Ana Sayfa Blog Sayfa 1154

2021 yılında hangi ülke güneşten ne kadar enerji elde ediyor?

İklim krizinin etkileri ve buna bağlı olarak liderlere yapılan acil iklim eylemi çağrıları arttıkça enerji kaynakları arasındaki yenilenebilir enerjinin payı da yükseliyor. Güneşten elde edilen enerji ise başı çekiyor.

2020 yılında pandemiden kaynaklanan küresel enerji talebindeki yüzde 4,5’lik düşüşe rağmen yenilenebilir enerjiye geçişteki artış devam etti. Güneş ise 2020’de kurulan 127 gigawatt ile en fazla büyümeyi yaşadı.

Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’nın (IRENA) verilerinden faydalanarak hazırlanan infografik, 2021 yılında güneş enerji kapasitesinin ülkelere göre dağılımını gösteriyor.

Görsel: Elements

Ülkelere göre dağılım

Çin, küresel kapasitenin yüzde 35’inden fazlası ile güneş enerjisi kurulumlarında tartışmasız liderdir. Dahası, ülke hiçbir yavaşlama belirtisi göstermiyor. Boru hattında, temiz enerji kapasitesine 400 bin MW daha ekleyebilecek dünyanın en büyük rüzgar ve güneş projesine sahip.

Çin küresel kapasitesinin yüzde 35’inden fazlası ile güneş enerjisi kurulumunda ilk sırayı alıyor. Çin’i uzaktan takip eden ABD, 2021’in ilk üç ayında 50 bin MW daha kurduktan sonra yakın zamanda 100 bin MW’lık güneş enerjisi kapasitesini aştı.

ABD’deki yıllık güneş enerjisi büyümesi, son on yılda ortalama yüzde 42 gibi etkileyici bir ortalamaya ulaştı. Konut ve ticari güneş enerjisi sistemlerinde yüzde 26 vergi kredisi sunan güneş enerjisi yatırım vergi kredisi gibi politikalar, endüstrinin ilerlemesine yardımcı oldu.

Avustralya ise nispeten düşük 26 milyonluk nüfusu nedeniyle kişi başına düşen sıralamada ilk sırada yer alıyor.

Avustralya kıtası, herhangi bir kıtanın en yüksek miktarda güneş radyasyonu alıyor ve Avustralya’daki evlerin yüzde 30’undan fazlasının çatısında güneş PV sistemleri var.

Görsel: Elements

Çin: Güneş şampiyonu

2020’de Başkan Xi Jinping, Çin’in 2060 yılına kadar karbon nötr olmayı hedeflediğini ve ülkenin oraya ulaşmak için adımlar attığını açıklamıştı.

Çin, güneş enerjisi sektöründe tartışmasız bir lider. 2019’da Çinli firmalar, silikon bazlı fotovoltaik (PV) panellerin ilk yapı taşı olan dünya polisilikonunun yüzde 66’sını üretti. Ayrıca, dünyadaki PV panellerinin yüzde 72’si ile birlikte güneş pillerinin dörtte üçünden fazlası Çin’den geldi.

Bununla birlikte, dünyanın en büyük 10 güneş parkından 5’i de Çin’de ve karbon nötrlüğüne geçerken muhtemelen daha fazlasını inşa etmeye devam edecek.

Güneş enerjisinin arkasındaki itici güç ne?

Enerji geçişi, yenilenebilir kaynakların yükselişinde önemli bir faktör. Ancak güneş enerjisinin büyümesi kısmen zaman içinde ne kadar ucuz hale gelmesinden kaynaklanıyor. Güneş enerjisi maliyetleri son on yılda katlanarak düştü ve şu anda en ucuz yeni enerji üretimi kaynağı.

2010’dan bu yana güneş enerjisi maliyeti, kWh başına 0,28 ABD dolarından 0,04 ABD dolarına inerek yüzde 85 oranında düşüş gösterdi.

Dünya daha fazla güneş paneli kurdukça ve ürettikçe üretim daha ucuz ve verimli hale geldi. Bu yıl, tedarik zinciri sorunları nedeniyle güneş enerjisi maliyetleri artıyor, ancak bu artışın geçici olması muhtemel.

İzmir Şehir Plancıları Odası: Zeytinlik alanları imara açan plan değişiklikleri iptal edildi

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği  (TMMOB) Şehir Plancıları Odası, İzmir‘in Tire İlçesi Duatepe Mahallesi’nde zeytinlik alanların imara açılması ile ilgili plan değişikliğinin iptal edildiğini duyurdu.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin İzmir Doğu Bölgesi 1/25000 ölçekli Nazım İmar Planının yürütmesinin durdurulması ve iptali talebiyle İzmir Şehir Plancıları Odası dava açmıştı.

İzmir Şehir Plancıları Odası’nın açıklaması

TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi tarafından iptal kararının nedenleri şöyle sıraladı:

  • Davaya konu olan alanda 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı ile 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planı “revizyonu” yapılmasında gerek imar mevzuatı, gerekse şehircilik ilkeleri, planlama esasları ve kamu yararı açılarından kabul edilebilecek gerekçelerin bilimsel, yeterli ve açıklayıcı bilgilere dayalı olarak ortaya konulmamış olmasının plan tekniğine aykırı olduğu,
  • Dava konusu planlama alanı içerisinde yer alan arazilerin mevcut toprak yapısına göre 1. (Birinci) Arazi Kullanım Kabiliyet (AKK) Sin içerisinde yer aldığı; bugünkü kullanım biçimi göz önüne alındığında ise 5403 Sayılı Toprak Koruma ve Arazi kullanım Kanunu ile Toprak ve Arazi Sınıflaması Standartları Teknik Talimatı ve İlgili Mevzuatına göre “Dikili Tarım Arazileri” şeklinde sınıflandırılacağı; aynı zamanda alanın tamamında mevcutta dikili olan zeytin ağaçları yer alması nedeniyle de 3573 sayılı Zeytinliklerin Islahı ve Yabanilerin Aşılattırılması Kanunu kapsamında bulunduğu; ayrıca dava konusu alanı çevreleyen ve zeytincilik yapılan diğer araziler ile bir dava konusu alanın bir tarımsal bütünlük oluşturduğu; bu tür alanların 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu’na göre tarım dışı amaçla kullanılmasının söz konusu olamayacağı; bu kapsamda da davaya konu olan Duatepe Mahallesi, 587, 588, 802, 803, 804, 806, 807 ve 826 sayılı adalara ilişkin kısmın yapılaşmaya konu olacak biçimde tarım dışı amaçla kullanılmasına yönelik plan kararları getiren 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı Revizyonu, 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planı Revizyonu ile bu planların dayanağı İzmir Doğu Bölgesi 1/25.000 ölçekli Nazım İmar Planı’nın 587, 588, 8O2, 803, 804, 806, 807 ve 826 sayılı adalara ilişkin kısmının planlama ilkelerine, şehircilik esaslarına, kamu yararına ve 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu ile 3573 sayılı Zeytinliklerin Islahı ve Yabanilerin Aşılattırılması Kanunu hükümlerine aykırı olduğu,

  • Mekansal Planlar Yapım Yönetmeliği hükümleri gereği planların hazırlanması aşamasında ilgili kurum ve kuruluşlardan veri, görüş ve öneriler alınarak analizlerin yapılması ve bunların araştırma raporunda yer alması gerektiği, keşif sırasında alanın fiziksel özellikleri göz önünde bulundurarak davalı idarelerden dava konusu plan kararlarının oluşturulması aşamasında tanım görüşü alınıp alınmadığına ilişkin bilgi ve belgelerin talep edildiği; ancak davalı idarelerin, imar planı kararlarının oluşturulması aşamasında alınmış bir görüş ya da bilgi ve belgeyi dava dosyasına sunmadığı; bunun yanında, dava konusu plana ilişkin plan açıklama raporunda da plan yapım aşamasında bu çerçevede alınmış bir görüşün bulunmadığı, bu noktada davalı idarelerin dava konusu planlarda tarım görüşü alınmamış olmasını 1984 yılında onaylanan planda kullanım kararının “Tarım Alanı” olarak belirlenmiş olmasına karşın 1997 yılında bu alanın tamamının imara açılmış olmasına dayandırdığı, ancak, dava dosyasında yer alan 1997 onaylı planının plan açıklama raporunda kurum ve kuruluş görüşlerinin yer almadığı İmar Planı Yapılması ve Değişikliklerine Ait Esaslara Dair Yönetmelik’te “İmar Planı ihalelerinde İller Bankası Genel Müdürlüğü’nce bu amaçla hazırlanan tip sözleşme ve teknik şartlaşma esaslarına uyulur” hükmü bulunduğu, İller Bankası Teknik Şartlaşması’na göre planların hazırlanması sürecinde tarım alanlarına ilişkin bilgi ve belgelerin toplanması ve bu bilgilerin plan açıklama raporunda yer alması gerektiği; bu çerçevede 1997 yılında hazırlanan imar planına ait plan açıklama raporunda, planlama alanına ilişkin tarım görüşü alındığına ilişkin bir bilgi, belge veya haritanın yer almadığı: 1997 yılına ait imar planın hazırlanma sürecinde alanın tarımsal niteliğine ilişkin resmi görüş alınmaması nedeni ile dava konusu planlama alanının 5403 Sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu’na tabi olmayan alan olarak değerlendirilmesinin olanaklı olmadığı imar planı kararlarının müktesep hak oluşturmayacağı ve planlama alanının toprak yapısı ve mevcut arazi kullanım biçimi göz önüne alındığında, dava konusu 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı Revizyonu ile 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planı Revizyonu’nda planlama alanının tarım görüşü alınmadan yapılaşmaya konu edilmesinin plan tekniği, planlama ilkeleri ve şehircilik esaslarına aykırı olduğu bu kapsamda da davacı tarafın iddialarının geçerli olduğu,
  • Dava konusu 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı Revizyonu, 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planı Revizyonu ile bu planların dayanağı İzmir Doğu Bölgesi 1/25.000 ölçekli Nazım İmar Planı’nın 587, 588, 802, 803, 804, 806, 807 ve 826 sayılı adalara ilişkin kısmının belirtilen açılardan planlama ilkelerine, şehircilik esaslarına, kamu yararına ve 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu ile 3573 sayılı Zeytinliklerin Islahı ve Yabanilerin Aşılattırılması Kanunu hükümlerine aykırı olması nedeniyle İzmir 4.İdare Mahkemesi‘nin 2020/710 Esas, 2021/1562 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir.

Merkez Bankası faiz düşürdü, dolar 11 TL’yi aştı

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu faizi 100 baz puan indirerek yüzde 15’e çekti. Kararda, faiz indiriminin aralıkta devam edeceği mesajı verildi.

Karar öncesinde 10,57 TL olan dolar, 11,31 TL’ye kadar yükseldi. Dolar 17.00 itibariyle 11,12 TL’den işlem görüyor. Euro ise kararın açıklanmasının ardından 12,82 seviyesini gördü.

Kurul tarafından yapılan açıklama

MB Para Politikası Kurulu tarafından yapılan açıklamada “Küresel iktisadi faaliyette yılın ilk yarısında yaşanan toparlanma ve aşılama oranlarındaki artışa rağmen salgında yeni varyantlar küresel iktisadi faaliyet üzerindeki aşağı yönlü riskleri canlı tutmaktadır. Küresel talepteki toparlanma, emtia fiyatlarındaki yüksek seyir, bazı sektörlerdeki arz kısıtları ve taşımacılık maliyetlerindeki artış uluslararası ölçekte üretici ve tüketici fiyatlarının yükselmesine yol açmaktadır” denildi.

Başlıca tarımsal emtia ihracatçısı ülkelerde yaşanan iklim koşullarının küresel gıda fiyatları üzerinde olumsuz yansımaya neden olduğu belirtilen açıklamada “Yüksek küresel enflasyonun, enflasyon beklentileri ve uluslararası finansal piyasalar üzerindeki etkileri yakından izlenmekle birlikte, gelişmiş ülke merkez bankaları artan enerji fiyatları ve arz-talep uyumsuzluğuna bağlı olarak enflasyonda görülen yükselişin beklenenden uzun sürebileceğini değerlendirmektedir. Bu çerçevede, gelişmiş ülke merkez bankaları destekleyici parasal duruşlarını sürdürmekte, varlık alım programlarına devam etmektedir” denildi.

Enerjideki fiyat artışları

Açıklamada “Enflasyonda son dönemde gözlenen yükseliş; gıda ve başta enerji olmak üzere ithalat fiyatlarındaki artışlar ile tedarik süreçlerindeki aksaklıklar gibi arz yönlü unsurlar, yönetilen/yönlendirilen fiyatlardaki artışlar ve talep gelişmeleri etkili olmaktadır” denildi.

Para politikası duruşunda yapılan güncellemenin ticari krediler üzerinde olumlu etkilerinin görülmeye başladığı belirtilen açıklamada “Bunun yanında, bireysel kredilerle ilgili gelişmeler yakından takip edilmektedir” ifadeleri kullanıldı.

Aralık ayında da sürecek

Kurul’un faiz indirme kararı “Kurul, para politikasının etkileyebildiği talep unsurları, çekirdek enflasyon gelişmeleri ve arz şoklarının yarattığı etkilerin ayrıştırılmasına yönelik analizleri değerlendirerek politika faizinin 100 baz puan indirilerek yüzde 15 olarak belirlenmesine karar vermiştir” sözleriyle duyuruldu.

Açıklamada “Kurul, arz yönlü ve para politikası etki alanı dışındaki faktörlerin fiyat artışları üzerinde oluşturduğu geçici etkilerin 2022 yılının ilk yarısı boyunca da etkisini sürdürmesini beklemektedir. Kurul, bu etkilerin ima ettiği sınırlı alanın kullanımını Aralık ayında tamamlamayı değerlendirecektir” denildi ve şu ekleme yapıldı:

“TCMB, fiyat istikrarı temel amacı doğrultusunda enflasyonda kalıcı düşüşe işaret eden güçlü göstergeler oluşana ve orta vadeli yüzde 5 hedefine ulaşıncaya kadar elindeki tüm araçları kararlılıkla kullanmaya devam edecektir.”

İstanbul’da hava kirliliği geçtiğimiz yıla kıyasla yüzde 5 arttı

Pandemi dönemindeki tedbirler kapsamında insanların evlerinde kalması, araç kullanmaması belli bir dönem havayı iyileştirdi ve kirliliğin azalmasını sağladı. Ancak normalleşme sürecine geçilmesiyle birlikte İstanbul’da hava kirliliği de yeniden artmaya başladı.

Yüzde 5 arttı

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) hava kalite ölçüm istasyonlarından derlenen bilgilere göre 1 Ocak 2021 – 12 Kasım 2021 döneminde kent genelindeki azot dioksit (NO2) hava kirliliği oranı, pandemi nedeniyle tam kapanma günlerinin daha fazla olduğu 1 Ocak 2020-12 Kasım 2020 dönemine göre yüzde 5 arttı.

1 Ocak 2021 ile 12 Kasım 2021 arası dönemde ortalama hava kirliliğinin en fazla ölçüldüğü istasyon yüzde 84,39 ile Aksaray oldu. Aksaray’ı yüzde 64,42 ile Çatladıkapı istasyonu, yüzde 54,45 ile Ümraniye 2 istasyonu izledi.

Beşiktaş’ta azalma

AA’nın derlediği bilgilere göre aynı dönemde hava kirliliğinin en az ölçüldüğü istasyon yüzde 5,59 ile Şile olurken, azot dioksit (NO2) hava kirliliği oranı Arnavutköy istasyonunda yüzde 18,61, Kandilli 2 istasyonunda ise yüzde 18,62 olarak ölçüldü.

Bir önceki yılın aynı dönemiyle kıyaslandığında hava kirliliğinin azaldığı istasyonların başında yüzde 32 ile Beşiktaş yer aldı. Beşiktaş’ı yüzde 24 ile Selimiye, yüzde 22 ile Kandilli 2, yüzde 16 ile Şirinevler ve yüzde 11 ile Esenler izledi. Üsküdar 1’de ise hava kirliliği yüzde 1 azaldı.

Kirlilik en çok Başakşehir’de arttı

Geçen yılın aynı dönemine göre bu yıl İstanbul’daki 12 istasyonda ölçülen kirlilik oranları ise artış gösterdi.

Artış kaydedilen istasyonlar Başakşehir yüzde 278, Esenyurt yüzde 92, Sultangazi 4 yüzde 90, Avcılar yüzde 55 , Çaltadıkapı yüzde 48, Ümraniye 2 yüzde 18 olarak sıralandı. Aynı dönemde Şile‘de hava kirliliği yüzde 1 artış gösterdi.

Danıştay, İstanbul Sözleşmesi feshinin yürütmesinin durdurulması talebini reddetti

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (İDDK), Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın imzasıyla İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesine ilişkin kararın yürütmesinin durdurulması talebiyle açılan davayı reddetti.

Kararın gerekçesinde uluslararası anlaşmaları onaylama yetkisinin Cumhurbaşkanı’na ait olduğu belirtilerek, “Cumhurbaşkanı değişen ve yeni koşullar itibarıyla anlaşmanın onaylanmasını erteleyebileceği gibi onaylamaktan tamamen de vazgeçebilecektir” denildi.

Danıştay, daha önce de İstanbul Sözleşmesi’nin feshiyle ilgili yürütmeyi durdurma talebini reddetmişti.

‘Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı’nda’

Danıştay 10. Daire, 28 Haziran 2021 tarihinde sözleşmeden çıkılması kararının yürütmesinin durdurulması talebiyle açılan davayı reddetmişti. Karara yapılan itiraz bu sefer Danıştay’ın son karar mercii olan İdari Dava Daireleri Kurulu’nun önüne geldi.

İDDK, beş üyenin muhalefet şerhine karşılık sekiz üyenin oyuyla 10. Daire’nin kararının yürütmesinin durdurulması talebini reddetti.

Kararda, Anayasa’ya göre yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanı’nda olduğu ve yürütme organına yani Cumhurbaşkanı’na fesih yetkisi verildiği vurgulandı.

Ayrıca kararda, TBMM’ye milletlerarası antlaşmaların feshedilmesine ilişkin olarak Anayasa ve kanunlarda herhangi bir görev veya yetki verilmediği kaydedildi.

Bu kararla birlikte, İstanbul Sözleşmesi kararına karşı Danıştay yolu tükenirken, davayı açanlar, fesih kararına karşı Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunabiliyor.

Tüm bu alınan kararlara rağmen kadınlar, İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmeyeceklerini her fırsatta dile getiriyor.

Akkuyu NGS’de çalışan işçi anlattı: Burası Akkuyu değil ‘ölüm kuyusu’

Mersin’de inşaatı devam eden Akkuyu Nükleer Güç Santrali, inşaatın başladığı 2019 yılından bu yana onlarca felaket ve ihmale ev sahipliği yaptı.

Akkuyu NGS inşaat sahasında temelde çatlak, zeminde su sızıntısı, iş kazası ve iki defa patlama yaşandı.

Kötü çalışma koşulları

İşçilerin çalışma koşullarının oldukça kötü şartlarda olduğu da nukleersiz.org Koordinatörü ve Yeşil Gazete yazarı Pınar Demircan tarafından gündeme getirilmişti.

Sonrasında ise pandeminin başında yemekhanenin işçilere ve yöneticilere ayrılan bölümlerinde uygulanan çifte standartı gözler önüne seren ve yemekhaneyi su bastığını gösteren videolar ortaya çıkmıştı.

Son olarak aylardır maaşlarını alamadıklarını belirten işçiler, eylem düzenlemiş eylemlerine özel güvenlik ve jandarma sert bir şekilde müdahale etmişti.

İki yıldır sahada çalışan işçi anlattı

Yeni Yaşam Gazetesi’nden Meltem İnci’ye konuşan ve iki yıldır inşaat sahasında faaliyet gösteren bir firmanın işçisi “güvenlik” gerekçe gösterilerek sır gibi saklanan çalışma koşullarının arka planını anlattı.

Haberde “Yaşanılanları sormak için ulaşmaya çalıştığımız işçilerden yalnızca bir tanesi dönüş yapabildi” deniliyor ve güvenlik nedeniyle bu kişinin isminin gizli tutulacağı belirtiliyor.

On binden fazla işçi çalışıyor

İki büyük firmaya bağlı onlarca taşeron firma ve 10 bine yakın işçinin çalıştığı bir şantiye burası. Şantiyenin bir ucundan başka bir ucuna yürüyerek gidemeyecek denli devasa bir şantiye.

Yeni Yaşam’a konuşan işçi şantiyenin bir ucunda bir işçi yaşamını yitirse, günler sonra haberleri olduğunu söylüyor.

Telefonların yasak olduğunu, droneların ise sürekli işçileri takip ettiğini belirten işçi, “Giriş sıralarında çok uzun kuyruklar ve aramalar oluyor. Bu kuyruklarda kavgalar, gerginlikler oluyor ancak bunu yatıştıracak bir tane yetkili bile olmuyor” diyor.

Hep aynı yemekler

Kaldıkları yerden yatacakları yere kadar her şeyin sıkıntılı olduğunu belirten işçi, “Bu bile işçiye reva görülüyor” diyor ve şu eklemeyi yapıyor:

“Buraya geldiğim günden beri, aynı tabakta aynı yemekleri yiyoruz. Bu bile çok görülüyor işçiye. Güzel bir yemek görmedik. Sosyal mesafe kuralı diye bir şey zaten yok. Bunu bu inşaat sahasında oluşturmak imkansız çünkü 10 binden fazla işçi burun buruna çalışıyor.”

İki işçi kampı

Şantiye çevresinde iki büyük işçi kampı olduğunu, bu kampların konteynerlerden oluştuğunu ve her odada 6-7 işçinin kaldığını söyleyen çalışan, o işçilerin ise kaldıkları yerin hijyeninden memnun olmadıklarını belirtiyor.

Şantiyede büyük iş makinelerinin yanı sıra pek çok risk barındıran çalışma da yapılıyor. Bu kadar iş cinayetinin ve iş kazasının meydana geldiği bir inşaat sahasında sağlık ekiplerinin ve iş güvenlik uzmanlarının yeterli olup olmadığı sorusuna ise şu yanıtı veriyor:

“Ölümlerin önünü almak için iş güvenlik uzmanlarının özel şirketlere değil, devlete bağlı olması gerekiyor. O zaman belki biraz daha iyi tedbirler alınabilir. Şu an inşaat sahasında bulunan özel şirketlerin iş güvenlik uzmanları tehlike sezdiğinde müdahale edemiyor, çünkü engelleniyorlar. Revir var sağlık ekibinin olduğu ama ekipmanlar yetersiz. Bir ambulans çağrıldığında şantiye o kadar yoğun çalışıyor ki zaten trafikten ulaşamıyor ambulans şantiyeye. Dolayısıyla müdahale gecikiyor.”

‘Hesabı sorulmayacak mı?’

Geçtiğimiz gün, maaşlarını alamadıkları için eylem yaptıkları esnada bir işçinin güvenlik tarafından darbedilerek yaşamını yitirdiğini belirten ve “Burada bunlar ne ilkti ne de son olacak” diyen kaynak ekliyor:

“Güvenlik ekibinin darbettiği işçi yaşamını yitirdi. Peki, bunun hesabı sorulmayacak mı? Geçen gün ölen, atanamayan öğretmenin ardından yöneticilerden sorguya çekilen dahi olmadı. Sadece bir elektrikçi gözaltına alındı. Kimse gelip denetlemiyor, bilgi de vermiyorlar.”

İntihar girişimi

İşçilerin baskıdan ve maaşlarını alamamaktan kaynaklı eylem yapmaya başladıklarını belirten kaynak, maaş sorununun hep olduğunu söylüyor. Geçen sene ise bir işçinin kule vincin tepesine çıkarak maaşını alamadığı için intihar girişiminde bulunduğunu belirtiyor:

“Bu da sosyal medyada çok duyulmadı. Bazı arkadaşlarımız basına ulaşıp bunları haber yaptıramıyor çünkü işlerini kaybetmekten çekiniyorlar. Nitekim o işçi o gün o vincin tepesinden kandırılarak indirildi ardından işine son verildi.”

‘Ölüm kuyusu’

“Burası Akkuyu değil, ölüm kuyusu” diyen işçi, Akkuyu Nükleer Santrali’nin 2023 yılında faaliyete başlayacağını, zaman daraldıkça buradaki baskının da artacağını belirtiyor:

“Hedeflerine ulaşmak için taşeronları da çoğaltacaklar, işçileri de iki katına çıkaracaklar. Bu durumda böyle güvensiz ortamda iş cinayetlerinin daha da artacağından korkuyoruz. Bu ölümler de çok geç bilinir. Buradan kolay kolay bilgi verilmiyor çünkü dışarıya.”

Sendikalar yok

Sendikaların da olmadığını belirten işçi, “Sendikalar da yok. En kötü sendika en iyi işverenden iyidir. Sendika olsa işçinin sorununu taşır ama o da yok. Buraya sendikayı geçtim, bir savcının bile girmek için üç gün önceden izin alması gerekiyor” ifadelerini kullanıyor.

‘İşçiler çok mutsuz’

Sadece pazar günleri izinli olduklarını, şantiye dışında ise sosyal bir hayatları olmadığını söylüyor. İşçilerle yan yana geldiğinde ise konuştukları tek şey geçim sıkıntısı:

“İşçiler yan yana geldiklerinde genelde hayat şartlarından bahsediyorlar. Kimisinin borcu var, kimisi ailesini geçindiriyor, kimisi yurt dışına çıkmak istiyor. Kimisi de buradaki iş biterse ne yaparım diye düşünüyor. Yüzleri gülmüyor, mutlu değiller, hep yorgunlar. Kendimi de güvende hissetmiyorum. İş arkadaşlarımızla sürekli birbirimizi kollayıp kolluyoruz. Çünkü yorgunluk ve baskı beraberinde iş kazasını, ölümleri getiriyor.”

‘Nükleer faydalı olmayacak’

Her gün dinamitlerin patladığını belirten işçi sözlerini şöyle noktalıyor:

“Nükleer faydalı olmayacak. Çünkü bu coğrafyada hayvancılık bitecek, tarım bitecek, doğa bitecek, ormanlardaki hayvanlar yok olacak. Doğanın dengesi bozulacak. Bunun da faturası her şeyde olduğu gibi yoksula çıkacak, yoksul zarar görecek.”

 

Beklenen yağışlar olmazsa yaz aylarında Bodrum’da su sıkıntısı yaşanabilir

Türkiye‘nin en fazla yağış alan illerinden biri olan Muğla‘da ekim ve kasım ayında beklenen yağışlar olmayınca su rezervleri önemli miktarda azaldı.

İlde ciddi su krizlerinin yaşanabileceğini kaydeden Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras, böyle bir durumda deniz suyunun arıtılıp kullanılabileceğini belirtti.

‘Her litrenin hesaplanması ve tasarruflu kullanılması gerekiyor’

DHA‘da yer alan habere göre, Bodrum‘un en önemli iki içme suyu kaynağından biri olan Mumcular Barajı‘ndaki doluluk oranı yüzde 9’a, Geyik Barajı‘nda ise kullanılabilir su oranı yüzde 12’ye düştü. İlçeyi besleyen 150 içme su kuyusundan 40’ı kururken diğer kuyularda da verim azaldı.

Yağışların azalmasıyla beraber önümüzdeki dönemde su krizlerinin oluşabileceğini söyleyen Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras, olası bir durumda deniz suyunun arıtılıp kullanılacağını belirtti.

Yeni su kaynaklarına ihtiyaç olduğunu kaydeden Ahmet Aras, anca bundan önce şu anda mevcut olan su kaynaklarının planlı ve düzenli kullanması gerektiğine işaret etti:

Aynı zamanda iklim krizinin etkilerini de yaşıyoruz. Bunu orman yangınlarında gördük ve bizzat yaşamış olduk. Bu sadece çeşmemizden akan su değil aynı zamanda tarımsal kuraklık olarak da algılamalıyız. Bu da üretimi ciddi bir şekilde etkiliyor. Bizim yeni su kaynaklarına ihtiyacımız var ancak yeni su kaynaklarından önce elimizdeki su kaynaklarının planlı ve düzenli kullanımı söz konusu olmalı. Ciddi bir su kriziyle karşı karşıyayız, diyebiliriz. Bizim burada yapacağımız her litrenin hesaplanması ve ona göre tasarruflu kullanılması gerekiyor. Özellikle, Bodrum’da 100 metrekare ev yapıyoruz 1500 metrekare önüne çim yapıyoruz. Bunların sınırlandırılması gerekiyor. Çünkü 1 metrekare çim 12 litre suyla sulanıyor. Daha yöresel bitki çeşitleriyle, peyzajın tamamlanması gerek. Çim ihtiyacı da olabilir. Dünya standartlarında üç kişinin yaşadığı bir binanın çim ihtiyacının 37 metrekare olduğunu tespit ettik. Bundan sonraki peyzaj projelerinde bunu göz önüne alacağız.”ü

‘Su yönetimine ihtiyacımız var’

Düzgün bir su yönetimine ihtiyaçları olduğunu kaydeden Aras, su ihtiyacıyla ilgili yeni projeler üzerine çalıştıklarını ifade etti:

Yağmur hasadıyla ilgili çalışmalar yapıyoruz. Bu konuyla ilgili belediye meclisimize bir önerge sunduk. 1000 metrekarenin üstündeki parsellerde yağmur suyunu toplayan ve depolayan sistemlerin kurulması, inşaat esnasında bunların yapılması öngörüyoruz. Kamusal alanda, parkta, yollarda yağmur suyunu depolama şansımız var. Bu konuyla ilgili İtalyan bir proje var, çalışmalarımız sürüyor. Bizim düzgün bir su yönetimine ihtiyacımız var. Eğer daha büyük bir kriz yaşarsak, denizden faydalanarak deniz suyunu arıtıp kullanma şansımız da var. Bununla ilgili de çalışmalarımız sürüyor. Bazı yerlerde pilot olarak bunları yapmak istiyoruz. Atık su arıtma tesislerimizden çıkan suyu kullanma suyu olarak hem kent peyzajında hem de yeşil alanlarda hatta mandalina bahçelerinde kullanmak gibi yine projeler var.”

Fotoğraf: DHA

‘Rezervuar alanı içerisinde su tamamen çekilmiş durumda’

Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Su Kaynakları Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Ceyhun Özçelik de ilçedeki kuraklık nedeniyle su kaynaklarında yaşanan sıkıntıları şöyle anlattı:

Bodrum’a içme suyu sağlayan 3 ana kaynaktan bahsedebiliriz. Birincisi Mumcular Barajı, ikincisi Geyik Barajı üçüncüsü ise 150 kadar içme suyu kuyusu. Bunların tamamı küresel iklim değişikliğine bağlı olmak üzere kuraklıktan etkilenmiş durumda. Mumcular Barajı’nı görüyorsunuz, rezervuar alanı içerisinde su tamamen çekilmiş durumda. Bodrum’a buradan şu anda su verilemiyor. Geyik Barajı ise Yeniköy Termik Santrali’ne soğutma suyu sağlamak amacıyla yapılmıştı. Bununla beraber 5 milyon metreküp su da Bodrum’a temin ediliyor. Bu suyu Bodrum daha önce kullandı. İlave olarak 6 milyon bir tahsisat olduğunu biliyorum. Bu da hemen hemen bitmek üzere.”

‘Bodrum’da su sıkıntısının baş göstermesi bekleniyor’

Ceyhun Özçelik, önümüzdeki aylarda yağış olmaması durumunda yaz aylarında Bodrum’da su sıkıntısının yaşanabileceğini de kaydetti:

“Şu anda Geyik Barajı’nda yüzde 20’lere varan bir doluluk söz konusu. Bunun yüzde 8’inin ölü hacim olduğunu düşünürsek, yüzde 12’lik bir hacim kullanabilme potansiyelimiz var. Bu ise 5-6 milyon metreküp su yapıyor. 150 kadar yer altı su kuyusunun yaklaşık 40 kadarı kurumuş durumda. Büyük bir kısmında ise istenilen verim elde edilemiyor. Önümüzdeki aylarda yağışların gelmemesi durumunda yaz aylarında Bodrum’da su sıkıntısının baş göstermesi bekleniyor. 2022 su ayına, ekim ayı itibariyle girmiş bulunmaktayız. Geçtiğimiz su yılında ülke genelinde yüzde 20’ye varan bir su azlığı söz konusuydu. Bu bölgede yaklaşık yüzde 20’ye varan mevsim normaline göre azalma hala söz konusu, bu nedenle gelecek aylar da bizim gelen yağışı kontrol etmemiz gerekiyor. Sürekli olarak izleyip kuraklığa uygun kentsel altyapımızı geliştirmemiz gerekiyor.”

[Yeşil Gazete Doğu’da-4] Afganistanlı göçmenler nerede, ne yapıyor?

Haber-İzlenim Dizisi: Alev KARAKARTAL

*

Türkiye, her bakımdan bir geçiş ülkesi, bir köprü. Coğrafi, kültürel, etnik, siyasal, toplumsal… Hepsi uzun tartışmaların konusu, ama şimdiki konumuz ‘istenmeyen’ fiziki geçişler, yani resmi dilin “düzensiz göç” olarak tanımladığı kaçak göçmenler, sığınmacılar…

Van, tam dört ilçeyle (Çaldıran, Özalp, Saray, Başkale) komşu İran’la sınırı en uzun olan ilimiz. Toplum 534 kilometrelik sınırın 295 km’si Van topraklarında. Bu uzun sınır boyunca  payına düşen Kapıköy Sınır Kapısı, kentin dış dünyayla, dünyanın da kentle karadan tek temas noktası. Ancak burası “düzenli” ve resmi geçiş yapanlar için.

“Düzensizlik” ise başka bir hal. Göç İdaresi Başkanlığı şöyle diyor: “Düzensiz göç; hedef ülkeler için yasadışı yollardan gelen veya yasal yollarla gelip yasal çıkış süreleri içerisinde çıkmayan kişileri kapsarken; kaynak ülke için ülkesini terk ederken gerekli prosedürlere uymayarak ülke sınırlarını geçen kişileri içerir.

Transit ülkeler içinse; kaynak ülkelerden hedef ülkeye ulaşmak için yasal ya da yasal olmayan yollarla ülkeye girip bu ülkeyi bir geçiş ülkesi olarak kullanıp ülke sınırını terk eden kişilerdir.”

Ne sığınmacı ne mülteci

Türkiye, 1951’de coğrafi ve zaman sınırlamaları koyarak, “göçmenlere ilişkin düzenlemeleri şu ülkelerden gelenler için yaparım” ya da “10 yıl için bunu uygularım” demiş. Şu andaki durum Avrupa Komisyonu üyesi ülkelerden sığınmacı olarak gelenlere mülteci hakkı verilmesi yönünde, doğusundan gelenleri ise normal koşullarda kovmuyor ama burada da sürekli kalamazsınız, üçüncü ülkeye gitmek zorundasınız diyor. “Geçici koruma” statüsünden yararlanan tek Ortadoğulu ülke vatandaşları ise Türkiye’de sayıları 3 milyonu bulan Suriyeliler. O da adı üzerinde: “Geçici” yani, hiçbir garantisi olmayan, istenildiği takdirde gerekçesiz sınırdışı edilebilecek olanlar.

Bir de İskan Kanunu meselesi var. Taa Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan, Türkiye’nin “göç kanunu” gibi bir şey. 2006’da yenilenmiş, ama göçmen tanımı değişmemiş. Anlaşıldığına göre, Türkiye’nin göçmen tanımı, Avrupalılar haricinde Türk soyundan ve kültüründen gelen kişiler. Bir de açıkça ifade edilmese de din, önemli faktörlerden biri.

Hemen her dönem çeşitli kitlesel göç hareketleriyle karşılan Türkiye’de, son olarak Nisan 2011’de Suriye’de çıkan iç savaş yüzünden ülkesini terk etmek zorunda kalan Suriyelilerle başlayan göç akımı, şimdi 20 yıl aradan sonra Taliban’ın Afganistan’ı ele geçirmesiyle ülkeden kaçan Afganlarla devam ediyor.

Yasal yollarla da gelenler olmakla birlikte Türkiye’ye gelen Afganistanlıların büyük bölümü, yasadışı yollarla sınırı geçip ülkeye giriş yapıyor. Bunun için de önce komşuları Pakistan‘a, oradan İran’a, son olarak da Türkiye’ye ulaşıyorlar. Bundan sonrası, duruma göre ya Avrupa ülkeleri, ol(a)mazsa, Türkiye’de yerleşmek. Yer yer yürümek zorunda da kaldıkları bu yolculuk için de göçmen kaçakçılarına ciddi miktarda ödeme yapıyorlar.

Afganistan’dan Türkiye’ye ilk durak Van

Türkiye sınırında geçişlerin en fazla, İran‘la en uzun sınırı olan Van olması şaşırtıcı değil. Ağrı, Hakkari, Iğdır ve Kars’tan da geçişler yaşansa da en büyük grupları ilk olarak Van karşılıyor.

Şenol Balı.

Vanlı meslektaşlarımızla,  son zamanların en büyük göç dalgası olan ‘Afgan göçünün’ hem göçmenler hem de kent halkı bakımından fotoğrafını çekmeye çalışıyoruz.

“Afganistan’dan olan göç yeni bir hikaye değil” diyor Şenol Balı. SSCB’nin 1978’de ülkeyi işgali, ardından 1989’da başlayan iç savaşla birlikte, Türkiye’ye doğru göç dalgası da başlıyor: “Afganistan sürekli ve düzenli olarak önce çevresindeki Pakistan, Hindistan, İran, Irak, Türkiye gibi ülkelere ve oralardan da bütün dünyaya göç pompalayan bir ülke.”

Göç İdaresi’nin verileri de onu doğruluyor. 2014 yılında 12 bin 248 Afganistan uyruklu kaçak göçmen yakalanmış Türkiye’de. Bu rakam ertesi yıl 35 bin 921’e yükselmiş. Çatışmalar, intihar saldırıları, bombalı saldırılar ve hava operasyonları sonucu 10 binden fazla sivilin hayatını kaybettiği 2018 yılında 100 bin 841’e yükselerek büyük bir sıçrama gösterdiği ve 2019’da daha da artarak 201 bin 437 kişiye ulaştığı görülüyor. 2020 içinde 50 bini biraz aşan sayıda göçmen yakalanmış. Ancak geçen yaz, günde bin 500 kişiyi geçen bir göç hareketinde, bu rakamların devede kulak olduğunu söylemek zor değil. Henüz içinde olduğumuz 2021’de ise bu sayı yaklaşık 40 bin.

Balı, Van’ın Türkiye topraklarında bu dalgayı karşılayan ilk temas noktası olduğunu; 2002’deki büyük göç dalgasının ardından, geçen haziran ayında ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi ve Taliban’ın ülkede hakimiyeti ele geçirmesinin ardından ikinci büyük pik yaşandığını anlatıyor.

‘Erdoğan’ın söylemleri davet gibi algılandı’

2021 yılının yaz aylarında, gerçekten de alışılmadık görüntülerle karşılaştı Türkiye kamuoyu. Birkaç kişi ya da küçük gruplar değil, neredeyse bin-bin 500 kişilik dev göçmen gruplarının sınırı, biraz da elini kolunu sallaya sallaya aşıp Van’a, oradan da Türkiye’nin çeşitli kentlerine  dağılmalarını izledik yaz boyu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, o dönemde bir yandan Taliban’la, biraz da Kabil Havalimanı’nın işletmesini alabilmek amacıyla uzlaşma yolları arar, “Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok” derken, şaşkın kamuoyuna da “Afganistanlılar kardeşimizdir, Afganistan bizim iç sorunumuzdur” mesajları veriyordu.

Ruşen Takva.

Vanlı gazeteci Ruşen Takva ise bu söylemlerin ülkeyi terk etmek isteyen Afgan vatandaşlarını cesaretlendirdiğini, bir davet olarak algıladıklarını söylüyor.

Her ne kadar Erdoğan, muhalefetin 1.5 milyon düzensiz göç olduğu yönündeki tespitine hiç katılmayıp yalanlasa ve emniyet kayıtlarında 300 bin Afganistanlı göçmenin olduğunu söylese de, Vanlılar aynı görüşü paylaşmıyor. “Yakalanmayıp Türkiye’nin içlerine dağılanlar ve sınırdan “itildikleri” için istatistiklere yansımayan ama hemen geri dönenlerle bu sayının dört-beş katından rahatlıkla bahsedebiliriz” diyorlar; şehirde kalanlar da cabası.

Türkiye geçen yıl, Avrupa Birliği ile anlaşmazlık yaşayınca ‘sınırları açıyorum’ dediğinde Pazarkule’de günlerce soğuk ve açlıkla boğuşarak, dikenli telleri aşmaya çalışanların büyük çoğunluğu Afganistanlılardı. Ancak Türkiye artık sadece bir geçiş ülkesi değil, Avrupa’ya geçmeleri çok zorlaşan sığınmacılar, burada bir iş bulup hayatlarını sürdüreceklerine dair inanç ve kararlarını değiştirmiş görünüyor; yani son durak şimdilik Türkiye gibi. Önceden gelip de buraya yerleşen çok sayıda Afganistanlı, iş bulmuş, az çok Türkçe öğrenmiş ve ilişkiler geliştirmiş. Yeni gelenler bu insanlar üzerinden kurdukları kontaklar sayesinde entegrasyonda büyük sıkıntı yaşamıyor.

Gazeteci Şenol Balı, geçen yaz yaşanan Afganistanlı göç dalgasıyla ilgili artık bu insanların “kalıcı” olmalarının dışında diğer farklarına da değiniyor:

“Daha önce şiddet ve yoksulluktan kaçan, ekonomik durumu zayıf göçmenleri görüyorduk. Bu sefer, özellikle de Taliban’ın yeniden ülkede hakimiyetini kurmasından sonra, orta sınıf memurlar ve bürokratlar ülkeyi terk etmeye başladı. Bunlar dönemin merkezi hükümetinde çalışmış insanlardı ve şimdi kendilerini tehlike altında hissediyorlar.

İkincisi gençler ve erkekler. Bu kişiler Afganistan’da  daha önceleri de problemli olan ekonomik sistemin hepten bozulmasıyla Türkiye’de iş bulmak ve geride kalan ailelerini geçindirmek için göç dalgasını kabarttılar.”

Irkçı dalga ve nefret söylemi

Yaz aylarında büyük gruplar halinde Türkiye’ye giren Afganistanlı göçmenlerin medyada ‘köpürtülmesi’ ve muhalefet partilerinin göçmen düşmanlığına varan söylemlerinin yarattığı ırkçı dalga ve nefret söylemi ise göç ve göçmenlik meselesindeki en tehlikeli dönemeç. Bunun sonuçlarını, Ankara Altındağ’da olduğu gibi Suriyelilere yapılan ve ölümle sonuçlanan çok sayıda saldırıdan biliyoruz.

Fotoğraf: Ruşen Takva.

Afganistan’dan gelen grupların basına yansıyan fotoğraflarında genç ve erkek nüfusun baskın oluşu da ülkede giderek yükselen bir ırkçı nefretin konusu olmakta gecikmedi. Kadın ve çocukları Taliban’ın elinde bırakıp kendilerini kurtaran kişiler olarak yaftalanan sığınmacılar ve/veya aralarında Taliban militanları olduğu söylenceleri bir anda siyasi partilerden sokaktaki vatandaşa kadar bütün ülkenin turnusol kağıdı haline geldi. Ancak durum pek öyle değil.

Takva ve Balı anlatıyor:

“Kadın ve çocuklar da geldi yaz ayları boyunca, hem de büyük sayıda. Gelmeye de devam ediyorlar. Ancak görünür değiller ve medyada da yer almadılar. Bunun iki nedeni var. İlki kadınlar ve çocuklar göç konvoyunun hareket kabiliyetini ve hızını düşürüyor. En az üç ülkeyi geçerek, kilometrelerce çok tehlikeli bir yolu en az iki ila üç hafta yürüyerek geçmeye dayanmaları, genç erkeklerden çok daha güç. Yol boyunca ölüm ve birbirlerini kaybetme ihtimalleri çok yüksek. Bu yüzden de geçiş yollarında, dağlarda kar altından çıkarılan cesetlerin çoğu kadın ve çocuklardan oluşuyor. Bu nedenle kaçakçılar onları ayrı gruplar halinde getiriyor.

Kadınların göç yolunda taciz, tecavüz ve şiddete uğrama olasılığının çok yüksek oluşu, kaçırılıp satılmaya çalışılmaları da az rastlanan durumlardan değil. Ayrıca birçok kadın İslami geleneklerden kaynaklı olarak erkeklerle aynı kafilede yürümeyi, aynı araçlarda gelmeyi de tercih etmiyor.

Fotoğraf: Ruşen Takva.

Genç, çalışabilecek durumdaki erkeklerin asgari yaşam standartlarını elde ettikten sonra aile bireylerini yanına almak istemesi de, hemen bütün göç hareketlerinde görülen bir davranış kalıbı. Kişi başı bin doların üzerindeki kaçakçı ücretini ödeyebilecek aile bulmak ise hepsinden zoru.”

‘Duvar’ politikası

Şu sıralar hem yaz aylarındaki görüntüler yüzünden yükselen tepkiyi dindirmek ve “açık kapı” politikasının sonuçlarından kaçınmak için alınan tedbirler ile kent içinde düzenli olarak yapılan kontrollere kış koşulları da eklenince Afganistan’dan gelenler sona ermese de sayıları epeyce azalmış.

Bu arada Türkiye-İran sınırına örülen duvarın kalan 64 kilometresinin de son hızla bitirilmeye çalıştığını ekleyelim. Bakanlık ve Valilik eliyle sürekli kamuoyunun gündeminde tutulan duvar inşaatına, sık sık medya mensuplarının götürüldüğünü ve ardından yapılan “kuş uçurtmuyoruz” haberlerinin ve geri gönderme merkezlerine yapılan turların da “öfkeli kamuoyunu yatıştırma” çabasında işe yaradığı görülüyor.

Takva, göçmen sayısının günde 300 ila 500’e düştüğünü söylüyor, ki bu da çok büyük bir rakam. Sokaklarında dolaştığımız kentte neredeyse hiç Afganistanlı görmeyişimizin ardındaki gerçek ise can yakıcı:

Fotoğraf. Ruşen Takva.

“Kamuoyundaki ırkçı tepkiler ve saldırılarla, Türkiye devletinin politikasını değiştirerek, önlemleri artırıp gelenleri kayıt dışı yöntemlerle sınır dışı etmesi nedeniyle kaçakçılar da yöntemlerini değiştirdi. Halen Van’a gelen gruplar var, ama yaz aylarındaki kadar kalabalık gruplar halinde değiller artık. Şimdilerde giriş yapan insanlar, kentin gettolarındaki “depo” diye anılan derma çatma yapılarda saklanıyor. Sokağa çıkmıyor, ortalıkta görünmüyorlar.. Buralarda fahiş fiyatlarla onlara satılan ekmek ve suyla beslenerek bir süre bekletildikten sonra, güvenli görünen bir aralıkta, başka kaçakçı grupları gelip onları topluyor, kamyonlarla veya yolda çok denetim varsa göl üzerinden Tatvan’a götürüyor. Oradan da Türkiye’nin çeşitli illerine dağılıyorlar.”

Göçmen ekonomisi

Şenol Balı da Tatvan’da başka bir kaçakçı ekibine devredilen sığınmacıların gönderildikleri illerin başında Düzce, Denizli, Konya, İstanbul ve Ankara’nın geldiğini anlatıyor. Türkiye’ye girdikleri andan itibaren her bir kaçakçı ekibi değiştiğinde, “transitçi” denilen yeni gruplara  ödenen meblağlar da kişi başı 500 TL’den başlıyormuş. Buna Afganistan’dan çıkıp sınıra gelme ücreti olan bin ila bin 200 dolar dahil değil. Çok büyük bir “ekonomi”den bahsediyoruz yani.

Fotoğraf: Ruşen Takva.

Ama aynı “ekonomi” sığınmacılar için söz konusu değil. Yine aracılar üzerinden nerede iş varsa oraya gidiyorlar. En ağır iş gücü gerektiren, özellikle de beden emeğine dayalı; tarımsal işçilik, tamircilik, nakliyecilik, bahçıvanlık, taşımacılık, kanalizasyon-tekstil- inşaat işçiliği, kağıt toplayıcılığı, çobanlık gibi işlerde çalışıyorlar. Genellikle de kaçak olduklarını bilen iş sahiplerinden almaları gereken cüzi ücretleri alamadıkları için şehir şehir dolaşıyorlar.

Türki gruplara mensup olanlar ve daha erken dönemde gelenler ise imtiyazlı bir grubu oluşturuyor. Bu kişiler genelde küçük dükkan sahibi, çoğunlukla da oturma izni almış olanlar. Ancak son yıllardaki büyük oranı, kayıtsız, belgesiz ve statüsüz olan, en ağır işlerde çalışan genç erkekler oluşturuyor. En ağır sömürüye de onlar maruz kalıyor.

Sığınma başvurusu yapabilen ve “uluslararası koruma”ya alınan kişilerin sayısı ise son derece sınırlı. Yine de bu durumda oluşan statü, kişilere uzun vadeli ülkede kalma veya vatandaşlık imkanı vermiyor. Göç İdaresi’nin verilerine göre, Türkiye’de 2020 yılında en fazla uluslararası koruma başvurusu yapanlar Afgan uyruklular olmuş. 2020 sonu itibariyle 22 bin 606 Afganistanlı, Türkiye’de uluslararası koruma başvuru yapmış. Onları  5 bin 875 başvuruyla Iraklılar, Bin 425 başvuruyla İranlılar takip etmiş.

İran’la Türkiye arasında eziyet

Üstelik bütün bu manzara sadece Türkiye’ye has bir durum da değil. Sığınmacıların ahvali, İran’da da benzer hatta yer yer daha ağır seyrediyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) verilerine göre, Afganistan’ın sınır komşusu İran, 800 bini kayıtlı olmak üzere yaklaşık 3 milyon Afgan vatandaşına ev sahipliği yapıyor.

Oturma izni olan 950 bin Afgan mültecinin yanı sıra 1,5 milyonu aşkın Afganistan vatandaşı da kaçak şekilde ülkede bulunuyor. İran, Afganistan’daki çatışmaların artması üzerine ülkenin güneydoğusunda yer alan Sistan-Belucistan eyaletindeki Milek Sınır Kapısı‘nı 6 Ağustos’ta kapatmıştı. Afganistan’daki çatışmaların ilk günlerindeki göç dalgasına karşılık önce üç eyalette geçici çadır kampları kurulacağı açıklansa da daha sonra göçü tetikleyeceğinden endişe duyarak kararını değiştiren İran, gelen göçmenlere geçici barınma sağlamayı ve koşullar düzeldikten sonra ülkelerine geri göndereceklerini açıkladı.

Fotoğraf: Ruşen Takva.

Şenol Balı, Türkiye’nin son zamanlarda sık sık yaptığı üzere herhangi bir kayıt tutulmadan, bazen de zor kullanılarak sınır dışı edilen bazı sığınmacıların, İranlı askerlerin göz yummasıyla aynı gün veya ertesi gün geri döndüğünü söylüyor:

“Bu insanlar ülkelerine dönmek istemiyor. Taliban’ın onlara verdiği bir umut, ışık yok. Bu nedenle ağır insani ve maddi külfeti olmasına karşın defalarca deniyorlar.”

Görüştükleri sığınmacılardan öğrendiklerine göre, özellikle son dönemde İran askerinin da dahil olduğu sınır köylerinde yaşayan bazı insanlar çeteleşerek mülteci kaçırmaya başlamışlar. Bunlara işkence edildikten sonra Afganistan’daki ailelerine videolar gönderilerek fidye isteniyormuş.

İranlı askerlerin yakaladıkları Afganlıların ise inşaatlarda, temizlik işlerinde ücretsiz çalıştırdıkları, telefon, para gibi eşyasına el koydukları, kadın sığınmacıların sık sık taciz ve tecavüze maruz kaldıkları da herkesin bildiği bir sır olmuş.

Avrupa’ya gelince yükselttikleri sınır duvarları ve tel örgüleri, bu insanların ülkelerine gelmemeleri için Türkiye hükümetine sağladıkları maddi desteklerle halen günü kurtarma derdinde. AB yetkilileri Suriyelilere sağlanan geçici korumadan Afganistanlıların da yararlanması için kesenin ağzını biraz daha açmaya gönüllü görünüyor.

Yüzlerce yol kilometreyi aşarak gelen Afganistanlıların bir bölümü, artık sonsuza dek Türkiye’de. Zorlu göç yolunda, açlıktan soğuktan, gölde boğularak ya da vurularak hayatını kaybeden bu kişilerin bir isimleri, mezarları başında dua edecek bir yakınları yok. Onlar, Van’daki ‘Mülteciler Mezarlığı’nda dinlenenler; ‘Afkan’lar..

Velhasıl, savaştan, şiddetten, yokluk ve yoksulluktan kaçmak için çoluk çocuk, ölümü göze alarak yollara düşenler, “düzensiz göç” kavramının sınırları içinde bir o duvara bir duvara çarparak, bütün insanlığın sınavı haline gelmiş durumda. Nasıl iklim krizine karşı bütün dünyanın bir araya gelme zorunluluğu varsa, iklime bağlı olsun olmasın, göçmen, sığınmacı ya da mülteci adına ne derseniz deyin, yokluktan, savaştan ve ölümden kaçan insanların önüne duvarlar dikerek, ırkçı, nefret saldırılarıyla yok etmeye çalışarak ya da bir ülkeden ötekine “deport ederek” sorun çözülmüyor.

Ya ülkelerinde kalacak koşulların oluşturulması için el birliğiyle o ülkelere ekonomik ve sosyal desteği sağlamak, demokrasisinin gelişmesine katkı yapmak veya gelene “parya” muamelesi yapmadan, insan gibi yaşama koşullarına ulaşmalarının önünü açmak gerekiyor.

CHP’li Karaca, Adalet Nöbeti’ndeki Şenyaşar ailesi için sordu: Geciken adalet, adalet midir?

CHP Denizli Milletvekili ve İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu‘nda “Şenyaşar Ailesi adalet arayışı ve insan hakkı ihlalleri” ile ilgili gündem dışı konuşma yaptı.

Konuşmasında Şenyaşar ailesini adalet nöbetinde ziyaret ettiğini kaydeden Karaca, soruşturmanın kırk bir aydır devam ettiğini ancak hiçbir şüphelinin, tanığın ifadesinin alınmadığı belirtti. Karaca, ‘Geciken adalet, adalet midir? Şenyaşar ailesi; o 2 oğlunu, eşini kaybeden Emine Şenyaşar ve babasını ve 2 kardeşini kaybeden, linç edilen, katledilen Ferit Şenyaşar iki yüz elli dört gündür adliye önünde nöbet tutuyor’ dedi.

Urfa Suruç‘ta 24 Haziran 2018 Genel Seçimleri öncesi 14 Haziran’da AKP’li vekil İbrahim Halil Yıldız’ın korumaları ve yakınlarının Şenyaşar ailesine yönelik saldırısı sonucu, Hacı Esvet Şenyaşar, oğulları Adil ve Celal Şenyaşar ile vekilin ağabeyi Mehmet Şah Yıldız yaşamını yitirmiş, Suruç Devlet Hastanesi‘nde devam eden saldırılarda da, Mehmet Şenyaşar, Ferit Şenyaşar ve Fadıl Şenyaşar ile birlikte toplam sekiz kişi de yaralanmıştı. Fadıl Şenyaşar ve kardeşleri, tedavileri devam ederken gözaltına alınmış ve sonrasında Fadıl Şenyaşar tutuklanmış, Emine Şenyaşar ile saldırıdan yaralı kurtulan oğlu Ferit Şenyaşar, Urfa Adliyesi önünde 9 Mart’ta Adalet Nöbeti başlatmıştı. Adalet Nöbeti’nde Şenyaşar ailesi birçok kez darp edilip, gözaltına alınmıştı.

‘Dosya kırk bir aydır uyutuluyor’

Konuşmasında yaşanan olayla ilgili ayrıntılar veren Karaca, soruşturmanın kırk bir aydır devam ettiğini, fakat o zamandan beri dosya üzerinde gizlilik kararı olduğunu ve hiçbir şekilde hiçbir şüphelinin, tanığın ifadesinin alınmadığını, gözaltı işlemi uygulanmadığını ifade etti:

Şimdi, bu olay hakkında Sayın Meclisimizi ve bizleri izleyen, tüm ülkemizdeki adalet için vicdanı sızlayanları da bilgilendirmek isterim. Ne oldu 14 Haziran 2018’de? Siyasi partilerin seçim çalışmalarında bulunduğu bir süreçte Adalet ve Kalkınma Partisinin Şanlıurfa Milletvekili Adayı Sayın İbrahim Halil Yıldız Suruç’ta seçim çalışması yapar iken Şenyaşar ailesinin, Celal ve Adil Şenyaşar’ın iş yerini ziyarete gelir, iş yerinde yapılan görüşme sonrasında, tam kapıdan çıkar iken beyaz gömlekli bir zat -videoları izlediğim için çok net söyleyebilirim- dönüp Celal ve Adil Şenyaşar’a hakaret ve küfür içerikli cümleler kurar; arkasından, olay arbedeye dönüşür, polis yatıştırır, polis ayrıldıktan sonra 10-15 kişilik bir ekip gelir, iş yerinde Adil ve Celal Şenyaşar’ı dövmeye, kapı pencere kırıp her tarafı dağıtmak üzereyken Fadıl Şenyaşar koşar gelir ve orada 3 kardeş yaralanır, bir de Yıldız ailesinden bir vatandaş da orada yaralanır ve ambulansla hastaneye giderler. Olayı öğrenen Esvet ve Emine Şenyaşar yani anne ve baba hastaneye gider. Hastanenin kapısında, Esvet Şenyaşar serum sopasıyla dövülür. Hemen acil müdahale için acil müdahale odasına alınır. Acil müdahale odasını basan bir grup Esvet Şenyaşar’ı yangın söndürme tüpüyle linç eder ve öldürür. Bu olay Emine Şenyaşar yani eşinin gözleri önünde cereyan eder.

Peki, bugün hangi aşamadayız? Aslında, ifade ettiğim gibi, iş yerinde olan olay ile hastanedeki olay hukukta bağlı suçtur, birbirinden ayrılamaz ama 19 Kasım 2019’da dosya ayrılır. Hastanedeki olay… Kırk bir aydır soruşturma devam ediyor görünüyor, kırk bir aydan beri dosya üzerinde gizlilik kararı var ve kırk bir aydan bu yana hiçbir şekilde hiçbir şüphelinin, tanığın ifadesi alınmadı, gözaltı işlemi uygulanmadı yani bu dosya kırk bir aydır uyutuluyor. İş yeri dosyasında da hem Enver Yıldız hem Fadıl Şenyaşar hakkında hüküm verildi, hüküm kesinleşmedi, cezaevinde tutuklu olarak devam ediyorlar.”

’10 savcı neyi bekledi?’

CHP Denizli Milletvekili, kırk bir aydır gizlilik kararı olan dosyada hastanedeki kayıtlara ne olduğunun, delillerin karartılıp karartılmadığının bilinmediğini kaydetti:

Peki, Enver Yıldız bu olaydan tam on yedi ay sonra bir koruma ordusuyla gelip adliyeye kendi teslim oldu. Bu süreçte, mahkeme dosyasında 30 tutanak var. Enver Yıldız için gidiliyor eve; bulunamıyor, bilinmiyor, tanınmıyor. 30 tutanak… Peki, Enver Yıldız’ın ‘tape’leri var, yine mahkeme dosyasında. Ne diyor? ‘Ee, ne oldu şu mahkeme işi, bir sıkıntı var mı?’ diye soruyor Mehmet ismindeki kişi. Bu ‘tape’ler, mahkeme dosyasındaki ‘tape’ler arkadaşlar. ‘Yok, valla daha ifadeye gitmedim, oraya yeni bir savcı atanmış; o, göreve başlarsa gidip ifade vereceğim’ diyor, bunu söyleyen Enver Yıldız. Ardından diyor ki: ‘Ben evimdeyim, telefonum açık, kimse gelmedi, buradayım, bekliyorum’ Ardından diyor ki: ‘Ne oldu?’ ‘Bizimkiler hastanede babayı linç etmişler’ diyor ve buna rağmen herhangi bir soruşturma henüz açılmadı. ‘Bir gelişme var mı?’ diye 3 Eylülde İbrahim Enver’i arıyor: ‘Yok, Halil’i bekliyorum. İşte, o savcı var ya, o gelsin diye bekliyorum’ diyor. On yedi ay sonra sanıyorum koşullar oluşturuldu ve Enver gitti ifadesini vererek tutuklandı.

Şimdi, ben buradan soruyorum: Kırk bir ayda 10 savcı değişti, 10 savcı neyi bekledi? Yoksa isteklerine göre bir savcı bulamadıkları için mi dava açılmıyor? İşin en ilginci, biten dava dosyasında ‘tape’lerde diyor ki: ‘Bizimkiler babayı linç ettiler.’ Ama buna rağmen hala hiçbir şüpheli ifadeye çağrılmadı. Peki, kırk bir aydır gizlilik kararı olan dosyada hastanedeki kayıtlara ne oldu, tutanaklar ne durumda; bilmiyoruz. Deliller karartıldı mı, bilmiyoruz.”

‘Geciken adalet, adalet midir?’

Gülizar Biçer Karaca ayrıca, “Peki, ben soruyorum: Geciken adalet, adalet midir? Şenyaşar ailesi; o 2 oğlunu, eşini kaybeden Emine Şenyaşar ve babasını ve 2 kardeşini kaybeden, linç edilen, katledilen Ferit Şenyaşar iki yüz elli dört gündür adliye önünde nöbet tutuyor. Şimdi, aile ne istiyor? Aile, adalet istiyor. Bunu terör olayı olarak lanse ettiler ama yani -bozuk saat bile günde 2 kez doğruyu gösterirmiş ya- 13 Kasım günü Adalet ve Kalkınma Partisi Şanlıurfa Milletvekili Sayın Fakıbaba çıktı dedi ki: “Bu, bir terör eylemi değildi, bunu ben gördüm, tanıklık ettim ve ‘terör eylemi’ denildiğinde vicdanım sızladı ve Genel Başkanımızı aradım, bunun bir terör olayı olmadığını ve bu şekilde lanse etmemesi, konuşmaması gerektiğini de ifade ettim” ifadelerini de kullandı ve “Şimdi, buradan Adalet Bakanına, bizleri izleyen bütün hukukçulara ve tüm vicdanlı yurttaşlara sesleniyorum: Şenyaşar ailesinin adalet çığlığına ses verin ve bir an önce adalet yerini bulsun” dedi.

Bartın mücadelesi zaferle sonuçlandı: Termik santrale geçit yok

Bartın’ın Amasra ilçesi Gömü ve Tarlaağzı köylerinde Hattat Holding tarafından yapılması planlanan Hema Termik Santrali için hazırlanan imar planlarının sonuncusu da mahkeme kararı ile iptal edildi.

Davacı Bartın Platformu, Danıştay 6’ncı Dairesi’nin 1/100 bin ölçekli plan değişikliğinde termik santrali işleyen değişikliğin iptaline karar verdiğini duyurdu.

Onlarca dava ve 16 yılı aşkın bir mücadele

Daha önce de termik santralin önünü açan 1/25 bin ölçekli Çevre Düzeni Planı’ndaki değişiklikler ile 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı ve 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planı’nda yapılan değişiklikler iptal edilmişti.

Böylece Bartın halkının kararlılıkla sürdürdüğü, onlarca dava açılan ve 16 yılı aşkın bir süredir devam eden mücadele zaferle sonuçlanmış oldu.

‘Bu noktadan dönüş olmaz’

Bartın Platformu Yürütme Kurulu üyesi Erdoğan Atmış Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Daha önce de 1/5 bin ve 1/25 bin ölçekli plan değişiklikleri iptal edilmişti. Bu plan değişikliğinin iptalini de bekliyorduk. Bugün haberini aldık” dedi.

Mahkeme kararına ilişkin ayrıntıların henüz kendilerine ulaşmadığını belirten Atmış, “Ancak şunu biliyoruz ki bu noktadan dönüş olmaz. Kazandık” ifadelerini kullandı.

‘Artık ÇED süreci tamamen sonlandırılmalı’

Hattat Holding’in son olarak yeniden başlatmaya teşebbüs ettiği Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) sürecinin Bakanlık tarafından dava sonuçlarını beklemek amacıyla askıya alındığını hatırlatan Atmış, şunları söyledi:

“Son mahkeme kararıyla ÇED’e dayanak olarak gösterdikleri plan değişikliği iptal edilmiş oldu. Şimdi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan sürecin tamamen sonlandırıldığına dair açıklama bekliyoruz.”

‘Ortak mücadele ile başardık’

Bu süreç boyunca zorlu bir mücadele yürüttüklerini belirten Erdoğan Atmış, “İktidarın ve sermayenin karşımızda olduğu bir mücadeleydi. Zonguldak’ta kömür madenlerinin sağladığı iş olanakları dolayısıyla bir handikabımız vardı. Ona rağmen ortak bir mücadele ile başarıya ulaştık” dedi.

“Mücadele eden her zaman kazanamayabilir ama mücadele etmeyen kaybetmeye mahkumdur” ifadesini kendilerine rehber olarak aldıklarını belirten Atmış, “Benzer sonuçları Türkiye’deki ekolojik yıkımlara karşı yürütülen bütün mücadelelerde görürüz umarım” dileklerini aktardı.

Bartın Platformu’nun çağrısını hatırlatan Erdoğan Atmış, 20 Kasım Cumartesi günü mahkeme kararını kutlamak üzere Amasra’da bir araya geleceklerini ve mücadeleye destek olan herkesi beklediklerini söyledi.

Bartın mücadelesi kronolojisi

1999: Hattat Holding, Bartın’da termik santral açma niyetleriyle ilgili olarak ilk kez açıklamalarda bulundu.

2005: Hattat Holding taş kömürü̈ çıkarmak için Türkiye Taş Kömürü̈ Kurumu’ndan Amasra-B sahasını kiraladı.

2006: Termik santral için Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’ndan (EPDK) HEMA (Hattat Enerji ve Maden A.Ş.) adına üretim lisansı alındı.

2009: Tarlaağzı ve Gömü köylerinde santraller için ilk ÇED başvurusunu Kasım 2009’da yaptı.  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı eksik evrak gerekçesiyle geri çevirdi.

2010: HEMA Elektrik Üretim AŞ. Amasra Termik Santrali ve Batı Karadeniz Elektrik Üretim AŞ. Bartın Termik Santrali için ÇED Başvurusu yapıldı.

İçerisinde Bartınlıların, kadın örgütlerinin, belediye temsilcilerinin, meslek odalarının ve sendikaların Bartın Platformu kuruldu.

24 ve 25 Kasım 2010 tarihlerindeki iki ayrı ÇED Halkın Katılımı Toplantısı binlerce insanın protestosuyla engellendi. 29 Kasım Ankara’daki toplantıya bin kişi katıldı.

2011: 22 Nisan 2011’de yapılan “Bartın’da Yasıyorum–Yaşayacağım” mitingine 10 bin kişi katıldı.

2012: Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü Haziran 2012”de, Delikliburun mevkiinin santraller için uygun olmadığını belirterek ÇED süreçlerini durdurdu.

Aralık 2012’de Bartın Termik Santrali ile aynı koordinata Hema Entegre Termik Santrali yapmak için yeniden ÇED başvurusu yapıldı.

2013: 19 Şubat 2013 tarihinde Hema Entegre Termik Santrali ÇED sürecinde yapılmak istenen Halkın Katılımı toplantısı gene halkın tepkisiyle engellendi.

2014: 2014 yılında askıya çıkarılan Hema Entegre Termik Santralinin ÇED başvurusuna 42 bin itiraz dilekçesi verildi.

2016: Termik santral ÇED olumlu kararına karşı 2019 kişiyle iptal davası açıldı. ÇED Olumlu kararı 2018’de Danıştay 14. Dairesi tarafından iptal edildi.

2019: Aynı yere farklı adla yeniden ÇED başvurusu yapıldı. 1/100 bin ölçekli plan değişikliği Kasım’2019’da Danıştay 6. Dairesi tarafından durduruldu.

2020: Zonguldak İdare Mahkemesi 17 Eylül 2020’de termik santral için yapılan 1/5000 ve 1/1000 planlarındaki değişiklikleri de iptal etti.

2020:  1/100 bin ölçekli Çevre Düzeni Planı değişikliği kararı Danıştay 6’ncı Dairesi tarafından bozuldu. Mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verdi.

2021: 1/25 bin ölçekli Çevre Düzeni Planı’ndaki değişiklikler Ankara 5’inci İdare Dairesi tarafından iptal edildi.