Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ozan Zeybek’le insan olmayanların sosyal tarihi: Hayal beraber kurulur

Sezai Ozan Zeybek’in son kitabı “Türkiye’nin Yakın Tarihinde Hayvanlar: Sosyal Bilimleri İnsan Olmayanlara Açmak”, geçtiğimiz aylarda NotaBene Yayınları tarafından basıldı. Eşitlik, hak ve millet gibi kavramları “insan olan varlıklar” üzerinden tartışmanın mayınlı bir sahada yürümek gibi olduğu günümüzde, meseleyi “insan olmayan varlıklar” üzerinden düşünmeye çağıran kitap, ‘kenarda kalanı görmek, anlamak ve onlar üzerinden dünyayı değiştirmek” üzerine okuru ters köşeye yatıran bir tasavvur sunuyor. 

‘Türkiye’nin Yakın Tarihinde Hayvanlar…” kitabında savaşlarda araçsallaştırılan ve asker haline getirilen hayvanlar, bombardıman kelimesinin ardındaki arılar, şehirlerdeki sokak köpekleri, ithal edilen inekler, zararlı bulunan keçiler ve toprağı havalandırırken zehirlenen solucanlar üzerinden tarım ve hayvancılık politikalarına, çevreyle ilişkimize, güncel siyasete dair, şimdiye dek ele alınmamış bir açıdan, eleştirel bir bakış bulacaksınız. 

Zeybek ile kitabından yola çıkarak, çevre, adalet, sömürü, anti-kapitalizm ve umut üzerine söyleştik.

‘Adalet güçlü olanın insafına bırakılamaz’

Esin İleri: Bir tarafın diğerinden açıkça güçlü olduğu durumlarda adaletin tesisi zorlaşır, diyorsun. Kitapta vurguladığın gibi, hayvanlar da insanlar gibi devlet tarafından zorunlu askerliğe alınıyor, şiddet görüyor, sürgün ediliyor. Dolayısıyla türcülükle mücadele etmekten daha fazlasına ihtiyacımız var gibi, zira “güçlü” olan için “kendi türü” ya da öteki pek fark etmiyor, sen ne dersin?

Sezai Ozan Zeybek: Kesinlikle öyle… Adalet, güçlü olanın insafına bırakılamaz. İki kere vicdan, üç kere utanç belki geri adım attırır. Ama özellikle krizlerde, savaşlarda, etnik temizliklerde orantısız gücü olanların o eşikleri ne kadar kolayca göz ardı edebildiklerine şahit oluyoruz.

Hele ki arada bir de doğrudan sömürü ilişkisi varsa, güçlü olanın görmemek, idrak etmemek, değişmemek için yapabileceklerinin sınırı yok. Köleci geçmişin mirasından vazgeçememiş, “Beyaz Amerika’da” olan tam da bu. Yüzyıllarca mülk satın alması engellenmiş, bankadan kredi çekememiş, okullara kabul edilmemiş bir grup bunca ilerlemeye rağmen hâlâ sokak ortasında keyfe keder öldürülebiliyor. Adalet mekanizması çoğu zaman insanı çileden çıkaracak kadar yetersiz ve yavaş işliyor. Türkiye’de de, Almanya’da da bu böyle… İmtiyazlılar, imtiyazlarından eğitimle, aydınlanmayla yahut doğru şeyleri söylemeyi öğrenerek vazgeçemiyor. Olan bu.

Benzer bir durum hayvanlar ve insanlar arasında iyice açılmış olan asimetrik güç ilişkisinde de var. Her yıl 50 milyar tavuğun hayatı en korkunç koşullarda sona eriyor.

Tüm bunlarla mücadele etmek için sınırları müzakere etmek, yani mesela zulmün “insan” onurunu ayaklar altına aldığını söylemek, “insan” haklarından bahsetmek yahut hayvanlara yapılanın türcülük olduğunu tespit etmek yeterli göolmayabilir. Bunlar önemli, fakat bunun yanında gücün, yani oyun alanının daha dengeli bir dağılımını hedeflemek de gerekiyor. Bu da sadece güçsüzü güçlendirmekle değil, güçlünün elinden gücünü almakla mümkün. Görece denk bir zeminde, en azından arada uçurumun olmadığı bir zeminde adaletin koşullarını müzakere etmek çok daha olası.

‘Birikmiş bilgiden göç etmek’

Peki bu nasıl olabilir?

O kadar çok yolu var ki… Kitapta bazı ipuçları var. Ama mesela mirasın sınırlandırılması, servet vergisi, şirketlerin politik gücünün radikal şekilde azaltılması, toprağın-suyun şehirlilere ucuza nakledildiği anlayışın terk edilmesi, kimsenin yapmak istemediği işlerin (köylü, amele, çöpçü, ev kadını diye hakir görülen grupların…) pastadan çok daha büyük pay almaları… Daha sayılabilir. Bunlardan sonra bakın nasıl herkes herkesi dinlemeye, birbiriyle anlaşmaya teşne olacak.

Kitapta bir tarafta zorla yerinden etmeler ve tarla yakmaların yaşandığı, diğer tarafta destek programlarından küçük çiftçinin yararlanamadığı, bilakis şirketleşmenin önünün açıldığı, kimya şirketlerinden medet umulan günümüz koşullarını gözler önüne seriyorsun. Bu şartlar altında umudunu yitirip meslek değiştiren ya da kente göçen küçük çiftçi açısından kooperatifler bir çözüm olarak görülebilir mi?

Buna bir cevap vermek kolay değil. Şu ara bakanlığın en çok üstünde durduğu modellerden biri kooperatifçilik. Konuyla ilgili bir sürü toplantı yapılıyor, teşvikler veriliyor. Geçmişte de farklı sektörlerde denenmiş bir model. Çoğu kapanmış, âtıl hale gelmiş. Ancak şimdi AB fonlarıyla yaşanan bir dönüş var kooperatifçiliğe. İşe yarar mı? Yarayabilir.

Ama zarfa değil mazrufa bak diye de bir tabir var dilimizde. Kooperatif kâğıt üstünde yasal bir kurum, mevzu onun içinin nasıl doldurulacağı. Ciddi bir sosyal örgütlenme gerektiriyor. Hangi prensiplerle hareket edildiği çok önemli: Hayvancılığa, tohumculuğa, üretime, çalışan haklarına dair nasıl bir yaklaşımı var kooperatiflerin? Buna her kooperatif farklı bir cevap verecek.

Katıldığım, gözlemleyebildiğim toplantılarda prensiplerden ziyade sunulan fırsatlar, fon yapısı, destekler-hibeler vs. konuşuluyordu. Diğer hususlar laf arasında bazen geçiyordu, çoğu zaman hiç geçmiyordu. Sebebini anlayabiliyorum, belki kervan yolda düzülür diye de düşünülebilir. Ama içeriğin konuşulduğu, prensiplerin, yoldaşlığın müzakere edildiği bir aşamaya her durumda ihtiyaç var. Kooperatif diye söze başlamaktansa bu daha önemli geliyor bana.

“Taban Hareketleri, Motor Sesleri” bölümünde çevre tarihçisi Joachim Radkau’ya referansla, göçler nedeniyle nesiller boyu biriken bilgilerin silinmesinden bahsediyorsun. Nüfus, tanımadığı coğrafyalara göç etmek zorunda kaldığında ya da “imha edildiğinde,” köyden kente göç yoğunlaştığında, “zeytini, asmayı, toprağı, böceği tanımaya zaman olmamış” diyorsun. Okurken aklıma Saroyan’ın Nar Ağacı öyküsü geldi. Öyküde, buradaki zulümden kaçabilip Amerika’ya yerleşen amcası Melik, bir tarla satın alıp nar ve incir gibi yetiştirmeyi bildiği meyveleri ekmeyi hayal eder. Yıllarca uğraşıp tarlasını ekilir hale getirmeye, su çıkarmaya çalışır ve sonunda nar eker. Ama ağaçlar büyümez, büyüse de meyve vermez. Bu hikâyeden yüz yıl sonra bugün, hızlıca önlem almazsak, dünyayı büyük bir su krizi ve onun getireceği zorunlu göçler bekliyor. Geçmişten ders çıkarmak en kolay seçenekken, insan türü neden buna direniyor?

Yani tam dediğin gibi, terk edilen yer de giden kişi de uzun süre kendine gelemiyor. Türkiye’nin makûs talihi, bu coğrafyada özellikle son iki yüzyıldır nüfus sürekli yer değiştirmiş. Gelen muhacirler zeytinliklere, bostanlara ne yapacağını bilememiş. Gidenler yeni yerlerine intibak edememiş. İmha edilenler, boş kalan yerleşim yerleri… Bu coğrafyanın acı dolu hikâyeleri. Son dalga köyden kente göç. Türkiye’nin yerleşim yerine göre dağılımı, son yüz yıl içinde tepetaklak oldu. Sadece Türkiye’de değil, hemen her yerde benzer bir eğilim var.  İnsanlık büyük bir tecrübe birikimini terk ediyor. Bunun ne kadar radikal bir değişim olduğunu, kömür ve petrol olmadan gerçekleşemeyeceğini, enerjinin bu kadar hoyratça sarf edilemediği bir enerji darboğazına girersek (ki olası) bu düzenin sürdürülemeyeceğini ne kadar anlatsak az.

Kendi hayatımda da benzer bir durum var. Yıllarca bir yere ait olmanın çok da önemli olmadığını düşündüm. Mesleğim icabı, bir yere kök salmam zaten oldukça zordu. Yurt dışında doktora, belirsizlik, süreli işler, oradan buraya hareket derken yıllar geçti. Şimdi 42 yaşındayım ve yerim yurdum neresi açıkçası bilmiyorum.

Yaptığımız işler de değişti. Artık toprağı, çevreyi, ağacı tanımak zorunda olduğumuz işler yapmıyoruz. En azından ben yapmıyorum. Zamandan-mekândan soyutlanarak çalışabiliyoruz. Online dersler veriyorum mesela, bu dönemki öğrencilerimi henüz görmedim. 19. yüzyıldaki iş yerinin dönüşümü, standartlaşmasına dair yazılmış çizilmiş ne varsa tamamına erdi sanki. İnsanlık tecrübesi artık başka mecralarda birikiyor. Havada suda değil, Twitter’da, Facebook’ta…. Orada da biriken nedir, tartışılır. Geçmiş güzellemesi yapmak istemiyorum; ancak ben hâlâ eskinin birikimlerini, tarıma-hayvancılığa-tohumculuğa dair birikmiş bilgiyi bu kadar kolay terk etmemeliyiz diye düşünüyorum. Bir sürü insanın bunun için mücadele ettiğini görüyoruz. Ancak işte Türkiye’de bir kez mekândan-topraktan kopunca, geri dönmenin ne kadar zor olduğu da ortada.

Daniel Tanuro, ‘Yeşil Kapitalizm İmkânsızdır’ kitabında çevre mücadelesi ve toplumsal mücadele birbirinden ayrı düşünülemez der. Sence, büyük şirketlerin topraktan çokça verim almak vaadiyle toprağı tüketerek kendine bağımlı hale getirdiği, yalnızca kâr gözeten, verimlilik ve tüketim üzerine kurulu kapitalist üretim modeli altında doğanın tahribatına karşı gelmek mümkün mü? Ya da şöyle ifade edeyim, günümüz şartlarında, üretim ilişkilerini baştan sona değiştirmeden, bu talana karşı durabilir miyiz?

Çok net bir cevap verebilirim: Gelecek için daha iyi bir dünya istiyorsak, kapitalizmle muhasebeyi çok iyi yapmamız gerekiyor. Yazdığım kitabın da temel ekseni bu. Kitapta, içinde yaşadığımız düzene serbest piyasa ekonomisi değil, anti-piyasa ekonomisi demeyi tercih ettim. Çünkü ortada serbest olan hiçbir şey yok. Tohumdan hayvancılığa hemen her sektörde az sayıdaki şirket piyasanın çoğunu, kimi zaman lobi faaliyetiyle kimi zaman güç kullanarak kontrol etmeye çalışıyor.

Mesela enerjinin, petrolün ve Orta Doğu’nun tarihi tam olarak bu. İlgilenenler varsa Timothy Mitchell’ın Karbon Demokrasi isimli kitabını hararetle tavsiye ederim. Petrolün çok, talebin görece az olduğu bir ortamda, şirketlerin piyasaya sürülen petrolü nasıl kısıtladıklarını, rekabeti nasıl yok ettiklerini, gerekirse darbe yoluyla rejimleri nasıl kontrol ettiklerini anlatıyor Mitchell. Yani mevzu sadece petrol çıkarmak değil, enerjiyi kontrol etmek, kârı arttırmak, gücü elde tutmak idi.

Bugün de kömür ve petrolü şirketler açısından bu kadar vazgeçilmez kılan bu. Güneş potansiyel olarak çok daha demokratik bir enerji. Üç şirketin kontrol etmesi zor. En azından yakın zamana kadar zor gözüküyordu.

Ancak şimdi bu iklim krizi arifesinde önemli mücadele hatlarından birinin bu olduğunu fark ediyorum: Enerjinin (kaynağı ne olursa olsun) kontrolünü elde tutmak! Oligarşik kapitalizmin can damarı bu. O yüzden rekabeti engelleyici, enerji üretiminin demokratikleşmesine engel olacak her tür yasaya, lisansa, büyük yatırıma hazır olalım. Zaten bunun nüvelerini şimdiden görüyoruz. Büyük baraj ve enerji şirketleri, yenilenebilir enerjideki demokratik potansiyel açığa çıkmadan sektöre hâkim olmak için çalışıyorlar. Bunun için de çevreci örgütlerle bile yakın iş birliği kurmaya hazırlar.

O yüzden iklim krizini her zaman iki ayaklı olarak düşünmek gerekiyor. A) Karbon emisyonlarını azaltmamız şart. Bunun tehir edilecek, tartışılacak bir tarafı yok. B) Şirketlerin enerji sektöründeki ve hemen her alandaki tekelini kıracak anti-kapitalist mücadelelere ihtiyacımız var. Biri olmadan, diğerinden bütüncül bir değişim çıkması mümkün değil.

Yakın tarih, yaşamımızı ilgilendiren hayatî alanları (enerji, gıda, sağlık, eğitim…) az sayıdaki şirkete teslim ettiğimiz müddetçe yıkımın (savaş-işgal-sömürü…) öyle ya da böyle devam ettiğini, adalet makasının açıldığını gösteriyor.

Bence bu önümüzdeki dönem o anlamda çok kritik. Bu iki mücadelenin mesafesini açmak için medyada, uzman meclislerinde yoğun bir çaba var. Ne yazık ki STK’lerin bir kısmının bu yöne sapmış olduğunu yahut zaten baştan beri yönelimlerinin bu olduğunu düşünüyorum. Dediğim tartışmalı bir konu, farkındayım. Ama her durumda eğer bir kriz geliyorsa (ve geliyor) ev ödevimizi çok iyi yapmamız, ne istediğimizi çok iyi dile getirmemiz ve bu iki ayağı birbirine sıkı sıkı bağlamamız gerekiyor diye düşünüyorum. Anti-kapitalist olmak asla demode bir siyaset olamaz.

‘Türkiye’nin Yakın Tarihinde Hayvanlar’ tüm bu karamsar tablonun sonunda bir “umut siyaseti” önermesiyle bitiyor. Bu duruşu, “Umudu ince ince işlemek; uzak coğrafyalarla, başka türlerle, bizim gibi olmayanlarla, geçmişle bağlantılar kurmak bir yandan da bizi kuşatan gerçekliğin kırılganlığını göstermek” olarak tanımlıyorsun. Bu bağlamda, hayal ettiğin düzeni tarifler misin?

Sanırım önceki cevaplarımda nasıl bir hayal kurduğum üç aşağı beş yukarı ortaya çıkmış olmalı. Ancak belki bir iki hususun daha altını çizebilirim. Biri şu: Hayal beraber kurulur. Kitapta tekrar tekrar vurgulamaya çalıştığım hususlardan biriydi bu. Kolektif kavramı etrafında ilişkilerimizi, insan bedeninin nasıl başka bedenlere muhtaç olduğunu ve ne derece kırılgan olduğunu göstermeye çalıştım. Amacım da kendinden menkul, sınırları belli bir insan tarifinden uzaklaşmak, insanın aslen bir soyutlama olduğunu göstermekti. Soyutlama, çünkü çevresinden yalıtarak anlamaya çalışıyoruz. Bunun yerine makinelerin, hayvanların, bitkilerin vs. bir araya gelmesi ile kurulmuş ve kurulabilecek başka toplumsal modeller olduğunu göstermeye çalıştım.

İnsanın ne yaptığı ve ne yapabileceği yahut kurabileceği hayaller de bu çerçevede ortaya çıkıyor. Çevremize topladıklarımız, irtibata geçtiklerimiz, kurduğumuz hayallerin de sınırını belirliyor. Ben kendi adıma çok daha ilham verici bir hayatın özlemini çektiğimi söyleyebilirim. Belki orta yaş krizidir, bilmiyorum. Yaptığım iş ve yaşadığım hayata bakarak (tümüyle olmasa da) yanlış işler peşinde çok vakit harcadığımı düşünüyorum. Henüz rahatça soluk alabildiğim, kök salabildiğim bir yer bulabilmiş değilim.

Umut ve hayal ilişkisine dair bir husus daha var belirtmek istediğim. Bugün toplumdaki pek çok insanın hayallerini futbolcuların, modellerin, siyasetçilerin, yani önemli addedilen insanların yaptıkları belirliyor. Ancak aslında ilham alınacak, umut bağlanacak başka bir sürü şey oluyor çevremizde. Üstelik bunların çoğu “önemsiz” insanlar tarafından icra ediliyor. Sanırım eleştirel düşüncenin yapageldiği en önemli işlerden biri bu: Kenarda kalanı görmek, anlamlandırmak, dünyanın gidişini madunları merkeze alarak yorumlamak ve değiştirmek. Benim için umut, buralarda bir yerde saklı.

Yani özetle hayalimde net bir toplum modeli yok. Olmasın da zaten. Ama ilham veren bir sürü eylem var, tarih var, olay var.

Sezai Ozan Zeybek

İnsan-hayvan ilişkisi, mekan, ekoloji ve militarizm üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen sosyolog, Doç. Dr. Sezai Ozan Zeybek, coğrafya alanında hazırladığı doktorasının ardından şu anda Berlin’de bulunan Wissenchaftkolleg ve Alice Salomon Üniversitesi’nde postkolonyalizm ve ekoloji üzerine dersler veriyor. Yeşil Gazete‘de yazan ve Özgürüz Radyo’da Havadan Sudan adlı bir program hazırlayan Zeybek’in yayımlanmış dört çocuk kitabı var, beşincisi basım aşamasında. 

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziManşetYeşillerden

Ümit Şahin Pazartesi günü Yeşil Oda’ya konuk oluyor

Yeşiller Meclisi tarafından düzenlenen ve çeşitli konularda gündeme dair çevrimiçi söyleşilerin yer aldığı Yeşil Oda İstanbul Politikalar Merkezi’nde Kıdemli Uzman ve İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü Ümit Şahin’i konuk ediyor.

8 Haziran Pazartesi günü saat 20.30’da gerçekleşecek söyleşide çevre hareketi, iklim krizi ve ekoloji politikaların yanı sıra yeşil hareket gündeme alınacak. Video konferans uygulaması Zoom üzerinden gerçekleşecek toplantıya katılmak için buradan kayıt formunu doldurabilirsiniz.

‘Başka bir dünya mümkün’

5 Nisan Dünya Çevre Günü ile ilgili de açıklama yapan Yeşiller Meclisi “Yeşiller olarak bu yılın çevre gününde, son 40 yılda insanlığın ekosistemi paylaştığı canlıların yaklaşık yüzde 60’ının yok olmasına sebep olduğunun altını çiziyoruz. Birlikte harmoni içinde yaşamanın mümkün olması için çalışıyor, başka bir dünya mümkün diye haykırıyoruz” ifadelerini kullandı.

 

 

Kategori: İklim Krizi

Dünyaİklim KriziManşet

Siyah iklim aktivistleri: Irkçılık, sürdürülebilir bir yaşamı imkansız kılıyor

Somini Sengupta‘nın The New York Times için kaleme aldığı yazı Yeşil Gazete tarafından çevrilmiştir. 

*

Ülke, Minneapolis’te tutuklandığı sırada öldürülen George Floyd’un ardından şiddetli protestolarla sarsılırken, bu hafta önde gelen siyah iklim aktivistleriyle ırkçılık ve iklim değişikliği arasındaki bağlantıları konuşmaya karar verdik.

Tartışmalarda öne çıkan net bir mesele var: Ülke, önümüzdeki haftalarda hatta aylarda ekonomik ve sosyal pusulasını yeniden ayarlamanın yollarını ararken ırksal ve ekonomik eşitsizliklerin üstesinden gelinmeli.

İşte öne çıkan üç çevre savunucusunun, iklim hareketinin nasıl ırkçılık karşıtı olacağı üzerine görüşleri:

‘İnsanların bağlantıyı görmesine yardımcı olun’

Sam Grant, uluslararası iklim aktivisti örgüt 350.org’un Minnesota ayağının baş yürütücüsü. Kendisi George Floyd’un ölümüne adı karışan polis memurlarına soruşturma açılması çağrısında bulunan ilk aktivistlerdendi.

Birkaç gün sonra, aralarında Greenpeace ve Natural Resources Defense Council’in de olduğu ulusal ve uluslararası grupların liderleri, konuyla ilgili kendi dayanışma açıklamalarını yayımladılar.

Grant, bunu olumlu bir adım olarak nitelendirse de, dayanışmanın sürdürülebilir olduğu konusunda ikna olmuş değil: “Ana akım çevre örgütlerinin bize sahip çıkması, tutumlarının normali değil.”

Peki iklim değişikliği bugün üzerine düşünmek için uzak bir mesele gibi mi görülüyor?

İnanıyorum ki, iklim krizini odağına almış bir örgüt olarak insanlar için birincil olanın onurlandırılması hakkında diyalog kurmak, ilişkiler geliştirmek ve insanların iki mesele arasındaki bağlantıyı görmesine yardımcı olmak da bizim mücadelemizin bir parçası. Dolayısıyla birini seçmek zorunda değiliz. Ya da biri önce diğeri sonra demek zorunda değiliz. İkisini de seçmemiz gerekir.

Grand’ın ekibi Minneapolis’te göstericiler için yemek pişiriyor ve yaralananlara ilk yardım sağlıyor: “Polis şiddeti, daha geniş, yapısal şiddetin bir vehçesi. Yapısal şiddeti iyileştirmek aslında tüm insanlığın çıkarınadır.”

‘Açıklamaların arkası gelmeli’

Texas Southern Universitesi’nden Robert D. Bullard 30 yılı aşkın süreden beri çevresel ırkçılığın çözülmesi gerekliliği hakkında yazıyor. Büyük çevre örgütlerinin liderlerinden gelen açıklamaları memnuniyetle karşılasa da, bağışların büyük bölümünün beyazlar tarafından çekip çevrilen çevre örgütlerine gitmesinden yana serzenişte bulunuyor.

Bu örgütlerin hak, adalet ve eşitlik kavramlarını tümden benimsediklerini görmek isterim. Bu tarz açıklamaların arkasını da somut adımlarla getirmek gerekir.

“Zenginler,” diye devam ediyor Bullard, “yoksullara göre daha fazla karbon ayak izi bırakıyor, bu ülkenin iklim değişikliğinin etkilerine karşı en kırılgan kesimi olan farklı etnisiteden insanlar da yine yoksullar. Eğer dışarısı çalışılamayacak kadar sıcak olursa, bundan kimlerin etkileneceğini biliyoruz. Eğer kentsel ısı adalarından bahsediyorsak, kimlerin 7/24 havalandırmalarını klima çalıştıramayacağını da biliyoruz. İklim değişikliği ve sera gazları artık yüzdelik değil, milyonluk değerlerle ölçülüyor ve iklimin en korkunç etkilerini hissedenlerin sesleri duyulmalı.”

‘Kendimizi, bizi öldüren sistemlere karşı koruma altına almalıyız’

Heather McGhee, bir araştırma ve hukuk grubu olan Demos’un önde gelen, kıdemli isimlerinden, aynı zamanda da yakında çıkacak olan “Irkçılığın Bedeli Nedir ve Birlikte Nasıl Refaha Erebiliriz” adlı kitabın yazarı.

McGhee, anaakım çevre örgütlerinin bu anı, ırkçılık karşıtı bir program geliştirerek değerlendirmesi gereğinin sebeplerini saymış. Bunlardan ilkinin stratejik bir temeli var: Kamuoyu yoklamaları Afro-Amerikalıların ve Latin kökenlilerin ortalamasının, çevre sorunlarına beyazlardan daha duyarlı olduğunu ortaya koyuyor.

Olayın bir boyutu da şu: “Beyazlar tarafından yönetilen örgütlerin dahi ırkçılık karşıtı hedeflere odaklanması hayati önemde çünkü aşırı kirliliğimizi ve iklim inkarcılığımızı yönlendiren hem siyasi ırkçılık hem de çevresel ırkçılık.”

McGhee’ye göre ırkçılık karşıtı iklim hareketine çevresel adalet ilkelerini benimseyecek gerçek bir kültürler arası koalisyon liderlik etmeli. Bu koalisyonun amacı da en kırılgan olanların kalkındırılması olmalı. Yani, şirketlerin, yıllardan beri alışılmış olduğu üzere, farklı etnisitelerden toplulukların havasını daha da kirletmesine olanak tanıyacak politikalar uygulamak yerine yeşil iş imkanları yaratılmalı: “Başarı, karbon ekonomimizin yükünü taşıyan insanların çevresel ve ekonomik refahıyla ölçülebilir”

McGee’ye göre “Bu, koronavirüs salgınının üstüne yaşanan polis şiddeti hakkında yapılmış bir konuşma ve bu da siyahların yaşam kalitesinin düşmesinin yanına eklemleniyor. Çevresel ırkçılık nedeniyle, iklim değişikliği de bunların aynısı. Bizi öldüren ve bize bedel ödeten sistemlere karşı kendimizi korumaya almalı ve insanımıza, dünyamıza yatırım yapmalıyız.”

Kategori: Dünya

DoğaManşet

‘Covid-19 insan ve gezegen sağlığı arasındaki bağlantıyı hatırlattı’

Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD) Mesleki ve Çevresel Solunum Çalışma Grubu, Dünya Çevre Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, “Biyoçeşitlilik ve habitattaki kayıplar bulaşıcı hastalıkların ve virüslerin yayılmasını artırabiliyor” dedi. 

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından 143 ülkede kutlanan 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nün bu yılki teması; biyoçeşitlilik. Hızlanan tür kaybına ve bozulmaya karşı mücadele için harekete geçme çağrısının yapıldığı bu günde, gezegendeki 8 milyon kadar bitkiden hayvana, mantarlardan bakterilere kadar genetik çeşitliliğinin önemini ortaya koyuyor. İnsan ve gezegen sağlığı arasındaki ilişkiye dikkat çeken TÜSAD da, konunun Covid-19 gibi acil sorunlarla başa çıkmak için taşıdığı öneme vurgu yaptı. 

Açıklamada  biyolojik çeşitliliğin önemine şöyle vurgu yapıldı: 

Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu (IPBES) tarafından yayınlanan son rapora göre, bir milyon bitki ve hayvan türü yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Her tür, bir ekosistemin dengeli ve sağlıklı tutulmasında önemli bir rol oynuyor. Biyoçeşitlilik ve habitattaki kayıplar bulaşıcı hastalıkların ve virüslerin yayılmasını artırabiliyor. Yediğimiz yiyecekler, soluduğumuz hava ve içtiğimiz su doğadan geliyor. Örneğin deniz bitkileri her yıl atmosferimizdeki oksijeninin yarısından fazlasını karşılıyor, olgun bir ağaç ise 22 kilo karbondioksit emerken karşılığında oksijen üretiyor. Dünya nüfusu 10 milyara yaklaşırken, doğal çevrenin fırsatlarını ve değerini benimsemeli, doğal çevreye zarar vermemeliyiz.”

Bulaşıcı hastalıkların yüzde 60’ı zoonotik 

“Dünyanın COVID-19 salgına verdiği yanıt, toplumlarımızı tehdit eden acil sorunlarla başa çıkmak için erken eylem ve dayanışma gerekliliğini ortaya koydu” denilen açıklama şöyle devam etti:

COVID-19’a yol açan koronavirüsler zoonotiktir, yani hayvanlar ve insanlar arasında bulaşırlar ve araştırmalar bu hastalıkların artmakta olduğunu gösteriyor. Şu anda, zoonozlardan her yıl yaklaşık 1 milyar hastalık vakası ve milyonlarca ölüm meydana gelmiyor. İnsanlarda görülen tüm bulaşıcı hastalıkların yüzde 60’ının zoonotik olduğu biliniyor. O halde doğa ile olan ilişkimizi canlandırarak biyolojik çeşitlilik kaybının eğilimlerini tersine çevirmeliyiz. Vahşi yaşamı ve vahşi alanları korumalı ve restore etmeliyiz, yiyecek üretme ve tüketme şeklimizi değiştirmeli, çevre dostu altyapıyı desteklemeliyiz.”

Hava kalitesindeki artış iklim krizini bitirmedi

Dernek, son birkaç ay içinde, dünya koronavirüs pandemisine karşı savaşmak için kilitlendiğinden, yerel hava kalitesinde iyileşme konusunda birçok rapor yayımlandığını hatırlattı. “Bununla birlikte, hiç kimse iklim krizinin bittiğini düşünmemeli” denelin açıklamada, ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Birliği‘nin (NOAA) son verilerinin, küresel karbondioksit (CO₂) seviyelerinin keskin bir şekilde arttığını gösterdiği hatırlatıldı:

 “Nisan 2020 ile Nisan 2019 arasında +2.88 ppm’lik fark izlendi. Açıkça hızlanan bir artış eğilimi görülüyor. Taşıt ve hava trafiğinin yanı sıra endüstriyel faaliyetlerin, Ocak 2020’den bu yana dünyanın birçok yerinde belirgin bir şekilde azaldığı doğru olsa da, elektrik tedarikimizde durum böyle değil. Dünya Enerji Görünümü 2019’a göre; küresel elektrik enerji karışımının yüzde 64’ü fosil yakıtlardan geliyor. Isıtma sistemleri COVID-19’dan önceki gibi çalışıyor. Temel bilgilerin (yenilenebilir enerjiye geçiş, toplu taşıma, ormansızlaşma gibi) hiçbiri değişmedi. İklim değişikliğine bağlı olarak olasılığı ve şiddeti artan orman yangınları etkisini sürdürüyor. Bütün bunlar iklimimiz için büyük bir endişe kaynağı ve yine sera gazı emisyonlarımızı azaltmak için acil önlem alınması gerektiğini gösteriyor.”

Kategori: Doğa

Doğaİklim KriziManşet

Yeni araştırma: Aslanların avları iklim değişikliğine karşı daha savunmasız

Yeni yapılan bir araştırma aslanların avladığı türler arasında yer alan antilop ve zebra gibi türlerin iklim krizinin yol açtığı sıcaklık artışlarına karşı daha savunmasız olduğunu ortaya koydu.

Sebebi ise aslanların avlanmak için günün daha serin vakitlerini tercih etmesi ve avlarına beslenmek için yalnızca günün sıcak saatlerinin kalması.

Sıcaklık artışı türleri farklı etkiliyor

Afrika savanında yaşayan pek çok memeli tür her gün yeterince besin bulabilmek ve tehlikelerden kaçmak için ince bir çizgi üzerinde yürüyor. İklim değişikliği ise bu çizgiyi iyice inceltiyor.

Nature Ecology and Evolution dergisinde yayınlanan araştırma iklim değişikliğinin biyoçeşitlilik üzerindeki etkisinin nasıl olacağını anlamayı amaçlıyor ve yükselen sıcaklıklara alışmanın bütün türler için benzer sonuçları olmayacağını öne sürüyor.

Araştırmada kullanılan gece görüşlü kameralar

Doğal deney ortamı

1950’den bu yana süregelen avlanma sebebiyle 32 bölgede yer alan aslanların sayısı büyük miktarda azalmıştı. Ancak daha sonra bu alanların yarısında aslanların çoğalabilmeleri için çalışma yapıldı. Bu da bilim insanları için aslanların olduğu ve olmadığı durumları inceleyebilmek adına ‘doğal deney’ imkanı sundu.

Tavşanlardan fillere kadar geniş bir yelpazedeki 29 otçul türün hareket alanlarını inceleyen araştırmacılar Güney Afrika’da bulunan koruma altındaki vahşi yaşam alanlarına 32 kamera yerleştirdi.

Oluşturdukları harita aslanların bulunduğu ve bulunmadığı noktaların yanı sıra 30 dereceye varan sıcaklıkların yaşandığı ve sıcaklıkların 10 derece civarında kaldığı bölgeleri gösteriyor.

En çok etkilenenler orta boy otoburlar

Araştırma aslanların varlığının en çok antilop ve zebralar gibi orta boy otoburlar üzerinde etkisi olduğunu buldu. Aslanların olmadığı bölgelerde günün serin saatlerinde beslenen bu türler, aslan olduğu durumda gün ortasında ve güneş altında beslenmek zorunda kaldı.

Cape Town Üniversitesi Afrika İklim ve Kalkınma Girişimi’nde kıdemli araştırmacı Dr. Chirstopher Trisos, Carbon Brief’e yaptığı açıklamada şu değerlendirmede bulundu:

Türlerin iklim değişikliğine uyum sağlama kapasitesinin diğer türlerle olan etkileşimleriyle nasıl ilgili olduğunu ve kısıtlanabileceğini düşünmek iklim değişikliği riskinin biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkisini anlamak için önemli bir adım. Ekolojik tahminler tür etkileşimlerini dikkate aldığı zaman, iklim değişikliğinin yol açacağı tür kaybı beklenenden büyük olabileceği ortaya çıkabilir.

 

Kategori: Doğa

İklim KriziManşet

Türkiye’deki günlük sera gazı emisyonu yüzde 17,4 azaldı

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı koronavirüs salgınına karşı alınan tedbirlerin ve kısıtlamaların sonucunda Türkiye’deki günlük sera gazı emisyonlarının yüzde 17,4 azaldığını açıkladı. Bu miktar dünya ortalamasının 0,1 üzerinde.

Paylaşılan verilere göre 21 Ocak 2020 tarihinde yüzde 0,8 (9,510 ton karbondioksit) olan günlük sera gazı emisyonu azaltımı, 30 Nisan 2020 tarihi itibarıyla yüzde 17,4 (210, 429 ton CO2) oldu.

‘İklim değişikliğiyle mücadeleye katkı’

Koronavirüs ile mücadele kapsamında seyahat kısıtlamaları, sınırların ve iş yerlerinin kapanmasına yönelik tedbirler, kişisel araç kullanımı ve hava yolculuğunun da azalmasını sağladı.

Bakanlık yaptığı açıklamada “alınan tedbirler, hava kalitesinin artmasının yanında çevre korunması ve iklim değişikliğiyle mücadeleye katkı sağladı” dedi.

Kömür, petrol, nükleer ve doğal gaz talebi düştü

Dünya genelinde salgınla mücadelede alınan tedbirlerin kömür ve petrol talebinin düşmesini sağladığını belirten Bakanlık “Buna göre, ilk çeyrekte kömür talebi geçen yıla oranla yüzde 8 oranında, küresel petrol talebi de yaklaşık yüzde 5 oranında düştü” ifadelerini kullandı.

Bakanlık “Nükleer santrallerinden elde edilen üretim özellikle Avrupa ve ABD’de ciddi oranda azalırken, doğal gaz talebinde de geçen yıla oranla yaklaşık yüzde 2’lik düşüş yaşandı” bilgisini paylaştı.

Koronavirüse karşı alınan önlemler ve yapılan kısıtlamalar nedeniyle haftalık enerji talebi Çin’de yüzde 15, Avrupa’da yüzde 17, tam karantina uygulayan Hindistan’da ise yüzde 30 oranında azaldı.

Daha istikrarlı ve radikal bir düşüş gerekli

Öte yandan her ne kadar ülkelerin sera gazı emisyonu azalıyor olsa da atmosferdeki karbondioksit miktarı Mayıs ayında üçüncü kez rekor kırarak 418.03 ppm (milyonda bir parçacık) seviyesine ulaştı.

Bu da iklim krizine sebep olan atmosferdeki sera gazı emisyonlarının yoğunluğunun azalması bize emisyonlarda daha istikrarlı ve radikal düşüşler yaşamamız gerektiğini gösteriyor.

Ancak Çin’de karantina uygulamalarının sona ermesiyle birlikte kömür kullanımının hızlı bir şekilde artması ve ülkenin hava kirliliğinin geçtiğimiz yılın kirlilik seviyesini geçmesi bütün ülkeler için bir uyarı niteliği taşıyor.

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

Zenginlere daha fazla vergi, düşük karbon ekonomisi için bir model olabilir

Yazan: Dario Kenner /Anglia Ruskin Üniversitesi

Yeşil Gazete için çeviren: Hanife Aliefendioğlu

*

Bir kuşağın en kötü halk sağlığı krizinin ortasında ekonomik bir felaket yaşanıyor. Uzmanlar, Covid-19’un yayılmasının tarihi bir gerileme dönemine neden olabileceğini tahmin ediyor. Bu arada, yakın zamanda yapılan bir araştırma, 2070 yılına kadar üç milyardan fazla insanın “yaşanamayacak düzeye yakın” sıcaklıklardaki yerlerde yaşamasının bekleneceğini gösteriyor. Salgın sonrası iyileşme çabalarının uzun süreli refah yaratmak için iklim kriziyle mücadele etmesi de gerekecek.

Ayrıca ekonominin yeşil dönüşümünü hızlandırmak için hükümet yatırımlarına ihtiyaç olacak. Böylece enerji, ısınma ve ulaşım sistemleri mümkün olan en kısa sürede net sıfır emisyonlara ulaşabilir. Peki böyle bir para nasıl toplanabilir?

Fransa’dan yakın geçmişten bir örnek, bunun da tam olarak nasıl yapılamayacağını gösteriyor. Emmanuel Macron hükümetinin yakıt vergisi zammı – insanları daha az benzin, dizel ve ısıtma yağı kullanmaları için teşvik etmeyi amaçlamıştı – 2018- 2019 boyunca geniş protestolara yol açtı. Gilets Jaunes (Sarı Yelekler) hareketi, artan maliyetlerle ilgili hoşnutsuzluğa, karbondan arındırma maliyetinin halkın omuzuna yüklenmesinin de eklenmesiyle ortaya çıkan derin kızgınlığın ifadesiydi.

Eğer zaten pandemiden kötü şekilde etkilenen ve nispeten küçük karbon ayak izleri olan sıradan insanların yeşil bir ekonomi teşvikini finanse etmek için paraları sökülmelerini bekleniyorsa, programın popüler olması pek olası değil. Ancak İngiltere’nin, son büyük toparlanma çabasından 75 yıl sonra, geçmişte nasıl düze çıktığını hatırlamakta yarar var.

Sarı Yelekliler protestoları, en yoksul tüketicileri en sert şekilde etkileyen bir karbon vergisiyle tetiklendi.

Neden zenginler daha çok katkıda bulunmalı?

İngiltere’deki milyonerler ve milyarderler yaşam tarzları ve yatırımları nedeniyle iklim değişikliğinden daha fazla sorumlular. Bir çalışmaya göre, İngiltere’deki en zengin %1’in kişi başına ortalama sera gazı emisyonları, en yoksul %10’luk gruptaki bir kişinin ortalaması olan dört ton CO₂’ye karşın  147 ton CO₂. Zenginlerin daha büyük karbon ayak izlerine sahip olmasının nedenlerinden biri, ortalama bir kişiden daha fazla ve daha sık uçmaları.

En zengin %1’lik kesim, servetlerini kirlilik yaratan şirketlere de yatırıyor. Büyük petrol, gaz ve madencilik şirketlerinde en üst düzey yöneticilerin ve daha alt düzey yöneticilerin sahip olduğu hisselere bağlı sera gazı emisyonlarını hesapladığım bir veritabanı oluşturdum. Bu metodu uygularken Bloomberg Green’in çalışmaları, dünyanın en zengin on milyarderinin servetinin, iklim değişikliğini nasıl beslediğinin belirlenmesine yardımcı oldu. Warren Buffett – dünyanın dördüncü en zengin adamı – birçok havayolu şirketinde ve enerji hizmetinde pay sahibi bir holding olan Berkshire Hathaway‘in sahibi. Bloomberg Green’in analizine göre, Buffett’in holdingi “2018’de 189 milyon ton sera gazı emisyonundan doğrudan veya dolaylı olarak sorumlu”. Bu miktar, 21 milyar galon benzin yakmak veya 24 trilyon akıllı telefonu tamamen şarj etmeye karşılık geliyor.

İngiltere’nin, ulusal kriz dönemlerinde en zenginlerin katkılarını artıran bir geçmişi var. Savaşı ve 1945’ten sonra savaş ertesi yeniden yapılanmayı finanse etmek için İngiltere hükümeti motorlu araçların yanı sıra, gelir, miras ve lüks mallar için vergileri artırdı. 20. yüzyılın başlarında karbon eşitsizliği, birçok bakımdan daha da görünürdü, çünkü sadece en zenginler araba sahibi olabiliyordu.

Araba sahibi olmak bir zamanlar büyük bir zenginliğin ve ayrıcalığın göstergesiydi. Crownbrook/Flickr, CC BY

En yüksek marjinal gelir vergisi oranı 1938’de %75’ten 1941’de %98’e yükseltildi ve 1952’ye kadar bu düzeyde kaldı, sadece 1978’de %89’un altına düşürüldü. En yüksek miras vergisi oranı 1938’de %50’den %65’e yükseltildi. 1949 ve 1968 arasında % 80’e yükseltildi. Bununla beraber İngiltere bir refah devleti oldu ve Ulusal Sağlık Sistemi’ni (NHS) kurdu.

2020 yılında ise, 150.000 Pound’tan fazla kazanç elde edenler için %45 oranında gelir vergisi, %40 oranında veraset vergisi belirlendi. Milyonlarca çalışan insan salgın tarafından işsizliğe ve borca ​​itildiğinden, ilk yardımı alanlar onlar olmalıydı.

Çalışanların kurtarılması

Petrol talebindeki küresel düşüş, binlerce insanın Kuzey Denizi petrol ve gaz sektöründeki işlerini kaybetmesine neden oldu. Yaklaşık 270.000 kişi, bu sektöre bağımlı. Ancak belirsiz bir gelecekle karşı karşıya kalan bu insanların becerileri daha iyi amaçlar için yeniden kullanılabilir.

Kullanılmayan sondaj makineleri ve sığ su platformları. Cromarty Firth, İskoçya, 27 Nisan 2020. EPA-EFE/Robert Perry

1970’lerden başlayarak, Birleşik Krallık hükümeti büyük teşvikler ve yatırımlarla Kuzey Denizi’nde petrol ve gaz çıkarılmasını sağladı ve teşvik etmeye devam ediyor. Aynı şey, halihazırda sağlam temelleri olan açık deniz rüzgar enerjisi için de yapılabilir.

Kuzey Denizi petrol ve gaz tedarik zincirlerindeki çoğu işçinin becerileri, İngiltere’yi, deniz rüzgar enerjisinde küresel bir güç merkezi haline getirmek için kullanılabilir. Uzman becerilere sahip olanlar için yeniden eğitim verilebilir.

Kuzey Denizindeki enerjini geleceği? Riekelt Hakvoort/Shutterstock

İklim değişikliği konusunda en fazla sorumluluğu olan en zenginlerin gelir ve miras vergilerinin yükseltilmesiyle, petrol ve gaz işçilerinin ve torunlarının geçim kaynaklarını güvence altına alacak geliri artırabilir. Tıpkı en geniş omuzları olanlardan savaşa katkıda bulunmaları istendiği gibi en zenginler, toplulukların bugün ayağa kalkmasına yardım edebilir.

Başbakan Boris Johnson, salgının İkinci Dünya Savaşı’nın tahribatına eş düzeyde ulusal bir kriz olduğunu söyledi. Tıpkı 75 yıl önce olduğu gibi, 2020’de insanlar Zafer Günü‘nün (Vday) yıldönümünü, yeni bir ihtiyaç anıyla kutluyorlar. Hükümet daha fazla kaynağa ve en büyük karbon ayak izine sahip olanlardan, ülkenin yeşil yeniden inşasına daha fazla katkıda bulunmalarını istemelidir.

Makalenin İngilizce orijinali

Kategori: İklim Krizi

DünyaEkonomiİklim KriziManşet

AB iyileşme paketine yüzde 25’lik iklim ve çevre kotası konuldu

Fotoğraf: Etienne Ansotte/EC

Avrupa Komisyonu, Avrupa ülkelerinin koronavirüs krizinden kurtulmasına yardımcı olmak için önerdiği 750 milyar Euro’luk iyileşme fonunun yüzde 25’inin iklim eylemlerine ayrılacağını duyurdu.

Böylece, 2021 ve 2027 arasındaki yıllar için ayrılan bir trilyonluk bütçe teklifinin ve 750 milyarlık iyileşme planının hem yeşil hem de dijital dönüşüm için kullanacağı resmileşmiş oldu.

Von der Leyen: Mücadeleyi fırsata dönüştürüyor

Climate Change News’ten Frédéric Simon’ın haberine göre kararı Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen 27 Mayıs Çarşamba günü parlamento önünde yaptığı konuşmayla duyurdu.

Von der Leyen, “İyileşme planı, yalnızca toparlanmayı destekleyerek değil geleceğimize yatırım yaparak Avrupa Yeşil Anlaşması ve dijitalleşmeye ilişkin karşı karşıya olduğumuz muazzam mücadeleyi bir fırsata dönüştürüyor” dedi.

Nükleer hariç tutuluyor

Harcama, özel yatırımları iklim değişikliğinin azaltılması gibi önceden tanımlanmış altı çevresel hedefin en az birine katkıda bulunan teknolojilere yönlendirmeyi amaçlayan sürdürülebilir bir finans taksonomisi tarafından yönlendirilecek.

Taksonomide yer alan bir “zarar verme” testi, prensip olarak kirlilik önleme ve kontrol gibi diğer çevresel hedefleri baltaladığı görülen nükleer enerji gibi teknolojileri hariç tutacak.

‘Kamu parası daha temiz bir gelecek için harcanacak’

Duyuru, iklimi riske atacak yatırımlardan kaçınmak için yeşil bir toparlanmanın “tek seçenek” olduğunu belirten Kurumsal Yatırımcılar İklim Değişikliği Grubu (IIGCC) emeklilik fonları ve varlık yöneticileri tarafından memnuniyetle karşılandı.

IIGC CEO’su Stephanie Pfeifer yeşil finans taksonomisine uygun bir paketin “kamu parasının daha temiz, daha dayanıklı bir geleceği desteklemeye yardımcı olmasını sağlayacağını” söyledi.

Yeşil kriterler bunun dışında likidite ihtiyacı olan şirketleri desteklemeyi amaçlayan ödeme araçlarına da uygulanacak.  Bir AB yetkilisi yaptığı açıklamada “İşin felsefesi ekonominin iyileşmesine yardımcı olmak. Ancak ekonominin yeşil, dijital ve daha dayanıklı bir yöne doğru iyileşmesini istiyoruz” dedi.

Harcamada sıkı denetim

Kurtarma fonuna eklenen yeşil koşullar ile birlikte zengin ve fakir AB üyeleri arasında daha eşit bir fırsat yaratılması da hedefleniyor. En önemlisi, AB kurtarma fonlarının nasıl harcanacağı konusunda sıkı bir siyasi denetim olacak.

Ülkelerin kurtarma fonundan istifade edebilmeleri için hem Komisyon hem de 27 ülkenin bakanlarının bir araya geldiği Konsey’den onay almaları gerekecek.

Bu sıkılığın bir sebebi fonların gerçekten krizden en çok etkilenen bölge ve sektörlerde harcanmasını sağlamak. Başka ve önemli bir sebebi ise güney ve doğudaki Avrupa ülkelerinin parayı akıllıca harcayacak disiplinden yoksun olduğunu düşen dört tutumlu ülkeye (Avusturya, Danimarka, İsveç ve Hollanda) planı kabul ettirmek.

Dufour: Olumlu ancak yüzde 25 az

İklim düşünce kuruluşu E3G’nin Brüksel ofisi başkanı Manon Dufour, çekincelerinin olmasına rağmen bu açıklanan plandan oldukça umutlu olduklarını söyledi. Dufour “Plan virüs sonrası Avrupa’ın toparlanması için alt yapı oluşturuyor. Avrupa iklim nötr taahhüdünü ve aynı zamanda ekonomik büyüme vizyonunu destekliyor” dedi.

Ancak Dufour, fonun güçlü yönetişiminin “kendi başına yeterli olmadığını” ve AB bütçesindeki yüzde 25 iklim kotasının karşılaştığımız zorluk dikkate alındığında çok düşük olduğu konusunda uyarıda bulundu.

 

Kategori: Dünya

Editörün SeçtikleriEnerjiİklim KriziManşet

Türkiye’deki rekor ‘yenilenebilir’ ve ‘yerli’ enerji tablosu bize ne vadediyor?

Pamukova rüzgar santrali

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, “yerli” ve “yenilenebilir” kaynakların elektrik üretimindeki payının 24 Mayıs tarihinde yüzde 90’a ulaşarak yeni bir rekor kırıldığını söyledi.

Dönmez yaptığı paylaşımda “Milli Enerjimiz yenilenmeye, yatırımlarımız meyvelerini vermeye devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Enerjinin çoğu hidroelektrik santrallerden

Yayınlanan bilgilere göre 24 Mayıs günü elektrik üretiminin kaynaklar bazında dağılımı yüzdesel olarak hidrolikte (su) yüzde 43.7, yerli kömürde yüzde 16.5, rüzgar yüzde 14.5, güneş 7.2, jeotermal enerji yüzde 5.3, biyokütle yüze 2.6, diğer ise yüzde 0.2 oldu.

Peki bu veriler bize ne söylüyor? Yeşil Düşünce Derneği‘nin “İklim krizi ve Yenilenebilir Enerji” çalışma grubundan Yağız Eren Abanus, Layra Mete, Akın Akınsal ve İdil Dağdemir ile Türkiye’nin enerji üretimindeki durumunu konuştuk.

Görsel: Twitter/ Fatih Dönmez

‘Nükleere gerek olmadığını gösteriyor’

Siz, sunulan bu verileri nasıl yorumluyorsunuz? Sizce bu veriler iklim kriziyle mücadele için önemli bir adım olarak kabul edilebilir mi?

Öncelikle nükleer enerji olmadan ve minimum oranda ithal kömür ve doğal gaz kaynaklı üretim ile elektrik gereksinimimizi karşılamanın bir yolu olduğunu gösterdi. Bunun için sevinmeliyiz.

Verilerde görüldüğü gibi sadece yenilenebilir kaynaklardan üretilen enerjiyi göstermemekte. Yerel olup da yenilenebilir olmayan kömürün yüzde 16.5’luk bir payı var. Yerel kömürün en kötü karbon emisyon değerlerine sahip olduğu herkes tarafından biliniyor.

Elektrik enerjisi talebinin Covid-19 ve bayramda uygulanan sokağa çıkma yasağından ötürü düşük olduğu için günde yenilenebilir enerjinin (YE) payı göreceli olarak yüksek gözüküyor. Sıfır karbon emisyonu ile sürdürülebilir(hatta onarıcı) bir enerji sistemi için daha yapmamız gereken çok iş var.

‘Yavaş adımlar’

Diğer dünyadaki gelişmelere bakınca Türkiye’nin yenilenebilir enerjiye yönelme hızındaki ve başarısındaki konumu ne?

1970’lerde yenilenebilir enerjiye yatırım yapmaya başlayan Danimarka ve Almanya göre Türkiye’nin Yenilenebilir enerji geçmesi çok daha yeni. Ancak adımları çok yavaş.

Bu ülkelerin sıfırdan deneyimlediği uygulamaları, Türkiye’nin kendisinden önceki örnekleri inceleyerek daha hızlı harekete geçmesi gerekiyor.

‘Destek belirsizliği, iptal edilen ihaleler…’

Ayrıca, iklim krizinin gün geçtikçe artarak devam eden etkileri ve CO2 salınımlarında ciddi azalmalara gidilmediği sürece küresel ısınmanın 2C’nin altında kalmasının imkansızlığı düşünüldüğünde Türkiye’nin YE kaynaklarına yönelme hızı kabul edilemez boyutlarda.

Yenilenebilir enerji kaynaklarına destek mekanizmasındaki belirsizlikler, iptal edilen RES ihaleleri, ertelenen Mini YEKA yarışmaları enerji dönüşümünün hızını azaltıyor.

‘Ekosistemlerin üzerinden geçen buldozerler’

Listede enerjinin yarıya yakının hidroelektrik santrallerden geldiği gözüküyor. Her ‘yenilenebilir’ enerjinin çevreye etkisinin eşit olduğunu kabul edebilir miyiz?

Türkiye’nin elektrik üretimi için yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelimi ağırlıklı olarak HES’lere yönelimdir ki, aslen HES’ler YE kaynağı değildir. Ekosistemlerin üzerinden geçen buldozerlerdir.

Kuruldukları akarsuların ekosistemlerini çoğu zaman onarılmaz derecede yok eden, beton örmelerdir. Bu bakımdan, şehirlerdeki betonlar ne kadar suyun doğal akışını engelleyip su ve toprağın buluşmasını engelliyorsa, HES’ler de bu benzetme üzerinden düşünülebilir.

Hidroelektrik santraller kurulmaları planlanan dere, nehir veya akarsu yataklarının özellikleri göz önüne alınmadan kurulursa büyük ekosistem tahribatlara yol açıyor. HES bölgede halkın katılımı gereği gibi sağlanamazsa sosyal problemler ve o bölgenin tarihi yapısı dikkate alınmazsa kültürel problemler ortaya çıkabilir. Türkiye’de de HES’ler özelinde Karadeniz ve Doğu bölgelerinde bu sorunlarla karşılaşılıyor.

‘Halk elektrik dönüşümünde rol almalı’

Türkiye’yi hem iklim hem de ekolojik krizle mücadelede daha başarılı bir ülke konumuna getirebilecek bir tablo nasıl olmalıydı?

İklim adaletine sadık bir şekilde, en çok etkilenen paydaşları sürecin merkezine koyarak ve enerji demokrasisinin teşvik edilerek doldurulması gerekir. Halkın elektrik dönüşümü sürecinde hem maddi olarak hem de siyasi olarak payda sahibi olması ve bu dönüşümde aktif rol olmalarını sağlanmalı.

Süreç bu şekilde yönlendirilmediği takdirde, belirli şirketlerin, patronların ya da tepedekilerin sadece söz hakkına sahip olduğu bir yapının ‘Milliliği’ her zaman sorgulanmaya açık olarak kalacak, meşruiyet temelleri pamuk ipliğine başlı olarak kalacaktır.

Yenilenebilir enerji uygulamalarında tecrübeli birçok ülkenin enerji demokrasisi olmadan enerji dönüşümünde yeterli ilerleme sağlayamadığı görülüyor.

İklim KriziManşet

Birleşik Krallık COP26’yı bir yıl erteleme talebinde bulundu

2020 yılının Kasım ayında yapılması planlanan ancak daha sonra koronavirüs salgını sebebiyle ertelenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı 26’ncı Taraflar Konferansı (COP26) için bir kez daha erteleme talebinde bulunuldu.

Birleşik Krallık, yaptığı öneride kendi ev sahipliğine ve İtalya’nın başkanlığında gerçekleşmesi planlanan iklim zirvesinin 2021 yılının ilk ayları yerine 2021 Kasım ayında yapılmasının daha uygun olacağını söyledi.

Seyahat kısıtlamalarını gerekçe gösterdi

Birleşik Krallık gerekçe olarak var olan seyahat kısıtlamalarının 196 ülkeden binlerce katılımcıya kapılarını açacak BM iklim zirvesine katılımı etkileme ihtimalini gösterdi. COP bürosu konu hakkındaki nihai karara 28 Mayıs’ta ulaşacak.

Gerçekleşecek COP26 iklim kriziyle mücadele için büyük bir adım olacağı belirtiliyor. Çünkü zirve, ülkelerin sera gazı emisyonlarını azaltma ve küresel ısıtmayı sınırlama taahhütlerinde bulunduğu Paris Anlaşması’nın beş yıl sonrasında gerçekleşecek. Yani ülkeler bir sonraki zirvenin öncesinde yenilenmiş ve geliştirilmiş iklim taahhütlerini sunmaları gerekiyor.

 

 

Kategori: İklim Krizi

Dış Köşe

Tarımı virüs değil, iklim vurdu- Ali Ekber Yıldırım

 
Koronavirüs nedeniyle olağanüstü şartlarda tarımsal üretimi sürdürmeye çalışan çiftçiler virüsten değil, ani hava değişimi ve şiddetli yağışlardan darbe yedi. Sadece 10 günde yaşanan ani hava değişimi nedeniyle bazı bölgelerde aşırı sıcaktan, bazı bölgelerde aşırı soğuk, don, dolu ve fırtınadan tarım ürünleri büyük zarar gördü.

Özellikle 15-24 Mayıs tarihlerinde yaşanan ani hava değişimi ve yağışlar bitkisel üretimde ciddi zararlara neden oldu. Önce 40 dereceleri gören aşırı sıcak hava ve hemen sonrasında -1 dereceye kadar düşen aşırı soğuk havanın yanı sıra dolu, don, fırtına bir çok bölgede bitkisel ürünlere büyük zarar verdi.

En çok zarar gören ürünler

Hemen her bölgede ürünler ani hava değişimi ve yağışlardan zarar görürken en çok etkilenen ürünler arasında erkenci portakal, erkenci mandalina çeşitleri, bazı limon çeşitleri, çiçeklenme dönemindeki zeytin ağaçları, Antep fıstığı, tarla bitkilerinden ise mısır, patates, ayçiçeği, domates, salatalık, biber, kabak, buğday ilk sıralarda yer aldı.

‘İlk kez böyle bir felaket yaşıyoruz’

Finike’de üç kuşaktır portakal yetiştiriciliği yaptıklarını belirten Mete Apaydın, ilk kez böyle bir felaketle karşı karşıya kaldıklarını belirterek DÜNYA’ya şu bilgileri verdi: ” Ziraat odalarından bize haber geldi. Özellikle 14-21 Mayıs tarihleri arasındaki hava değişimine dikkat çekiliyordu. Antalya, Finike’de 40 dereceyi aşan sıcaklık oldu. Ağaçlarımıza bir iki gün öncesinden su vererek sıcağa karşı korumaya çalıştık. Fakat önce 40 dereceyi gördük sonra bayramın ilk günü akşam sıcaklık 8 dereceye düştü. Ağaçlar strese girdi. Meyve dökümü oldu. Normalde Haziran ayında ağaç yetiştiremeyeceği ürünü döker. Önce böyle bir şey zannettik. Fakat bahçeleri inceledikçe bunun Haziran dökümü değil, ani hava değişiminden olduğunu gördük. Bahçelerde yüzde 70-80 oranında meyve dökümü var. Üstelik dökülen meyve genelde koyu yeşil olurdu. Bu sefer sararmış, yanmış olarak döküldü. Finike, Türkiye portakal üretiminin yüzde 8’ini karşılıyor. Bu yıl yüzde 70-80 azalma olacak. Antalya, Adana, Mersin’deki üreticilerle konuştuk. Oralarda da zarar büyük. Zarar İzmir’e kadar ulaşmış durumda.”

Erkenci çeşitler zarar gördü

Çok büyük bir sorunla karşı karşıya olduklarını anlatan Mete Apaydın, özellikle erkenci çeşitlerde zararın çok büyük olduğunu söyledi. Apaydın: ” Bu yıl narenciye üretiminde ciddi sorunlar olacak. Hava şartları nedeniyle dalında kalan ürünlerde kalite sorunu olacak. Yani ticari değeri azalacak. Dünyada ve ülkemizde narenciye ürünlerine yoğun talep var. Sonbaharda koronavirüste ikinci dalga olursa bu ürünlerdeki eksiklik nedeniyle fiyatlar aşırı yükselecek ve tüketici daha pahalıya almak zorunda kalacak. Ürün bulmak da sıkıntılı olacak. Bu nedenle çiftçinin borcunu faizsiz erteleseniz bile iki yılda çiftçi kendini toparlayamaz. Bizler bilinçli üreticiler olarak sigorta yapıyoruz. Fakat, TARSİM(Tarım Sigortaları A.Ş.) aşırı sıcak ve aşırı soğuk zararlarını kapsamıyor. Bu zararların mutlaka poliçe kapsamına alınması gerekiyor.”

Adana’da zarar yüzde 70-90 arasında

Mayıs ayının 15’inde başlayan ve 18 Mayıs’tan itibaren etkili olan aşırı sıcak Adana’da bazı erkenci meyve çeşitlerinde büyük zarara yol açtı. Sıcaklığın 40 derecenin üstüne çıktığı Adana’da erkenci mandalina, portakal çeşitlerinde meyvelerin yanmaya bağlı olarak zarar görmesi ve yere düşmesi zararı yüzde 70-90 seviyelerine çıkardığı ifade ediliyor. Ziraat Mühendisleri Odası Adana Şubesi önceki dönem Başkanı Semih Karademir, erkenci portakal ve mandalina çeşitlerinde sıcaklığa bağlı olarak çok büyük zarar meydana geldiğini ve bu yıl bu ürünlerde üretimin çok az olacağını söyledi.

Sıcak ve poyraz etkili oldu

Adana Çiftçiler Birliği Başkanı Mutlu Doğru, geçen hafta özellikle pazar ve pazartesi aşırı sıcaklarla birlikte sert esen poyrazın erkenci çeşit mandalina ve bazı limon çeşitlerinde büyük zarara neden olduğunu belirterek hasadı başlayan karpuz ve kavunun da zarar gördüğünü belirtti. Doğru, Çukurova’da hasadı başlayan buğdayın ise bu sıcaklardan etkilenmediğini belirtti. Doğru, sıcak ve poyraz zararının da devlet destekli tarım sigortaları risk kapsamına alınmasını beklediklerini söyledi.

İç Anadolu’yu soğuk ve don vurdu

Aşırı sıcak Akdeniz Bölgesi’nde erkenci mandalina, portakal ve bazı limon çeşitlerinde hasara neden olurken, Eskişehir, Kütahya, Afyon, Manisa ve Konya’nın bir bölümünde aşırı soğuk ve don nedeniyle mısır, ayçiçeği, patates, domates, salatalık, kabak, ceviz ve diğer ürünler zarar gördü. Mersin Erdemli’de ise etkili olan fırtına seralarda tahribata neden oldu.

Ülke aşırı sıcak hava nedeniyle adeta yanarken, sadece iki gün sonra sıcaklıklardaki sert düşüş yüksek rakımlı yerlerde kar yağışına neden oldu. Özellikle İç Anadolu Bölgesi’nde 20-23 Mayıs tarihleri arasında görülen don ve kırağı bitkisel üretime ciddi zarar verdi. En çok etkilenen iller arasında Eskişehir, Kütahya, Afyon, Manisa ve Konya’nın bir bölümü var. Diğer bazı illerde de bitkisel üretim kısmi zarar gördü.

Çiftçinin üretim maliyeti artacak

Yaşanan soğuk, don,dolu felaketi nedeniyle bazı alanlar yeniden ekilecek. Bu nedenle çiftçinin üretim maliyeti artacak. Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman Soylu, aşırı soğuktan Eskişehir, Kütahya, Afyon ve Konya’nın bir bölümünün etkilendiğini söyledi. DÜNYA’ya bilgi veren Süleyman Soylu’nun anlattıkları özetle şöyle: ” Özellikle Afyon ve Kütahya’da mısır ve patates olumsuz etkilenmiş görünüyor. Buralarda çiftçi belki de yeniden ekim yapmak zorunda kalacak. Tohum maliyeti başta olmak üzere çiftçinin masrafı artacak. Yeniden ekim için tarlanın sürülmesinde mazot kullanılacak. Mazot maliyeti artıracak. Gübre kullanmaya gerek yok. Zaten atılan gübre toprakta duruyor.”

Buğdayda verim kaybı olabilir

Konya Ovası ve İç Anadolu’da soğuk hava nedeniyle başaklanma döneminde olan buğdayda verim kaybı endişesi yaşanırken, bir çok bölgede rüzgar nedeniyle yan yatan buğdaylarda da verim kaybı olabileceği ifade ediliyor.

Konya Ovası’nda 22 Mayıs gecesi çiftçileri korkutan soğuk hava etkisinin, Cumartesi gecesi ucuz atlatıldığını belirten Soylu, ”Hüyük, Doğanhisar, Bozkır, Hadim ve Derbent gibi rakımı yüksek kesimlerde başta ceviz ve sebzelerde kısmi hasar görüldü.Ova kesiminde ise sıcaklıklar zarar eşiğinin üzerinde gerçekleşti. ” dedi. Hava sıcaklığının 35 dereceden 1-2 dereceye düşmesi ile hububat ürünlerinin strese girdiğini belirten Prof. Dr. Süleyman Soylu, buğday ve mısırla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı: “Buğdayda farklı gelişme dönemlerinde düşük sıcaklığın yaptığı etki farklı oluyor. Yapılan çalışmalar başaklanma ve tozlaşma döneminde 2 saatten daha uzun süre -1 veya 0 dereceye bitkilerin maruz kalması durumunda beyaz boş başak oluşumu, sap ve yaprakta zararlar olabileceğini gösteriyor. Mısır için ise, kritik eşik 1-2 derece. Bunun üstünde yapraklar biraz zarar görse de büyük oranda kurtarır. Çiftçilerimiz zarar gören tarlaları ile ilgili karar vermede acele etmesinler, 3-4 gün sonra bitkilerin ne kadar etkilendiği ölüp ölmediği netleşir.”

Çiftçilere “acele etmeyin” uyarısı

Prof. Dr. Süleyman Soylu, çiftçilerin zarar gören tarlayı hemen sürmemesi gerektiğini de hatırlatarak: ” Ürünlerinde soğuk zararı semptomları olanlar acele karar vermesinler, gereksiz masraf yapmasınlar. Bazı çiftçilerimiz bitkiyi morarmış görünce hemen tarlayı sürüp ekim yapıyor. Bu doğru değil. Bir kaç gün beklendikten sonra bitki kendini toparlar ve gelişmeye devam eder. Geçmişte bunu gördük. Verim kaybı bile olmadan üretici ürünü aldı. Bu nedenle bir kaç gün çok önemli acele etmeden bitki durumuna göre, ölüp ölmediğine baktıktan sonra yeni ekim yapılıp yapılmayacağına karar verilmeli.” bilgisini verdi.

Ege’de zeytin ve sebzeler etkilendi

Ani hava değişiminden en çok etkilenen ürünlerden birisi de zeytin oldu. Aşırı sıcak nedeniyle özellikle Ege Bölgesi’nde çiçeklenme döneminde olan zeytinlerde çiçekler döküldü. Üretimin azalması bekleniyor.

Ege Bölgesi’nde özellikle sebzeler soğuk hava ve dondan olumsuz etkilendi. Sebze yetiştiriciliği ve gıda ürünleri ihracatı yapan Kybele Özel Gıda Ürünleri A.Ş. Kurucusu Kemal Berişler sebze ürünlerindeki hasarın da çok büyük olduğunu belirterek şunları söyledi: ” Afyon, Eskişehir, Kütahya,Manisa, Balıkesir de ciddi düzeyde don hasarı oluştu. Binlerce dönüm alanda ekim yapanlar iki gecede büyük zarara uğradı. Kimi bölgelerde domates, biber, kornişon ekimlerinde hasar ciddi boyutlarda. Ne yazık ki TARSİM uygulamaları don ve dolu hasarlarını kapsamıyor. Ayrıca zeytinlerimizde de hasar büyük. Çiçek döneminde olan zeytinlerde çiçeklerin hepsi döküldü. Bir çok üründe mağduriyet var.”

Güneydoğu’da dolu yağışı etkili oldu

Güneydoğu Anadolu’da ise dolu yağışı etkili oldu. Özellikle Şanlıurfa ve Diyarbakır’da dolu yağışı nedeniyle tarımsal alanlar ve meyve bahçeleri büyük zarar gördü. Şanlıurfa’da özellikle Bozova ve Karaköprü ilçelerinde 24 Mayıs günü etkili olan dolu yağışı fıstık bahçelerine ve diğer tarım alanlarında hasara neden oldu. Fıstık ağaçlarının yanı sıra zeytin, badem, ceviz ağaçları ve diğer bitkisel ürünler de olumsuz etkilendi.

Erdemli’de fırtına seraları yıktı

Daha önce dolu yağışı ile meyve bahçeleri zarar gören Mersin Erdemli’de bu kez fırtına etkili oldu. Mayıs’ın 23’ünde gece yarısı başlayan fırtına seraların zarar görmesine neden oldu. Bazı seralar yerle bir olurken bazılarında naylonlar kullanılamaz hale geldi.

Hasat gecikecek

Aşırı soğuk,don,dolu ve kırağıdan etkilenen üretim alanlarının bir bölümü yeniden ekim için hazırlanması gerekiyor. Bu da üretici için önemli bir maliyet artışı getirecek. Ayrıca bu alanlardaki hasatta da gecikmeler bekleniyor.

Sigorta kapsamı genişletilmeli

Üreticiler,uzmanlar benzer ani hava değişikliklerinin bundan sonra daha çok yaşanacağını belirterek, Tarım Sigortaları A.Ş (TARSİM)’nin bu tür zararları kapsayacak şekilde sigorta kapsamını genişletmesi gerektiğini söylüyor. Ayrıca üreticiler, uğradıkları zararın hızlıca tespit edilerek yeniden üretimin yapılabilmesi için devlet tarafından destek sağlanması gerektiğini ifade ediyor.

Felaket, Meclis gündeminde

Çiftçinin uğradığı zarar, Türkiye Büyük Mille t Meclisi(TBMM)’ne taşındı. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Adana Milletvekili, TBMM Tarım, Orman ve Köy İşleri Komisyonu Üyesi Ayhan Barut, geçtiğimiz günlerde Adana başta olmak üzere Çukurova Bölgesi’nde etkili olan aşırı sıcaklar nedeniyle yüzde 80’lere varan rekolte kaybının olduğunu söyledi. Üreticilerin yaşadığı büyük mağduriyete değinen Barut, “Büyük zararı oluşan narenciye üreticilerimizin zararları karşılanmalı, afet bölgesi ilan edilmeli, çiftçi borçları faizsiz ertelenmeli, üreticilerimize ayni ve nakdi yardım yapılmalıdır” dedi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ile Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin yanıtlaması istemiyle Meclis’e soru önergesi sunan Barut, çiftçiye yardım eli uzatılmasını istedi.

Kategori: Dış Köşe

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanlar nereye gidiyor?

Ormanlar zaten çok değerliydi. Biyolojik çeşitliliği, toprağı, suyu korumak gibi ekolojik işlevleri; odun ve odun dışı orman ürünleri ile sunduğu ekonomik işlevleri; özellikle kırsal toplumlara sunduğu istihdam ve gelir kaynağı yaratma gibi sosyal işlevleri ile ormanlar diğer ekosistem türleri arasında öne çıkan, adı hep daha çok anılan bir özellik gösterirdi. Küresel iklim krizi, bu özelliklerini iyiden iyiye gözler önüne serdi. Öyle ki bazı dünya liderleri iklim krizi ile mücadele kapsamında ağaçlandırmadan başka bir söz edemez noktadalar.

Peki, gezegenimiz açısından yaşamsal önemi bu kadar açık olan ormanların küresel çapta durumu ne, ormanlar nereye gidiyor? Bu soruya en sağlıklı yanıtı FAO’nun[1] her beş yılda bir yaptığı küresel orman kaynakları değerlendirmelerine[2] bakarak verebiliyoruz. Bu değerlendirmelerin sonuncusu 2015 yılında yapılmıştı. 2020 yılı değerlendirmesinin nihai raporu henüz yayımlanmasa da ön sonuçları diyebileceğimiz kritik bulgular (key findings) FAO tarafından bu ayın başında yayımlandı. Bu ve takip eden yazıda söz konusu bulguların önemli kısımlarını özet olarak aktarmaya çalışacağım.

Genel görünüm

Dünya toplam orman alanı 4,06 milyar hektar (ha) ve bu alan toplam karasal alanların %31’ine karşılık geliyor. Kişi başına düşen orman alanı 0,52 ha. Beş ülkedeki (Rusya, Brezilya, Kanada, ABD ve Çin) orman alanı dünya toplam orman alanının %54’ünü oluşturuyor.[3] Ormanların küresel dağılımı homojen değil. Tropikal ve kutupaltı ormanların toplama oranı yaklaşık %72 iken ılıman ve subtropikal ormanların toplama oranı yalnızca %27.

Sorun şu ki, dünya nüfusunun çok büyük bir bölümü ormanların daha az olduğu ılıman ve subtropikal bölgelerde yaşıyor. Yalnızca bu veri bile insanın çevresine nasıl bir yıkım getirdiğinin açık göstergelerinden biri aslında. Çünkü tarihsel süreçte en fazla orman kaybı yine insanların yoğun olarak yaşadığı ılıman ve subtropikal bölgelerde görüldü. Klimatik bölgelere göre orman dağılımını aşağıdaki harita üzerinde görmek olanaklı:

Değişimin yönü

Dünya genelinde orman alanları azalmaya devam ediyor. 1990 yılından beri dünya genelinde orman azalması miktarı 178 milyon ha. Bu alan Libya’nın toplam alanına ya da Türkiye’nin toplam orman alanının (22,3 milyon ha) yaklaşık sekiz katına eşdeğer. Net orman kaybının onar yıllık dönemlerdeki ortalamasına bakıldığında orman azalmasının hızının düştüğü görülse de ormanların hala azalıyor olması insanlığın doğaya verdiği zararlar karşısındaki aymazlığının en açık göstergelerinden biri. Aşağıdaki grafikte 1990-2020 yılları arasındaki onar yıllık dönemlerde yıllık ortalama net orman kayıpları gösterilmekte:

Orman alanı değişimini coğrafi bölgelere göre incelediğimizde ise daha vahim bir tablo ile karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü orman azalması esasen Güney Amerika ve Afrika gibi tropikal ormanların yoğun olduğu bölgelerde gerçekleşiyor. Orman alanı artışı ise daha çok Asya’da ve Avrupa’da görülüyor. Yani biyolojik çeşitlilik ve ekolojik işlevler açısından en değerli ormanlar azalırken, bu ormanlarla kıyaslanması bile söz konusu olamayacak ağaçlandırmalarla (Asya’da Çin ve Hindistan bu açıdan öne çıkıyor) orman azalması daha azmış gibi görünüyor. Bu durumu basit olarak şu şekilde de ifade edebiliriz:

1990-2020 yılları arasındaki ormansızlaşma miktarı yaklaşık 420 milyon ha civarında ve bu orman kayıplarının neredeyse tamamı tropikal ormanlarda yaşandı. Aynı dönemde, özellikle ağaçlandırmalar yoluyla kazanılan orman alanı miktarı kaybedilen orman alanı miktarından düşüldükten sonra net kayıp olarak 178 milyon ha ile karşı karşıya kalıyoruz.

Aşağıdaki grafik bölgelere göre orman alanı değişimini açık net şekilde gözler önüne sermekte:

Son on yıla odaklanıldığında ortalama yıllık orman azalması açısından Afrika öne çıkıyor (3,9 milyon ha). Daha kötüsü Afrika’da ortalama yıllık orman azalması 1990 yılından beri artıyor. Güney Amerika’da son on yılda gerçekleşen ortalama yıllık orman azalması 2,6 milyon ha. Bu miktar önceki iki on yılla karşılaştırıldığında yarı yarıya azalmış durumda olsa da yalın olarak hala çok büyük bir orman kaybı anlamına geliyor.

Önümüzdeki hafta ağaçlandırmalar, korunan orman alanları, orman yönetimi ve mülkiyeti gibi konularla devam edeceğim.

*

[1] Food and Agriculture Organization (Dünya Gıda ve Tarım Örgütü).

[2] Global forest resources assessment.

[3] Buna ilişkin güzel bir animasyonu şu linkte izleyebilirsiniz.

Kategori: Hafta Sonu

Enerjiİklim KriziManşet

Danimarka iklim hedeflerini tutturmak için iki ‘enerji adası’ inşa etmeyi planlıyor

Danimarka 2030 yılında karbon emisyonlarını 1990 yılındaki emisyonlarına kıyasla yüzde 70 azaltmak için açık deniz üzerinde toplam dört gigawatt’lık rüzgar santrallerinin yer aldığı iki ‘enerji adası’ inşa etmeyi planlıyor.

Hükümet, karbon emisyonlarını azaltma taahhüdünde bulunduğu ve 2050 yılına kadar karbon nötr olacağı sözünü verdiği yasal olarak bağlayıcı olan iklim planını gerçekleştirmek için Çarşamba günü meclise altı maddelik bir tasarı sundu.

Rüzgar kapasitesi ikiye katlanacak

Climate Change News’ten Chloé Farand’ın haberine göre yapılması planlanan iki adanın her biri en az 2GW kapasiteye sahip olacak ve ülkenin mevcut deniz rüzgar kapasitesini ikiye katlayacak.

Danimarka’nın İklim Bakanı Dan Jørgensen yaptığı açıklamada, devam eden koronavirüs pandemisine atıfta bulunarak, “Danimarka yeşil bir öncü ülke olmalı, bu yüzden tarihi bir krizin ortasında olsak bile yüksek iklim hedeflerine bağlı kalıyoruz” dedi.

İhraç etmeyi amaçlıyor

Adaların Danimarka hanelerinin yıllık tüketiminden daha fazla elektrik üretmesi bekleniyor ve hükümet yeşil gücünü komşu Avrupa ülkelerine ihraç etmeyi umuyor.

Açık denizdeki enerji merkezlerinden biri, Kuzey Denizi‘ndeki yapay bir adada inşa edilecek ve Hollanda’ya kadar uzanabilecek. Bu durumda adanın kapasitesi 10GW’a kadar genişletilebilir. İkinci merkez ise Baltık Denizi‘ndeki Danimarka adası Bornholm’da planlanıyor ve Polonya ile uzun vadede yapılacak bir birleşme öngörülüyor.

Yenilenebilir enerji teşvikleri

Planda iki enerji adasının yanı sıra karbon tutma ve depolama teknolojileri ve biyogaz yatırımları için yılda 58 milyon dolar araştırma ve geliştirme bütçesi ayrılması yer alıyor. Bunun dışında evlerde ve binalarda enerji verimliliğini daha da artırmak ve yenilenebilir kaynaklı ısıtmaya geçmek için teşvikler ve sübvansiyonlar öneriliyor.

Kategori: Enerji

İklim KriziManşet

İklim krizi Antarktika’yı yeşillendiriyor

Antarktika’da iklim krizinin etkisiyle her geçen gün daha fazla yaşanan buz kaybı yerini yeni bir yaşam formuna bıraktı: Algler.  Buzların erimesiyle birlikte ortaya çıkan yeşillenmeyi araştıran bilim insanları yarımadadaki mikroskobik algleri ortaya koyan ilk büyük çaplı haritayı hazırladı.

Araştırmacılar Antarktika yarımadasındaki yeşillenmenin ileride daha çok artacağını düşünüyor çünkü küresel ısıtma alglerin ihtiyaç duyduğu koşulların oluşmasına sebep oluyor.

Uzaydan tespit edilebiliyor

Çarşamba günü Nature Communications dergisinde yayınlanan çalışmaya göre, bazı bölgelerdeki tek hücreli yaşam formları o kadar yoğun ki kar içerisinde oluşturdukları parlak yeşil uzaydan dahi görüntülenebiliyor.

Cambridge Üniversitesi’nden biyologlar ve İngiliz Antarktika Araştırması tarafından yapılan araştırmada da uydu verileri ve yer gözleminin bir kombinasyonunu kullanarak yeşil kar alglerini tespit etmek ve ölçmek için altı yıl harcadı.

‘Yeni bir ekosistemin başlangıcı’

Bilim insanları araştırmanın iklim krizi sebebiyle kıtanın yeşile dönme hızını değerlendirmek amacıyla kullanılabileceğini söylüyor. Cambridge Üniversitesi’nden Matt Davey,  Guardian’a yaptığı açıklamada alglerin mantar sporları ve bakterilerle yakın bir bağı olduğunu söyledi.

Davey, “Bu bir topluluk. Bu potansiyel olarak yeni yaşam alanları oluşturabilir. Bir yerde, bu yeni bir ekosistemin başlangıcı olabilir” ifadelerini kullandı. Algler büyük ihtimalle diğer canlılar için besin kaynağı oluşturacak.

Yılda 479 tonluk karbon yutağı

Haritada 1.9 kilometrekarelik alanı kaplayan 1679 ayrı yeşil bölge tespit edildi. Bu da şu anki haliyle yıllık 479 tonluk bir karbon yutağı olacağı anlamına geliyor. İngiltere’de yaklaşık 875 bin yolculuğu emisyonuna eşit bu değer, küresel anlamda gezegenin karbon bütçesinde fark yaratmak için oldukça küçük bir değer.

Kategori: İklim Krizi

Editörün SeçtikleriEkolojiManşet

Eğirdir Gölü’ne son darbe

Yanlış sulama uygulamaları ve artan buharlaşma sebebiyle kurumaya yüz tutan Eğirdir Gölü yeni bir tehdit ile karşı karşıya. Hali hazırda suyunun yüzde 65’inden fazlasını kaybeden gölün üzerine bu kez de pompaj depolamalı hidroelektrik santrali (PHES) yapılması planlanıyor.

Çin merkezli Gezhouba Group, KAF Teknik Yapı ve General Elektrik işbirliğiyle gerçekleştireceği projenin inşaatına Ocak 2022’de başlayacağını duyurdu. Buna göre dört adet 250 megavatlık üretim ünitesinden oluşacak santral 75 ay içerisinde tamamlanarak faaliyete geçecek.

Türkiye Tabiatı Koruma Derneği bilim danışmanı Erol Kesici’ye göre ise gölün bu projeden sağ çıkmasının imkânı yok.

600 bin kişinin içme suyu

Isparta il sınırları içerisinde yer alan Eğirdir Gölü tektonik kökenli bir göl ve beş milyon yaşında. 517 kilometrekare yüz ölçümü ile Türkiye’nin 4’üncü en büyük gölü olarak adlandırılıyordu. Göl, ev sahipliği yaptığı bitki ve hayvan türlerinin yanı sıra bölgedeki 600 bin kişilik havzaya da içme suyu sağlıyor.

Kesici “Bu göl ileride açlıkta savaşta ve kıtlıkta öncelikle içme suyu olarak kullanılacaktır diye yasa çıktı. Ancak maalesef 40 sene içerisinde yasalar değişti. Gölü besleyen dere ve çayların üzerine HES’ler yapıldı, tarıma aşırı miktarda su verildi” diyor.

Yapılan HES’ler suyu engelliyor

1960 ve 1971 yıllarında Eğirdir Gölü’nü besleyen Kovada çayı üzerine Kovada-I ve Kovada-II hidroelektrik santralleri yapıldığını söyleyen Kesici, gölün suya kavuşmasının engellenmesinin yanı sıra suyun azalması sonucunda bu santrallerin de çalışamaz duruma geldiğini anlattı.

Hidrolojik değerlerin gölün kış ve ilkbahar aylarında kendisini toparlayamadığını gösterdiğini söyleyen Kesici, “Çünkü akışı sağlayan nehirler üzerinde göletler yer alıyor ve göl sadece üzerine düşen yağıştan faydalanabiliyor” ifadelerini kullandı.

Kovada II Hidroelektrik Santrali

Derinliği 16 metreden dört metreye düştü

Hem pompaj ile gölden çok fazla miktarda su alınması hem de suyun kurulan HES’ler tarafından tutulması sebebiyle son yıllarda gölün en yüksek derinliği 16 metreden dört metreye kadar düştü.

Gölün mutlak surette korunmasına yönelik çıkartılan hükümlerde su kotu 914,71 metre olarak belirtiliyor. Kesici’ye göre göl bu seviyeye geldiğinde bir damla su dahi alınmaması gerekiyor. Şu anda ise bu seviyenin çok daha üzerinde.

‘Suyun altında ağır metaller birikti’

Seviyesi günden güne azalan göl, derinliği azaldığı için daha çok buharlaşıyor ve daha çok su kaybediyor. Su kaybının yol açtığı bir başka tehlike ise gölün kirliliğinin artması.

Bilim danışmanı Kesici, 2020’nin başında yaptıkları incelemede suyun dibinde üç metreye varan yüksekliğe varan ağır metaller tespit ettiklerini söyledi. Bu da gölün kedi sağlığına olduğu kadar içme suyu olarak kullanan insanların da sağlığını tehlikeye atıyor.

‘PHES’in göle zarar vermemesi mümkün değil’

Erol Kesici, hali hazırda çok fazla sorun ile karşı karşıya kalan gölün üzerinde yapılacak bir PHES projesinin ise gölün idam fermanı olacağını söylüyor. PHES’lerin hidroelektrik santraller ile benzer mantıkta çalıştığını söyleyen Kesici yapılacak işlemi şu şekilde anlatıyor:

Bu sefer pompaj ile suyu alacaklar bir kilometre yükseğinde türbin yaratacaklar. Orada kurulan havuzlardan su enerjiye dönüştürülecek güya tekrar göle verilecek. Bunun göle zarar vermeyecek diye düşünülmesi mümkün değil. HES boyanıp allanıp pullanıp gene karşımıza çıkıyor.

‘Ormanlık alandaki ve göldeki canlılar yok olacak’

Bu sistemin dağlardaki makilik alanlara ve oradaki canlı yaşamına da zarar vereceğini söyleyen Kesici, “Göle özgü bir sürü su bitkileri var. Canlı türleri var. Kabuklu organizmalar, balıklar, plankton çeşitleri var. Dünyadaki en büyük oksijenin kaynağı. Onlar da yok olacak” dedi.

Gölde su seviyesinin azalmasının bir başka etkisinin de göl dibinde güneş ışınlarının etkisinin çok daha fazla artması olacağını belirten Kesici, “Göl dibinde bitkilenme olacak. Bu sefer bitkiler kurutma kağıdı vazifesi görecek. Daha çok suya ihtiyaç duyacak bu bitkiler gölün suyundan yararlanmaya çalışacak” değerlendirmesinde bulundu.

’60 yılda 60’tan fazla göl kurudu’

Kesici konuşmasının devamında “Kuraklığın ne olduğunu, küresel ısınmanın ne şekilde gittiğini, su kaynaklarının nasıl kullanıldığını, göllerden suların nasıl alındığını biliyoruz. Bu şekilde göl yönetimleri devam ederse göllerin kuruması kaçınılmaz olacak.  60 yılda 60’tan fazla göl kurudu ve onların geri getirilmesi için çok geç” dedi.

Hidroelektrik santrallerin sicilinin temiz olmadığını belirten Kesici’ye göre enerji üretiminin sağlanması için çevreye daha az zararlı enerji üretim yöntemlerinin kullanılması; Eğirdir Gölü için ise PHES projesinin bir an önce iptal edilerek, zarar gören gölün tedavi altına alınması gerekiyor.

 

 

İklim ve EnerjiManşet

ÇMO İstanbul Şubesi: Hava kalitesinin artışı havanın temizlendiğini göstermiyor

Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Covid-19 salgınının etkilerinin önlenmesi için alınan tedbirlerin dünyadaki büyük kentlerde, özellikle İstanbul’da hava kirliliği ve iklim krizi üzerindeki olası etkileri, korunma yöntemleri ve alınması gereken tedbirlerle ilgili bir rapor yayımladı.

Raporda salgına karşı alınan tedbirlerin trafik ve bir kısım sanayiden kaynaklı hava kirleticilerin azalmasını sağlamışsa da, enerji santralleri gibi önemli miktarda kirletici salmaya devam eden sektörlerin hala faaliyetine devam etmesi, salgın koşullarının ve buna karşı alınan önlemlerin geçici olması ve koşullar normale döndüğünde emisyonlarda azalmayı sağlayan kaynakların tekrar aktif hale geçecek olmasının, hava kalitesindeki iyileşmenin de geçici ve yanıltıcı olduğu anlamına geldiğine dikkat çekildi.

Partikül maddeler hala sınır değerlerin üzerinde

Uygulanan karantina önlemleri sonucunda özellikle büyük kentlerde hava kalitesinde önemli iyileşmeler olduğu yönünde basında yer alan haberler anımsatılan raporda, buna rağmen solunum yolları hastalıkları, akciğer kanseri, erken ölüm gibi risklere yol açan çok küçük partikül maddelerden PM2.5’un günlük sınır değerinin İstanbul’da sık sık aşıldığına, PM10’un ise Mart ayında sınır değerlerin üzerinde seyredip nisan sonunda azaldığına, fakat yıllık olarak 2009-2019 yılları arasında sınır değerlerin üzerinde olduğuna dikkat çekildi. Araştırmada, NO2 seviyesinin de sürekli olarak sınır değerlerin üzerinde seyrettiği vurgulandı.

2020 yılı Mart ve Nisan aylarında  İstanbul’da günlük ortalama PM10 ve PM2.5 değerleri.

Ayrıca Hava Kalitesi Değerlendirme ve Yönetimi Yönetmeliği’ne göre PM10 için günlük limit değerin, bir yılda 35 defadan fazla aşılmaması gerekmesine rağmen, 2019 yılı verilerine göre, Aksaray, Alibeyköy, Bağcılar, Başakşehir, Beşiktaş, Esenler, Esenyurt, Göztepe, Kadıköy, Kâğıthane, Kandilli, Kartal, Maslak, Mecidiyeköy, Sultanbeyli, Sultangazi, Şirinevler, Tuzla, Ümraniye, Üsküdar ve Yenibosna ilçelerinde bu sayıdan daha fazla aşıldığına dikkat çekildi.

Raporda bu durum şöyle değerlendirildi:

“Bu da gösteriyor ki, kirlilik değerlendirmelerini limit aşımları üzerinden yapmakta fayda vardır. Pandemi sürecinde uygulanan önlemlerin hava kirliliği açısından en büyük etkisi trafik yoğunluğunun, yani hareketli emisyon kaynaklarının azalması yönünde olmuştur. Ancak İstanbul’da ulaşım faaliyetlerinin azalmasıyla hava kalitesinin bir miktar artmış olması havanın temizlenmiş olduğunu göstermemektedir. Çünkü partikül maddenin tek kaynağı motorlu araçlar değildir. Kentlerde sanayi, inşaat faaliyetleri, madencilik, evsel ısınma vb. gibi başka önemli partikül madde kaynakları da mevcuttur ve bu faaliyetler pandemi sürecinde de büyük ölçüde devam etmektedir.”

Sokağa çıkma yasağının uygulandığı bazı günlerde bile günlük PM2.5 ve NO2 değerlerinin sınır değerleri aştığının görüldüğü belirtilen raporda, “Dolayısıyla İstanbul’un havasının temizlendiğini söylemek gerçekten uzak bir yaklaşım olacaktır” denildi. 

Küresel iklim değişikliğine neden olan CO2 gibi sera gazlarının atmosferdeki oranlarının yükselmeye devam etmesinin, iklim değişikliği ile mücadelenin uzun vadeli ve geniş kapsamlı tedbirlerle sürdürülmesi gerektiğini somut olarak gösterdiği vurgulanan raporda şu ifadeler yer aldı:

Yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelerek fosil yakıt kullanımının azaltılması, sanayiden kaynaklı emisyonların tesis içi önlemlerle ve baca gazı arıtma teknolojilerinin uygulanması ile kaynağında azaltılması, tüketim alışkanlıklarının ve buna bağlı olarak üretim yapısının sürdürülebilirlik kavramı esas alınarak değiştirilmesi, kentlerin ve ulaşımın yine bu kapsamda planlanması gibi köklü değişikliklere gidilmediği sürece, ne hava kalitesinde kalıcı bir iyileşme sağlanması ne de iklim krizinden çıkış mümkün olacaktır. Öncelikle dünyada sanayi üretimi ve ekonomisi ile paralel olarak sera gaz emisyonlarında en fazla payı olan ülkelerden başlanarak, sözü edilen köklü değişikliklerin genele yayılması gerekmektedir.”

İklim değişikliğini önlemeye katkısı yok

Küresel ısınma ve iklim değişikliğine neden olan sera gazları ve genel hava kirleticileri genellikle aynı kaynaklardan salındığı için bu iki kavramın birbiriyle bağıntılı olduğu kaydedilen açıklamada, “Sera gazları büyük ölçüde sabit kaynaklardan (konutlar, ticari/kurumsal tesisler, enerji üretimi ve endüstriyel enerji kullanımı gibi) salındığı için, trafiğin azalması hava kalitesinin düzelmesi için tek başına yeterli olmayacaktır. Ayrıca mevcut durumun geçici olduğu, önlemler kaldırıldığında hava kalitesinin tekrar eski haline döneceği aşikardır” ifadelerine yer verildi. 

Oda’nın raporunda fosil yakıtların kullanımı, ormanların yok edilmesi, tarım ve sanayi gibi beşeri faaliyetlerin karbondioksit ve metan gibi sera gazlarının atmosferdeki konsantrasyonunu yükselttiği belirtildi; bu nedenle sera etkisi ve dolayısıyla iklim değişikliği de artığına dikkat çekilerek şu noktalara dikkat çekildi: 

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından hazırlanan bilimsel rapora göre; iklim değişikliğini frenlemek için güvenli limit olarak öngörülen atmosferdeki küresel sıcaklık artışının 1,5°C düzeyinde kalması için karbondioksit gazı konsantrasyonunun 430 ppm, 2°C düzeyinde kalması içinse 450 ppm ile sınırlandırılması gerektiği belirtilmektedir (17). Karbondioksit seviyesi 1970 yılına göre yaklaşık %26 artış sağlarken, Şekil 3’ten de görülebileceği gibi ortalama küresel sıcaklık 1970’e göre 0.86°C, sanayi öncesi döneme göre ise 1.1°C yükselmiştir.“

Küresel ortalama sıcaklık artışı.

Sıcaklık dışında, atmosferik karbondioksit (CO2), okyanus ısısı ve asitlenme, deniz seviyesi, buzul kütle dengesi ve Arktik ve Antarktika deniz buzu gibi göstergelerin de son beş yılda iklim değişikliğinin hızlandığını gösterdiği hatırlatılan raporda, Covid-19’un  sera gazı emisyonlarında geçici bir azalmaya neden olabileceğine ancak sürekli iklim eyleminin yerine geçmeyeceğine dikkat çekildi:  

“Atmosferdeki karbondioksit (CO2) seviyeleri ve diğer önemli sera gazları, 2015-2019 yıllarında önceki beş yıla göre %18 daha fazla yükselmiştir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine ve analizine göre, sıcaklık ile ilgili hastalık veya ölüm riski 1980’den bu yana istikrarlı bir şekilde tırmanmıştır ve günümüzde dünya nüfusunun yaklaşık %30’u yılın en az 20 günü potansiyel olarak ölümcül sıcaklıklara yol açan iklim koşullarında yaşamaktadır.

Aşağıdaki şekilden de görülebileceği gibi, 2020 yılının Nisan ayında atmosferdeki ortalama karbondioksit miktarı rekor seviyelere ulaşarak 416 ppm’in üzerine çıkmıştır. Geçen senenin aynı döneminde bu oran 413 ppm olarak ölçülmüştür. CO2 atmosferde ve okyanuslarda uzun süre kaldığından dolayı CO2 konsantrasyonları rekor seviyelerde kalmaktadır.”

Yıllara göre CO2 artışı.

Çevre Mühendisleri Odası’nın raporunda, iklim değişikliğiyle beklenen sıcak hava dalgalarının daha şiddetli yaşanması ve yaz aylarında soğutma ihtiyacının artmasının risk altındaki gruplar için sağlık sorunlarını tetikleyeceği belirtildi; sel ve taşkın gibi olayların gıda ve su yoluyla, sıcaklıkların artmasının ise vektör yoluyla bulaşan hastalıkların yayılmasını kolaylaştıracağı kaydedildi:

“Sera gazı salımlarının bertaraf edilememesi hava kirliliğinin etkisini güçlendirerek solunum sistemi rahatsızlıklarına yol açmakta ve mevcut problemleri şiddetlendirebilmektedir. COVID-19’dan dolayı her ülkenin genel olarak uyguladığı kısıtlamalar (sokağa çıkma yasağı, bazı üretim yerlerinin kapanması vs.) ulaşımdan ve sanayi kaynaklı üretimlerden kaynaklı hava kirleticilerinin oranında azalma sağlasa dahi, küresel karbondioksit salımı sadece %5.5 oranında azalmıştır. Küresel ekonomi durma noktasına gelse de, analizler hala normal bir yılda salınan emisyonların %95’inin salınmaya devam edildiğini ve gezegenimizin ısındığını göstermektedir. Birleşmiş Milletler Çerçeve Programı’na (UNEP) göre küresel ısınmanın 1.5°C ile sınırlandırılabilmesi için sera gazı emisyonlarının her yıl %7.6 oranında azaltılması gerekmektedir.”

İklim değişikliği etkisiyle İstanbul’un giderek daha belirgin şekilde Akdeniz iklim özelliklerini göstereceğinin, 2100 yılında  İstanbul’da yıllık sıcaklık ortalamasının 1°C ila 4.5°C artacağının tahmin edildiği hatırlatılan raporda, sıcak günlerin sayısının artacağını buna karşın soğuk günlerin sayısının azalacağına vurgu yapıldı, “Doğu-batı ekseninde artan yapılaşmanın İstanbul’da hakim Kuzey-Güney rüzgarlarını etkilemesi nedeniyle düşen hava kalitesi iklimsel tehditlerin daha da kötüleşmesine neden olacaktır” denildi.

Çevre Mühendisleri Odası, Covid-19’dan dolayı ülkeler mevcut kısıtlayıcı tedbirlere devam etse bile, salımlarda görülen azalmanın iklim kriziyle başa çıkmak için yeterli olmayacağı uyarısı yaptı; süreç normale döndüğünde geçicilik kalkacağından ülkelerin acil olarak iklim krizi konusunda harekete geçmeleri ve sürdürülebilir iklim eylem planlarının üzerinde düşünerek hükümetlerin pandemi ile mücadele ettiği gibi iklim krizi ile de mücadele etmesi gerektiğini bildirdi.