Editörün SeçtikleriEkolojiİklim KriziManşet

En temel hak ihlali: İklim krizi-ekokırım

Dosya-Haber: Derya GÖREGEN

*

İklim krizinin olumsuz etkileri gün geçtikçe daha da artıyor. Tatlı su kaynaklarının azalması, sayıları ve şiddeti artan kasırga, hortum, sel, fırtına ve sıcak hava dalgaları gibi ani gelişen meteorolojik afetler insan yaşamını, sağlığını ve güvenliğini doğrudan tehdit ediyor. Solumak için temiz havaya, beslenmek için güvenli gıdaya, yaşamsal fonksiyonların yerine getirilmesi için temiz suya erişim özellikle az gelişmiş ülkelerde artık çok daha zor. Deniz seviyesindeki yükselmeler, buzulların erimesi ve bunların tetiklediği tuzlanma ve kıyı taşkınlıkları, çölleşme gibi zamanla gelişen çevresel bozulmayı da göz önünde bulundurduğumuzda milyarlarca insanın sağlığı ve yaşamı ağır risk altında. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) kirletilmiş su ve havadan kaynaklı rahatsızlar ve yetersiz beslenme gibi etkenlerin milyonlarca insanın yaşamını tehdit ettiği uyarısında bulunuyor.

Bununla bağlantılı olarak doğal habitata yapılan saldırılar; madencilik faaliyetleri, insan faaliyetlerinin yol açtığı ormansızlaşma, endüstriyel tarım ve hayvancılığın yol açtığı sorunlar özellikle dünyanın otoriter rejimlerce yönetilen ülkelerinde sadece insan yaşamı ve sağlığına tehdit oluşturmuyor, hızlı değişimlere uyum sağlayamayan bazı bitki ve hayvan türlerini de yok olmanın eşiğine getiriyor.

Çevre, hayvan ve insan hakları uzmanları ise, özellikle yerel halkın onayı ve katılımı olmadan yürütülen ekokırım faaliyetlerinin, temel haklar ve çevre hakkı ihlali olduğuna dikkat çekiyor. Dünyada ve ülkemizde toprak ve su gaspının hızla artmasından hareketle neoliberal kalkınmacı politikaların dinamiklerine yönelik uyarılarda bulunan uzmanlar, yaşanan çevre felaketlerinin dünyayı nasıl hızla yok oluşa sürüklediğini ve iklim krizinin tehlike ve risklerine karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğini, ne tür politik, yasal ve ekonomik değişimlerin gerektiğini Yeşil Gazete’ye anlattı.

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komiseri Michelle Bachelet, Cenevre’de yaptığı açıklamada devletleri iklim zirvesi COP26’ya yaklaşık bir ay kalırken yaptığı uyarıda, “En büyük belirsizlik politikacıların ne yapacağıdır” dedi. Kirlilik, iklim değişikliği ve ekolojik krizin birleşiminin “çatışmaları, gerilimleri ve yapısal eşitsizlikleri” genişlettiğine vurgu yapan Bachelet “İçinde bulunduğumuz büyük krizin, gıda, su, eğitim, barınma, sağlık ve kalkınma hakları üzerinde etkileri var. Kirlilik, tek başına dünya çapında, her altı erken ölümden birinin sorumlusudur” dedi.

Devletler, Çin’in Kunming kentinde ekim ortasında yapılacak biyoçeşitlilik zirvesinde ve ekim ayı sonunda İskoçya’nın Glasgow kentinde düzenlenecek COP26’da bu sorunları enine boyuna ele alacak.

Krizi doğru tanımlamak

Toprağı, suyu ve bir bütün olarak doğayı metalaştırarak bir kar nesnesine dönüştüren günümüzün kapitalist ekonomik sisteminin yarattığı kriz ortamının gündelik hayattaki karşılığı ise başka bir tartışma konusu. Olguları adlandırma ve söylem olarak formüle etmenin sorunu algılama ve idrak etme eşiğini de belirlediğine dikkat çeken Almanya’daki  Fredrich-Alexander Üniversitesi Erlangen-Nürmberg, İnsan Hakları Bölümü’nden Uzman Necmettin Türk konuyla ilgili şunları söylüyor:

“Sistemsel ekolojik krizi gündelik hayatımızda dillendirme biçimimiz ‘küresel ısınma’ ya da ‘iklim değişikliği’ gibi iki nötr ifadeyle şekillendi. Sınırlı akademik ve aktivist çevreler dışında bu ifadeler hegemonik iki diskur olmuş durumda. Sanki iklim krizi doğal olarak değişti ve bunda mevcut ekonomik modelin hiçbir etkisi yokmuş gibi algılanıyor ve böyle de algılanması isteniyor. ‘Değişim’ kendi içinde pozitif bir anlam barındırır ya da soğuk bir bölgede yaşıyorsanız ‘ısınma’ size cazip bile gelebilir. Dolayısıyla bu ifadeler sorunu tanımlamaktan öte örtme işlevi görüyorlar. Oysa ‘kriz’ sözcüğü ekonomik, sosyal ve politik nedenlere gönderme yapar. Bunun için sorunu öncelikle doğru adlandırmak ve anlamlandırmak lazım. Buradan hareketle mevcut ‘ekolojik’ ya da ‘iklim’ krizi formülasyonu doğru bir tanımlama olmakla beraber kendi içinde yine sanki sorun doğayla sınırlıymış gibi bir algıya zımnen de olsa gönderme yapıyor.”

Necmettin Türk: İklim ve ekoloji krizi bir ‘temel hak’ sorunudur

İklim krizinin aynı zamanda doğrudan insanların sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamlarına bir müdahale olduğunu ve temel insan haklarını ihlal ettiğini belirten Türk, bu nedenle ısrarla anti-hegemonik bir söylem olarak kurmak gerektiğini vurguluyor:

Necmettin Türk.

“Ancak böylesi bir tanımlama ve formülasyon insanların sistemsel bu krizi ‘dışarda’ değil toplumsal ve insani bir kriz olarak anlamalarını ve mevcut politik ve ekonomik aktörler üzerinde gerekli basıncı ve değişim talebini kurmalarını mümkün kılabilir. Ve bunu ifade ederken hiç de öyle yeni bir şey söylemiyorum ya da ideolojik bir yaklaşım formüle etmiyorum. Tam aksine mevcut kapitalist ideolojiden kaynaklı bu krizin, yine bu sistemin araçlarıyla nasıl ısrarla örtüldüğünü ve çarpıtıldığını bir hakikat olarak dillendiriyorum.

‘Doğal’ felaketler olarak adlandırılan ama sistemik felaketler olan kuraklık, orman yangınları, seller vb. felaketler doğrudan başta yaşam hakkı ve güvenli ve sağlıklı bir çevre hakkı olmak üzere gıda, su, toprak, konut, çalışma vb. sosyal ve ekonomik hakları tehdit ve ihlal ediyor. Her yıl milyonlarca insan iklim krizine bağlı nedenlerle göçmek zorunda kalıyor, on binlercesi doğrudan ya da dolaylı etkilerinden dolayı hayatını kaybediyor. Açlık, yoksulluk ve bölgeler veya kıtalar arası eşitsizlik hızla artıyor. BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün verilerine baktığınızda 2020 yılında yaklaşık 800 milyon insanın açlığın pençesinde ve 3 milyar dolayında insanın ise yoksulluk içinde olduğunu görüyoruz. Bu tablonun şüphesiz birçok sistemsel nedeni var, ama en önemli faktörlerden biri iklim krizidir. Geçenlerde Dünya Meteoroloji Örgütü kapsamlı bir rapor yayımladı. Bu rapora göre iklim kaynaklı afetler son 50 yılda 5 kat artı, 2 milyondan fazla kişi hayatını kaybetti. Dolaysıyla iklim ve/veya ekolojik kriz, doğada gerçekleşen ‘doğal’ bir şey değil, bizatihi insan yaşamını her yönüyle doğrudan etkileyen bir hak sorunudur. Sorunu böyle tanımlamak ve bu temelde toplumsal dinamikleri mobilize etmek, çözüm üretme süreçleri için hayatidir.”

Ekokırım faaliyetleriyle iklim krizi birbirini besliyor

Tüm canlıların temel haklarının güvencesi olan ve sosyal, kültürel sürekliğini sağlayan nehirler, denizler ve ormanların dünyada ve Türkiye’de genelde halkın onayı ve katılımı olmaksızın yürütülen siyanürlü maden aramaları, HES’ler, ormanların yok edilmesi vb. ekolojik yıkım faaliyetleri nedeniyle bir bütün olarak ekosisteme büyük darbe vuruyor. Türk’e göre, asıl sorun ideolojik aktörlerin ve zihniyetin on binlerce yıldır çok hassas bir dengeyle günümüze ulaşmış ekosistemleri kirletmekte ve yok etmekte sorun görmemeleri:

“Aynı şekilde çok hassas yeraltı ve yerüstü su dengesini HES’lerle yok etmek, kuraklıkla birlikte bu nehirlerin beslediği ekosistemler ve canlıların yok olması pek umurlarında değil. Doğanın dengesini sağlayan birçok canlı türü yaşam alanlarını kaybettikleri için yok oluyor.  Toprak ve su kaynaklarının kirletilmesi ve ormanların talan edilmesi doğal dengeyi doğrudan bozmak anlamına gelir. Bu durum iklim krizinin en temel sebepleri ve aynı zamanda sonuçları arasındadır.”

Yerel halkın geçim kaynağını yok edip göçe zorlayan ekokırım projeleri

 İklim krizi ve ekokırım faaliyetlerinden doğrudan ve en fazla etkilenen ise o bölgelerin yerel halkları.  Özellikle kırsal bölgelerde ve tarımla geçimini sağlayan insanların hayatlarını altüst eden kuraklık, orman yangınları ve sellerin yanında madencilik, HES-RES projeleri yerel halkın sadece sağlığını ve yaşam güvencesini tehdit etmekle kalmıyor, temel geçim kaynaklarını da yok ediyor. Türk’ün bu duruma ilişkin görüşleri şöyle:

“Sözkonusu nedenlerle yaşadığı yerden göçmek zorunda kalan insanların sayısı giderek artıyor bu da onların yaşam, çalışma ve konut haklarının ihlali anlamına geliyor. Bugün Marmara Denizi’ndeki müsilaj ve benzeri görülmemiş kirlenmeyi konuşuyoruz. Peki nereden geliyor bu? Milyonlarca insanı göçerttiğinizde ve kiri boşalttığınızda şehirler kanserojenleşir. İstanbul 16 milyonluk bir kent. Bunun sürdürebilirliği yok ve kendi içinde bir kriz. Şimdi gittikçe şiddetlenen ekolojik kriz, İstanbul gibi kentlerin yoğunluğunu da artıracaktır, çünkü kırdaki insanlar iklim ve ekokrizden kaynaklı olarak da sosyo-ekonomik yaşamlarını sürdüremez durumda artık. Bu insanlar çoğunlukla, tarım, hayvancılık, balıkçılık ve arıcılık gibi faaliyetlerle hayatlarını kazanıyor. Kent hayatı ise hem kültürel hem de sosyo-ekonomik olarak bu insanları dışlıyor ve bu insanlar bu sistemik ayrımcılık sonucu marjinalleşiyorlar. Yani bir bütün olarak -temel politik, sivil, ekonomik, sosyal ve kültürel- temel haklar ihlal ediliyor.”

‘Çevre tahribatı kültürel kimlikleri de yok ediyor’

Konuyla ilgili  Dersim örneğini veren Necmettin Türk, bölgedeki mevcut ve projelendirilen birçok maden ocağı ve HES projesinin doğanın yok etmesinin yanı sıra bölge halkının harap edilen alanlardan göç etmesine ve kültürel kimliğinin zarar görmesine neden olduğuna dikkat çekiyor:   “Munzur Gözeleri ve daha birçok projenin uygulama alanları oradaki insanların inançlarına göre kutsal ibadet ve yaşam alanlarıdırlar. Dolayısıyla burada kültürel ve inanç özgürlüğü de ihlal ediliyor. Zira yerel halkın toprak, su ve doğayla spritüal bir bağı var. Alevilik, dünyadaki diğer yerli halkların inançları gibi en ekolojik inançlardan biridir. Şimdi bu mevzu BM Yerli Halklar Bildirgesi’nin 10, 11 ve 25’inci maddeleri ile güvence altına alındı. Yani yerel halkın doğayla kurduğu spritüel bağ nedeniyle bu topraklar ve alanlar herhangi bir ticari veya başka sebeple tahrip edilemez ve halk yerinden, kültüründen kopartılamaz.”

‘Toprak ve su gaspı politikaları yeni bir sömürgeciliktir’

Dünyada ve Türkiye’de toprak, su gaspı, çok katmanlı ve kompleks bir konu. Bazı akademik çevrelerde  “yeni sömürgecilik” olarak tanımlanan saptamaya Türk de katılıyor:

“Afrika’dan Latin Amerika’ya oradan Asya’ya kadar eski sömürgelerde benzeri görülmemiş bir gasp söz konusu. Bu konuda otorite olan Land Matrix’in 2021 datalarına göre, 2000’den bu yana 66 milyon hektar alan yabancı ve çoğunlukla gelişmiş batılı devletler ve çok-uluslu şirketler tarafından satın alınmış ya da 99 yıllığına kiralanmış durumda. Bu rakam neredeyse Türkiye’nin yüzölçümüne denk ve şüphesiz sorunun ne kadar ciddi olduğunu göstermeye yeter.

Şüphesiz toprağın ve suyun stratejik iki meta olarak küresel finans kapitalin odağına yerleşmesi farklı dinamiklere sahip. Bu bağlamda Marx’ın toprak üzerindeki ‘ilkel birikim’ değerlendirmesi David Harvey tarafından ‘mülküsüzleştirme yoluyla birikim’ şeklinde yeniden formüle edildi. Bu yaklaşımın en önemli tespiti, finans kapitalin toprağı ve diğer doğal kaynakları yeni bir yatırırım alanı olarak belirlemesi ve metalaşmamış kaynakları finansal bir değere dönüştürmesi olarak formüle edilebilir. Bu trend neoliberal ekonomi-politiğin temel düsturu olmuş durumda. Özellikle 2007-2008 yıllarındaki gıda, enerji ve finans krizleri bu süreci benzeri görülmemiş düzeye taşıdı. Madencilik, tarımsal üretim, turizm, bio-enerji, barajlar başlıca sebepler olsa da rant ve spekülatif amaçlı ‘yatırımlar’ yaklaşık bütün toprak gaspının üçte birine denk geliyor. Artık Amazonlar’daki yerli halkın toprağı, suyu ve ormanı, Afrika’daki bir kabilenin otlak ve tarımsal alanları bu küresel metalaşma sürecinden nasibini alıyor. Ve maalesef yine Land Matrix’in verilerine göre bu projelerin %50 den fazlası yerel insanların kullandıkları kaynaklar üzerinde gerçekleştirildikleri için zorla yerinden edilme ve mülksüzleştirme kaçınılmaz oluyor. Türkiye’nin son 20 yılı da neredeyse kusursuz bir şekilde bu neoliberal kalkınmacı politikalarla benzerlik taşıyor.”

‘Doğanın sömürülmesi irrasyoneldir’

Hem dünyadaki diğer popülist, neoliberal hükümetler hem de Türkiye’deki AKP hükümetinin toprak, maden, su, ve ormanların yağmaya açılmasını “kazan-kazan” seklinde bir ekonomik gelişme ve kalkınma olarak göstermeye çalıştığını anlatan Türk, doğanın sömürülmesinin ekonomisizlik ve irrasyonellik olduğunu ve gerçekte tek kazananın hükümetlere yakın elitler ile ulusüstü şirketler ve sermayedarlar olduğunu vurguluyor:

“Bu durum karşısında kaybeden yerel halk, doğa, canlılar, yani bütün olarak hepimiziz. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün raporuna göre iklim krizinden kaynaklı oluşan maddi hasar 3 trilyon 640 milyon dolar olarak tespit edildi. Bu ekonomik gelişme ve kalkınma değil, düpedüz ekonomisizlik ve irrasyoneliktir. Ve bu faturayı bizler ödüyoruz; milyonlarca hayatla, binlerce eşsiz canlının yok edilmesiyle, dünyanın yaşanamayacak bir yere dönüşmesiyle. Elon Musk gibi gösteri peygamberleri, ‘Marsta koloni kuracağız’ propagandasını  boşuna yapmıyor. Dünyayı tükettiklerini ve geri dönülmez bir noktaya getirdiklerini biliyorlar. Böylece yıkımın üstünü örterek güya dünyaya bir alternatif varmış gibi bir algı eşiği inşa ediyorlar. Bu sistemsel çürüme ve ahlaksızlığın ne boyuta vardığının çarpıcı bir örneği.”

Yasal mekanizma yok

Neoliberal kalkınmacı politikaların dinamikleri ve yasal dayanaklarıyla ilgili, yasal ve meşru olanın çatışmasını  doğrudan bir referans olarak görmemiz gerektiğini söyleyen Necmettin Türk şunları kaydediyor:

“Yasayı koyan, yasa yapan gelişmiş ve egemen devletlerin, uluslararası ticaret ve yatırım hukukuna bakıldığında kolonyalizmden bu yana çıkarları doğrultusunda dizayn edildiğini görüyoruz. Madencilik, toprak ve su gaspları; yatırım hukukuna dayanan ve genelde İkili Yatırım Antlaşmaları (Bilateral Investment Treaties (BITs) yoluyla iki devlet arasında pratikleştirilirler. Bu antlaşmalar genelde çokuluslu şirketlerin lehine yaptırımlar içerdiği gibi zayıf ve yozlaşmış yerel hükümetlerin verdikleri tavizler ve sözde yatırım çekme adı altında sunulan ayrıcalıklar bu şirketleri neredeyse dokunulmaz kılıyor. Ciddi doğa kıyımı ve yerel halkın haklarının ihlal edilmesi ve yaşam kaynaklarının yok edilmesine rağmen ne ulusal ne de uluslararası alanda etkili ve bağlayıcı bir yasal mekanizma maalesef yok.

2014’ten beridir süren ve ancak ikinci taslağı hazırlanan ve ne zaman Birleşmiş Milletler Genel Konseyi’nde kabul edileceği meçhul olan uluslararası iş ve çok uluslu şirketlerin insan haklarına dair yükümlülüklerini düzenleyen antlaşma (Legally Binding Instrument) halen bekletiliyor ya da mümkün mertebe içeriği boşaltılıyor. Zaten ilk formu şirketlere doğrudan yaptırım içermesine rağmen ekonomik ve politik elitlerin müdahalesi sonucu bu yaptırımlar metinden çıkarıldı. Dolayısıyla bu gelişmeler insan hakları aktivistleri, akademisyenleri ve hukukçuları için tam bir hayal kırıklığı yarattı.

Bu tür bir yasal düzenleme yapılmadığı takdirde  mevcut bağlayıcı olmayan düzenlemelerle bu kıyımın önü alınamaz. Alınamıyor da zaten. Yukarıda değindiğim Yerli Halklar Bildirgesi ve 2018 de BM Konseyi’nde kabul edilen Köylü Hakları Bildirgesi (2, 12, 17, 18 ve 21. Maddeler) doğrudan toprak, su, orman ve madenlerin yerel halkın yaşamı ve hakları için vazgeçilmez olduğunu, yerel halkın bilgisi, katılımı ve onayı olmadan herhangi bir ticari faaliyetin yapılmaması gerektiği yönündeki beyanları, maalesef yasal olarak bağlayıcı olmadıkları için etkili bir koruma sağlayamıyorlar. Diğer yandan İkili Antlaşmalar yasal bağlayıcılığı olan ve devletlerin ikili hukuk sistemlerine dayanan ve desteklenen yapıları nedeniyle bu alanda neredeyse tek otorite konumundalar. İşte bu yasal yapı ve boşluk nedeniyle bahsi gecen aktörler doğa kıyımlarını, su, toprak ve diğer doğal kaynak gasplarını yasal bir kılıfa büründürebiliyorlar. Bu ‘yasal’, fakat gayrimeşru hukuki yapı öncelikle değişmesi gereken acil bir konu. Örneğin, Kazdağları’nda korkunç tahribatlar yaratan Kanada menşeli Alamos Gold şirketi, sözleşmesi uzatılmadığı için uluslararası tahkim kuruluna giderek Türkiye aleyhine 1 milyar dolarlık dava açabildi.  Türkiye ve Kanada arasında İkili Antlaşma olmamasına rağmen bu şirket Hollanda’da kurduğu Alamos Gold BVA üzerinden bu başvuruyu yaptı, çünkü iki ülke arasında bu anlaşma var. Bu durum birçok çok-uluslu şirket için geçerli. Böylece bu şirketler başka ülkelerdeki ortaklıklar aracılığıyla uluslararası yatırım hukukunu manipüle edebiliyorlar ve denetlenmeleri neredeyse imkânsız.”

‘Yeni bir etik inşasına ihtiyaç var’

Mevcut sistemin sürdürülebilir olmadığını; insanlığı ve doğayı yok olmanın eşiğine getirdiğini bir kez daha vurgulayan Türk’ün krize karşı mücadele edebilmek için önerileri ise şöyle:

“Zihniyet düzeyinde doğayı nesneleştiren, metalaştıran, insan ve toplumdan ayrıştıran her türlü ekonomik, politik, sosyal, kültürel mekanizmalar, yapılar, inançlar ve ideolojiler değişmelidir. Çözüm; ekolojik bir toplum politikasını, ahlaki ve felsefik düzeyde yeni bir var olma halini hangi saiklerle inşa ettiğimize bağlı olacak. Bu aynı zamanda toplumsal ekolojimizi bozan pozitivist, ırkçı, milliyetçi, cinsiyetçi, totaliter ve otoriter her türlü ayrımcı ve dışlayıcı ideolojinin reddedilmesini ve yerel, çoğulcu doğrudan bir demokrasiyle inşa edilen ekolojik bir toplumun varlığına ve gerekliliğine işaret eder.

Yabancı düşmanı ırkçı, nefret cinayetleri işleyen bir toplum yanan bir ağacın, çiçeğin, kuşun ve kelebeğin, kaplumbağanın çığlıklarını hissedebilir mi? Aynı şekilde insanlığın hafızası ve ortak mirası olan bir dili sistematik olarak asimile eden veya tümden yok eden bir zihniyet, nesli tükenmekte olan bir canlıyla ilgili ne tür duyarlılığa sahip olabilir? Toplumsal zihniyet ve mevcut kapitalist sistemde iklim krizi ile ekolojik kriz birbirini üreten ve tekrarlayan bir ilişkiselliğe sahipler. Velhasıl yeni bir duyarlılığa ve anlayışa ihtiyaç var. Bu, yeni bir etik inşası demektir. Bu, dünyaya ve doğaya inanmanın ve savunmanın etiğidir. Yani bireysel yaşam tarzımızdan ve alışkanlıklarımızdan tutalım da oy verdiğimiz siyasi partiye kadar mevcut hallerimizi sorgulamalıyız. Bu, politik ve ekonomik sistemleri ve elitleri daha ekolojik bir politikaya mecbur bırakacaktır. Örneğin, bu tarz bir duyarlılık ve bilinçlenme Almanya’da Yeşiller Partisi’ni birinci parti olmaya oldukça yaklaştırmış durumda.

İkinci önemli husus, çok uluslu şirketleri bağlayan ve sorumsuz sömürülerine son verecek ve doğayı koruyacak yeni uluslararası sözleşmelere ihtiyaç olması. Üçüncüsü ise, kırsal alandaki insanlar ve tarımsal faaliyetlerin desteklenmesi ve doğaya uyumlu üretim tarzlarının endüstriyel tarımsal faaliyetlere alternatif bir model olarak inşa edilmesi gerekiyor. Bu kanserojenleşen kentleri ve iklim krizini bir nebze de olsa sürdürülebilir bir noktaya getirecek ve tersinden göçü teşvik edecektir.”

Serkan Köybaşı: Ekolojik krize karşı yeşil anayasa

Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalında Öğretim Görevlisi Serkan Köybaşı ise, bilimsel ve hukuksal uluslararası mekanizmaların yetkinliğinin yeterli seviyede olmadığının altını çizerken bu bağlamda ulusal çapta önlemler alınmasının zorunluluğuna dikkat çekiyor. Bu önlemlerin hukuksal açıdan en kesin ve etkin sonuçlar sağlayanı, kuşkusuz anayasal seviyede olanları.

Ekolojik krizin çözümünde en etkin aracın ulusal anlamda en üstün norm olan anayasanın ‘yeşillenmesi’ olduğunu kaydeden Köybaşı devamla şunları belirtiyor:

“Mülkiyet hakkı insanlara doğayı bir hammadde olarak görme, onu kullanma, sömürme ve hatta onu yok etme hakkı tanıyor.

Serkan Köybaşı.

Günümüzde anayasalar ve hukuk sistemleri doğaya, yalnızca bize ne ‘verdiği’ veya ‘sunduğuna’ bağlı olarak bir değer biçiyor. Doğal dengeyi gözetmeyen ve günümüz ekolojik krizinin asıl sorumlusu kabul edilebilecek bu bakış açısına karşı, doğada tüm doğal varlıkların birbirine bağlı bir ağ oluşturduğu gerçeğine dayalı anayasal düzenlemeler yapılmalıdır. İnsan dışındaki doğal varlıkların da anayasal hak öznesi olarak kabul edildiği yeni bir hukuk anlayışına geçilmelidir. İnsan-merkezci yaklaşım terk edilmeli ve anayasalar yalnızca insanın değil, insanı hayatta tutan eko-sistemin tüm unsurlarının çıkarlarını gözeten belgelere dönüştürülmelidir.

Ekvador Anayasası örneği

Nitekim iklim krizinin etkilerinin her gün daha fazla hissedildiği günümüzde artık bu dönüşüm başlamıştır. Örneğin 2008 yılında kabul edilen Ekvador Anayasası’nda doğanın hakları anayasal güvence altına alınmıştır. Söz konusu Anayasa’nın giriş kısmında, bizi yaşatan Doğa Ana’nın (Pacha Mama) bir parçası olduğumuz vurgulanmış, 71 ila 74’üncü maddeler arasında da ‘Doğanın hakları’ sayılmak suretiyle doğa, anayasal bir hak öznesi olarak kabul edilmiştir. Bu maddelerde, genel olarak, Doğa Ana’nın var olma, kendini yeniden üretebilme ve yapısal, işlevsel, evrimsel süreçlerine bütüncül bir saygı hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.

Doğanın haklarının korunması için tüm bireylerin, toplulukların ve halkların kamu otoritelerine başvuru hakkı tanınmış ve devlete de eko-sistemin tüm unsurlarının korunmasını sağlamak amacıyla gerçek ve tüzel kişileri ve toplulukları teşvik etme sorumluluğu yüklenmiştir. Ayrıca, zarar gören doğanın eski haline getirilmesi devletin ve doğal ve tüzel kişilerin bir ödevidir. Buna ek olarak Ekvador Anayasası’na göre devletin, türlerin yok olmaması, eko-sistemin çökmemesi ve doğal döngülerin devam etmesi konusunda önleyici ve sınırlayıcı önlemler alma görevi bulunmaktadır.”

Dr. Serkan Köybaşı, Yeşil Anayasa’yı ‘dördüncü anayasalcılık dalgası’ olarak tanımlarken, 1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki düzenlemeleri ve yapılabilecek değişiklikler şu şekilde sıralıyor:

  • Çevre hakkının geliştirilmesi
  • Temiz hava, su ve gıdaya erişim hakkı
  • Biyolojik çeşitliliğin korunması
  • Yeşil Yeni Düzen
  • Küresel çevresel anayasalcılıkla uyum

‘Doğal unsurların korunması ortak bir sorumluluktur’

“Bugün artık ormanların, sahillerin, nehirlerin, atmosferin ve diğer doğal unsurların ortak miras olarak korunması bir sorumluluktur” diyen Köybaşı , toplumsal ve ekonomik adalet, ekolojik sürdürülebilirlik, barış, demokrasi ve kültürel özgürlükler için mücadele eden hareketlerin her birinin farklı ama anlamlı katkılarda bulunduğuna vurgu yapıyor:

“Bu bağlamda, eko-sistemin korunmasında her devlete önemli görevler düşmektedir. Ekvador Anayasası, içinde bulunduğumuz krizlere karşı yükselen yeni anayasa anlayışının deniz feneri vazifesini görmektedir. Nitekim, açılan bu yoldan ilerleyen Bolivya’da da 2009 tarihli Anayasa’yla doğayla uyumlu bir yaşam anayasal bir unsur haline gelmiştir. Fransa’da ise Anayasa’ya eklenen Çevre Şartı 2004 yılından bu yana yürürlüktedir ve çevresel haklar konusunda anayasal bir dayanak oluşturmaktadır. Bazı Latin Amerika ülkelerinde ve Hindistan’da insan olmayan hayvanların da anayasal hak öznesi olduğunun kabul edildiği yüksek mahkeme kararları görülmeye başlanmıştır.

1950’lerden bugüne kadar yaşanagelen hızlı ve kontrolsüz sanayileşmeyle birlikte Türkiye’nin de havası, suyu ve toprağı kirlenmiş, ekonomik çıkarlar ve büyüme uğruna doğası önemli ölçüde zarar görmüştür. Ülkemizdeki biyolojik çeşitlilik gün geçtikçe azalmakta, doğal denge bozulmakta ve iklim değişmektedir. Bundan insan sağlığı da doğrudan etkilenmekte, kanser gibi öldürücü hastalıklar her gün daha sık rastlanır olmaktadır. Elbette bunlar bir günde çözülecek sorunlar değildir. Ancak bir noktada bu gidişatı tersine çevirmek ve eko-sistemi ayakta tutmak için çeşitli önlemler almaya başlamak da gerekmektedir. İşte o noktanın, hukuk sisteminin tepesindeki anayasa olması, bu çözümlerin daha doğrudan ve hızlı şekilde hayata geçmesini sağlayacak ve geleceğe dair sağlıklı bir ülkede, dünyada yaşama umudumuzu artıracaktır.”

Buna karşın, ülkemizde her daim bir anayasa tartışması olsa da çevresel sorunlar bu tartışmalarda yeterince yer bulamadığına da değişen Köybaşı, ne iktidar ne de muhalefetin iklim değişikliği, çevresel kirlenme ve tükenen doğal kaynaklarla toplumsal eşitsizlik ve kamu sağlığı sorunları arasında güçlü bir bağ kurduğuna işaret ediyor:

“Oysa iklim krizi ve çevresel kirlenmeden en çok düşük gelirli toplumsal kesimler; kadınlar, engelliler ve yerli halklar etkilenmektedir. Dolayısıyla, sosyal ve ekonomik krize çözümler arayan tüm partilerin anayasa politikalarında ekolojik krizi önleyecek arayışlara da girmesi artık bir zorunluluktur”.

Seda Yurtcanlı Duymaz: Her yıl ortalama 400 bin kişi ‘iklim kurbanı’

Seda Yurtcanlı Duymaz.

İklim krizi nedeniyle yaşanan felaketlerin yol açtığı temel hak ihlallerini değerlendiren İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi ve aynı zamanda çevre hukukçusu olan Dr. Seda Yurtcanlı Duymaz da, iklimsel felaketler nedeniyle her sene ortalama 400 bin kişinin hayatını kaybettiğini ve bu sayının 2030’lu yıllarda 700 binlere ulaşmasının öngörüldüğünü belirtiyor.

Duymaz, 2020 yılında söz konusu felaketler nedeniyle 30 milyondan fazla insanın yaşam alanını hayatta kalma kaygısıyla terk etmek zorunda kaldığını söyleyerek, bu sayının çatışma ve şiddetin neden olduğu zorunlu göçmenlerin sayısının üç katı olduğuna da dikkat çekiyor. Dolayısıyla iklim krizi dendiğinde, yaşama hakkı başta olmak üzere, fiziksel-ruhsal-bedensel olarak sağlıklı olma hakkı; temiz, sağlıklı, güvenli ve sürdürülebilir çevre hakkı; su-gıda-barınma gibi yaşamsal ihtiyaçların karşılanması ve yeterli yaşam standardı hakkı, halkların kendi kaderini belirleme ve gelişme hakları, kolektif ve bireysel boyutlarıyla mülkiyet hakkı, dezavantajlı grupların (kadınlar, çocuklar, yerli halklar, zorunlu yerlerinden olanlar) hakları gibi geniş bir hak yelpazesi ile karşı karşıyayız.

Doğanın neoliberalleşme süreci ve ÇED politikaları

Duymaz konuyla ilgili şunları söylüyor:

“Piyasa aktörlerinin ekosistem hizmetleri üzerinde serbestçe tasarrufta bulunabildiği ‘kuralsızlaştırma’, bu tasarruf ilişkisinin, çevreyi tehdit etmesine veya çevreye zarar vermesine rağmen, politik ve yasal olarak meşruluğunu sağlayacak biçimde yaygınlaşması ve gelişmesine yönelen ‘yeniden kurallaştırma’ ve ‘denetimsizleştirme’ uygulamalarıyla sistematikleşen ‘doğanın neoliberalleşmesi’ sürecini yaşıyoruz. Küresel dünyanın önemli bir parçası olan Türkiye’de 80’lerde başlayan bu uygulamaların son 20 yılda vahşi boyutlara ulaştığını görmekteyiz.

Nitekim son 20 yılda Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) mekanizmasını düzenleyen ÇED Yönetmeliği’ne yönelen sistematik müdahaleler bunun bir göstergesidir. ÇED Yönetmeliği, çevre mevzuatımızın en sık müdahaleye uğrayan düzenlemesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Yapılan müdahaleler sonucunda ÇED sürecindeki inceleme-değerlendirme süreleri olabildiğince kısaltılmış; halkın katılımı toplantısı bilgilendirme ve ikna toplantısına dönüştürülmüş; muafiyetlerin kapsamı giderek artırılmış, faaliyetleri kirletme oranı düşük olarak sınıflandıran ve halkın katılımını ekarte ederek çok büyük oranda ÇED raporu hazırlanmasına gerek olmadığına karar verilen seçme-eleme (ön-ÇED) süreci asli uygulama haline getirilmiştir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın paylaştığı verilere göre 1993 ile2019 yılları arasında kirletici faaliyet olarak kabul edilen ve ÇED süreci işletilen proje sayısı 5782 iken, ÇED Gerekli Değildir kararı verilen proje sayısı 63.112’dir. Ayrıca yönetmelikte yapılan değişikliklerin gerekçelerine baktığımızda, hükümetlerin hızlı kalkınma hedeflerinin gerçekleşmesi, yatırımların aksamaması ve yatırımcıların zaman ve maliyet kayıplarının önlenmesi taleplerinin karşılanması kaygısının öncelikli olduğunu görmekteyiz.

Bugün gelinen noktada çevre politikası ve hukukunun temel ilkeleri olan önleme ve katılım ile temel yaklaşımı olan sürdürülebilir gelişmeyi hayata geçirme amacıyla ortaya çıkan ÇED mekanizması, ülkemizde yatırımcı açısından bürokratik bir sürece indirgenmiş, halk açısından da göstermelik bir katılım aracına dönüştürülmüş halde. İdare tarafına baktığımızda da, yatırım kararı alınsın mı sorusunu değil, yapılmasına karar verilen (yapım aşamasına gelen) yatırımın, nasıl meşrulaştırılacığı sorusuna cevap veren bir mekanizma olarak kurgulanıyor. Bu durum Türkiye’de yetkili kurumların çevreyi korumaya yönelik söylemlerini, hedeflerini ve faaliyetlerinin meşruluğunu tartışma noktasına getiriyor.”

Krizin en masum kurbanları: Hayvanlar

 İklim krizi ve eko-kırımdan en fazla etkilenen ve hakları ihlal edilenlerin başında başında kuşkusuz hayvanlar geliyor. Yaşadıkları habitatın yok edilmesi ve doğal yaşam alanlarında yürütülen insan faaliyetleri sonucu doğayla birlikte onlar da büyük zarar görüyor.

Hayvanlara Adalet Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Barış Karlı, iklim ve ekokriz bağlamında hayvan hakkı ihlallerini hem bir neden hem de bir sonuç olarak görülmesi gerektiğini belirterek doğaya verdiğimiz zararlar ve yok edilen ormanlık alanlara vurgu yapıyor:

Barış Karlı.

“Ormanlık alanların yok edilmesinin başlıca nedeni, sistematik ve yasal bir hayvan hakkı ihlali olan insanın yaptığı hayvancılık faaliyetleri. Hayvancılık faaliyetleri kapsamında yapay yollarla üretilen hayvan sayısının artması, sayı artınca bu hayvanları beslemek için daha fazla tarım ürününe ihtiyaç duyulması, ihtiyaç duyulan bu tarım ürünlerinin üretilmesi ve hayvanların otlatılması için ormanlık alanların tarım alanlarına dönüştürülmesi şeklinde bir zarar zincirinden bahsedebiliriz.

Ayrıca av faaliyeti kapsamında bir yandan yaban hayatı yok edilirken bir yandan da yapay yollarla hayvan üretilip avlanmak üzere doğaya salınıyor. Yaban hayatının hayvanıyla, bitkisiyle kendi içinde doğal bir dengesi bulunmakta olup insanların yok etme ya da nüfusla oynama gibi müdahaleleri bu dengeyi bozuyor. İnsanların yapması gereken tek şey, yaban hayatını en ufak müdahaleden kaçınarak korumaktır.

Bilindiği üzere ekokırım projeleriyle ormanlara, derelere müdahale ederek yaban hayatına zarar veriliyor. İklim krizinin bir sonucu olarak karşımıza çıkan orman yangınlarıyla da bu projeler birleşince ormanlık alanlarının yok edilmesi, o bölgede yaşayan yaban hayvanlarının ölümüne hatta bazılarının türlerinin yok olmasına neden oluyor. Ölmeyip kurtulan hayvanlar açısından da bu sefer daralmış yaşam alanlarında hayatta kalma mücadelesi başlıyor. Yaşam alanının daralması, başta beslenme olmak üzere önemli sorunlara yol açıyor. Bunun yansımalarını yerleşim bölgelerinde yemek arayan yaban hayvanları olarak görüyoruz. Ekokırım projeleri, yaşanan felaketlerin daha şiddetli sonuçlar ortaya çıkarmasına neden oluyor. HES bulunan bölgelerde sel felaketinin sonuçlarının nasıl ağırlaştığına hep beraber tanık olduk.”

Yasal düzenlemeler yetersiz

 İklim krizi, çevre ve hayvan hakları gibi konular hükümetlerin politikalarında öncelikli bir konumda yer almıyor. Özellikle yasama ve yürütme yetkisinin birbirine karıştığı sistemlerde, kanun koyucu da hükümetin bakış açısından bağımsız, onu kısıtlayıcı bir düzenleme yapamıyor. İklim krizi gibi konular, aslında artık etkilerini net olarak hissetmeye başlasak bile, en ağır sonuçlarını daha uzun vadede yaşayacağımız mevzular. Siyasetin bir sonraki seçim odaklı kısa vadeli hedeflerle ilerlediği, iktidarda kalmanın paraya ve ranta baktığı bir ortamda kimse gerçek anlamda bir iklim kriziyle mücadele stratejisi belirlemekle uğraşmak istemediğini belirten Karlı, hayvan hakkı ihlalleri ile iklim/ekokriz bağlantısına dair kamuoyunda da bir bilinç ve hassasiyet olmadığını kaydediyor.

Avukat Barış Karlı’nın zaten sistematik olan süren hayvan hakkı ihlallerinin iklim krizi ve ekokırım politikaları sayesinde ucunun ‘türcü’ insana da dokunduğuna dikkat çekerek, “Bu anlamda farkındalığı artırıp, kamuoyunun biraz daha yüksek ses çıkarmasını sağlamak öncelikli amacımız olmalı. Bu sesi yükseltmeyi başarabilirsek bunun kanun koyucu nezdinde, yasal hayvan hakkı ihlallerini yasal olmaktan çıkarmak gibi etkilerini göreceğiz” diyor.