki Domuzu Yatıştırmak’ ilk gösteriminde ünlü Slamdance Film Festivali’nin Jüri Büyük Ödülü’nü aldı. Şimdi BIFED Jürisi, Joanna Vasquez Arong’un kısa belgeselini ‘Üçüncülük Ödülü’ ile onurlandırıyor. Bu belgesel, Filipinler’de bir tayfunun paramparça ettiği bir kıyı kentinin hareketli bir portresidir. Siyah-beyaz çekilmiş, ıssızlıkta şiirselliği bulan harika bir kısa film. Yürek parçalayıcı aynı zamanda da çok güzel. ‘İçteki Domuzu yatıştırmak’ tarihi, siyaseti ve kişisel anlatıyı dokuyor. Joanna, Yolanda’nın köklerini ve yıkımının yol açtığı acıları paylaşarak büyük bir şiirsellik ve duyarlılıkla anlatıyor. Film yalnızca dramatik bir hava olayını ve iklim değişikliğini değil, aynı zamanda bir başka önemli küresel sorunu da ele alıyor: siyasi yolsuzluk ve bunun dramatik sonuçları. Joana’nın başyapıtı, en zayıfımızda bile bulunabilecek insan iradesinin gücünü belgeliyor. Reddedilemeyecek derecede güçlü bir sesin yarattığı hayatta kalmaya kararlı bir halkın geniş bir portresi. Güçlü bir kısa film ve sinematografi açısından mükemmel bir çalışma.”
İnsana Karşı Fil
Öğrenci filmlerine verilen Gaia Ödülü’nü ise Endonezya yapımı Human vs. Elephant (İnsana Karşı Fil) kazandı.
Jüri, “Yönetmen Afif Fahmi’nin ‘İnsan ve Fil’ filmi, hem sinemasal hem de bireysel ölçekte, uluslararası seyircinin de kolaylıkla ilgilenebileceği, dahil olabileceği sorunsalı ile ustaca oluşturulmuş bir hikaye” açıklamasını yaptı.
19 Ekim’e kadar devam ediyor
Festivalde tekil izleyici sayısı bin 400’ü aşarken, toplanma izlenme sayısı da 9 bine yaklaştı. 13-19 Ekim tarihleri arasında, bifed.org adresinden çevrimiçi ve ücretsiz olarak yayında olan BIFED kapsamında festival filmlerinin yönetmenleri ile soru-cevaplar ve Somalı maden işçilerinin direnişinden, yerel üretim ilişkilerine kadar farklı konulardan paneller gerçekleşti.
Soru-cevap ve paneller BIFED’in YouTube sayfası üzerinden hâlâ izleyebiliyor. Festival filmleri ise 19 Ekim Salı gece yarısına kadar izlenebilecek.
İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan küresel ısınmanın etkileri dünyanın dört bir yanında hissediliyor. Doğuda Ürdün, batıda İsrail ve Batı Şeria ile sınırlananan bir tuz gölü olan Lut Gölü‘nde de artan sıcaklıklar ve kuraklık nedeniyle su seviyesi her yıl yaklaşık bir metre geri çekiliyor.
Bu duruma ilişkin farkındalık yaratmak için işbirliği yapan İsrail Turizm Bakanlığı ve ABD’li sanatçı Spencer Tunick‘in projesi kapsamında beyaz boyayla kaplanan yüzlerce çıplak model Lut Gölü’nün etrafında yürüdü.
AFP‘nin aktardığına göre, dünya çapında onlarca büyük ölçekli çıplak çekimler gerçekleştiren Tunick, “Benim için vücut güzelliği, hayatı ve aşkı temsil ediyor” derken, modeller arasında yer alan 26 yaşındaki doktora öğrencisi Anna Kleiman, iklim krizine farkındalık oluşturmak için çekime katıldığını söyledi:
“Kıyafetlerinizi çıkardıktan sonra gerçekten çok doğal hissediyorsunuz. Onları tekrar giymek istemiyorsunuz. Ancak çıplak ayaklarla taşlara basmak bizi biraz zorladı.”
Tunick, on yıl önce de yılda yaklaşık bir metre geri çekilen gölün kıyılarında benzer bir projeye imza atmıştı.
İsrail ve Ürdün, yukarı havzadaki suyun çoğunu tarım ve içme suyuna yönlendirirken, aşırı mineral madenciliği ve iklim değişikliğinin hızlandırdığı buharlaşma, Ölü Deniz adıyla anılan göldeki sorunu daha da kötüleştirdi.
Deneyimli fotoğraf sanatçısı, beş yıl sonra geri döndüğünde, ilk çekimdeki durgun suların da çekildiğini, geride açık çukurlar bıraktığını gördüğünü anlattı.
Tunick, bir tuz sütununa dönüştüğüne inanılan Lut’un karısının İncil’deki hikayesine atıfta bulunmak için modelleri beyaz boyayla kaplamayı seçtiğini söyledi.
Muhafazakarlar sinirlendi: Kitlesel bir iğrenç olay
İsrail’deki bazı muhafazakar liderler ise Tunick’in projesini sert sözlerle eleştirdi; Turizm Bakanlığı’nın “kitlesel bir iğrenç olay” olarak nitelendirdikleri projeden sponsorluğunu geri çekmesini talep etti.
Inevitable Policy Response (IPR) programının bir parçası olarak, Birleşmiş Milletler tarafından desteklenen Sorumlu Yatırım İlkeleri (PRI) 2025’ten önce hızlandırılmış iklim politikasına ilişkin yeni ve önemli bir tahmin yayımladı.
Rapor, politika yapıcıların önemli ama gerçekçi politika eylemiyle mevcut ulusal karbondan arındırma planlarını geliştirmeleri durumunda, Paris Anlaşması’nın, küresel ısınmanın 2°C’nin oldukça altında sınırlandırılması hedefine ulaşmanın mümkün olduğunu gösteriyor.
Olası politika gelişmelerine ilişkin önemli öngörülerde bulunan ve reel ekonomi üzerindeki etkisini değerlendiren yeni küresel IPR Tahmini Politika Senaryosu (FPS), iklim politikasında 2025 yılına kadar önemli bir ivmelenmenin muhtemel olduğunu tespit ediyor.
Yüzde 50 şans öngörüyor
Yatırımcıların iklim politikası risk ve fırsatlarına nasıl yaklaştıklarını yeniden belirlemelerine yardımcı olan 2019 yılı Tahmini’ni temel alan bu yılki FPS güncellemesi, ayrıntılı düzeyde 21 büyük ekonomiyi içeriyor.
FPS, toplam CO2 emisyonlarının 2050 yılına kadar yüzde 80 oranında düşebileceğini belirtiyor ve ısınmayı 2 derecenin çok altında (1,8 derece) tutmak için yüzde elli şans öngörüyor.
Enerji ve gıda sistemlerindeki politikalar
Emisyonlardaki azalmalar, 2020’lerde enerji ile gıda ve toprak sistemleri genelinde uygulanan güçlü politikalarla sağlanıyor:
Enerji sektörü emisyonları, 2020’de yaklaşık 34 GtCO2’den 2050’de yaklaşık 9 GtCO2’ye yüzde 75 düşebilir.
Arazi sektörü emisyonları 2020’de yaklaşık 6 GtCO2’den 2050’ye kadar yılda yaklaşık -1 GtCO2’ye düşerek yüzde 125 düşerek araziyi net bir CO2 yutağı haline getirebilir.
Ancak tam sonuçlar elde edilmeden önce bir gecikme yaşanıyor. Mutlak CO2 emisyonlarının, emisyonların yüzde 16 oranında arttığı son on yılın aksine, ülkelerin mevcut Ulusal Katkı Beyanı (NDC) taahhütlerine paralel olarak 2030 yılına kadar ancak hafifçe düşeceği tahmin ediliyor.
Emisyonlar 2020’lerin ortalarında zirve yapıyor ve ardından 2025 sonrası politika uygulamalarının yürürlüğe girmesi ve daha eski, fosil teknolojilerin yerini temiz alternatifler almasıyla birlikte 2030’da azaltım oranında bir bükülme noktasına ulaşılıyor ve bu da baskın olmaya başlıyor.
Nasıl bir dönüşüm?
2021 Tahmini Politika Senaryosu, önümüzdeki on yılda kapsamlı politika değişikliklerinin enerji sisteminde nasıl bir dönüşüme yol açacağını ana hatlarıyla belirtiyor:
Sıfır emisyonlu araçlar, 2030 yılına kadar yollardaki tüm araçların yaklaşık yüzde 30’unu oluşturacak ve zaten tüm zamanların zirvesine yakın olan petrolün çöküşünü hızlandırarak 2026/27’den sonra önemli ölçüde azalacak.
Rüzgar ve güneş enerjisi, 2030 yılına kadar küresel elektrik üretiminin yüzde 30’undan fazlasını karşılayacak, bu bugünkü seviyelerin (yaklaşık yüzde 10) üç katı anlamına geliyor.
1,5 derece için yeterli değil
İklim senaryolarında genellikle göz ardı edilen gıda ve toprak sistemlerindeki hızlı değişiklikler de kritik bir rol oynuyor. Gıda üretimindeki büyük değişimler, dünyanın 2030’da et tüketiminde zirveye ulaşması ve Doğa Temelli Çözümlerin (NBS) hızlanmasıyla 30 yıl içinde arazi kullanımının net bir karbon yutağı haline geleceğini gösteriyor.
Ancak hızlı dönüşüme rağmen, bu tahmin edilen değişiklikler, daha büyük eylem gerektiren 2050’de Net Sıfır olacak şekilde ısınmayı 1,5°C’de tutmak için hala yeterli olmuyor.
1,5 derece için gerekli adımlar
Gereken Politika Senaryosu (RPS) aracılığıyla yapılan yepyeni analiz, aşağıdakiler dahil olmak üzere 1,5°C’lik bir sonuç elde etmek için temel eylemlerin altını çiziyor:
İdeal olarak 2025 yılına kadar tüm dünyada ormansızlaşmaya son verilmesi. Aksi takdirde, enerji sisteminin, potansiyel olarak biyoenerji ve karbon tutma ve depolama yöntemleri aracılığıyla daha büyük azalmaları emmesi gerekir.
En önemlisi, karbonu tutulmamış kömüre 2035 yılına kadar Çin’de tamamen son verilmesi
2040 yılına kadar neredeyse tüm piyasalarda yeni fosil yakıtlı otomobillerin aşamalı olarak kullanımdan kaldırılması ve 2045 yılına kadar küresel olarak yüzde 100 temiz güce geçişin sağlanması.
Inevitable Policy Response (IPR)
IPR, kurumsal yatırımcıları, iklim değişikliğine yönelik politika tepkilerinin tahmini hızlandırılmasıyla bağlantılı portföy risklerine ve fırsatlara hazırlamayı amaçlayan bir iklim tahmin konsorsiyumudur.
IPR, hükümetlerin şimdiye kadar olduğundan daha kararlı davranmaya zorlanacağını ve finansal portföyleri önemli geçiş risklerine maruz bırakacağını iddia ediyor. IPR kurumsal yatırımcılar ve politika yapıcılar için iki temel senaryo sunuyor:
Tahmin Politika Senaryosu (FPS):
Önceden tanımlanmış bir sıcaklık hedefi doğrultusunsa tersine-mühendislik uygulanmış diğer iklim senaryolarından farklı olarak, Tahmini Politika Senaryosu, mevcut kurumsal ve davranışsal sınırlandırmaları göz önünde bulundurarak, politika ve teknoloji gelişmelerinin ayrıntılı, gerçekçi ve olasılıklı bir değerlendirmesine dayanan yüksek kesinlikli bir politika tahmininden yola çıkıyor.
Gereken Politika Senaryosu (RPS):
Negatif Emisyon Teknolojileri ve karbon tutma ve depolamanın minimum kullanımı ile 2050 yılına kadar Net Sıfır’a ulaşmayı desteklemek için 1,5°C’lik ısınma hedefi konusunda momentum dünya çapında arttı.
Bu çalışma, sıcaklık artışlarını 1,5°C’de tutmak için hem enerji hem de gıda arazi kullanım sistemlerinde ihtiyaç duyulan politikaların ilk yol haritasını hazırlamak için politikalar, arazi kullanımı ve ekonomilerin analizini derinleştirerek IEA’nın “Net Sıfır Yolu” üzerine inşa edildi. FPS’den farklı olarak, 1,5 RPS senaryosu, 1,5°C’ye ulaşma hedefinden geriye dönük ve mevcut siyasi gerçekler göz önüne alındığında neyin ortaya çıkma olasılığından ziyade, oraya ulaşmak için neye ihtiyaç duyulacağını soruyor.
Sorumlu Yatırım İlkeleri (PRI)
PRI, Çevresel, sosyal ve yönetişim (ESG) faktörlerinin yatırım sonuçlarını anlamak ve bu faktörleri yatırım ve mülkiyet kararlarına dahil etmede uluslararası yatırımcıları ağını desteklemek için çalışır.
PRI, imza sahiplerinin, faaliyet gösterdikleri finansal piyasaların ve ekonomilerin ve nihayetinde bir bütün olarak çevrenin ve toplumun uzun vadeli çıkarları doğrultusunda hareket eder. 2006’da New York’ta başlatılan PRI, 121 trilyon ABD Doları’nın üzerinde AUM’u yöneten 4.300’den fazla imza sahibine ulaştı.
Trakya‘daki Yıldız Dağları‘ndan doğan ve 283 kilometre yol kat ederek, Meriç Nehri ile birleştikten sonra Ege Denizi‘ne dökülen Ergene Nehri‘nde su analizi yapıldı.
Edirne‘de Uzunköprü Belediyesi’nin yaptırdığı analizin sonucunda çıkan raporda, nehrin kimyasal oksit su ihtiyacının yüksek ve su kalitesinin 4’üncü sınıf olduğu belirtildi. Nehir suyunda ayrıca az da olsa siyanür, azot, krom, çinko, bakır, demir bulundu.
Raporu değerlendiren Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Çorlu Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Lokman Hakan Tecer, Ergene Nehri’ndeki suyun çok kirli olduğunun sonucuna varıldığını söyledi:
“Dikkat çeken başka bir veri de azot konsantrasyonlarının yüksek olduğunu görüyoruz. Bu da o bölgedeki tarımsal faaliyetlerden ve organik atıklara dayalı endüstrinin fazla olmasından kaynaklanan bir durumdur. Biliyorsunuz azot, denizlerde müsilaja sebebiyet veren nutrient maddedir. Bunların fazla olması, organik kirlilik açısından tehlikeli bir durum olduğunu gösteriyor.”
Ağır metallerde çok kirli bir su sınıflamasına ilişkin veriler göremediğini söyleyen Tecer, “Toplam krom burada biraz dikkat çekiyor. O bölgeyi, üçüncü sınıf su kalitesine kadar düşürmüş durumda. Fakat biliyoruz ki, bu bölgede Ergene Nehri ve kollarını besleyen derelerde evsel atık suların, sanayi atık sularının, tarımsal gübrelerin ve besin maddelerinin deşarj edilmesine bağlı yoğun bir kirlilik yaşanıyor. Uzunköprü‘deki analiz sonuçları da farklı bir şey söylemiyor aslında” diye konuştu.
‘Bütün Trakya’yı zehirliyor’
Trakya Çevre Platformu sözcüsü avukat Bülent Kaçar da Ergene Nehri’nin kirliliğiyle bölgeyi ve tarım arazilerini tahrip etmeye devam ettiğini kaydetti:
“Nehir suyunda yapılan analiz sonucu şu an siyanür, dünyanın en tehlikeli ağır metali olan kadmiyum, kurşun, bakır, demir, azotlu akması nedeniyle kanalizasyon suyu haline gelmiş durumda. Ergene Nehri’ndeki akan zehirli su, Ege Denizi’ne akarak bütün Trakya’yı baştan başa zehirlemeye maalesef devam ediyor”
Ergene Nehri Havzası’nda 300 bine yakın tarım arazisi ile yer altı içme suyu kaynaklarının da tehdit altında olduğunu hatırlatan Kaçar, “Ergene, Trakya’nın tek akan iç su kaynağıdır. Şu an sadece Uzunköprü bölgesinde bu kirlilik sebebiyle 30 bin dönüm arazinin kullanılamadığı, sulu tarım yapılamadığı, uzmanlarca dile getiriliyor” dedi.
Kaçar sözlerine şu şekilde devam etti:
“Yer altı sularına karışan kirli Ergene suları, ağır metalli, siyanürlü, kadmiyumlu su aynı zamanda içme suyu varlıklarımız tehdit ediyor. Trakya’da ciddi ve yaşamsal bir tehdit gelecek kuşaklara maalesef 1970 yılından bu yana, bu kirlilikle taşınıyor. Sanayi tesisleri arttıkça bölgemizdeki bu zehir akan nehir maalesef bizi öldürmeye devam edecek.”
Uzunköprü Kent Konseyi Başkanı Seçkin İnceoğlu ise, Ergene’nin kirli akması nedeniyle ilçenin göç verdiğini söyledi.
Ergene Nehri’nde daha önce yüzüp, balık tuttuklarını anlatan İnceoğlu, “Bırakın, şu an balığı; bir kurbağa, böcek sesi bile hiç duyamıyoruz. Bu kirlilikte bir canlının yaşaması mümkün değil. Uzunköprü’nün nüfusu 46 binlerden, 30 binlere kadar düştü. Bu tamamen tarımla geçinen ilçenin göç vermesi demektir” şeklinde konuştu.
Tarım arazilerindeki verimin azalmasından dolayı Çerkezköy’e fabrikalarda çalışmak için çok sayıda insan gittiğini belirten İnceoğlu, “Böyle olunca ekilen çeltiklerde verim alamayan çiftçi, tarlasını ekmek istemiyor. Bu nehir; böyle kirli akmaya devam ederse, Uzunköprü ilçemiz göç nedeniyle köy olmaya doğru gidiyor” dedi.
İnceoğlu sözlerine şu şekilde devam etti:
“Nehirden gelen kötü koku nedeniyle bazı mahallerde insanlar pencerelerini açamıyor. Sivrisinek popülasyonu arttı. Buradaki akan kirli su buharlaşıp tabii ki kentin üstüne de gidiyor ve bu havayı soluyan insanlar da ciddi rahatsızlanacaklardır. Ergene Nehri’mizin bir an önce temiz akmasını istiyoruz.”
Lideri olduğu suç örgütüne yönelik yürütülen soruşturma kapsamında, hakkında yakalama kararı bulunan Sedat Peker‘in de aralarında bulunduğu 26’sı tutuklu 92 şüpheli hakkında hazırlanan iddianame, Anadolu 16. Ağır Ceza Mahkemesi‘nce kabul edildi.
Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede, Peker ve diğer şüphelilere “tasarlayarak kasten öldürmeye azmettirme”, “suç işlemek amacıyla silahlı örgüt kurma ve yönetme”, “suç işlemek amacıyla kurulan silahlı örgüte üye olma”, “var olan suç örgütünün korkutucu gücünden faydalanarak silahla yağma suçuna azmettirme”, “tefecilik”, “silahla kasten yaralama” suçları isnat ediliyor.
İddianamenin kabulüne karar veren mahkeme, hazırladığı tensip zaptında 26 sanığın tutukluk halinin devamına, suç örgütü lideri olarak değerlendirilen firari sanık Sedat Peker ile şoförü U.Y. hakkında yokluğunda tutuklama kararı çıkarılmasına hükmetti.
Davanın ilk duruşması 29 Aralık’ta yapılacak.
İddianameden
Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosunca, liderliğini Sedat Peker’in yaptığı suç örgütüne yönelik yürütülen soruşturma sonucunda hazırlanan iddianamede, 30 kişi mağdur, Çekmeköy’de 31 Ağustos 2017’de silahlı saldırı sonucu öldürülen Cahit Çetin ise maktul olarak yer alıyor.
İddianamede, 26’sı tutuklu 92 şüpheliden Sedat Peker’in örgüt lideri, dokuz şüphelinin örgüt yöneticisi, 82 şüphelinin bir kısmının örgüt üyesi, bir kısmının da örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişiler olduğu belirtiliyor.
Kabul edilen iddianamede Peker’in tasarlayarak “kasten öldürmeye azmettirme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapisle, ayrıca 19 ayrı eylemden yüzlerce yılla cezalandırılması isteniyor.
Paris Anlaşması’nın onaylanmasına dair kanunun TBMM Genel Kurulu‘nda kabul edilmesinin ve 2053 yılında net sıfır emisyon hedefi konulacağının duyurulmasının ardından açıklama yapan Ekosfer Derneği, “Türkiye’nin net sıfır hedefine ulaşması için toplam seragazı emisyonunu yüzde 80 oranında azaltması gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Açıklamada “Bu hedefe ulaşmak için Türkiye’nin halihazırda 506 milyon tonu bulan seragazı emisyonlarını 32 yıl sonra 100 milyon ton civarına indirmesi ve kalan 100 milyon ton seragazının da ormanlar gibi yutak alanlar tarafından hapsedilerek net sıfır hedefine ulaşılması gerekiyor” denildi.
‘Şüphe yaratıyor’
Ancak Paris Anlaşması kapsamında Türkiye’nin 2015 yılında sunduğu mevcut Ulusal Katkı Beyanı’nın emisyonların 2030 yılında 929 milyon tona kadar çıkmasına izin verdiği hatırlatılan açıklamada “Hükümetin kömürden çıkma yönünde bir beyanının olmaması da 2053 hedefinin gerçekliği konusunda şüphe yaratıyor” ifadeleri kullanıldı.
Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı onaylamasıyla resmiyet kazanan ulusal katkı beyanı, 2030 yılında emisyonların 929 milyon tonun altında kalmasını şart koşuyor.
2019 verilerine göre Türkiye’nin toplam seragazı emisyonu 506 milyon ton karbondioksit eşdeğeri. Eğer 2030’a kadar emisyon artışı sürer ve toplam emisyonlar 900 milyon ton civarına ulaşırsa, bu sefer de Türkiye’nin “net sıfır emisyon” hedefine ulaşması için kalan 23 yıl içinde seragazı emisyonlarını 800 milyon ton civarında azaltması gerekecek.
‘Yutak kapasitesi sadece 84 milyon ton’
2019 sonunda Türkiye’nin toplam seragazı emisyonunun 506 milyon ton, yutak kapasitesinin ise 84 milyon ton olduğu belirtilen açıklamada şu tespitlerde bulunuldu:
“Yutaklar hesaba katıldığında Türkiye’nin net seragazı emisyonu 422 milyon ton oluyor. Türkiye’nin yutak alanlarının tuttuğu emisyon miktarının 2015 ve 2017 yıllarında 100 milyon tona çıktığı düşünülerek, 2053’te yutak kapasitesinin 100 milyon ton olacağı kabul edilse bile önümüzdeki 30 yılda 400 milyon tondan fazla emisyon azaltımı yapılmak zorunda. Türkiye’nin 1990 yılı toplam emisyon miktarı 220 milyon tondu.”
‘Yüzde 80 azaltım gerekiyor’
“Yutak kapasitesinin 100 milyon tona çıktığını ve bugünden sonra emisyon artışı olmayacağını varsaysak bile, toplam emisyonun 506 milyon tondan 100 milyon tona inmesi, yani yüzde 80 oranında azalması gerekecek” diyen Ekosfer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Özgür Gürbüz, şu yorumu yaptı:
“Paris beyanı eğer gerçek bir hesaba dayanıyor ve emisyon artışının devam etmesi bekleniyorsa 2053 hedefini yakalamak daha da zorlaşacak. Artış sürdükçe azaltmak daha da zorlaşacak. 2053 net sıfır hedefi, hangi çalışmaya, rapora dayanıyor bilmiyoruz. Bu hedefi ciddiye alacaksak vakit geçirmeden kömürden çıkış takvimi belirlemeli, kara ve havayoluna dayalı ulaşım politikalarına son vermeli, nükleer enerjiye harcanan kaynakları yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğine aktarmalıyız. Yoksa ‘net sıfır’ hedefi birkaç yıl içinde ‘net hayal’ hedefine dönüşür ve unutulur.”
Türkiye’den nukleersiz.org’un da bileşeni olduğu İklimime Nükleer Bulaştırma Ağı (Don’t Nuke the Climate) 31 Ekim-12 Kasım tarihlerinde Glasgow’da düzenlenmesi planlanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği 26’ncı Taraflar Konferansı (COP26) öncesinde liderlere çağrıda bulundu.
Temiz ve yenilenebilir enerji için acil bir küresel değişime ihtiyacımız olduğu vurgulanan açıklamada nükleer enerjinin bir seçenek olmadığı hatırlatılarak “Nükleer enerjiye yatırılan her dolar, yatırımları yenilenebilir enerji teknolojisinden uzaklaştırarak iklim krizini daha da kötüleştiriyor” uyarısında bulunuldu.
İklimime Nükleer Bulaştırma Ağı tarafından başlatılan kampanyaya destek olmak için [email protected] adresine kuruluşunuzun adını, temsilci olarak bir kişi ismini ve logonuzu göndermeniz gerekiyor.
‘Enerji güvenliği açısından sorunlu’
“Nükleer daha sık devreden çıkarmaların olduğu ve değişen iklim koşullarında güvenli bir şekilde çalıştırılamayan dolayısıyla ısınan bir dünyada giderek enerji güvenliği açısından sorun teşkil eden bir durumdadır. Nükleer silah testlerinden radyoaktif atık tesislerine kadar nükleer endüstrinin tarihinde işçilerin ve halkların sağlıklarının bozulduğunu, tüm canlıların hak kayıplarına uğradıklarını, yerinden edilmelere maruz bırakıldıklarını dolayısıyla bu şekilde gerek çevreye gerekse kamusal yaşama zarar verildiğini görüyoruz” denilen kampanya açıklamasında şu tespitler sunuldu:
“Yerli Halklar, siyahiler ve tüm diğer renklerin insanları, nükleer endüstrinin madencilik ve atık depolama gibi ekolojik tahribata yol açan fakat buna rağmen izinleri alınmadan, kayıpları tazmin edilmeden hatta fikirleri sorulamadan maruz bırakıldıkları bu faaliyetler nedeniyle orantısız bir yıkım ve riskle karşı karşıyadır.
‘Yavaş, pahalı ve tehlikeli’
Üstelik nükleer yavaş, pahalı ve tehlikelidir. Karbon nötr değildir ve benzersiz güvenlik ve atık yönetimi riskleri oluşturur. Endüstrinin kendi ekonomik başarısızlıklarından kurtulmasını, inşaat gecikmelerinin üstesinden gelmesini veya yeni teknolojinin yanlış yaptıktan sonra bu teknolojinin vaatlerini yerini getirmesini beklemek için zamanımız yok.
Uranyum maden bölgelerinin bıraktığı ekolojik miras, nükleer silahlar ve çözülmemiş nükleer atık sorunu, nükleer enerjinin derin risklerini göstermektedir. Kaldı ki bu riskler, değişen iklim tarafından büyütülür ve sürdürülebilirlik ve nesiller arası eşitliğin temel ilkeleriyle temelden çelişir
Unutmayalım, yenilenebilir kaynaklar bize enerji sektörü çalışanları, aileleri ve toplulukları için adil bir geçiş yapma ve sürdürülebilir düşük karbonlu elektriğe güvenli küresel erişim sağlama yeteneği veriyor.Yenilenebilir enerji gerçek, uygun maliyetli, düşük riskli ve temizdir. Nükleer, gelecekteki enerji ihtiyacımızı karşılayamaz.”
‘Gerçek eylemden saptırıyor’
Küresel olarak, nükleerden farklı olarak geniş sosyal lisansa sahip birden fazla enerji tasarruflu ve yenilenebilir enerji seçeneğine sahip olduğumuz hatırlatılan açıklamada “Küresel toplumun geniş bir kesimini temsil eden kuruluşlarımız, nükleer enerjinin güvenilir veya etkili bir iklim tepkisi olmadığını savunuyor” denildi.
Açıklamada “Yenilenebilir bir enerji geleceğini destekliyoruz ve nükleer enerjiyi, acil olarak ihtiyaç duyduğumuz iklim politikaları ve eylemleriyle ilgili gerçek eyleme geçmekten alıkoyan odak saptırıcı tehlikeli bir unsur olarak görüyoruz” ifadeleri kullanıldı.
İklimime Nükleeri Bulaştırma Ağı’nın nükleer konusundaki ortak görüşünün de sunulduğu açıklamada şu noktalara değinildi:
‘Radyoaktif, kirli ve tehlikelidir’
Nükleer reaktörler, binlerce yıldır doğrudan insan ve çevre tehdidi oluşturan uzun ömürlü radyoaktif atıklar üretir. Radyoaktif atık yönetimi maliyetli, karmaşık, tartışmalı ve çözümsüzdür. Nükleer atıkların inatçı ve nesiller arası mirası göz önüne alındığında, nükleer enerji temiz bir enerji kaynağı olarak kabul edilemez.
Tüm insan yapımı sistemler başarısız olur. Nükleer güç başarısız olduğunda, bunu küresel ölçekte yapabilir. Çernobil ve Fukuşima gibi kazaların insani, çevresel ve ekonomik maliyetleri çok büyük ve devam ediyor.Herhangi bir kaza olmasa bile eski reaktörlerin ve nükleer tesislerin hizmetten çıkarılması ve temizlenmesi teknik olarak zor ve son derece maliyetlidir.
‘Sürdürülebilir enerji değildir’
Nükleer enerji, uranyum madenciliğine dayanır. Kömür madenciliği gibi bu da olumsuz çevresel etkilere neden olur ve işçileri ve toplulukları riske sokar.Uranyum madenciliği ve işlenmesinden reaktör soğutmasına kadar büyük miktarlarda değerli su tüketen, yoğun su kaynağına ihtiyaç duyan bir endüstridir.
Nükleer santraller, azalan ve ısınan su kaynakları, deniz seviyesinin yükselmesi, kuraklık, denizanası sürüleri ve artan fırtına şiddeti dahil olmak üzere iklim etkileri tarafından şiddetlenen tehditlere karşı savunmasızdır.
‘Hak kayıplarına yol açar’
Nükleer endüstri, dünya genelinde hem Yerli toplulukları hem de daha düşük sosyo-ekonomik statüye sahip olanları orantısız bir şekilde etkilemektedir. Uranyum madenciliği, silah testleri ve nükleer atık boşaltma mirası, dünyanın en savunmasız topluluklarından bazılarını etkiler ve tehdit eder.
Radyasyona maruziyet, çocuklar, hamile kadınlar ve altta yatan sağlık sorunları olan kişiler de dahil olmak üzere topluluğumuzdaki en savunmasız kişiler için daha büyük bir risk oluşturmaktadır.
‘Yavaştır’
Nükleer enerji, acil bir soruna yavaş bir yanıttır.Nükleer reaktörlerin inşası ve lisanslanması yavaştır ve hatta net elektrik katkısı olmak için daha yavaştır.
Küresel olarak, reaktörlerin inşası rutin olarak on yıl veya daha uzun sürer ve zaman aşımı süreleri yaygındır.
‘Maliyetleri yüksektir’
Nükleer enerji artık elektrik üretmenin en sermaye yoğun ve pahalı yollarından biri ve maliyetler artmaya devam ediyor.
Avrupa ve ABD’de yapım aşamasında olan reaktörlerin maliyet tahminleri artmaya devam ediyor ve birçoğu bütçeyi aşıyor ve programın yıllar gerisinde kalıyor.
‘Bir güvenlik riskidir’
Nükleer santraller önceden konuşlandırılmış terörist hedefler olarak tanımlanıyor ve büyük bir güvenlik tehdidi oluşturuyor. Bu muhtemelen polislik ve güvenlik operasyonlarında bir artış ve sivil özgürlükler ve halkın bilgiye erişimi üzerinde artan kısıtlama gibi etkilere yol açacaktır.
Nükleer enerji -silah bağlantısının çift kullanımlı yapısı finansman, insan kaynakları ve askeri ve sivil nükleer sektörler arasındaki daha geniş bağlantılar oluşturduğu üzere özellikle nükleer silaha sahip ülkelerde silahların yayılmasını ve güvenlik endişelerini artırıyor.
‘Yaşlanır ve yaşlanmaya bağlı riskleri vardır’
Mevcut nükleer reaktörler oldukça merkezi ve esnek değildir. Talep ve kullanımdaki değişikliklere cevap verme kapasitesinden yoksundurlar, yayılmaları yavaştır ve modern enerji şebekelerine ve piyasalarına pek uygun değildirler. Mevcut reaktörlerin çoğu eskidir ve kullanımdan kaldırılacaklardır ve ömrünü uzatmak için yapılacak herhangi bir hareket ciddi güvenlik endişeleri doğuracaktır.
Küçük Modüler Nükleer Reaktörler (SMR’ler) ve diğer ‘yeni nesil’ nükleer projeler ticari üretimde veya kullanımda değildir ve kanıtlanmamış ve belirsizdir. Ne arızalı mevcut reaktörler ne de var olmayan vaat edilen reaktörler, ulusal bir enerji sistemi için güvenilir bir temel değildir.
‘Karbon nötr değildir’
Sıfır veya sıfıra yakın emisyonlu nükleer güç diye bir şey yoktur. Yaşam döngüsü ve fırsat maliyeti emisyonları göz önüne alındığında, nükleerden kaynaklanan emisyonlar fosil yakıtlardan daha düşüktür, ancak yenilenebilirden çok daha yüksektir.
Nükleer yakıt çevriminin hemen her aşaması ek enerji girdileri gerektirir. Uranyum madeni prosesine göre karbon ayak izini arttırır, malzemelerin taşınması ve devam eden nükleer atık yönetimi de enerji yoğun teknoloji kullanımını gerektirir.
Kampanyaya destek çağrısı
“Ortak enerji hepimizin geleceği demek ve bu ancak gerçek yenilenebilir enerji ile sağlanabilir, radyoaktif enerjiyle değil!” ifadelerini kullanan İklimime Nükleer Bulaştırma Ağı, başlattıkları kampanyaya destek çağrısında bulundu.
İklimime Nükleer Bulaştırma Ağı tarafından başlatılan kampanyaya destek olmak için [email protected] adresine kuruluşunuzun adını, temsilci olarak bir kişi ismini ve logonuzu göndermeniz gerekiyor.
Neden çözüm değil?
Nükleer enerjinin iklim krizine neden yanıt oluşturmadığını nukleersiz.org kendi internet sitesinden paylaştığı video üzerinden şu şekilde açıklıyor: