ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Deprem vergileri, Adem-i Tahsis ilkesi ve güvenlik hizmetleri

Kamu bütçeleri, tahminlere dayalı kamu gelir ve giderlerinden oluşur. Bir diğer deyişle, gelecek yılın gelir ve giderlerine ilişkin kesin rakamlar içermeyip cari yıl bütçeleri esas alınarak ve bir sonraki yılda hayata geçirilecek yeni projeler hesaba katılarak hazırlanırlar. Beklenmeyen her türlü olumsuz gelişme, kamu giderlerinin tahmin edilenden daha fazla gerçekleşmesine ve kamu gelirlerin de tahmin edilenden daha az olmasına neden olur.

Depremler, ekonomik krizler ve salgın hastalıklar, bu olumsuz gelişmelerden bazılarıdır ve kamu harcamaları üzerinde ek yük oluştururlar. Böyle durumlarda hükümetler, bu beklenmedik harcamaları karşılayabilmek için ilave kaynak aramaya başlarlar. Bu kaynak arayışının yolu ya yeni vergiler koymaktan ya hali hazırda uygulanan vergi oranlarını artırmaktan ya da borçlanmadan geçer. Ülkemizde 1999 yılında yaşanan Körfez Depremi, binlerce insanın hayatına mal olmuş, ekonomiyi çok kötü etkilemiştir. Bir deprem ülkesi olan Türkiye’nin tarihinde yaşadığı en büyük deprem olmuştur. Halen de öyle.

Tahmin edilemeyen bu felaketin neden olduğu harcamaları karşılayabilmek için dönemin hükümeti tarafından “Özel İletişim Vergisi”, bir yıl süreli olarak uygulanmaya başlamıştır. Ancak bütün dolaylı vergiler gibi, bunun da kolay toplanabilmesi, Özel İletişim Vergisi’ni hükümetler açısından çok cazip hale getirmiş ve bu vergi kamu bütçesinin daimi bir kaynağı haline gelmiştir. Üstelik her yıl sayıları artan mobil operatörü kullanıcıları ile, vergiden elde edilen gelir miktarının da artması, bu vergiyi hükümetler açısından vazgeçilemez bir gelir kaynağı yapmıştır.

‘Havuz’daki deprem vergisi

Bütçe ilkelerinden biri, “adem-i tahsis” ilkesidir. Adem-i tahsis ilkesi, belirli bütçe gelirlerinin belirli bütçe giderlerine ayrılmamasını ifade eder. Bu ilke gereği, hükümetler deprem vergilerinden topladığı gelirleri doğrudan deprem harcamalarına ayıramazlar. Başta vergi gelirleri olmak üzere, bütün kamu gelirleri bütçe havuzuna konulur ve oradan harcamaların vakti geldikçe, bir diğer deyişle, ödenekler serbest bırakıldıkça nereye gerekli ise oraya harcanırlar. Diğer taraftan, bütçelerin bir de “şeffaf olması ilkesi” vardır. Yani bütçe uygulama süresi olan bir yıl boyunca nerelerden, ne kadar vergi toplanmış ve bu vergi gelirleri nerelere harcandığını bütçeye bakınca görebiliyor olmamız gerekir. Deprem vergisinin, konuluş amacına hizmet edip etmediğini kamu harcamalarına bakarak görebiliriz. 1999 yılından bu yana deprem ile ilgili harcamalara ne kadar kaynak ayrılmış sorusunun cevabı verginin, bu verginin konuluş amacına hizmet edip etmediğini gösterir.

Türkiye’de dolaylı vergilerden (tüketim vergileri) toplanan gelirler, toplam vergi gelirlerinin % 43’üne karşılık gelir ve bu oran, üyesi olduğumuz OECD ortalamasının üstündedir.  Dolaylı vergileri; Katma Değer Vergisi (KDV), Gümrük Vergisi ve diğer tüketim vergileri olarak sınıflandırabiliriz. Gümrük Vergisi ve diğer tüketim vergilerinin OECD ortalaması yüzde 12 iken, bizde bu oran %23’tür. Nerede ise, iki katı bir oran söz konusu.

Zamanında Avrupa Birliği ile yapılan müzakerelerde de bu oranın yüksekliğine dikkat çekilmiştir. Dolaylı vergiler, satın alma gücü ile her zaman doğrudan ilişkilendirilemediği için “gerileyici” bir yapıya sahiptirler. Yani düşük gelirli hane halklarını daha fazla etkilediği için bu vergiler, verginin adil olup olmadığı sorusunu da gündeme getirir. Ancak yukarıda da bahsettiğim gibi, dolaylı vergilerinin kolay toplanabilmesi, vergilere karşı iş dünyasından lobicilik faaliyetlerinin olmaması, bu vergilerin adil olup olmadığına bakılmaksızın, hükümet tarafından daha çok tercih edilmesine neden olur.

Deprem bir güvenlik sorunudur

1999’dan sonra da ülkemizde farklı bölgelerde depremler olmuş, ama maalesef hepsi de ülke olarak bu depremlere hazırlanmadığımızı göstermiştir. Depremler, maalesef yeni vergiler koyarak önlenemiyor. Asıl mesele, depremden toplanan vergilerin nereye harcandığı da değil. Asıl mesele, hem hükümet hem de toplum olarak risk algımızın ne kadar yüksek olduğudur. Dünya çapında yaşadığımız salgın, bizlere yeniden risk algısının ne kadar önemli olduğunu, nasıl tedbirler almamız ve nerelere yatırım yapmamız gerektiğini göstermiştir. Türkiye, bir deprem ülkesidir. Bu gerçek, görmezden gelinemez. Her yeni deprem, haklı olarak deprem vergisinden sağlanan kaynağın nereye harcandığının toplum tarafından sorgulanmasına neden olmuştur. Özellikle de zaten dolaylı vergilerin oldukça yüksek olduğu bir ülkeden bahsediyorsak.

Deprem, bir güvenlik sorunudur. Güvenliğin sağlanması ise, Anayasa gereği devletin en temel görevlerinden biridir. Devlet ile yurttaşlar arasında dayanağını başta Anayasa olmak çeşitli kanunlardan alan sosyal bir sözleşme vardır. Ve bu sözleşme, her iki tarafa da hem haklar hem de yükümlülükler verir. Yurttaşların da en temel haklarından biri, ödedikleri vergilerin karşılığında depreme karşı alınacak önlemleri de içeren güvenlik hizmetlerini talep etmeleri ve vergi gelirlerinin nereye harcandığını sorgulamaktır. Her yeni bir deprem, insan hayatlarını tehlikeye atmakta ve ekonomiyi olumsuz etkilemektedir.  Depreme karşı önlem almanın maliyeti, almamanın maliyetinden daha yüksektir. Hele de yerine konulamayacak insan hayatlarına bedel biçmek olanaksız iken.

Kategori: Manşet