Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 26’ncı Taraflar Toplantısı’na (COP26) ev sahipliği yapan İskoçya‘nın Glasgow kentinde tarihin en büyük iklim eylemlerinden biri düzenlendi.
Hükümetlerin ve şirketlerin açıkladığı iklim taahhütlerinin 1,5 derece hedefi için yetersiz olduğunu vurgulayan iklim aktivistleri sokakları doldurdu. Soğuk, rüzgarlı ve yağışlı havaya rağmen eyleme yaklaşık 150 bin kişinin katıldığı tahmin ediliyor.
Yürüyüşte gençler ve yerli halklar ön plandaydı.
Köprüye zincirlediler
Yürüyüş sırasında “İklim devrimi olmazsa her şeyi kaybedeceğiz” pankartı tutan bir grup, kendilerini George V Köprüsü‘ne zincirledi.
Polis, Scientist Rebellion (Bilim İnsanları İsyanı) adlı örgütten 21 kişiyi gözaltına almak için zincir kesme aletleri kullandı. Yürüyüşün son durağı olan Glasgow Green parkında konuşmacılar için bir sahne de kuruldu. Fakat sert rüzgarlar, sahnenin sökülmesine yol açtı.
Fotoğraf: Scientist Rebellion
Birleşik Krallık genelinde 10’dan fazla kentte, dünya genelinde ise 300 civarı şehirde iklim değişikliğine karşı eylem çağrısıyla yürüyüş yapıldı. 350.org tarafından paylaşılan eylem gününe ait fotoğraflar ise şu şekilde:
Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) Başkanı Odile Renaud-Basso, Türkiye’de finansman sağlayacakları projelere ilişkin açıklamalarda bulundu.
Bugün Türkiye’ye yaptığı resmi ziyaretin ilk günü olduğunu kaydeden Renaud-Basso, bu kapsamda Gaziantep, Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanları, özel sektör temsilcileri, sivil toplum örgütleri, ekonomi kuruluşları temsilcileri ve diplomatlarla görüşmeler gerçekleştireceğini söyledi.
Bugüne kadar 6,6 milyar euro yeşil finansman
Renaud-Basso, ziyaret sırasında Türk ekonomisi ve özel sektörün çalışmalarına yönelik EBRD’nin değerlendirmelerini paylaşacağını ifade ederek, AA muhabirine şunları söyledi:
“Türkiye, 2009’dan beri 14 milyar eurodan fazla yatırımla EBRD’nin en fazla faaliyet gösterdiği ülke. Türkiye’deki yatırımın yarısı ülkenin düşük karbon ekonomiye geçişini şimdiden destekliyor. Bugüne kadar 175 proje aracılığıyla 6,6 milyar euro yeşil finansman sağladık. Yıllık yatırımların da neredeyse yarısı ülkenin yeşil programını destekliyor. Ancak doğru politikalarla finansmanımızı artırabiliriz ve diğer kaynaklardan yatırım çekilmesini sağlayabiliriz.” değerlendirmesinde bulundu.
İlk yeşil kredi
EBRD’nin Türkiye’de kadın girişimcilere sağlayacağını finansmanı ikiye katlamayı hedeflediğini belirten Renaud-Basso, “Türkiye’ye bu hafta yapacağım ziyarette, imalat sektöründen öncü bir şirkete 150 milyon euroluk kredi sağlamak üzere imzaları atacağız. Bu finansmanın bir kısmı, Kredi Piyasası Birliği’nin yeşil kredi ilkelerine göre yapılandırıldı ve Türk imalat sektörüne yönelik onaylanan ilk yeşil kredi olacak” dedi.
EBRD Başkanı Renaud-Basso, Gaziantep’te güneş enerjisinin şehir şebekesine entegre edilmesi, Ankara ve İstanbul’da düşük karbonlu toplu taşımanın geliştirilmesi projeleri ile Mersin’deki eski otobüs filosunun çevre dostu araçlarla değiştirilmesine yönelik sağlayacakları 15 milyon euroluk finansman paketi üzerinde çalıştıklarını anlattı.
Glasgow’daki iklim müzakereleri
Yarısı yeşil finansman olacak
Bu projelerin EBRD’nin Türkiye’nin yeşil dönüşümünü desteğinin birkaç örneği olduğunu ve benzer birçok projenin daha desteklenebileceğini ifade eden Renaud-Basso, “Türk yetkilileri ve özel sektörüne EBRD’nin iklim finansmanından yararlanmaya devam edecekleri konusunda güvence vermek istiyoruz. Bu yıl sonu itibarıyla Türkiye’ye sağladığımız finansman 1,5 milyar euroyu bulacak, bunun yarısı ise yeşil finansman olacak.” diye konuştu.
Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı onaylaması ve 2053’e yönelik net sıfır emisyonu belirlemesini memnuniyetle karşıladıklarını söyleyen Renaud-Basso, şunları kaydetti:
“Bu çabalar Türkiye’de yatırımların artmasını sağlayacak. Yeşil Ekonomi Finansman Fonu kapsamında Türkiye’ye sağlayacağımız 500 milyon euro, Türkiye’de düşük karbonlu yatırımları artırma çabalarımızın bir parçası. Yönetim kurulumuzun bu finansmanı 24 Kasım’da onaylaması bekleniyor. Daha sonra bu fon özel sektörü, belediyeleri, enerji verimliliği ve küçük ölçekli yenilenebilir projelerine yatırım yapmak isteyen haneleri finanse etmek için Türk bankaları veya finansal kiralama şirketlerine aktarılacak.”
‘Katkı beyanlarını güncellemeli’
Renaud-Basso, Paris Anlaşması kapsamında Türkiye’den ulusal katkı beyanlarını güncellemesini ve uzun dönemli stratejik plan oluşturmasını beklediklerini vurgulayarak, Türkiye’de sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 70’inin enerji kullanımından kaynaklandığını aktardı.
Özellikle elektrik üretim sektörü, ulaştırma ve tarımda karbonsuzlaşmanın sağlanması için bazı adımlar atılması gerektiğini belirten Renaud-Basso, “Ayrıca, fosil yakıtlardan yenilenebilir kaynaklara daha cesur bir geçiş yapılmasını bekliyoruz. Enerji yoğun sektörlerin emisyonlarını gözden geçirerek düşük karbonlu bir yol haritasına uyum sağlamasını umuyoruz.” dedi.
Sınırda karbon vergisi
Renaud-Basso, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin uygulayacağı sınırda karbon vergisi mekanizmasına karşı stratejik bir politika belirlemesine ihtiyaç olduğunu bildirdi.
Türkiye’deki sektörlerin söz konusu mekanizma nedeniyle 777 milyon euro ek maliyetle karşılaşabileceğine işaret eden Renaud-Basso, bu kapsamda Türkiye’nin emisyon ticaret sistemini kurmaya yönelik hazırlıklarından memnuniyet duyduğunu aktardı.
Yeşil finansman ikiye katlanacak
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 26. Taraflar Konferansı’nda (COP26) yürütülen iklim finansmanı müzakerelerini de değerlendiren Renaud-Basso, EBRD’nin 2025 itibarıyla özel sektöre yönelik yeşil finansman desteğini ikiye katlayacağını belirtti.
Renaud-Basso, gelişmekte olan ülkelerde finanse edilebilir iklim projelerinde yaşanan kısıtın bu ekonomilerin karbonsuzlaşmasının önündeki en büyük zorluklardan biri olduğunu ifade ederek, şunları söyledi:
“Karbon fiyatının olmaması, tedarik zincirindeki aksamalar, düzenlemelerdeki engeller ve atalet, düşük karbon ekonomiye geçişi geciktiriyor. İklim değişikliğinin en büyük sorumlusu olan kömürden çıkmak ve düşük karbon ekonominin oluşturulması, hedeflere ulaşmada kritik önem taşıyor. Şu anda ülkelerin sunduğu ulusal katkı beyanlarıyla küresel sıcaklık artışı bırakın 1,5 dereceyi 2 derecenin bile üzerine çıkıyor. Bu nedenle, COP26 daha iddialı beyanlar konulması için ivmeyi hızlandırmalı.”
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen,Brüksel‘de düzenlenen 2021 Bütçe Konferansı‘nda yaptığı konuşmada, AB bütçesi ve kurtarma programı hakkında değerlendirmelerde bulundu.
AB’nin 2021-2027 yıllarına yönelik bütçesi ile “Yeni Nesil AB” adlı ekonomik kurtarma programının güncel rakamlarla 2,1 trilyon avroyu bulduğunu bildiren von der Leyen, söz konusu kaynakla çevre ve dijital dönüşüm gibi alanlara öncelik vereceklerini söyledi.
Yüzde 30’u iklime tahsis edildi
Von der Leyen, iklim değişikliğiyle mücadele konusunda daha fazla adım atılması gerektiğine işaret ederek, “İklim değişikliğiyle mücadele için yıllık 470 milyar avroluk yatırıma ihtiyacımız olduğunu öngörüyoruz. Bu nedenle AB’nin uzun dönem bütçesi ve kurtarma programındaki fonların yüzde 30’u iklim değişimi alanına tahsis edildi” ifadelerini kullandı.
Dijital dönüşümün önemine dikkati çeken von der Leyen, “Yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgını, Avrupa’nın teknolojik yenilik ve yatırımlarda küresel rakipleriyle aynı seviyede olmadığını ortaya koydu” dedi.
Von der Leyen, söz konusu açığın kapatılması gerektiğini, AB bütçesinin buna katkı sağlayacağını kaydetti.
Yüzde 20’si dijital dönüşüme
AA’nın haberine göre AB kurtarma programının 672,5 milyar avro ile en büyük bütçeye sahip bölümündeki fonların yüzde 20’sinin dijital dönüşüme harcanacağını bildiren von der Leyen, kurtarma programının AB ekonomik büyümesini yaklaşık yüzde 2 oranında artıracağını söyledi.
Von der Leyen, AB bütçesinin; boyutu nedeniyle ciddi sorumluluk gerektirdiğini, harcamaların etkili, düzgün ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun gerçekleşmesinin önemini vurguladı.
6 Kasım İklim Adaleti İçin Küresel Eylem Günü’nde, dünyanın birçok kentinde olduğu gibi Antalya’da da bir eylem vardı. Eylem, 6 Kasım Cumartesi günü Antalya Ekoloji Meclisi’nin çağrısıyla saat 14.00 de Attalos Heykeli önünde gerçekleştirildi.
COP26 Türkiye Koalisyonu’nun diğer kentlerde de duyurulması için hazırladığı basın açıklamasında, tüketim kültüründen beslenen kapitalizmin ekolojik krizin müsebbibi olduğu dile getirildi.
Açıklamada, Dünya’nın hemen her yerinde, felaketlere sebep olan bu gidişattan en çok küresel güneyin ve yoksulların etkilendiği söylendi.
Radikal dönüşüme ihtiyaç var
Bu iklim adaletsizliğin giderilmesi için “yeşil badana” anlamına gelebilecek “yeşil devrim” adıyla sunulan makyaj önlemlerin, ciddiyetten uzak olduğu ve tam bir radikal dönüşüme ihtiyaç dillendirildi.
Gezegenin en büyük kirleticileri arasında yer alan ABD, Çin, Hindistan, Rusya gibi ülkelerin ardından, Türkiye’nin de dünya karbon salınımında 16.sırada olduğu ve bu oranla büyük bir sorumluluğa sahip olduğu açıklandı.
Mücadele çağrısı
Basın açıklamasının sonunda, iklim adaleti için gerekli radikal dönüşümün kapitalistlerin inisiyatifiyle kendiliğinden olmayacağı öngörüsüyle şu cümlelerle mücadele çağrısı yapıldı:
“Gezegenin ve türlerin geleceği için, yoksullara, yerlilere, kadınlara, canlılara ödetilen bedellerin daha da ağırlaşmasını engellemek için, dünyanın dört bir yanından gelen sesleri ortaklaştırıp büyüterek ekolojik sorunların en önemli göstergesi olan iklim krizine karşı hükümetlerin sorumsuzca davranışlarının ve ekolojik suçların üstünün örtülmeye çalışılmasını teşhir ediyoruz! Bugün bu koalisyonu kurmamıza ve harekete geçmemize neden olan iklim krizinin nedeni; insanın emek gücü de dahil, doğanın her parçasını metalaştıran kapitalizmdir! Bizleri; açlık, savaş, yoksulluk, göç, eşitsizlik ve ekolojik yıkıma maruz bırakan kapitalizmin krizine dair çözümü, halkların dayanışması ve birlikte mücadelesi ile bula cağımıza inanıyoruz. Ve iklim adaleti için mücadele eden herkesi enternasyonal dayanışmaya çağırıyoruz.”
Umut günleri
5-6-7 Kasım günleri iklim adaleti mücadelesi açısından tam anlamıyla umut günleri oldu diyebiliriz. Bu üç günde de dünya ve Türkiye çok hareketliydi. Örneğin, COP26 Dünya İkilim Zirvesi’nin devam ettiği Glasgow’da 5 Kasım günü Fridays For Future ( Gelecek İçin Cumalar) üyeleri 30 bin kişilik bir gösteri yaptı. Bu eylemin organizatörleri ve katılımları gençlerden oluşuyordu.
6 Kasımda ise yine Glasgow’da aşırı yağmura rağmen uzun sürece yayılan 100 bin kişiyi aşan bir eylem gerçekleşti. Birleşik Krallık’ta kimi bilim insanları, iklim krizine dikkat çekmek için kendilerini köprülere zincirlediler. Böylece Yokoluş İsyancılarına bilim insanları da eklenmiş oldu.
6 Kasım’da Dünya’nın birçok kentinde gerçekleşen kitlesel eylemlerin yanında Türkiye’de yapılan eylemlere de coşku hakimdi. 7 Kasım’a gelindiğinde ise İstanbul’daki maratonda, iklim aktivisti gençler sloganlarla bulunurken, İkizdere Direnişçileri de pankart ve flamalarıyla yer aldı.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 26’ncı Taraflar Konferansı‘nda (COP26) konuşan liderlerden Birleşik Krallık‘ın Başbakanı Boris Johnson, zirvenin son haftasına girdiğini ve artık daha kararlı adımlar atılması gerektiğini vurguladı.
Johnson, “Artık yetkililer kendine gelmeli ve cesur tavizler vererek kararlı şekilde bir uzlaşıya varmalı” ifadelerini kullandı.
‘Kararlı sözler verilmeli’
BBC Türkçe‘de yer alan habere göre, Birleşik Krallık’ın Başbakanı, “COP26’nın dünyaya katkı sağlaması için bir hafta kaldı, hepimizin kendimizi toplamalı ve hizaya gelmeliyiz. Birçok ulus artan hava sıcaklıklarını durdurmak için hırsla çalıştı ve eyleme geçti. Ancak artan sıcaklığı 1,5 derece sınırında tutma görevini hafife alamayız. Tüm ülkelerin bu hafta masaya dönerek cesur tavizler ve kararlı sözler vermesinin artık zamanı geldi” dedi.
İklim zirvesi devam ederken, Birleşik Krallık Çevre Bakanı George Eustice, yeni bir açıklama yaparak ülkede karbon sınır vergisi getirilmesi üzerine görüşmeler yapıldığını açıkladı.
Bu vergi gıda, cep telefonu ve çimento gibi yurt dışından satın alınan ama Birleşik Krallık’ın iklim konusundaki gerekliliklerini yerine getirmeyen ürünlerden alınacak.
İskoçya‘nın Glasgow‘da kentinde devam eden konferansta, küresel ısınmayı 1,5 derecede tutabilmek için atılması gereken adımlar ve alınması gereken önlemler tartışılıyor.
Paris Anlaşması‘nın gereklerini yerine getirmek üzere yapılacakların konuşulduğu zirvenin bir başka önemli gündem maddesini de az gelişmiş ülkelere iklim değişikliğine adapte olabilmeleri konusunda yapılacak yardımlar oluşturuyor.
Yargıtay 2’nci Hukuk Dairesi, İzmir’de 14 yaşındaki çocuğun annesinin soyadını kullanmasına ilişkin verilen karara babasının yaptığı itirazı reddederek kararı onadı.
İzmir‘de yaşayan bir çocuk sahibi çift, 2011 yılında boşandı. Çocuğun velayeti de anneye verildi. Anne, kendi soy isminin çocuğuna verilmesi için eski eşine ve İzmir İl Nüfus Müdürlüğü’ne dava açtı.
Babanın velayet hakkı bulunmuyor
Anne, başvurusunda “Çocuğu ile kendi soyadının farklı olması nedeniyle günlük hayatta sorun yaşadıklarını, bu durumun çocuğunu olumsuz yönde etkilediğini, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları göz önünde bulundurulduğunda çocuğun annesi ile farklı soyadı taşımadaki rahatsızlığı ve velayet hakkı bulunmayan babaya ait soyadı taşımakta hukuki yararın olmamasını” gerekçe göstererek kendi soyadının çocuğuna verilmesini talep etti.
DHA’nın aktardığına göre İzmir 6’ncı Aile Mahkemesi, “Çocuğun soyadının, evlilik birliğinin sona ermesiyle kendisine velayet hakkı tevdi edilen annenin soyadı ile değiştirilmesini engelleyen yasal bir düzenlemenin bulunmadığı ve söz konusu değişikliğin çocuğun üstün yararına aykırı olmadığı” gerekçesiyle davanın kabulüne karar verdi.
Baba itiraz etti
Babanın itirazı üzerine dosya istinaf mahkemesine taşındı. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 2’nci Hukuk Dairesi, kararın bozulmasına hükmetti. Dosya, annenin itirazı üzerine Yargıtaya taşındı.
Yargıtay 2’nci Hukuk Dairesi, istinaf mahkemesinin kararının bozulmasına hükmederek, kararında “Anne, çocuğun soyadının kendi soyadı ile değiştirilmesinin çocuğun isteği olduğunu, okulda ve resmi kurumlarda zorluklar yaşadığını ileri sürmüştür. Çocuk, uzmana verdiği beyanında soyadının annesinin soyadı ile değiştirilmesini istemiş olup çocuğun üstün yararına aykırı olmadığı sürece çocuğun tercihine değer verilmelidir” ifadelerine yer verdi.
Kararda ‘çocuğun üstün yararı’ vurgusu
DHA’nın aktardığına göre istinaf mahkemesinin yeniden değerlendirdiği kararı bu sefer hukuka uygun bulması sonrası baba tekrar itiraz etti. Dosyayı yeniden ele alan Yargıtay, babanın itirazını reddederek kararı onadı.
Dosyayı takip eden avukat Sibel Bardakçı, Anayasa Mahkemesinin de daha önce “çocuğun soyadı konusunda erkeğe tanınan hakkın velayet hakkı kendisinde olan kadına tanınmamasının cinsiyete dayalı ayrımcılık teşkil etmesi” sebebiyle hak ihlali kararı verdiğini anımsattı.
Yargıtayın bu kararla “çocuğun üstün menfaatinin gözetilmesi gerektiğine” vurgu yaptığına dikkati çeken Bardakçı, “Zira annesi ile birlikte yaşayan ve velayet hakkı annesinde bulunan çocuğun annesiyle farklı soyadı taşıması sosyal yaşamda çocuğu zorlayabilmektedir. Bu nedenle son derece yerinde ve emsal bir karar olmuştur” dedi.
Kadın hakları savunucusu, psikolog ve Yeşiller Partisi‘nin kurucu üyesi Çiğdem Aydın 60 yaşında hayatını kaybetti.
Çiğdem Aydın için bugün saat 10.30’da Akatlar Kültür Merkezi’nde bir anma töreni düzenlendi. Aydın, Etiler Camii’nde kılınacak cenaze namazının ardından Boğaziçi Üniversitesi Kampüsü içindeki Nafi Baba Türbesi‘ndeki aile mezarlığına defnedilecek.
Aydın’ın ölümün ardından yapılan paylaşımlar
Çiğdem Aydın’ın vefat haberinin ardından birçok kişi ve kuruluş, Aydın’ın ölümünden duydukları üzüntüyü dile getirdiler.
Yeşiller Partisi, sosyal medyadan yaptığı bir paylaşımda “Kurucu üyemiz Çiğdem Aydın’ı kaybettik. Çok üzgünüz. Tüm sevenlerinin başı sağ olsun” ifadelerini kullandı.
Kurucu üyemiz Çiğdem Aydın’ı kaybettik. Çok üzgünüz. Tüm sevenlerinin başı sağ olsun. pic.twitter.com/8ZXhmZnL7I
Kadın Adayları Destekleme Derneği, (KA.DER) ise “Önceki dönem KA.DER Genel Başkanlarından Fatma Çiğdem Aydın’ı kaybetmiş bulunuyoruz. KA.DER’e vermiş olduğu emek ve sunduğu katkıları saygıyla anıyor ve teşekkür ediyoruz. Kendisine Allah’tan rahmet, başta ailesi olmak üzere sevenlerine sabır ve baş sağlığı diliyoruz” dedi.
Önceki dönem KA.DER Genel Başkanlarından Fatma Çiğdem Aydın’ı kaybetmiş bulunuyoruz. KA.DER’e vermiş olduğu emek ve sunduğu katkıları saygıyla anıyor ve teşekkür ediyoruz. Kendisine Allah’tan rahmet, başta ailesi olmak üzere sevenlerine sabır ve baş sağlığı diliyoruz. pic.twitter.com/YlX13tONpk
— Kadın Adayları Destekleme Derneği (KA.DER) (@KA_DER_) November 7, 2021
Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu da Aydın’ın ölüm haberiyle birlikte “Orada olacak ,şahsına ve mücadelesine saygıyla ebedi istirahatgahına teslim edeceğiz. Kadın hareketi sizi unutmayacak” açıklamasında bulundu.
Orada olacak ,şahsına ve mücadelesine saygıyla ebedi istirahatgahına teslim edeceğiz .Kadın hareketi sizi unutmayacak #ÇiğdemAydınhttps://t.co/JlSgwszmBA
— Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (@tkdfederasyon) November 7, 2021
Sosyal Dayanışma Ağı (SODA) da “Kız kardeşimizi kaybettik. Yarın onu sonsuzluğa uğurlayacağız. Tüm kız kardeşlerimizi bekliyoruz” dedi.
Kız kardeşimizi kaybettik. Yarın onu sonsuzluğa uğurlayacağız. Tüm kız kardeşlerimizi bekliyoruz. pic.twitter.com/tblIHwYF14
Hacettepe Üniversitesi psikoloji bölümünden mezun olan Çiğdem Aydın, yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları anabilim dalında yaptı.
Fatma Çiğdem Aydın, kurucusu olduğu ve başkanlığını yaptığı Sosyal Dayanışma Ağı (SODA) bünyesinde kadın haklarıyla ilgili çalışmalar ve çeşitli projeler yürütüyordu.
Aydın; TRT, Birleşmiş Milletler ve kamu kurumları için serbest çevirmen olarak çalıştıktan sonra 2005-2015 yıllarında İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda Çocuk Eğitim Birimi‘nde uzman psikolog olarak görev yaptı.
Aydın 1990’lı yıllarda Türkiye’nin ilk hayvan barınağını Ankara’da kuran ekibin içinde yer aldı.
Kadın Adayları Destekleme Derneği’nde (KA.DER), ikinci başkan ve genel başkan olarak görev yapan Çiğdem Aydın, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Kıskançlık ve Rekabet, Verimli Toplantı Teknikleri, Eğitici Eğitimi, Stres Yönetimi, Kadın Hakları, Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Bütçeleme ve İletişim gibi konularda kadın örgütleri ve karma örgütlere eğitimler verdi.
İsveç ve Hollanda‘da yerel yönetimler, yönetişim, sol partilerde kadın örgütlenmesi gibi konularda kurslara katıldı.
Kadınlara bilgisayar okur yazarlığı öğretme, AÇEV ile ortak yürütülen okuma yazma projesinin yanı sıra bin 500 kadına temel siyaset eğitimi verme, KA.DER’in Siyaset Okulları projesini başlattı ve geliştirdi.
2008’de Kadınlara Hukuki Destek Merkezi’nin (KAHDEM) kuruluşuna destek oldu ve Genel Sekreterliği’ni yaptı. 2011’de Haklı Kadın Platformu‘nun kurulmasına katkı verdi. 2014’te Kadıköy Kent Konseyi Genel Kurulu‘nda Konseye Başkan olarak seçildi.
Chicago Üniversitesi yayınlarından olan ve 1867’den bu yana her ay yayınlanan hakemli doğa bilim dergisi The American Naturalist’in Kasım ayında yayınlanan son sayısında ilginç bir makale yer aldı. Avusturalyalı ve Sri Lankalı bir grup bilim insanın yaptığı bir çalışmaya göre Sri Lanka’da 2009’da biten iç savaşı bölgede yaşayan kuşlar unutmamış.
Bilindiği gibi Sri Lanka’da 1983’de başlayan iç savaş tam 26 yıl sürdü ve 2009’da bitti. Savaş, bölgede yaşayan insanların yoksullaşmasına ve kitleler halinde göçüne neden oldu. Ayrıca çok sayıda türün barındığı bölgedeki milli parklar da çatışmalarda savaşan tüm tarafların hedefi oldu. Bu doğal alanın korunması için yapılan kamu harcamaları ekonomik kaynakların savaşa yönlendirilmesi nedeniyle kesilirken bölgede ortaya çıkan kıtlık nedeniyle iç savaş boyunca kaçak avcılık da görülmemiş boyutta arttı. Daha sonraki dönemde de kaçak avcılık ve doğal yaşam alanlarının korunması için gerekli kamu kaynaklarının aktarılmaması sorunu devam etti. Tüm taraflar açlık sorununu gidermek için doğal yaşam alanlarında özellikle iri kuşları avladı.
Travma sonrası stres bozukluğu genetik olarak aktarılıyor
İşte iç savaştan yıllar sonra, 2015 yılında, Avusturalyalı ve Sri Lankalı araştırmacılar ülkede savaş alanları ile savaş alanı olmayan bölgelerdeki kuşların davranışlarını karşılaştırdı. Bu araştırmada savaşın aktif olarak yaşandığı alanlardaki kuşların uçuş başlatma mesafesiyle, savaştan uzak bölgelerde yaşayan kuşların uçuş başlatma mesafesi karşılaştırıldı. Araştırmanın verileri savaşın bitmesinden altı yıl sonra toplanmaya başladı ve dokuz yıl sonra, 2018’de tamamlandı. Bu nedenle yaşam süreleri göz önünde tutulduğu zaman incelenen 157 türün sadece 36’sı çatışma görmüş olabilirdi.
Bölgelerdeki yaşayan insan sayısı, bitki örtüsü ve kuş türlerine, iriliklerine ve grup büyüklüklerine göre beş farklı model oluşturarak yapılan analizlerde iç savaştan yıllar sonra bile savaş bölgelerindeki kuşların uçuş başlatma mesafesi savaş olmayan bölgelerde yaşayanlara oranla daha uzun olduğu görüldü. Yani eski savaş bölgelerinde yaşayan kuşlar başta insan olmak üzere yaklaşan tehditlerden çok daha erken kaçıyorlardı. Üstelik eski savaş bölgesinde yaşayan kuşlarda daha erken kaçma davranışı, kuşun vücut kütlesi arttıkça daha belirginleşiyordu.
Araştırma ekibi savaş bölgelerinde yaşayan kuşlarda savaşın sonuçlanmasından yıllar sonra bile devam eden bu davranış farklılığının nedenlerini de makalelerinde tartışmışlar. Savaş nedeniyle bölgedeki ormansızlaşma ve bitki örtüsü değişikliği ile ormansızlaşan arazilerde çiftliklerin kurulmasının kuş davranışları üzerinde etkili olabileceğini belirten yazarlar; ana nedenin ise savaştan sonra da devam eden kaçak avlanma ve kuşlar arasındaki savaş nedeniyle davranışsal değişiklikler olduğunu belirtiyorlar. Araştırmacılara göre savaş, vahşi yaşam ve insanlar arasındaki belirli etkileşimlerle davranışsal ve nöroanatomik değişikliklere neden olarak kuşlarda travmaya neden olmuş olabilir. Bazı uzun ömürlü, bilişsel olarak karmaşık türler çatışma sona erdikten on yıllar sonra bile travma sonrası stres bozukluğu ile tutarlı davranışlar bile sergiliyor olabilir.
Savaş bir insanlık suçu… Beraberinde toplumlar için büyük can kayıpları ve ekonomik yıkım getiriyor. Fakat savaşların bugüne kadar yeterince araştırılmayan ve savaş bittikten sonra da etkisini sürdüren bir boyutu ise neden olduğu ekolojik yıkım ve canlılar üzerinde yıllarca süren etkisi… Savaş bölgelerindeki bitki örtüsü, ormanlar yok olurken, su kaynakları ve toprak kirleniyor. Ortaya çıkan ekolojik yıkımdan tüm canlılar etkileniyor. Savaşın getirdiği kıtlık ve açlık sorunu insanların direk olarak doğal yaşam alanlarına müdahalesine yol açıyor ve kaçak avcılığı artırıyor. Ayrıca bitki örtüsü değişikliği o bölgede canlı türlerinin yok olmasına veya davranış değiştirmelerine de neden olabiliyor. Üstelik savaşın bitmesi, o bölgede yaşanan ekolojik sorunlara da kısa sürede çözüm getirmiyor. Sri Lanka’da yapılan çalışmada da görüldüğü gibi canlı türlerindeki, yıllar geçse de savaşın etkileri nedeniyle ortaya çıkan davranış bozuklukları nesilden nesile aktarılıyor ve kolay kolay eski davranış şekline geri dönmüyor.
Sri Lanka’da kuşlar üzerinde yapılan çalışma denizdeki bir damla gibi sadece küçük bir örnek. Toplumların savaşlarla veya halen yaşanan çatışmalarla ekosisteme verdikleri zarar ve neden oldukları yıkım daha yakından araştırılmalı ki, savaşların dünyaya verdiği gerçek zarar daha iyi anlaşılabilsin…
Covid-19 salgını gerekçesiyle bir yıl ertelenen Türkiye Barolar Birliği (TBB) seçimleri, 4-5 Aralık tarihlerinde Ankara‘da yapılacak.
Mevcut TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’nun yeniden aday olacağı öğrenilen seçimde İstanbul, Ankara, İzmir ve Antalya’nın başı çektiği 43 baro da ortak aday çıkardı.
Ortak aday Erinç Sağkan
Eskişehir’deyapılan toplantıda barolar, ortak aday konusunda Ankara Baro Başkanı Erinç Sağkan ismi üzerinde uzlaştı.
Söz konusu 43 baronun dışında 20 baro da Sağkan’a desteğini iletti. Böylece toplamda 63 baro, Sağkan’ı destekleme kararı almış oldu.
TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’na, “iktidara yakınlığı ve bağımsız yargıdan koptuğu” gerekçesiyle barolar arasında ciddi tepki var.
‘Şeffaf, adil ve katılımcı bir TBB için’
Ankara Baro Başkanı Erinç Sağkan da ortak aday belirleme toplantısı sonrası 4-5 Aralık’ta yapılacak TBB seçimlerinde aday olduğunu açıkladı. Sosyal medya hesabından şunları söyledi:
“Hukukun üstünlüğünün ve insan haklarının teminatı, şeffaf, adil ve katılımcı bir TBB’yi yeniden var etmek için 4-5 Aralık 2021 tarihinde yapılacak Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu’nda Birlik başkanlığına adaylığımı, tüm kamuoyuna büyük bir heyecan ve saygı ile bildiririm.”
Hukukun üstünlüğünün ve insan haklarının teminatı, şeffaf, adil ve katılımcı bir TBB’yi yeniden var etmek için 4-5 Aralık 2021 tarihinde yapılacak Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu’nda Birlik başkanlığına adaylığımı, tüm kamuoyuna büyük bir heyecan ve saygı ile bildiririm. pic.twitter.com/YsJCWxvpv6
348 delegenin oy kullanma hakkının bulunduğu seçimlerde, geçen yıl yasalaşan ‘çoklu baro’ düzenlemesi kapsamında delege sayısı artırılan Anadolu baroları, büyük rol oynayacak.
Söz konusu düzenleme yasalaşmadan önce TBB’nin toplamda 477 delegesi vardı. Bu delegelerden 137’si İstanbul, 53’ü Ankara, 30’u ise İzmir’e aitti. Yeni düzenlemeyle TBB delege sayısı 348’e düşürüldü.
Böylece delege sayıları doğal delege olan baro başkanlarıyla birlikte İstanbul Barosu’nda 14’e, Ankara Barosu’nda 8’e, İzmir Barosu’nda 6’ya, Antalya Barosu’nda ise 5’e düşürüldü. Bu da TBB seçimlerinde Anadolu barolarının etkinliğini artırdı. TBB seçimlerinde üç de doğal delege var.
Feyzioğlu’nun özellikle Karadeniz ve İç Anadolu bölgelerindeki iktidara yakın barolar tarafından destekleneceği konuşuluyor.
Endüstriyel Toksikoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Engin Tutkun, son günlerde Ankara ve İstanbul’da sis olarak görülen hava olaylarının aslında smog diye adlandırılan bir durum olduğundan bahsetti.
Prof. Dr. Tutkun, smogun ileri yaştaki kişiler başta olmak üzere KOAH, akut ve kronik bronşial astım, solunum yolu komplikasyonları ile seyreden kronik hastalığı olanlarda hastalığı şiddetlendirebildiği gibi erken ölümlere de yol açabildiğini ifade etti.
‘Erken ölümlere yol açabiliyor’
DHA‘da yer alan habere göre Tutkun, smogun dünyada en çok bilinen örneklerinin 5 Aralık 1930’da Belçika Meuse Valley’de, 27-30 Ekim 1948’de ABD Donora kentinde, 5-9 Aralık 1952’de Birleşik Krallık Londra‘da görüldüğünü kaydetti.
Tutkun, smogun sağlık üzerindeki etkisinden şöyle bahsetti:
Kavramsal olarak ‘smog’; sıcaklık inversiyonu (meteorolojik antisiklonik inversiyon) ile oluşan bir olay ancak toksik sanayi emisyonlarının varlığında, etkilediği alanlarda, başta solunum yolları olmak üzere sağlığı olumsuz etkilemekte. Sıcaklık inversiyonu üstteki hava tabakalarının yere yakın hava tabakalarından daha sıcak olması durumuna denir. Sıcaklık yükseldikçe azalması gerekirken artıyordur. Böyle bir durumda hava kütlesi yukarı doğru değil aşağı doğru hareket eder ve taşıdığı tüm kirleticiler insanların soluma mesafesinde yer almaya başlar.
İleri yaştakiler başta olmak üzere kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), akut ve kronik bronşial astım, solunum yolu komplikasyonları ile seyreden kronik hastalığı olanlarda hastalığı şiddetlendirebildiği gibi erken ölümlere de yol açabiliyor. Bu havanın solunmasıyla birlikte sülfür dioksit, sülfirik asit dumanı, karbondioksit, karbonmonoksit, florid gazları başta olmak üzere birçok toksik kimyasala maruz kalma riski mevcut bulunuyor.”
Birleşik Krallık’ta smogun görüldüğü 1952 yılı.
Smog ve koronavirüs ilişkisi
Smogun koronavirüs salgınıyla yakından ilişkili olduğunu kaydeden Prof. Dr. Engin Tutkun, smogun olası ölüm ve hastalık hızını çok ciddi bir şekilde artırabileceğini de aktardı:
Bu sorunun, yaşadığımız pandemi ile de yakından ilişkisi olduğunu vurgulamak gerekiyor. 1952’de Londra’da yaşandığında aynı dönemde bir influenza epidemisi olduğu ve smog varlığının, bu epidemiden beklenen ölüm ve hastalık hızlarını çok anlamlı bir biçimde artırdığı bilimsel çalışmalarda gösterilmiş durumda. 1952’de Londra’da olan smogda 12 bin kişinin öldüğü bilimsel araştırma sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla Covid-19 pandemisinin oluşturduğu hastalık yüküne bir de bu durumun eklenmiş olmasının; olası ölüm ve hastalık hızını çok ciddi bir şekilde artıracağı; hastane başvuru sayılarında ve Acil Servis-Yoğun Bakım yatış oranlarındaki yükselişin sağlık sisteminde zorlanmalar oluşturacağından hareketle etkin önlemler alınması çok önemli hale gelmektedir.”
‘Eğitim ve farkındalık artırılmalı’
Prof. Dr. Tutkun bu durumun yaşandığı bölgelere özel önlemler alınması, toplumun bu konuda eğitim ve farkındalığının artırılması gerektiğine dikkat çekti:
Sağlık Bakanlığı, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın, hatta İçişleri ve Çalışma Bakanlıklarının, ivedilikle bu durumun yaşandığı bölgelere özel önlemler alması ve toplumun bu konuda eğitim ve farkındalığının artırılması halk sağlığı açısından önem ve öncelik arz etmektedir.
Duyarlı popülasyonların ve kronik hastalığı olanlar başta olmak üzere hassas grupların sokağa çıkmaması, sağlıklı kişilerin açık havada spor yapmamaları, sokağa çıkmak zorunda kalan herkesin bu süreçte sokakta geçirecekleri süre konusunda dikkatli olması, solunum koruyucu maskeler kullanmaları önerilebilir. İlgili şehirlerde yerel yönetimlerin kalorifer ve sobaların yanma derecesi ile ilgili kararlar almaları ve duyurmaları bu sürecin daha kolay atlatılabilmesine yardımcı olacaktır. Vatandaşların kalorifer ve sobalarını sürekli ama düşük sıcaklıklarda yakmaları, araçların egzoz kirliliğinin etkisinin önlenebilmesi için mümkün olduğunca toplu taşıma kullanılması tavsiye edilebilir.”