Hafta SonuManşet

Bulgaristan izlenimleri – Nursel Demir

Ne çocukluğumda ne de gençlik yıllarımda gezi turlarından habersizdim. Haberim olduğunda da yaşam telaşı ve geçim zorlukları bu turlara katılmamın önünde engeldi. Yıllar içinde çok az parayla hatta parasız, seyyah yaşayan insanların gezi yazılarını okumaya başladım. Babamın işi ve sonra kendi işim nedeniyle zaten çok gezen biri olduğumdan sanırım çok çekici gelmezdi bana.

Algımın açılması emekli olduktan sonra Yeşiller olarak Almanya’ya yaptığımız yaz üniversitesi seyahati ile oldu. Farklı kültürel yapılarla tanışmak, okuduklarımızın ete kemiğe bürünmesi en az bunlar kadar önemli tarihsel süreçlere tanıklık etmek yaşam algısını değiştiren bir durum. Bu nedenle kültürel gezilere de kapım ardına kadar açık.

Bu yılın başlarında Bursa’dan dostlarım Bulgaristan’a bir gezi düzenleyeceklerini söylediklerinde heyecanlandım. Çünkü ben gezilerde orada yaşayan insanlara dokunmadığımda, sohbet edemediğimde hayvanat bahçesinde maymunlara fıstık atar gibi gezmeyi sevmiyorum. Bu nedenle hem Bulgaristan’da yaşamış hem de Türk vatandaşı olan gönüllü rehberimiz sayesinde tam bir kültür gezisi yaşamış olduk.

 

Seyahatimiz Bursa’dan başlayacağı için Mersin’den Bursa’ya 13 saat otobüsle gittim. Ocak ayından seyahatimizin başladığı 23 Haziran tarihine kadar whatsapp grubumuzda organizasyon çalışmaları sürdü. BAKUT’un ilk yurt dışı seyahat organizasyonu olması nedeniyle arkadaşlarımız çok titizlenerek ince ince çalıştılar. BAKUT yapısı itibariyle kar amacı gütmediğinden hem uygun fiyata denk geldi hem de herkes gönüllü olarak seyahatin keyifli ve kültürel anlamda katkı sağlayıcı olması için elinden gelen herşeyi kolektif bir ruhla yaptı.

Çok şanslıydık. Çünkü BAKUT çalışanları ki buradan tek tek teşekkür etmeyi borç bilirim. Cihat, Necla, Sevgi, Gencay gösterdikleri dostluk ve dayanışma ruhuyla her zaman yola çıkabileceğimizi hissettirdiler bize. Rehberliğimizi üstlenen Müren, Bulgarca’ya hakimiyeti ve fil hafızası ile bize gezdiğimiz her yeri kişilerle, tarihlerle, olaylarla bir bir anlattı. Gezi boyunca lokantalardan, alıverişe, tarihçeden sorun çözmeye kadar tam zamanlı çalışarak dayanma gücüyle herkes tarafından taktir topladı.

Gelelim Bulgaristan’a

23 Haziran cuma akşam yola çıktık. 45 kişilik katılımcıya ek olarak iki şoförümüz ve bir host ile 48 kişilik eğlencemiz başladı. Çanakkale üzerinden Edirne ve Kapıkule’de 5 saatlik bekleyişimizle 7-8 saat sürecek yolculuğumuz 13 saat sürdü.

İlk gün Plovdiv’e gittik. Rodopi Otel’e yerleştik. 8.000 yıllık ve Bulgaristan’ın ikinci büyük şehri Plovdiv, Meriç nehrinin şehirle özdeşleştiği yer. Yedi tepeli ya da tepelerin altındaki şehir diye anılıyor. 2019 Avrupa Kültür Başkenti. Roma, Bizans, Osmanlı antik eserleriyle dolu bu yer Filibe adını Makedonya Kralı II.Filib’den alıyor.

İkinci gün, Şipka zirvesi , Etır, Gabrovo Veliko Tırnovo’ya gittik. Şıpka geçidi Tuna nehri boylarındaki Rusçuk kentinden başlıyor ve Edirne’ye kadar uzanıyor. En yüksek noktasında 1.150 rakımda bulunan şıpka zirvesine 1.000 basamaklı merdivenlerle ulaştık. Sadece küçük araçların ulaşabildiği bir de yol var bu zirveye ulaşan. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşlarında Rus ordusu için en büyük engel oluşturan bu geçit ele geçirildiği taktirde Edirne’ye kadar ulaşabilecekti. Bu nedenle dört ayrı savaş yaşanmış bu topraklarda. Çıkmak kadar inmek de meşakkatli olan bu zirveden indiğimizde dizlerimiz titriyordu.

Zirveden sonra 1964 yılında açılışı yapılan, Sivek deresinin iki yakasına yerleşmiş Gabrova şehrine 8 KM mesafede bulunan Etır etnografya müzesini gezdik. Buraya müze demek çok da oturmuyor işlevine. Çünkü burası 22 mesleğin yaşandığı ve her mesleğin alet ve edevatının dağlardan gelen suyla çalıştığı bir yer. Bulgaristan’da bir ilk olan mimari ve etnografya açık hava müzesi Etır’ı açma fikri Lazar Donkov’a ait. Donkov müzenin kuruluş sebebini şöyle açıklıyor; “Şimdiye dek mevcut müzelerde, geçmişe ait realitelerde izleyene doğrudan temas imkanı sağlanmıyor. Bütün bunlar bende açık alanda faaliyet gösteren bir müze kurma fikrini doğurdu. Böylece geçmiş gözle görülür, kolay anlaşılır ve algılanır hale gelecek, bu koskocaman ulusal zenginlik muhafaza edilmiş olacaktı.”

Müzede su teknolojileri, zanaat atölyeleri bulunan evler ve kamu yararına açılmış mekanlar olmak üzere 50 işyeri bulunuyor. Müzenin amacı 18.YY’ın ikinci yarısını ve 19.YY’ın ilk yarısını kapsayan Bulgar Rönesansı döneminde Gabrovo’nun ve yöresinin mimarisini, törelerini ve iktisadi yaşamını ortaya koymaktadır. Buradan elde edilen ürünler Bükreş, Viyana, Marsilya ve Anadolu’da pazarlanma imkanı bulmuş.

Asırlar öncesinde olduğu gibi binaların alt katı imalathane yada ticarethane olarak faaliyet gösteriyor. Üst katlar ise döneme ait ev dizaynı, el yapımı ürünlerin teşhir yeri olarak kullanılıyor.

Buraya kadar gelmişken sanayinin temelinin atıldığı, bir kültür ve sanat merkezi daha da önemlisi dünyada bir ilk olan mizah ve hiciv müzesini gezmeden olmazdı. Şehre girdiğimizde şehrin yeşilliği ile tezat oluşturan sanayi kavramı bizde soru işaretleri uyandırdı. Hem sanayi şehri olup hem bu kadar yeşil nasıl sağlanmış diye düşündük. Mizah ve hiciv müzesi mutlaka gezilmesi gereken müzelerde önlerde yer almalı. Pintilikleriyle nam salmış Gabrovo’lular biz pinti değil tutumluyuz diyorlar.

Mizah yüklü bu müzede güç yaşam koşulları ile dalga geçiyorlar. Gerçekte en büyük mizah insanın kendisiyle dalga geçebilmesidir ya, işte bu insanlar da bunu yapıyorlar. Şehrin sembolü haline gelmiş kuyruksuz kedinin hikayesi de buradan çıkıyor. Soğuk kış günlerinde kedilerin eve girip çıkarken kuyrukları nedeniyle evi soğuttuğunu düşünerek eve giriş çıkış süresini kısaltmak amacıyla kuyruklarının kesildiği miti. Bu arada şehirde kedilerin kuyrukları kısa falan değil.

Tutumlu olmaya daha bir çok örnek vermek mümkün. Mesela dış görünümü kocaman ama iç hacmi çok küçük çorba kaseleri, bira bardakları var. Kahve fincanları da çok farklı burada. Büyük kahve fincanını elinize aldığınızda yarısının fincan tabağında kaldığını fark ediyorsunuz. Böylece bir fincandan iki kişi kahve içmiş oluyor.

Örneğin bebek beşiğini ayağıyla sallayan bir kadın aynı zamanda örgüsü örerken ipin ucuna yapılan bir mekanizmayla aynı ayak hareketi o mekanizmanın ucundaki yayığı sallayarak ayran yada tereyağı yapabiliyor.

Gabrovo’dan biraz zor da olsa ayrılmayı başardık ve Velıko Tırnova’ya doğru yola çıktık.

Otelimize yerleştikten sonra 36 bin dönüm arazinin üzerinde yer alan Tsarevets Tepesindeki ışıklı ve sesli şov için çok sabırsızlandık ancak yetkililerin tasarruf tedbiri alarak bu şovu bir sonraki gün sergileyeceklerini öğrenip biz de küçük bir şehir turu atıp otelimizin bulunduğu tepeden şehri seyrederek günümüzü tamamladık.

Tırnovo, Bulgaristan’ın eski başkenti. Tsarevets tepesinde bulunan kale İkinci Bulgar Devleti’nin kurulduğu ve başkentliği 1879 yılına kadar süren yer. Tepelere konuşlanmış bir şehir. Yantra nehrinin bir gerdanlık gibi dolandığı ve üzerinde bulunan köprülerin taç gibi süslediği bu şehirden ertesi sabah ayrıldık.

130 Km uzaklıkta bulunan Plevne 1877 yılında Rusların eline geçmiş. Sadece 11 ay gibi kısa bir zamanda inşa edilmiş Pleven Panoraması bu şehirde ilk akla gelen yapı. Panorama Pleven Epik Destanını dört ana bölümden kronolojik olarak baştan sona Osmanlı ile birlikte teşhir ediyor. 15 metre yüksekliğindeki yağlı boya tabloları 40 metrelik bir çemberin içindeler. Bu nedenle bir savaşın ortasındaymış hissini yaşıyorsunuz dolaşırken. Ve eğer açık olsaydı bir mağaranın içindeki şarap müzesini de gezme olanağımız olacaktı.

 

Son durağımız tabii ki başkent Sofya oldu. Sofya adını Azize Sofya’dan alıyor. Başkent olma öyküsü ise şöyle; 3 Nisan 1879 yılında Prof. Marin Drinov’un önerisi ile o zamanki şartlar gereği Türk sınırından uzak ve çok eski bir Bulgar şehri oluşu.

Başkenti gezerken Azize Sofya Katedralini, Aleksandır Nevski Katedralini, Rus Kilisesini, Banyabaşı Camiini, Parlamento, Cumhurbaşkanlığı ve Bakanlar kurulu binalarını gördük. Binlerce yıl öncesinden gelen tüm eserleri çok iyi korumuş bu şehir bizi sardı sarmaladı.

Tüm gezimiz boyunca bir kez korna sesi duyduk. Çok sayıda bisikletli ve kıyafeti ne kadar açık olursa olsun, günü herhangi bir saatinde kadınların özgürce dolaşabildiğini gördük.

Güzel arkadaşlıkların kurulduğu, daha önce kurulmuş dostlukların pekiştiği bu güzel gezi Bursa’da son buldu.

Tüm emekleri için BAKUT dostlarına kucak dolusu sevgiler ve başka gezilerde buluşmalar dileğimle…

 

Nursel Demir

Kategori: Hafta Sonu