Türkiye’deki aile içi ve kadına yönelik şiddeti konu alan “Dying to Divorce” (Ölümüne Boşanmak) filmi, İngiltere’den “En İyi Uluslararası Uzun Metraj Film” kategorisinde Akademi ödüllerine aday gösterildi.
25 Kasım’da İngiltere’de gala yapan belgesel, Birleşmiş Milletler’in şiddetle mücadele amacıyla gerçekleştirdiği 16 Günlük Aktivizm Kampanyası ile aynı dönemde, 26 Kasım’da İngiltere sinemalarında vizyona girdi.
İngiliz yönetmen Chloe Fairweather ve yapımcı Sinead Kirwan‘ın beş yılda çektiği belgesel, Türkiye’deki kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin kurbanlarının yanı sıra buna karşı mücadele eden kadın hareketini de yakından takip ediyor.
‘Türkiye’de çekilmesi riskli olurdu’
Filmin galasında, koşuna Fairweather şunları söyledi: “Filmi bitirmenin mümkün olmayacağını hissettiğim birçok zaman oldu. Sinead’in yanımda olmasının iyi yanı buydu. Birimiz düştüğünde, diğerimiz ona cesaret veriyordu. Filmin Bafta‘nın Oscar adayı seçilmesine çok sevindim. Bu çok önemli bir hikaye olmasına rağmen, Türkiye’deki yapımcılar tarafından Türkiye’de çekilmesi çok riskli olurdu.”
Belgesel filme konu olan kadına şiddet olayları, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu‘nun açmış olduğu davalar arasından seçildi. Belgeselin merkezinde avukat ve aktivist İpek Bozkurt’un davaları ve konuyla ilgili çalışmaları yer alıyor.
İstanbul Film Festivali seçkisine alınmamıştı
“Ölümüne Boşanmak” belgeseli, bu seneki İstanbul Film Festivali seçkisine alınmamıştı. Susma Platformu‘na konuşan belgeselin yapımcılarından Seda Gökçe ve Özge Sebzeci, filmin seçkiye alınmama sebebinin ‘şu andaki politik atmosfer’ olarak belirtildiği açıklamıştı.
“Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” , “siyasal ve askeri casusluk” suçlarından yargılanan ve dört yıldır tutuklu bulunan iş insanı ve hak savunucusu Osman Kavala, 26 Kasım Cuma günü görülen son duruşmada da tahliye edilmedi. DW Türkçe‘den Burcu Karakaş‘ın duruşma öncesinde yönelttiği soruları yanıtlayan Kavala, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararına rağmen “çeşitli yöntemlerle tutukluluğunun sürdürülmesinin daha vahim bir hak ihlali yaratmasının” yanı sıra, “AİHM’nin bireysel başvuru hakkını kullanan üye ülkelerin yurttaşlarının özgürlüklerini koruyabilme gücünü de zaafa uğrattığına” dikkat çekti.
Kavala, Avrupa Konseyi‘nin ihlal prosedürünü başlatma uyarısının, AİHM’ye bireysel başvuru mekanizmasının etkin işlerliğini koruması için gerekli olduğu kanaatinde.
DW Türkçe: Tutukluluğunuz dördüncü yılını doldurdu. Cezaevinde geçirdiğiniz sürenin fiziksel ve ruhsal olarak sağlığınız üzerinde ne gibi etkileri oldu, oluyor?
Osman Kavala: Şimdiye kadar ciddi bir sağlık sorunu yaşamadım. Moralim de bozuk değil. Dostlarımdan, beni tanımayanlardan, yurt içinden ve dışından gelen destek mesajları bana güç veriyor. Ruh sağlığımın da yerinde olduğunu ümit ediyorum. Ancak bir hasar olup olmadığı sanırım normal hayatımı yaşamaya başladığımda anlaşılacak.
‘Tutuklama süreci sivil topluma uyarı’
Sivil toplum faaliyetleri aracılığıyla casusluk yaptığınız iddiaları var. Size yönelik iddiaların Türkiye’deki sivil topluma gözdağı verme amacı taşıdığını düşünüyor musunuz?
Sadece casusluk suçlaması değil, bütün tutuklama süreci de sivil toplum aktivistlerine yönelik bir uyarı olarak nitelendirilebilir. AİHM kararından sonra tutukluluğumu sürdürmek için bana yöneltilmiş casusluk suçlamasının çarpıcı özelliği, yasalardaki casusluk faaliyeti tanımına bağlı kalmadan kurgulanmış olması. Böyle olunca yasadaki casusluk suçuna uygun bir delil ortaya koyma zorunluluğu da ortadan kalkmış oluyor. Bu nedenden dolayı bu suçlamayı Nazi dönemi uygulamalarına benzetmiştim. İddianamede, Yönetim Kurulu Başkanı olduğum Anadolu Kültür‘ün Kürt ve Ermeni yurttaşlarımızın yaşadıkları ile ilgili kültürel çalışmalar gerçekleştirmiş olması, Avrupa‘dan vakıflarla yakın işbirliği yapması casusluğa işaret eden olgular olarak anlatılmış. Böyle bir suçlamanın, hukuk normlarına göre hazırlanması gereken iddianamede yer alması, bu iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesi ve tutuklama uygulamasına onay verilmesi, kuşkusuz STK’lar için de yeni bir tehdidin ortaya çıktığını gösteriyor
Avrupa Konseyi, 30 Kasım’a kadar serbest bırakılmamanız halinde Türkiye hakkında yasal süreç başlatma uyarısında bulundu. Bu uyarı hakkındaki görüşünüz nedir?
AİHM’nin tutukluğumda siyasi etkinin rol oynadığı tespitini de içeren ve derhal serbest bırakılmam gerektiğine hükmeden kararının üzerinden iki yıl geçti. Bu karara rağmen çeşitli yöntemlerle tutukluluğumun sürdürülmesi sadece daha vahim bir hak ihlali yaratmakla kalmıyor, AİHM’nin bireysel başvuru hakkını kullanan üye ülkelerin yurttaşlarının özgürlüklerini koruyabilme gücünü de zaafa uğratıyor. Avrupa Konseyi’nin ihlal prosedürünü başlatma uyarısında bulunacak olmasının, bireysel başvuru mekanizmasının güvenliğini ve etkin işlerliğini korumak için de gerekli olduğunu düşünüyorum.
“Bana yaşatılanlar Havel’in başına gelenleri hatırlatabilir”
On büyükelçinin ortak bir bildiriyle serbest bırakılmanıza yönelik çağrısı, ülke gündemine oturdu ve kısa süreli diplomatik krize neden oldu. Bildirinin içeriği ve zamanlaması konusunda neler düşünüyorsunuz?
On büyükelçinin yapmış olduğu çağrı, AİHM kararının uygulanmasını denetleyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin almış olduğu ve Türk Hükümeti’ne ilettiği kararlarla tamamen aynı içerikte. Bu çağrının Bakanlar Komitesi’nin Türkiye’ye yönelik ihlal prosedürü başlatma kararını oylayacağı Aralık başı toplantısından önce yapılmış olmasını anlamlı buluyorum. Çağrının farklı biçimde algılanmasının nedeni büyükelçiler tarafından ortaklaşa ve sosyal medya kullanılarak yapılmış olması, aynı zamanda kamusal alanda ifade bulan eleştiren nitelikte bir mesaj olarak görülmesi. Batı ile ilgili popülist söylemlerin yoğun biçimde kullanıldığı ülkemizde, bu girişimin taşıdığı siyasal anlam, mesajın bağlamından kopartılarak tahrif edilmesine yol açtı. Ancak sanırım Cumhurbaşkanı ve Bakanların aşırı tepki göstermesinin önemli bir nedeni de, AİHM kararındaki tutuklanmamda siyasi etkenlerin rol oynadığına dair tespit. Büyükelçilerin açıklaması bu eleştiriye karşı duyulan tepkinin ifade edilmesine de vesile oldu.
Avrupa’da “Türkiye, Vaclav Havel’ini yaratıyor” gibi yorumlar yapıldığı konuşuluyor. Bu yorumlara katılır mısınız?
Dört yıldır fantastik nitelikte suçlamalarla bana yaşatılan Kafkaesk deneyimin Havel‘in başına gelenleri hatırlatan bir yanı olabilir. Ancak benzerlik burada sona eriyor. Havel, ülkedeki siyasi rejimin özelliklerini, insanların davranışlarını nasıl etkilediğini anlatan üst düzey edebiyat örnekleri vermiş seçkin bir yazar ve düşünce insanıydı. O dönemin Çekoslovakya‘sı ile bugünün Türkiye’sinde yaşanan özgürlüklerle ilgili sorunlar arasında bazı paralellikler kurulabilir ancak siyasi dinamikler birbirine benzemiyor. Demokratik siyaset alanının kapalı olduğu Çekoslovakya’da toplumun takdir ettiği, güven beslediği bir edebiyatçı siyasal dönüşümü simgeleyen bir lider haline geldi. Türkiye’de güçlü bir muhalefet var. Kuşkusuz sivil toplum kuruluşları demokratikleşmeye katkıda bulunacaklar. Ancak siyasi değişimin ana aktörleri siyasi parti liderleri ve kadroları olacak.
Sivas‘ın su ihtiyacını karşılayan önemli kaynaklardan biri olan 4 Eylül Barajı‘nda su seviyesinin yüzde 4’e düştüğü açıklandı.
Sivas Belediye Başkanı Hilmi Bilgin, “Ülkemiz genelinde özellikle son dönemde İç Anadolu’da yaşanan kuraklık nedeniyle barajımız maalesef Sivas’ımıza su veremeyecek hale gelmiş durumda” dedi.
Barajdaki su seviyesi güvenlik seviyesinin altında
AA‘da yer alan habere göre, insan kaynaklı ortaya çıkan iklim krizinin neden olduğu kuraklıktan 4 Eylül Barajı da etkilendi. Barajda bulunan su miktarı, son iki yılda yaşanan kuraklık nedeniyle güvenlik seviyesinin altına indi.
Sivas Belediye Başkanı Hilmi Bilgin, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü(DSİ) 19. Bölge Müdürlüğü ekipleriyle barajda incelemelerde bulundu ve konuyla ilgili şu açıklamaları yaptı:
Ülkemiz genelinde özellikle son dönemde İç Anadolu’da yaşanan kuraklık nedeniyle barajımız maalesef Sivas’ımıza su veremeyecek hale gelmiş durumda. Normal şartlarda suyun barajdan verilip Tavra Deresi’nden yer altı kaynaklarıyla takviye edilmesi gerekiyor ancak son 2, 3 yıldır suyu Tavra Deresi’nden veriyorduk ve eksik kalan kısmını da barajdan temin ediyorduk. Şu anda ise barajın ‘güvenlik seviyesi’ dediğimiz en alt kısmındaki suyu kullanmak zorunda kaldık.”
Fotoğraf: AA
Platform kuruldu
Belediye Başkanı Bilgin, iki gündür süren çalışmalarla barajın içine normal şartlarda kullanılmaması gereken seviyede olan suyu kullanmak için platform kurulduğunu da aktardı ve bunun geçici bir süreç olduğunu söyledi.
Bilgin, kentte su sorunu yaşanmaması için 2021 yılının başında Hafik Özen Barajı‘ndan 4 Eylül Barajı’na su nakil projesini yatırım programına aldırdıklarını hatırlattı ve açıklamalarını şöyle sürdürdü:
Cumhurbaşkanımıza ve DSİ’ye teşekkür ediyoruz. 2021 yılı içerisinde proje tamamlandı ve inşallah 30 Kasım Salı günü de DSİ Genel Müdürümüz ve Bakanımızla görüşeceğiz. 2022 yılının hemen başlarında ihaleyi yaparak çalışmalara başlamayı ve su nakil işlemini gerçekleştirmeyi arzuluyoruz. Kısa vadede de ekibimizle birlikte değerlendirmelerimiz devam ediyor. Kentimizi susuz bırakmamak ve su kesintilerini asgariye indirmek için gerekli tedbirleri alıyoruz.”
‘Önümüzde ciddi bir sorun var’
Barajdan su alınmasının mümkün görünmediğini kaydeden Sivas Belediye Başkanı, tedbir için çalışmalara devam ettiklerini de belirtti:
Şu ana kadar Sivas’ın günlük 1200 litre/saniye su ihtiyacının 800 litre/saniyesini Tavra Deresi’nden, 350 litre/saniyesini ise buradan karşılıyorduk ama şu andan itibaren barajdan çok su alınacak gibi görünmüyor. Biz her ihtimale karşı tedbir için çalışmalarımıza devam ediyoruz. Hemşehrilerimizden ricam, suyu tasarruflu kullanalım, su limitsiz ve sınırsız değil. Doğal kaynak olduğu için suyu bol zannediyoruz. Önümüzde ciddi bir sorun var. Bu sorunla da sonuçta hep birlikte yüzleşeceğiz. Bunu siyaseten farklı taraflara da çekmemek lazım. Bugün elinizde paranız ve projeniz de olsa bu işi çözmek için belli bir süre gerekiyor.”
Yeşil Gazete‘nin geçen hafta Alman basınına dayandırarak yayımladığı, bu ülkeden ithal edilen 400 konteyner çöpün Türkiye limanlarında çürüdüğü ve bir kısmının Vietnam’a gönderildiği iddialarını Meclis‘e taşıyan CHP’li Murat Bakan Almanya’nın iade almama gerekçesinin açıklanmasını istedi ve çöpleri Vietnam’a kimin nasıl gönderdiğini sordu.
Berlin’deki bir ayrıştırma tesisinde, plastik balyalar haline getirilip Türkiye’ye CSNU 696542konteynerinin de dahil olduğu 400 konteynerle gönderilen atıklar, bir yılı aşkın bir zamandır Türkiye’de bekletiliyordu. Aylar boyunca Gemlik’teki limanda bekleyen konteyner içindeki çöpler çürürken, Çevre ve Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, atıkların yasadışı yollardan Türkiye’ye gönderildiğini duyurdu. Bu nedenle çöpler Almanya‘ya iade edilmeliydi.
Ancak bu çöplerin bir kısmının geçen hafta farklı konteynerlere taşınıp bir yük gemisiyle Vietnam’ın Hai Phong limanını gönderildiği ortaya çıktı. Nakliye belgelerine göre, çöpler oraya aralık ayının sonunda ulaşacak.
Konuyla ilgili her iki ülke birbirini suçluyor. Türk makamlarının iade sürecinin işlememesine karşı ise argümanı, “ihraç amaçlı tasfiye” veya “iade işlemlerinin tamamlanamaması durumunda üçüncü bir ülkeye transit işlemi.” Ancak Vietnam’ın çöpleri kabul etmemesi durumunda yasadışı atık iadesinden, bir Türk firma satın aldığı için Türkiye sorumlu olacak.
CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan, iddiaları doğruladı ve Almanya’nın iade almama gerekçesinin açıklanmasını istedi . Bakan çöpleri Vietnam’a kimin nasıl gönderdiği sorusunu da yöneltti.
Türkiye limanlarında Kasım 2020 ile Şubat 2021 arasında Almanya’dan gönderilen yaklaşık 400 konteyner çöp bulunuyor. Bu plastik atıkların Düzce’deki 2B Plast şirketine ait bir tesiste geri dönüştürülmesi gerekiyordu. Ancak şirket, ithalat lisansını ve dolayısıyla Almanya’dan gelen plastik atıkları işleme iznini kaybetti ve hakkındaki yargı süreci devam ediyor.
Bakan: İthal eden kişiye ne işlem yapıldı?
CHP’li Bakan, Basel Sözleşmesi gereği söz konusu atıkları geri alması gereken Almanya’nın durumu zora soktuğunu söyledi. Bakan ayrıca Türkiye’de mahsur kalan çöplerin Vietnam’a kim tarafından ve nasıl gönderildiğini sordu. “Görüyoruz ki Almanya çöpleri iade almıyor. Peki Basel Sözleşmesi gereği iade alması gereken Almanya bunu nasıl açıklıyor?” diyen CHP’li vekil, “2B Plast’ın sahibi nerede? Dünyanın çöpünü ülkemize getirip sahip çıkmayan bu şahıs hakkında ne yapıldı” dedi.
Vietnam’a kim gönderdi, kalan çöpler ne olacak?
Çöplerin bir kısmını Vietnam’a gönderen kişinin kim olduğunu soran Bakan, ““Bu nasıl oldu? Kalan çöpler ne olacak? Atıkların şehir atığı olduğu, uzun bekleme süreci sebebiyle geri kazanımının mümkün olamayacağı ve çevreye verdiği zarar da göz önünde bulundurulduğunda bu çöplerle ilgili ne zaman ve nasıl bir yol izlenecek?” diye konuştu.
Murat Bakan, muhatap firmaya ulaşılamadığı ve Almanya’nın çöpleri almamak için direndiği gözönüne alındığında Türkiye’nin limanlarında bekleyen 141 konteyner çöpten nasıl kurtulacağının açıklanmasını istedi.
Sindirim sisteminde bulunan yedi kancalı misinanın ameliyatla çıkarıldığı caretta caretta, iki ay sonra hayatını kaybetti.
Muğla‘da sahilde hareketsiz bulunan kaplumbağaya Ufuk Duru ismi verilmişti.
‘Misina ve olta canlıların ölmesine neden oluyor’
DHA‘ da yer alan habere göre, Muğla Marmaris’te ekim ayında deniz kenarında bir caretta caretta hareketsiz halde bulundu. İhbar üzerine bölgeye gelen görevliler, kaplumbağayı Deniz Kaplumbağaları Araştırma Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi’ne (DEKAMER) götürdü. Burada yapılan radyografi sonucunda sindirim sisteminde yedi kancalı misina olduğu tespit edilen kaplumbağa ameliyat edildi. Ancak, kaplumbağanın dün hayata gözlerini yumduğu öğrenildi.
DEKAMER tarafından yapılan açıklamada, “Eylül ayının ikinci haftası Marmaris Orhaniye’den gelen ihbar sonrası DEKAMER’e getirilerek radyografisi sonucunda 7 kancalı misinanın sindirim sisteminde olduğu görülen ve 2 aydır tedavi altında olan Ufuk Duru’yu kaybettik. Denizlere atılan misina ve olta gibi yabancı maddeler her geçen gün daha fazla deniz kaplumbağasının yaralanması ile ölmesine sebep olabiliyor” ifadeleri kullanıldı.
Balkan ülkelerinin belediye başkanları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun çağrısıyla İstanbul’da buluştu. ‘B40 Balkan Belediye Başkanları Zirvesi’ için 11 ülkeden 24 kentin belediye başkanlarının katılımıyla başlayan zirvenin açılış konuşmasını yapan İmamoğlu, “Bölgemiz için yepyeni bir sayfa açmak için buradayız” dedi.
Dünyanın karşı karşıya olduğu çevre sorunları, iklim ve mülteci krizleri gibi hayati önemdeki konuların ülke sınırlarını aşan küresel ölçekteki problemler olduğunu vurgulayan İmamoğlu, “Bu büyük sorunların çözümünün, bölgesel iş birliği ve dayanışma yoluyla mümkün olabileceğini bildiğimiz için bugün bir aradayız” ifadelerini kullandı.
İki gün sürecek zirveye, Atina Belediye Başkanı Başkanı Kostas Bakoyannis, Belgrad Belediye Başkanı Zoran Radojičić, Dıraç Belediye Başkanı Emiriana Sako, Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan, Kırcaali Belediye Başkanı Hasan Azis, Kırklareli Belediye Başkanı Mehmet Siyam Kesimoğlu, Kotor Belediye Başkanı Vladimir Jokić, Laktasi Belediye Başkanı Miroslav Bojić, Midilli Belediye Başkanı Stratis Kytelis, Patras Belediye Başkanı Konstantinos Peletidis, Potgoritsa Belediye Başkanı Ivan Vuković, Sarayevo Belediye Başkanı Benjamina Karić, Skopje Belediye Başkanı Danela Arsovska, Split Belediye Başkanı Ivica Puljak, Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Albayrak, Selanik Belediye Başkanı Konstantinos Zervas, Tiran Belediye Başkanı Erion Veliaj ve Trikala Belediye Başkanı Dimitris Papastergiou katıldı.
‘Dünya için ilham verici bir model inşa edebiliriz’
Zirvenin açılış konuşmasını yapan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu şunları söyledi: “Bu, uzun süredir hayalini kurduğumuz bir birlikteliktir. Bugün hep birlikte tarihi bir başlangıca imza atıyoruz. Önümüzdeki dönemde bu birlikteliği sürdürmeyi başarırsak, sadece Balkan coğrafyası için değil, tüm Avrupa ve dünya için de ilham verici bir model inşa edebiliriz.”
İmamoğlu, 24 belediye olarak yeni bir iş birliği zemini oluşturmak, kentlerin ve bölgenin geleceğine dönük yeni bir vizyon geliştirmek üzere bir araya geldiklerini vurguladı:
“Onlarca yıldır ‘Balkanlar’ ya da ‘Balkanlaşma’ sözü, uluslararası literatürde; etnik ayrımları, sınır anlaşmazlıkları ve çatışmaları tanımlamak için kullanıldı. Oysa bizler bugün, bölgemiz için yepyeni bir sayfa açmak için buradayız. Biz, daha güçlü bir iş birliği ve daha iyi bir geleceği birlikte inşa etmek için buluştuk. Bu toplantıya katılan Sayın Belediye Başkanları, bugün sadece kendi şehirlerine hizmet etmekte kalmayıp, aynı zamanda Balkanların Avrupa içindeki demokratik geleceği adına da önemli bir hizmette bulunuyorlar. Yerel yönetimler olarak karşı karşıya olduğumuz çevre ve iklim sorunları, mülteci krizi, enerji yönetimi ve daha ileri demokrasi özlemi gibi hayati önemdeki konular, ülke sınırlarını aşan küresel ölçekteki konulardır.”
‘Büyük sorunların çözümü, bölgesel iş birliğiyle mümkün’
Bir kentte yaşanan herhangi bir sorunun, diğer şehirlerin de ortak meselesi haline geldiğine vurgu yapan İBB Başkanı, “Bu büyük sorunların çözümünün, bölgesel iş birliği ve dayanışma yoluyla mümkün olabileceğini bildiğimiz için bugün bir aradayız. Bu çerçevede bölgesel, güçlü bir inisiyatif olarak önerdiğimiz ve sizlerle birlikte şekillendirdiğimiz ‘B40 Balkan Şehirleri Ağı’nı geliştirmek için ilk adımı atıyoruz” diye konuştu.
‘AB’nin çoğulcu demokrasi modeli hepimiz için bir ideal’
Avrupa’nın İstanbul ve Balkanlardan başladığını kaydeden İmamoğlu, Avrupa Birliği’nin temsil ettiği çok uluslu, çok kimlikli ve çoğulcu demokrasi modelinin katılımcı ülkeler için bir ideal olduğunu kaydetti; ,”İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, uzlaşma kültürü ve özgürlükler kentlerimizde yaşayan milyonlarca insan için ortak hedeflerdir. Bu ortak hedefler, B40 ağının temelidir. İnancım odur ki; bugün başlattığımız ‘B40 Ağı’, Balkan şehirleri arasında aynı zamanda bir barış ve demokrasi ağı olacaktır”dedi.
Belediye başkanlarına şehir turu
İmamoğlu’nun konuşmasının ardından katılımcı belediye başkanları, alfabetik sırayla söz alarak, ortak sorunlar konusunda birlikte çalışılabilecek alanlarla ilgili mesajlarını paylaştı.
Zirvede, açılış konuşmalarının ardından, “Balkan Şehirleri arasında Ortak bir Platform Kurmak” konulu bir panel gerçekleştirilecek. Panelin ardından katılımcı belediye başkanları, İmamoğlu’nun rehberliğinde, geçtiğimiz günlerde açılışı yapılan Kemerburgaz’daki “Atık Yakma Tesisi ve Biyometanizasyon Tesisleri”ni gezip, Eminönü-Alibeyköy Tramvay hattında yolculuk yapacak.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından kasım ayına ilişkin ekonomik güven endeksi açıklandı. Açıklanan verilere göre, ekonomik güven endeksi ekim ayında 101,4 iken, kasım ayında yüzde 2,0 azaldı ve 99,3 değerine düştü.
Ekonomik güven endeksinin 100’den büyük olması genel ekonomik duruma ilişkin iyimserliği, 100’den küçük olması ise genel ekonomik duruma ilişkin kötümserliği gösteriyor.
Reel kesimde güven endeksi oranı yükseldi
Tüketici güven endeksi bir önceki aya göre kasım ayında yüzde 7,3 oranında azaldı ve 71,1 değerini aldı. Hizmet sektöründeki güven endeksi de yüzde 0,7 oranında azalarak 119,4 değerine ulaştı.
Reel kesim (imalat sanayi) güven endeksi yüzde 0,6 oranında arttı ve 112,0 değerine yükseldi. Perakende ticaret sektörü güven endeksi de yüzde 0,6 oranında artarak 121,9 değerine, inşaat sektörü güven endeksi yüzde 1,0 oranında artarak 93,6’ya yükseldi.
Pandemi nedeniyle tüm dünyada başta maske, siperlik, eldivenler olmak üzere koruyucu malzeme kullanımı inanılmaz boyutta arttı. Toplumlar tarafından maskelerin, siperliklerin, eldivenlerin ve diğer koruyucu malzemenin yoğun kullanımı başka bir sorunun; iyi yönetilemeyen plastik atıklar sorununun, daha da ağırlaşarak tekrar gündeme taşınmasına neden oldu. Kullanılan koruyucu malzemelerin atıklarının tamamına yakını ‘tıbbi atık’ ve büyük bir kısmının ana maddesi de plastik… Bu nedenle bertarafı, yapısı da göz önünde alınarak, tıbbi atık yönetimi kurallarının içinde yapılmalıydı. Fakat tüm dünyada yaşanan atık yönetimi alt yapı yetersizliğinden bu yapılamadı, halen de yapılamıyor.
Onun yerine ülkemizde ve tüm dünyada koruyucu malzeme atıklarının bir naylon torba içinde 72 saat bekletilip; normal atık kutularına atılması kuralı getirildi. Fakat yaygın uygulama da, bırakın bu atıkları bir naylon torba içinde 72 saat bekletmeyi; çıkarıldığı anda bile normal atık kutularına atılmadı. Şimdi bu atıkları yerlerde, su kanallarında ve sonuçta denizde görmek mümkün… Bu durum da özellikle bu atıkların içeriği nedeniyle deniz ve okyanuslara pandemi boyunca daha da çok plastik atığın ulaşması ile sonuçlanıyor. Bir araştırmaya göre 2020 yılı içinde sadece 1.56 milyon yüz maskesinin okyanuslara ulaştığı hesaplanmış. Bu nedenle birçok ülkede pandemi nedeniyle artan plastik atıkların akıbeti hakkında çok sayıda bilimsel araştırmalar yapıldı; yapılmaya da devam ediliyor.
Bu çalışmalardan biri de hakemli bilimsel bir dergi olan PNAS (Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America) kasım ayı sayısında yayınlanan “Plastic waste release caused by COVID-19 and its fate in the global ocean” başlıklı çalışma… Bir grup Çinli okyanus ve atmosfer bilimci akademisyen tarafından yapılan bu çalışma durumun tahmin ettiğimizden de kötü olduğunu gösteriyor. Çalışmada Çinli araştırma grubu özel bir modelleme tekniği kullanmış. Bu modele göre 23 Ağustos 2021 itibarıyla 193 ülkeden 8,4 ± 1,4 milyon ton pandemi kaynaklı plastik atık üretildiğini hesaplayan araştırmacılar; bu plastik atığın 25.9 tonunun nehir ve akarsularla okyanuslara ulaştığını sonucuna varmışlar. Araştırmacılar oluşturdukları modelde, ülke bazında hastanede yatan Covid-19 hasta sayısını, hasta yatağı başına üretilen tıbbi atığı, kişilerin kullandığı koruyucu malzeme kullanım miktarı gibi değişkenleri de dikkate almışlar. Modellerinde pandemiye bağlı plastik atıkların %87.4’nün sağlık kurumlarından kaynaklandığını bulan araştırmacılar, artan plastik atıkta, toplumun kullandığı koruyucu malzemelerin sadece %7.6 payı olduğunu hesaplamışlar. Ayrıca araştırmacı grubunun oluşturduğu model plastik atık deşarjının mekânsal dağılımının küresel okyanusta kısa süre içinde hızla değiştiğini de ortaya koyuyor. Modele göre plastik kalıntılarının önemli bir kısmı önce büyük parçalar, daha sonra meteorolojik olayların etkisiyle parçalanıp, mikroplastiklere dönüşerek plajlara ve sahillere ulaşıyor, deniz yatağına iniyor. Kuzey Kutbu’nda çevresel bir plastik birikimi de neden oluyor.
Pandemiyle birlikte sulara tıbbi atık deşarjı da arttı
Modele göre pandemi nedeniyle koruyucu malzemeden kaynaklanan plastik atıkların büyük bir bölümü hastane atıklarını geçmişten bu yana iyi yönetemediğini bildiğimiz gelişmekte olan ülkelerden ve özellikle de Asya ülkelerinden kaynaklanıyor. Araştırmanın yapıldığı 23 Ağustos 2021 tarihi itibarıyla araştırmacılar, Covid-19 vakalarının farklı kıtalardaki (Asya, Avrupa, Kuzey Amerika, Güney Amerika, Okyanusya ve Afrika) dağılımına baktığında vakaların yaklaşık % 70’i Kuzey ve Güney Amerika ile Asya‘da olduğunu görmüşler. Buna karşılık kötü atık yönetimi sonucu doğaya ulaşan pandemi kaynaklı plastiğin vaka dağılımını takip etmediğini; %46’sının Asya’dan geldiğini hesaplamışlar. Modele göre Asya’nın ardından %24 ile Avrupa ve son olarak % 22 ile Kuzey ve Güney Amerika okyanuslara ulaşan pandemi kaynaklı plastik atığın kaynağı… Aslında bu bulgu giderek ağırlaşan, eski bir sorunu da hatırlatıyor bize; Hindistan, Brezilya ve Çin gibi birçok gelişmekte olan ülke, tıbbi atıklarını iyi yönetemiyor… Bu ülkelerden pandemi olmasa da tıbbi malzeme kaynaklı plastik atıklar, doğaya karışıyor ve okyanuslara ulaşıyor. Çinli akademisyen grubunun yaptığı çalışmaya tekrar dönecek olursak; yaptıkları modellemeye göre pandemi döneminde okyanuslara pandemi ilişkili plastik deşarjı, toplam nehir plastik deşarjlarının % 1,5’nu oluşturuyor Bu deşarjın büyük bir kısmı, potansiyel ekolojik ve sağlık riskini ve hatta Covid-19 virüsünün yayılmasını da yükselten tıbbi atık kaynaklı… Araştırmacılara göre bu durum atık yönetiminde bir an önce yapısal değişiklikler yapmamız gerektiğini bir kez daha gösteriyor.
Pandemi ile ilişkili kötü yönetilmiş plastiklerin (MMPW) okyanusa nehir deşarjları. Haritalar; ,(A)hastane tıbbi atıkları, (B) COVID-19 virüs test kitleri, (C) KKD, (D) çevrimiçi alışveriş ambalaj malzemesi ve (E) toplamının neden olduğu deşarjları gösteriyor. . Arka plan rengi, her su havzasına karışan plastik atığı temsil ederken, mavi dairelerin boyutları nehir ağızlarındaki deşarjları gösteriyor.
Araştırma grubu pandemi kaynaklı atık plastiklerin okyanuslardaki gelecekteki akıbetini de ayrı bir modelleme ile araştırmışlar. Bu modelleme plastiklerin önemli bir bölümünün makro veya mikro plastik şeklinde üç yıl içinde sahillere ulaşacağı; ancak önemli bir kısmının da deniz yatağına çökerek, orada varlığını koruyacağını ortaya koymuş. Modele göre bu yüzyılın sonunda pandemi ile ilişkili plastik atıkların %28.8’i deniz yatağına çökecek; %70.5’i ise sahillere ulaşacak, bir kısım mikroplastik ise dalgaların ve rüzgârların etkisi ile su damlacıkları ve tuz yoluyla atmosfere de karışıp çok uzaklara taşınabilecek. Yağışlarla tekrar toprağa karışan bu mikroplastikler toprağı, yeraltı ve yer üstü su kaynaklarını kirletip, bir kısmı tekrar okyanuslara ulaşabilecek. Böylece başta okyanus ekosistemi üzerinde olmak üzere ekosistem üzerindeki yıkıcı etkisi uzun yıllar boyunca devam edecek.
Okyanuslara boşaltılan pandemi ile ilişkili makro ve mikroplastiklerin önümüzdeki yıllardaki akıbetinin projeksiyonu… (A yüzey sularında, B deniz yatağında ve sahillerde)
Plastik atık yönetimi; tüm dünya için başlı başına bir sorun; son yıllarda artan oranda çok sayıda zengin merkez kapitalist ülke, bu atıklarını bizim gibi ülkelerin üzerine atıyor… Pandemi de artan koruyucu malzeme kullanımı nedeniyle bu sorunun katlanmasına neden oldu, olmaya da devam ediyor. O nedenle araştırma grubunun da altını çizdiği gibi özellikle gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere tüm dünya da ‘daha iyi plastik atık toplama, sınıflandırma, arıtma ve geri dönüşümün yanı sıra daha çevre dostu yeni malzemelerin geliştirilmesi için yenilikçi teknolojilerin teşvik edilmesi gerekiyor’
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Konya ve Karaman illerini kapsayan av ihalesine karşı Vegan Derneği Türkiye (TVD) tarafından açılan davada verilen ara kararda yürütmenin durdurulması kararı verildi.
Anadolu yaban koyunlarının yaşam hakkı, birey başına en az 153 bin 900 TL, en fazla 157 bin 700 TL muammen bedelle ihaleye çıkmış, yaban keçilerinin her biri için en az 9 bin 300 TL bedel belirlenmişti.
Yürütmenin acilen iptali isteniyor
24 Kasım’da açılan davada Konya 1. İdare Mahkemesi, ön etüt ve envanter raporları ile ihaleye ilişkin hazırlanmış tüm raporlar dahil olmak üzere, “dava konusu işlemin hukuki ve maddi” gerekçelerine dair ayrıntılı bakanlık savunmasını içeren belgelerin 15 gün içinde kendilerine ulaştırılması gerektiğini belirtti. Ayrıca 15 maddelik ara karar gereğinin tüm yönleriyle yerine getirilmesinin “yasal zorunluluk” olduğunu vurguladı.
TVD, Konya ve Karaman’ın farklı bölgelerinde yedi Anadolu yaban koyununun ve üç yaban keçisinin “avlattırılması işi” ihalesinin etiğe, hukuka ve kamu düzenine aykırılık teşkil etmesi sebebiyle yürütmenin acilen iptalini talep ediyor.
Yürütmenin iptali kararının alınması halinde, 31 Mart 2022 tarihine kadar av acenteleri aracılığıyla öldürülmesi planlanan her bir Anadolu yaban koyunu ve yaban keçisi kurtulacak.
Bakanlığı çelişkili ifadeleri
TVD, yürütmeyi durdurma ve iptal talepli dava dilekçesinde bilimsel raporlara atıfta bulundu ve Tarım ve Orman Bakanlığı’na ait yayınlarda Anadolu yaban koyunuyla ilgili çelişkili ifadelere ve uygulamalara yer verdi.
Dilekçede, türün hassasiyetine ilişkin ise şu bilgiler verildi:
Yaban koyununun bir alt türü olan Anadolu yaban koyunu (Ovis gmelini anatolica) Türkiye’ye ‘endemik’ bir türdür, yani Anadolu’ya özgüdür ve yalnızca ülkemizde İç Anadolu’nun çok kısıtlı bir alanında yaşamakta ve üremektedir. Halk arasında ‘ceren, ceran ya da dağ koyunu’ olarak da anılan bu nadir türün sayılarında sürekli bir düşüş olduğu yıllar içinde gözlemlendiği için Tarım ve Orman Bakanlığı bu türün ulusal mevzuat ile korunmasını şart koşmuştur. Ayrıca Bern Sözleşmesi’nin 3. maddesi uyarınca endemik bir tür olmasından ötürü avlanması hukuka aykırıdır.
Bizzat Tarım Orman Bakanlığının yayını olan Tarım Orman Dergisi’nin Ocak 2021 tarihli yayında, Türkiye’de 2019 yılı sayımı itibarıyla sadece 893 Anadolu Yaban Koyunu’nun tespit edildiği belirtilmiştir. Bu sayının, daha önce defalarca kez hakkında yapılan ihalelerin iptal edildiği ve ilgili iptal kararlarının da dilekçe ekinde sunulduğu kızıl geyik ve yaban keçisi türlerinden çok daha az olduğu ilgili yayında da görülebilmektedir.
Günümüzde sayıları son derece düşük olan bu türler uluslararası düzeyde de takip edilmektedir. Yaban koyunu Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından Neredeyse Tehdit Altında kategorisinde yer almaktadır. Bu duruma gerekçe olarak ‘avlanma, habitat kaybı ve çiftlik hayvanlarıyla yem/alan rekabeti gibi sebeplerle son üç nesilde (24 yıldır) sayılarının ciddi ölçüde azaldığı yönündeki tespit gösterilmiş olup bu durumun çok kısa sürede türün ‘hassas’ statüye düşmesine sebep olacağının da tahmin edildiği belirtilmektedir.
İptalini talep ettiğimiz ihale ile bu bölgede yaşayan bu türlerin avının iptali hususunda karar verilmezse, geri dönüşü olmayacak nitelikte bir karar verilmiş olacaktır.”
Emsal karar da dilekçeye eklendi
Ayrıca, 2020’de kazanılmış av karşıtı davalara ek olarak, ulusal ve uluslararası düzeyde koruma altında olan 15 kızıl geyiğin yaşam hakkı için 19 Ekim’de Tarım ve Orman Bakanlığı’na karşı açılan davada çıkan ara karar da emsal olarak dilekçeye eklendi.
Bolu İdare Mahkemesi, kızıl geyiklerle ilgili davada Kasım ayı başında yürütmeyi durdurma kararı almış, davalı bakanlıktan “dava konusu işlemin hukuki ve maddi” gerekçelerine dair ayrıntılı açıklamalar içeren belge ve raporların 15 gün içinde kendilerine ulaştırılması gerektiğini belirterek 15 maddelik ara karar gereğinin tüm yönleriyle yerine getirilmesinin “yasal zorunluluk” olduğunu vurgulamıştı.
İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından alınan sokak lambalarının normal periyodundan 15 dakika geç yanıp 30 dakika erken söndürülmesine kararına tepki gösterdi.
İmamoğlu, ‘Bu, uygulamanın getireceği güvenlik ve diğer sorunları hiç umursamamak demek’ ifadelerini kullandı.
Karara tepkiler geliyor
Twitter üzerinden paylaşımda bulunan İmamoğlu, ‘Sabit saat uygulaması yüzünden zaten güne zifiri karanlıkta başlanıyor. Bir de Bakanlık ‘sokak aydınlatmaları sabah 30 dakika erken sönecek, akşam da 15 dakika geç yanacak’ diyor. Bu, uygulamanın getireceği güvenlik ve diğer sorunları hiç umursamamak demek” dedi.
Sabit saat uygulaması yüzünden zaten güne zifiri karanlıkta başlanıyor. Bir de Bakanlık “sokak aydınlatmaları sabah 30 dakika erken sönecek, akşam da 15 dakika geç yanacak” diyor. Bu, uygulamanın getireceği güvenlik ve diğer sorunları hiç umursamamak demek. pic.twitter.com/lCM8tDv5la
Bakanlığın bu uygulamasına, sosyal medyadan özellikle sabahın çok erken saatlerinde işe veya okula gitmek zorunda olan birçok kişi de tepki gösterdi.
Tepkiler, elektrik şirketlerine de gösterilirken, şirketler kararın bakanlığa ait olduğunu ifade etti ve “Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın gün ışığından azami ölçüde yararlanılması hedefiyle Türkiye genelinde aldığı karara göre, aydınlatma armatürleri normal periyodundan 15 dakika geç yanıp 30 dakika erken söndürülecektir” açıklamasında bulundu.
Enerji tasarrufu yaşanmıyor
Bakanlık, enerji tasarrufu iddiasıyla 2016 yılında aldığı kararla yaz-kış saati uygulamasını kaldırmıştı. Birçok insan bu uygulamadan olumsuz etkilenirken, uzmanlar da bu uygulamayla enerji tasarrufunun yaşanmadığını, aksine batıda yaşayan insanların karanlıkta daha fazla enerji tükettiğini söylemişti.