Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Karbon aklama: Hiçbir şeyi değiştirmeden iklim dostu olmanın 1001 yolu (2)

Berlin’de bulunan Leibniz Zentrum Moderner Orient’te araştırmacı olarak çalışan ve Potsdam Üniversitesi’nde doktorasına devam eden Juliane Schumacher’le iklim değişikliğiyle mücadele araçlarından biri olarak sunulan karbon aklama mekanizmalarıyla ilgili konuşmaya devam ediyoruz. Söyleşinin geçen hafta yayımlanan kısmında yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımların nasıl karbon telafisi kredisi olarak satıldığını ve şirketlerin kendi salımlarını hiç azaltmadan bu yatırımları destekleyerek nasıl karbon-nötr unvanını kazandıklarını konuşmuştuk. İkinci kısımda konumuz ağaçlandırma ve orman tahribatını azaltma yoluyla karbon depolamayı vaat eden projeleri içeren pazarın nasıl kurulduğu ve bu projelerin nasıl işlediği.

Ya da kısaca söylersek: Ağaçlara yatırım yaparak karbon ayak izimizi temizleyebilir miyiz?

Hilal Alkan: Karbon telafi araçlarının satıldığı piyasaya baktığımızda çok sayıda ağaçlandırma ve orman koruma projesiyle karşılaşıyoruz. Pazarlama diline baktığımızda çok da mantıklı görünüyor. Biz çeşitli faaliyetlerimizle karbondioksit salıyoruz; ağaçlar da bu karbonu alıyor, dönüştürüyor ve depoluyorlar. Dolayısıyla ağaçlara yapılacak her yatırım, atmosferdeki sera gazlarının azalmasına neden oluyor. Ancak hikaye bu kadar basit değil diye tahmin ediyorum. 

Juliane Schumacher: Ağaçlarla ilgili olan çok özel bir durum. O nedenle ağaçlandırma Kyoto Protokolü’nde Temiz Kalkınma Araçlarından biri olarak tanımlanmamıştı. Artık uzmanlar da ormanların karbon mekanizmasının bahsettiğin şekilde işlemediğini söylüyor. Gönüllü karbon piyasasındaki en ‘güvenilir’ aracılardan olan Atmosfair de orman projelerini portföyüne dahil etmiyor. Çünkü ormanlar da bizim gibiler. Canlılar ve nefes alıyorlar. Soludukları karbondioksiti ancak hayatta oldukları sürece bedenlerinde tutuyorlar. Sonbaharda yapraklarını döktüklerinde depoladıkları karbonun önemli bir kısmı yeniden açığa çıkıyor mesela. Köklerde ve gövdelerinde de depoluyorlar şüphesiz. Ancak ölüp çürümeye başladıklarında o karbon da salınıyor.

HA: Ama karbondioksiti oksijene de dönüştürüyorlar.

JS: Evet tabii, gün ışığı olduğu sürece. Ancak hesaplamalar bize gösteriyor ki burada da sayılar başa baş. Üstelik ormanların ne kadar karbondioksit alıp ne kadarını geri solduklarını tam olarak hesaplamak neredeyse imkansız. Zira ormanları bir fanusa yerleştiremiyoruz. Nefes alıp verişleri gün içinde ışığın durumuna göre bile değişiyor. Hesap yapmak çok zor zira toprağın cinsi, sıcaklık, yağmur, rüzgar vb. hep hesaba katılması gereken faktörler. Verilen sayılar çok kaba hesaplara dayanıyor. Üstelik yakın zamanlı çalışmalar yanlış idare edilen ormanların emisyon kaynağı dahi olabileceğini gösteriyor. O nedenle güvenilir projelerin hepsi ormanları dışarıda bırakıyor. Ancak şu anda özellikle havacılık sektöründen bu yönde büyük bir baskı var. Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatı (ICAO) 2016 yılında  Corsia isminde dev bir program başlattı. Çünkü toplumsal bir baskıyla karşı karşıyalar. Karbon salımlarını düşürmeyeceklerini ama ağaçlandırmaya yatırım yapacaklarını ve ağaçlardan telafi satın alacaklarını açıkladılar. Ancak burada bahsi geçen ormanların önemli bir kısmının orman değil de plantasyon olduğunu da akılda tutmak gerekiyor.

HA: Bu benim de dikkatimi çekti. Pek çok telafi projesinde ormanların iyileştirilmesinden kasıt kakao ya da kauçuk ağacı ekilmesi. Bunun orada yaşayan topluluklar için de iyi bir gelir kaynağı olduğunu yazarak projeleri pazarlıyorlar. Doğrusu ben bir plantasyonun nasıl olup orman olarak sayılabileceğini anlamıyorum.

Juliane Schumacher.

JS: En önemli eleştirilerden biri de bu zaten. Dediğin gibi plantasyonlar orman sayılamaz. Benim araştırmam REDD+ (Reducing emissions from deforestation in developing countries) projeleri üzerine. REDD+ Birleşmiş Milletler’in desteklediği, 2005 yılında UNFCCC toplantısında yaratılmış resmi bir karbon piyasa mekanizması. Sadece karbon telafisini değil kalkınmayı da hedefliyor. Bu projelerin mantığı insan topluluklarına ormana iyi bakmaları karşılığında bir miktar para vermek, çünkü ormanlar hayati bir değere sahip ve bu insanların yaptığı iş de bu hayati değerin korunmasına yönelik. Güzel bir fikir gibi duruyor ancak işin sonunda ortaya çıkan tablo bambaşka. Öncelikle toplulukların bu programın parçası haline gelmesi gerekiyor ki bu hazırlık süreci çok masraflı. Uzman şirketlerin çok miktarda veri toplaması ve izleme mekanizmalarının kurulması gerekiyor.  Bunlar maliyet-yoğun süreçler.

HA: Bu sadece ağaçlandırma projeleri için mi geçerli yoksa koruma projeleri için de mi?

JS: Tamamı için geçerli. İki değerlendirme yapılıyor. Önce bir şirket değerlendirme yapıyor. Sonra ikinci bir şirket bu değerlendirmeyi kontrol ediyor. Yani süreçte finans şirketlerine büyük paralar aktarılıyor. Örneğin en katı standartlarla hareket eden Gold Standard’ın ortaklarına bakacak olursak pek çok finans şirketi ve bankanın bu süreçlerin parçası olduğunu görüyoruz. Bu değerlendirmeler inanılmaz pahalı. Yoksul ülkelerin ya da toplulukların bunun altından kalkması imkansız. Sadece büyük toprak sahipleri için cazip olabilecek bir şey. Zira var olan plantasyonları için fazladan bir para kazanıyorlar. Veya kamu arazileri için anlamlı. Onlar da bu masrafları kendileri karşılamıyorlar. Almanya gibi ülkelerin kalkınma fonlarından destek alıyorlar. Çoğu orman projesi henüz hazırlık aşamasında.

HA: İşin sonunda karbon piyasasında satılan da ağaçların bedenlerine aldıkları karbondioksit ve saldıkları oksijen, öyle değil mi?

JS: Evet. Bunun da bir ismi var: Ekosistem hizmetleri. 2007’de Almanya G7’nin başındayken TEEB diye bir platform ve program oluşturdu. Ekosistem hizmeti adını verdikleri bu şeyin değerini hesaplıyorlar. TEEB’in yöneticisi Deutsche Bank’ın eski CEO’su. Doğanın verdiği hizmetleri sayısallaştırıp paraya tercüme ediyorlar. Örneğin ağaçlar karbonu emerek ne kadar parasal değer açığa çıkarıyor? Veya, suyu makineler yerine toprak filtre ettiğinde ne kadar para cebimizde kalıyor? Ekosistem hizmetleri kavramının arkasındaki düşünce işte bu. Ve bu yaklaşım uluslararası çevre organizasyonlarında da en baskın olanı şu anda.

HA: Ekosistemler bu hizmetleri vermek üzere tasarlandığında neler oluyor biraz anlatabilir misin?

JS: Şu anda Senegal’le ilgili yeni bir araştırmanın hazırlıklarını yapıyorum. Orada yürütülen bir projeyle ilgili de epey okuma imkanım oldu. Bu proje McKinsey tarafından sertifikalandırılmış ancak Danone, Hermes ve birkaç başka büyük Fransız şirketi tarafından finanse ediliyor. Bu şirketler karbon-nötr oldukları iddiasında bulunabilmek için mangrov ormanlarıyla ilgili bu devasa projeyi destekliyorlar. Karbon telafilerini doğrudan bu projeden satın alıyorlar. Birkaç aracı var ama krediler karbon piyasasında serbest dolaşımda değil. Proje kapsamında binlerce ağaç dikildi. Ancak işin aslı ağaçları dikenler Senegalli kadınlar. Bir çevre örgütünün teşvikiyle gönüllü olarak bu işi yapmışlar ve karbon sertifikalarından filan haberleri olmamış. Yani ağaç dikmeyi kabul etmişler ancak bu ağaçların sağlayacağı faydayı uluslararası şirketlere satma konusunda rızaları alınmamış. Üstelik proje nedeniyle bazı bölgelerde balıkçılık faaliyetlerine de yasak getirilmiş. İşin sonunda proje çok da başarılı olmamış. Tek bir tür mangrov dikmişler ve o bölgeye uyum sağlayamayan genç ağaçların önemli kısmı ölmüş. Ancak proje başarısız olsa da Danone’nin suyu Evian karbon-nötr olmayı başarmış.

Senegal’de yeni dikilen mangrov ağaçları. Winifred Bird/Yale e360.

HA: Şu andaki araştırma sahan olan Fas’ta durum nasıl?

JS:  Fas’ta üzerine çalıştığım henüz hayata geçmiş bir proje değil. O da REDD+ programının bir parçası. REDD+ şimdiye kadar sadece tropik iklimde kullanıldı. İlk kez Akdeniz’de de uygulanması deneniyor. Ben de bu örneğe bakıyorum. Projeyi fonlayanlar GIZ (Alman Uluslararası İşbirliği Teşkilatı) ve FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü). Henüz hazırlık aşamasında olan bir proje ve temel hedef orman idare yöntemlerini değiştirmek.  Ancak Faslı orman yetkilileri bu projeyi kısmi olarak engellediler. Çok iyi eğitimli ve çok akıllı yetkililerden bahsediyoruz. Bu programın onların değil zengin bazı ülkelerin yararına olduğunu fark ettiler. Bahsi geçen orman çok yaşlı bir mantar meşesi ormanı, inanılmaz bir biyoçeşitliliğe sahip. Ancak mantar meşesi çok yavaş büyüyen bir ağaç. Hızlıca paraya tahvil etmenin imkanı yok. O nedenle 1950-1960 dolaylarında mantar meşesini kesip yerine hızlı büyüyen türlerden olan okaliptüs ve çam ekmişler. Ancak 1990’ların sonunda itibaren ormancılık yaklaşımlarını değiştirmişler. Yerel topluluklarla birlikte çalışmaya başlamışlar ve mantar meşesine geri dönmüşler. Meşeler de yeniden büyümeye başlamış. Çok başarılı bir yaklaşım yani. Ancak REDD+ başka bir yönetim anlayışını gerektiriyor. Mantar meşelerine yine yer yok, zira atmosferden istenen düzeylerde karbon çekmiyorlar. 2000’lerde biyoçeşitlilik için destekledikleri ağacı şimdi karbon mücadelesinde etkisiz diyerek kesmek istiyorlar. Yine daha çok karbon depolayan okaliptüs ve çama dönülmesini istiyorlar.

Mantar meşesi.

HA: Ama özellikle okaliptüs çok yayılmacı bir tür.

JS: Evet, sorun da o zaten. Eğer ağaçlara sadece karbon çekme kapasiteleriyle bakarsanız bir sürü yanlış proje üretmeniz mümkün. Bu nedenle Faslı orman idarecileri bu teklifi reddettiler.

HA: Peki bu tip projeler orman köylerini ve ormanda yaşayan toplulukları nasıl etkiliyor?

JS: Akdeniz’de henüz bilmiyoruz, çünkü uygulamaya geçmiş bir proje yok. Ancak örneğin Meksika’da Chiapas’ta uygulanıyor. Orada bir bölge Kaliforniya’yla eşleşmiş, REDD+ telafilerini doğrudan ve sadece Kaliforniya’ya satıyorlar. Bazı topluluklar bu projelerin parçası olmayı kabul ettiler ve ciddi miktarda para kazandılar. Başka bazı topluluklar ise ormanların metalaştırılamayacağını, ağaçların tek fonksiyonlarının karbon depolamak olmadığını söyleyerek reddettiler. Ancak her ülkede farklı durumlar söz konusu. Bazı ender örneklerde yerel toplulukların gerçekten yarar gördüğünü söyleyebiliriz. Zaten yapageldikleri şey için, yani ormanlarını korudukları için fazladan bir gelir elde ettiler, ediyorlar. Ancak çoğu vakada yaşanan bu değil. Devletler orman köylülerini ormanın dışına çıkmaya zorluyor veya büyük şirketler büyük orman alanlarını satın alıyor. Bu gibi durumlarda topluluklar büyük zarar görüyor.

HA: Yani yine pek çok kalkınma projesinde olanlar tekrarlanıyor. Sorunlarımızın kaynağı olan yaklaşımı, yani dünyadaki yaşamı paylaştığımız canlılara sadece fayda eksenli olarak bakmayı ve sonra da bu faydayı alınıp satılır hale getirmeyi bir kenara bırakmadığımız sürece herhangi bir projeye umut bağlamamızın da manası yok gibi duruyor. Bu öğretici sohbet için çok teşekkürler Juliane.

Kategori: Hafta Sonu