Köşe YazılarıManşetYazarlar

Biyoenerji temel çözüm olmamalı

İklim krizini bir tek gerçek çözümü vardır: Kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmak. Bunun dışındaki tüm çözüm önerileri içlerinde önemli bir “ama” barındırır. Gezegenimizin ise artık “amalara” ayıracak vakti kalmadı. Eğer birkaç yıl içinde karbondioksit salımlarımızı azaltmak yönünde kalıcı ve büyük adımlar atmazsak gezegendeki bugünkü yaşamı bile sağlayabilmek için çok çaba sarf etmemiz gerekecek.

Teknolojik medeniyetimizin büyük bir kısmının bu fosil yakıtlar sayesinde oluştuğunu kabul etmeliyiz. Lakin bu ileri teknoloji bizlere artık fosil yakıtlar olmadan da enerji üretebilmemizin de yollarını açtı. Rüzgar ve güneş enerjisi, enerji verimliliği ile birleştiğinde ihtiyacımızın tamamını karşılayacak seviyeye çıkartılabilir. Buradaki engelimiz kesinlikle teknolojik değil. Fakat, kömür, petrol ve doğal gaz hala ucuz kabul edildiğinden bu kaynaklara dayanarak yaşamımızı devam ettirmemiz de çoğunluğa daha makul bir çözüm olarak görünüyor. Oysa kömür, petrol ve doğal gazın hala ucuz olabilmesinin başta gelen sebebi bunların yarattığı dışsallıkların ekonomik sistem içerisinde hesaba katılmamalarıdır. Yani, kömür, petrol ve doğal gazı yakıyoruz ve çıkan duman havaya karışıyor. Biz ise bu dumanın sonrasında nelere yol açtığını ya düşünmüyoruz ya da düşünmek istemiyoruz.

Karbondioksitin ‘dışsallık’ maliyeti

Evde ürettiğimiz çöpü düzenli bir biçimde götürüp belediyenin rahatça toplayabileceği bir yere bırakıyoruz. Ürettiğimiz bu çöp bizim dışsallığımızdır, ama çöpü pencereyi açıp dışarıya atmıyoruz. Bunun iki nedeni var: Birincisi, herkes aynı şeyi yapacak olursa yaşadığımız ortamlar oluşacak başka problemlerin yanında sağlıksız ve dayanılmayacak kokularla dolu hale gelir. Ama ikincisi, bunu yapacak olursak belediye ekiplerinin gelip ceza kesmesi mümkündür. Bundan dolayı da bir dışsallık olan çöpümüzü düzenli bir şekilde bertaraf etmeyi seçiyoruz.

Ne yazık ki yaktığımız kömür, petrol ve doğal gazdan çıkan karbondioksit de benzer şekilde üzerinde yaşadığımız gezegeni yaşanmayacak hale getiriyor. Buna rağmen hemen hemen her evsel veya endüstriyel sistemden çıkan karbondioksit gazını bir dışsallık olarak kabul etmiyoruz. Halbuki karbondioksit de evdeki ya da endüstrideki çöpler gibi bir dışsallık olarak kabul edilse ve belirli kurallara tabi olsa, havaya saldığımız karbondioksit miktarı ciddi biçimde azalırdı.

Sonuç olarak, iklim krizini durdurmanın yolu karbondiokside ciddi bir fiyat biçip kimsenin bedavaya atmosferi kirletmesine izin vermemektir. Ancak kömür, petrol ve doğal gaz üretim sistemleri zaman içerisinde büyük lobiler oluşturup politikayı etkileme gücüne sahip olduklarından politikacıları karbondiokside uygun bir fiyat biçmeye ikna etmek neredeyse imkansızdır. Bugün meclislerde konuşulan 50 avro karbon fiyatı bile gerçeği yansıtmaktan son derece uzaktır.

O zaman sistemler ve politikamız kömür, petrol ve doğal gazın uzun süre daha bizimle beraber olacağı düşüncesine dayandırılıyor. Yani, biz kısa vadede kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmayacağımıza ve saldığımız karbondioksit atmosferi zararlı olacak oranda ısıttığına göre bu karbondioksidi atmosferden çekmenin bir yolunu bulmak zorundayız düşüncesi politikaya hakim oluyor.

‘Negatif salım’ iklim krizine çözüm olabilir mi?

Paris Anlaşması atmosferdeki sera gazı oranının gezegenin ortalama sıcaklık artışının 2 derecenin oldukça altında ve hatta mümkünse 1.5 derecede tutulmasını kabul etti. Ancak bugünkü sera gazı salımlarımızla 2 derecenin altında bir hedefe ulaşmamız mümkün değil. Bu hedefe ancak negatif salım yaparak ulaşabiliyoruz. Negatif salım ise atmosfere karbondioksit salmak yerine atmosferden karbondioksit emmeye dayanan teknolojilere verilen isim. Yalnız unutmayalım, bunlar şu andakine benzer biçimde kömür, petrol ve doğal gaz yakıp, gene de 2 derecenin altında kalmak istersek yapmamız gerekenler. Yoksa kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı hızlıca bırakacak olursak 2 derecenin altında kalmamamız için bir neden yok.

Havadaki karbondioksidi emmeye dayanan teknolojilerin, Paris Anlaşması kapsamında en fazla konuşulanı BECCS. Yani, havadan karbondioksidi emen bitkisel ürünler yetiştireceğiz. Bu ürünlerden besin değil yakıt üreteceğiz, sonra da bu ürettiğimiz yakıtı yakarak enerjiye dönüştüreceğiz. Bu sırada çıkan karbondioksidi de tutup havaya salmayacağız. Sonra tuttuğumuz bu karbondioksidi de yer altında bir yerde, bir daha dışarıya çıkamayacak şekilde depolayacağız. 

BECCS (Bio Energy Carbon Capture and Storage), yani havadaki karbondioksidi bitkiler aracılığıyla yakalayıp sonra da buradan enerji üretip çıkan karbondioksidi de yakalayıp depolama yöntemi ya da genel anlamıyla CCS (Carbon Capture and Storage), yani karbondioksidi yakalayıp depolama yöntemi iklim krizinin çözümünü oluşturamaz. Bunun çeşitli nedenleri vardır, ama en önemlisi en sondaki S harfinde, yani saklamada gizli. Hatta belki de gizli bile değil, alenen ortada. Siz bir gazın hiç çıkmayacak bir şekilde depolanmasının ne derece güç olduğunu biliyorsunuz değil mi? Şimdi bir de bunu her yıl atmosfere saldığımız yaklaşık 50 milyar ton karbondioksit için yapmayı deneyin bir de.

Mümkün ama ya maliyet? 

Buna imkansız demek aslında bilimsel olarak mümkün değil. CCS elbette bilimsel açıdan mümkün, hatta teknolojik açıdan da her geçen gün daha da mümkün olma yolunda ilerliyor. Ancak en önemli sorunumuz pahalı olması. Pahalı olması da kolay kolay kısa vadede çözülebilecek bir problem değil. 50 milyar ton değil de 50 milyon ton karbondioksidi depolayacak olsak ve bununla sorunumuz çözülse, kurtulmamız kolaydı. Ancak yakalayıp depolamamız gereken miktar bunun bin katı olduğunda maliyet çok önemli bir problem oluyor. Biz bugün tüm dışsallıkları gözardı edebildiğimiz için kömür, petrol ve doğal gaz yakıyoruz. “Bunlardan çıkan gazı tutup saklamanın da bu yakıtlar kadar ve hatta bu yakıtlardan fazla maliyeti var” desek ve bu maliyeti tahsil etmeye kalksak, insanların CCS konusundaki fikirleri aniden değişebilir.

Termik santrallerden çıkan karbondioksidi yakalayıp saklamanın maliyeti, üretilen elektriğin maliyetini iki kattan fazla artırıyor. Otomobillerden çıkan karbondioksidi yakalamak çok daha zor ve masraflı. Bundan dolayı ve hukuki sorumluluğu da içine kattığımızda büyüyen dev problemlerle birlikte bir yandan havaya karbondioksit salarken diğer yandan bunu yakalayıp yerin altına tıkmaya çalışmak ekonomik açıdan da çevresel açıdan da uygulanabilir bir çözüm değildir. 

Gelecekte kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakıp “Havadaki karbondioksit miktarını nasıl azaltabiliriz?” diyecek olursak, doğal yöntemlerden faydalanmak en önemli çözümlerden biridir. Mesela hızlı büyüyen ağaçları yetiştirip, bunları toprağın altındaki derin çukurlara gömerek havadaki karbondioksidi azaltmak mümkündür. Gene de bu işlem için geniş araziler ve bolca su gerekir.

Aynı problem bugün BECCS için de geçerlidir. Bir de üzerine çıkan ürünü yakıta çevirip araçlarda kullanmayı da ekliyoruz. Unutmayalım, karbondioksidi tutma teknolojisi bugün için sadece termik santraller için geçerlidir. Arabanızda yaktığınız biyodizelden çıkan karbondioksidi tutmak henüz mümkün değil. Bu nedenle de aslında söz konusu olan tarlalardan biyodizel üretip bunu araba yakıtı olarak kullanmak değil bunu termik santrallerde yakarak elektrik enerjisi üretmektir. Bunun da ne derece gereksiz bir çaba olduğunu söylemeye gerek bile yok sanıyorum.

Gıda üretimi ve karbondioksit gömme ikilemi

Ancak daha da önemlisi, bugün bir milyara yakın insan gece yatağa aç girmektedir. Bu insanların yiyeceği gıdayı üretmek ve dağıtmak bugün için kolayca becerebildiğimiz bir şey değildir. Üretilen gıdanın yaklaşık yarısının çöpe gittiğini unutmadan artan nüfusa gıda üretmeye çalışıyoruz. Bu gıda üretimi her geçen gün daha fazla arazi ve su gerektiriyor. Tarımsal üretimde verim artışını düşündüğümüzde çözüm yolu olarak doğal yöntemlerden çok daha fazla kimyasal ve genetik yöntemler karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla gıda üretimini artırmak için çıkar yolumuz olarak genelde daha fazla arazi ve daha fazla temiz su kalıyor.

İnsanlığa gıda sağlama yönündeki çabalarımızın yanına bir de iklim krizini önlemek için yakıt olarak kullanılacak bitkileri üretmeyi de katarsak, gıda üretimindeki azalmanın ötesinde neredeyse tüm bölgelerde su stresinde bir artış gözlemleniyor (Nature Communications, DOI: 10.1038/s41467-021-21640-3). 

Bugün insanların yaşadığı bölgelerin 982 milyon hektarlık bölümünde ağır su stresi yaşanıyor. Bu toplam alanın %6.7’sine denk geliyor. Bu yüzyılın sonuna değin karbondioksit salımlarına fazla bir etki etmezsek ve yeryüzü ortalamada 3 oC ısınacak olursa 1579 milyon hektarlık alanda ağır su stresi yaşanmaya başlanacak. Bu da toplam alanın %10.7’si anlamına geliyor. Ancak, eğer BECCS uygulayarak sıcaklık artışını Paris Anlaşması’nda öngörüldüğü gibi 1.5 oC’de tutmayı başarırsak 1939 milyon hektar alan ağır su stresi yaşayacak. Bunun anlamı Dünya’nın %13.2’sinde ağır su stresi yaşanacağıdır.

İşin ilginç tarafı, yapılan analize göre, atmosferdeki karbondioksit miktarını azaltmaya çalışmadan sadece tarımsal üretime odaklanacak olursak stres altına giren bölgeler ve dolayısıyla da oralarda yaşayan insan sayısı çok daha az olacak.

Elbette biyo-yakıtlar sadece tarımsal ürünlerin bir şekilde yetiştikleri yerlerde yetişmek zorunda değil. Mesela denizde yetişen bazı yosun ve alg türlerinden de benzer şekilde yakıt üretmek mümkün. Ancak bu durumda da Türkiye’nin tüm sera gazı salımını bertaraf edebilmek için kullanılacak alglere gereken alanın büyüklüğü Marmara Bölgesi’nin yüzölçümü kadar oluyor.

Sonuçta, gelecekte az miktardaki uzak mesafeli uçuşlarda yakıt olarak kullanılabilmek üzere, ya da füzyon gibi bir teknolojiden neredeyse sınırsız enerji üretmek mümkün olursa, atmosferdeki karbondioksit miktarını azaltmak için CCS kullanmak düşünülebilir. Ancak bu durumda bile depoladığımız yerden kaçma riski her daim olacaktır. Bugünkü gibi bir yandan kömür, petrol ve doğal gaz yakmaya devam ederken diğer yandan da BECCS gibi teknolojileri kullanmaya çalışmanın halkı kandırmaktan başka bir şey değildir.

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Karbon aklama: Hiçbir şeyi değiştirmeden iklim dostu olmanın 1001 yolu (2)

Berlin’de bulunan Leibniz Zentrum Moderner Orient’te araştırmacı olarak çalışan ve Potsdam Üniversitesi’nde doktorasına devam eden Juliane Schumacher’le iklim değişikliğiyle mücadele araçlarından biri olarak sunulan karbon aklama mekanizmalarıyla ilgili konuşmaya devam ediyoruz. Söyleşinin geçen hafta yayımlanan kısmında yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımların nasıl karbon telafisi kredisi olarak satıldığını ve şirketlerin kendi salımlarını hiç azaltmadan bu yatırımları destekleyerek nasıl karbon-nötr unvanını kazandıklarını konuşmuştuk. İkinci kısımda konumuz ağaçlandırma ve orman tahribatını azaltma yoluyla karbon depolamayı vaat eden projeleri içeren pazarın nasıl kurulduğu ve bu projelerin nasıl işlediği.

Ya da kısaca söylersek: Ağaçlara yatırım yaparak karbon ayak izimizi temizleyebilir miyiz?

Hilal Alkan: Karbon telafi araçlarının satıldığı piyasaya baktığımızda çok sayıda ağaçlandırma ve orman koruma projesiyle karşılaşıyoruz. Pazarlama diline baktığımızda çok da mantıklı görünüyor. Biz çeşitli faaliyetlerimizle karbondioksit salıyoruz; ağaçlar da bu karbonu alıyor, dönüştürüyor ve depoluyorlar. Dolayısıyla ağaçlara yapılacak her yatırım, atmosferdeki sera gazlarının azalmasına neden oluyor. Ancak hikaye bu kadar basit değil diye tahmin ediyorum. 

Juliane Schumacher: Ağaçlarla ilgili olan çok özel bir durum. O nedenle ağaçlandırma Kyoto Protokolü’nde Temiz Kalkınma Araçlarından biri olarak tanımlanmamıştı. Artık uzmanlar da ormanların karbon mekanizmasının bahsettiğin şekilde işlemediğini söylüyor. Gönüllü karbon piyasasındaki en ‘güvenilir’ aracılardan olan Atmosfair de orman projelerini portföyüne dahil etmiyor. Çünkü ormanlar da bizim gibiler. Canlılar ve nefes alıyorlar. Soludukları karbondioksiti ancak hayatta oldukları sürece bedenlerinde tutuyorlar. Sonbaharda yapraklarını döktüklerinde depoladıkları karbonun önemli bir kısmı yeniden açığa çıkıyor mesela. Köklerde ve gövdelerinde de depoluyorlar şüphesiz. Ancak ölüp çürümeye başladıklarında o karbon da salınıyor.

HA: Ama karbondioksiti oksijene de dönüştürüyorlar.

JS: Evet tabii, gün ışığı olduğu sürece. Ancak hesaplamalar bize gösteriyor ki burada da sayılar başa baş. Üstelik ormanların ne kadar karbondioksit alıp ne kadarını geri solduklarını tam olarak hesaplamak neredeyse imkansız. Zira ormanları bir fanusa yerleştiremiyoruz. Nefes alıp verişleri gün içinde ışığın durumuna göre bile değişiyor. Hesap yapmak çok zor zira toprağın cinsi, sıcaklık, yağmur, rüzgar vb. hep hesaba katılması gereken faktörler. Verilen sayılar çok kaba hesaplara dayanıyor. Üstelik yakın zamanlı çalışmalar yanlış idare edilen ormanların emisyon kaynağı dahi olabileceğini gösteriyor. O nedenle güvenilir projelerin hepsi ormanları dışarıda bırakıyor. Ancak şu anda özellikle havacılık sektöründen bu yönde büyük bir baskı var. Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatı (ICAO) 2016 yılında  Corsia isminde dev bir program başlattı. Çünkü toplumsal bir baskıyla karşı karşıyalar. Karbon salımlarını düşürmeyeceklerini ama ağaçlandırmaya yatırım yapacaklarını ve ağaçlardan telafi satın alacaklarını açıkladılar. Ancak burada bahsi geçen ormanların önemli bir kısmının orman değil de plantasyon olduğunu da akılda tutmak gerekiyor.

HA: Bu benim de dikkatimi çekti. Pek çok telafi projesinde ormanların iyileştirilmesinden kasıt kakao ya da kauçuk ağacı ekilmesi. Bunun orada yaşayan topluluklar için de iyi bir gelir kaynağı olduğunu yazarak projeleri pazarlıyorlar. Doğrusu ben bir plantasyonun nasıl olup orman olarak sayılabileceğini anlamıyorum.

Juliane Schumacher.

JS: En önemli eleştirilerden biri de bu zaten. Dediğin gibi plantasyonlar orman sayılamaz. Benim araştırmam REDD+ (Reducing emissions from deforestation in developing countries) projeleri üzerine. REDD+ Birleşmiş Milletler’in desteklediği, 2005 yılında UNFCCC toplantısında yaratılmış resmi bir karbon piyasa mekanizması. Sadece karbon telafisini değil kalkınmayı da hedefliyor. Bu projelerin mantığı insan topluluklarına ormana iyi bakmaları karşılığında bir miktar para vermek, çünkü ormanlar hayati bir değere sahip ve bu insanların yaptığı iş de bu hayati değerin korunmasına yönelik. Güzel bir fikir gibi duruyor ancak işin sonunda ortaya çıkan tablo bambaşka. Öncelikle toplulukların bu programın parçası haline gelmesi gerekiyor ki bu hazırlık süreci çok masraflı. Uzman şirketlerin çok miktarda veri toplaması ve izleme mekanizmalarının kurulması gerekiyor.  Bunlar maliyet-yoğun süreçler.

HA: Bu sadece ağaçlandırma projeleri için mi geçerli yoksa koruma projeleri için de mi?

JS: Tamamı için geçerli. İki değerlendirme yapılıyor. Önce bir şirket değerlendirme yapıyor. Sonra ikinci bir şirket bu değerlendirmeyi kontrol ediyor. Yani süreçte finans şirketlerine büyük paralar aktarılıyor. Örneğin en katı standartlarla hareket eden Gold Standard’ın ortaklarına bakacak olursak pek çok finans şirketi ve bankanın bu süreçlerin parçası olduğunu görüyoruz. Bu değerlendirmeler inanılmaz pahalı. Yoksul ülkelerin ya da toplulukların bunun altından kalkması imkansız. Sadece büyük toprak sahipleri için cazip olabilecek bir şey. Zira var olan plantasyonları için fazladan bir para kazanıyorlar. Veya kamu arazileri için anlamlı. Onlar da bu masrafları kendileri karşılamıyorlar. Almanya gibi ülkelerin kalkınma fonlarından destek alıyorlar. Çoğu orman projesi henüz hazırlık aşamasında.

HA: İşin sonunda karbon piyasasında satılan da ağaçların bedenlerine aldıkları karbondioksit ve saldıkları oksijen, öyle değil mi?

JS: Evet. Bunun da bir ismi var: Ekosistem hizmetleri. 2007’de Almanya G7’nin başındayken TEEB diye bir platform ve program oluşturdu. Ekosistem hizmeti adını verdikleri bu şeyin değerini hesaplıyorlar. TEEB’in yöneticisi Deutsche Bank’ın eski CEO’su. Doğanın verdiği hizmetleri sayısallaştırıp paraya tercüme ediyorlar. Örneğin ağaçlar karbonu emerek ne kadar parasal değer açığa çıkarıyor? Veya, suyu makineler yerine toprak filtre ettiğinde ne kadar para cebimizde kalıyor? Ekosistem hizmetleri kavramının arkasındaki düşünce işte bu. Ve bu yaklaşım uluslararası çevre organizasyonlarında da en baskın olanı şu anda.

HA: Ekosistemler bu hizmetleri vermek üzere tasarlandığında neler oluyor biraz anlatabilir misin?

JS: Şu anda Senegal’le ilgili yeni bir araştırmanın hazırlıklarını yapıyorum. Orada yürütülen bir projeyle ilgili de epey okuma imkanım oldu. Bu proje McKinsey tarafından sertifikalandırılmış ancak Danone, Hermes ve birkaç başka büyük Fransız şirketi tarafından finanse ediliyor. Bu şirketler karbon-nötr oldukları iddiasında bulunabilmek için mangrov ormanlarıyla ilgili bu devasa projeyi destekliyorlar. Karbon telafilerini doğrudan bu projeden satın alıyorlar. Birkaç aracı var ama krediler karbon piyasasında serbest dolaşımda değil. Proje kapsamında binlerce ağaç dikildi. Ancak işin aslı ağaçları dikenler Senegalli kadınlar. Bir çevre örgütünün teşvikiyle gönüllü olarak bu işi yapmışlar ve karbon sertifikalarından filan haberleri olmamış. Yani ağaç dikmeyi kabul etmişler ancak bu ağaçların sağlayacağı faydayı uluslararası şirketlere satma konusunda rızaları alınmamış. Üstelik proje nedeniyle bazı bölgelerde balıkçılık faaliyetlerine de yasak getirilmiş. İşin sonunda proje çok da başarılı olmamış. Tek bir tür mangrov dikmişler ve o bölgeye uyum sağlayamayan genç ağaçların önemli kısmı ölmüş. Ancak proje başarısız olsa da Danone’nin suyu Evian karbon-nötr olmayı başarmış.

Senegal’de yeni dikilen mangrov ağaçları. Winifred Bird/Yale e360.

HA: Şu andaki araştırma sahan olan Fas’ta durum nasıl?

JS:  Fas’ta üzerine çalıştığım henüz hayata geçmiş bir proje değil. O da REDD+ programının bir parçası. REDD+ şimdiye kadar sadece tropik iklimde kullanıldı. İlk kez Akdeniz’de de uygulanması deneniyor. Ben de bu örneğe bakıyorum. Projeyi fonlayanlar GIZ (Alman Uluslararası İşbirliği Teşkilatı) ve FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü). Henüz hazırlık aşamasında olan bir proje ve temel hedef orman idare yöntemlerini değiştirmek.  Ancak Faslı orman yetkilileri bu projeyi kısmi olarak engellediler. Çok iyi eğitimli ve çok akıllı yetkililerden bahsediyoruz. Bu programın onların değil zengin bazı ülkelerin yararına olduğunu fark ettiler. Bahsi geçen orman çok yaşlı bir mantar meşesi ormanı, inanılmaz bir biyoçeşitliliğe sahip. Ancak mantar meşesi çok yavaş büyüyen bir ağaç. Hızlıca paraya tahvil etmenin imkanı yok. O nedenle 1950-1960 dolaylarında mantar meşesini kesip yerine hızlı büyüyen türlerden olan okaliptüs ve çam ekmişler. Ancak 1990’ların sonunda itibaren ormancılık yaklaşımlarını değiştirmişler. Yerel topluluklarla birlikte çalışmaya başlamışlar ve mantar meşesine geri dönmüşler. Meşeler de yeniden büyümeye başlamış. Çok başarılı bir yaklaşım yani. Ancak REDD+ başka bir yönetim anlayışını gerektiriyor. Mantar meşelerine yine yer yok, zira atmosferden istenen düzeylerde karbon çekmiyorlar. 2000’lerde biyoçeşitlilik için destekledikleri ağacı şimdi karbon mücadelesinde etkisiz diyerek kesmek istiyorlar. Yine daha çok karbon depolayan okaliptüs ve çama dönülmesini istiyorlar.

Mantar meşesi.

HA: Ama özellikle okaliptüs çok yayılmacı bir tür.

JS: Evet, sorun da o zaten. Eğer ağaçlara sadece karbon çekme kapasiteleriyle bakarsanız bir sürü yanlış proje üretmeniz mümkün. Bu nedenle Faslı orman idarecileri bu teklifi reddettiler.

HA: Peki bu tip projeler orman köylerini ve ormanda yaşayan toplulukları nasıl etkiliyor?

JS: Akdeniz’de henüz bilmiyoruz, çünkü uygulamaya geçmiş bir proje yok. Ancak örneğin Meksika’da Chiapas’ta uygulanıyor. Orada bir bölge Kaliforniya’yla eşleşmiş, REDD+ telafilerini doğrudan ve sadece Kaliforniya’ya satıyorlar. Bazı topluluklar bu projelerin parçası olmayı kabul ettiler ve ciddi miktarda para kazandılar. Başka bazı topluluklar ise ormanların metalaştırılamayacağını, ağaçların tek fonksiyonlarının karbon depolamak olmadığını söyleyerek reddettiler. Ancak her ülkede farklı durumlar söz konusu. Bazı ender örneklerde yerel toplulukların gerçekten yarar gördüğünü söyleyebiliriz. Zaten yapageldikleri şey için, yani ormanlarını korudukları için fazladan bir gelir elde ettiler, ediyorlar. Ancak çoğu vakada yaşanan bu değil. Devletler orman köylülerini ormanın dışına çıkmaya zorluyor veya büyük şirketler büyük orman alanlarını satın alıyor. Bu gibi durumlarda topluluklar büyük zarar görüyor.

HA: Yani yine pek çok kalkınma projesinde olanlar tekrarlanıyor. Sorunlarımızın kaynağı olan yaklaşımı, yani dünyadaki yaşamı paylaştığımız canlılara sadece fayda eksenli olarak bakmayı ve sonra da bu faydayı alınıp satılır hale getirmeyi bir kenara bırakmadığımız sürece herhangi bir projeye umut bağlamamızın da manası yok gibi duruyor. Bu öğretici sohbet için çok teşekkürler Juliane.

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziKöşe YazılarıYazarlar

Olmayacak teknolojileri bekleyip vakit kaybetmeyin, sistemi değiştirin

Son günlerde çıkan iki haber: Hürriyet gazetesinin arka sayfa manşeti, “Bilim insanlarından iklim değişikliği için radikal yöntemler”. Diğeri ise T24’te: “Kuzey Denizi’ne dünyanın en büyük karbondioksit atık tesisi yapılacak.” Bir de bu haberlerle aynı gün Hawai’deki Mauna Loa gözlemevinden gelen rekor haberi, bu tabii sadece Yeşil Gazete’de var: “Atmosferde insanlık tarihinin en yoğun karbondioksiti birikti: 415,5 ppm.” Bu haberler bize ne söylüyor?

Kendi tecrübemden yola çıkarak yorumlamaya çalışayım…

İklim krizinin ne kadar ciddi bir hal almaya başladığını anlattığınızda haklı olarak endişeye kapılan dinleyici (bazen konuşmanın sonunu bile beklemeden) sorar: “Peki biz bu felaketi önlemek için ne yapabiliriz?” Verilebilecek en sağlıklı tepki, sorulacak en doğru soru budur.

Ancak cevap çoğu zaman soruyu soran kişiyi ikna etmez, yeterince tatmin edici gelmez. Çünkü verilen cevabın mantıki sonucu mevcut toplumsal ve ekonomik sistemi kökünden değiştirmektir.

Formül basit: Fosil yakıtı kullanma, doğayı koru

Evet, iklim krizini insan uygarlığını bütün bütüne çöküşe sürüklemeden ve canlı yaşam daha büyük bir yokoluş yaşamadan durdurmak (hâlâ) mümkün. Bunun formülü Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli IPCC tarafından kabaca, “önümüzdeki 12 yılda küresel sera gazı salımını bugünkünün yarısına indirmek ve 2050’ye kadar net emisyonları sıfırlamak” olarak tarif ediliyor. Bu emisyon azaltımının toplumsal ve ekonomik hayattaki karşılığı ise aşağı yukarı şöyle özetlenebilir: “Önümüzdeki 30 yıl içinde fosil yakıtları tedavülden kaldırmak, ormanları, okyanusları ve doğal yaşam alanlarını korumak.” Hepsi bu kadar! (Bu kısa özetin ne anlama geldiğini, bildiğiniz şeyleri tekrarlamamak ve yazının eksenini bozmamak için buraya yazmıyorum, ama merak eden okur olursa diye yazının sonuna ekliyorum.)*

Bir de tabii sistemi nasıl bu yönde değiştirebileceğimize dair araçların tartışılması gerekiyor. Teknolojik, finansal, yönetimsel, sayısız tartışma alanı var. Vergi, uluslararası anlaşmalar, yasalar, moratoryum vb. Ama araçları tartışmayı, hedefleri bulandırmadan yapmak gerekiyor. Çünkü hedeflerin özü çok net…

Ancak bu hedefler çok radikal (ya da yapılamaz) geliyor. Hem de sadece hükümetlere ve bu işlerden para kazanan şirketlere değil. İnsanların büyük çoğunluğu için endüstriyel tüketim toplumunun “kazanımlarından” vazgeçmek “gerçekçi” değil. Vazgeçtiğiniz takdirde kazanacağınız şey çocuklarınızın yaşayacağı bir gezegen olsa bile. Bir başka deyişle bugünkü gibi yaşamaya devam ettiğimizde çocuklarımız bizim yaşımıza gelemeyecek olsalar bile!

Moral bozmak yerine ihtiyacı gidermek

İşte bu nedenle bütün bu sorunları çözecek teknolojilerin geliştirilebileceğine inanmak istiyoruz ve medya da asıl yapılması gerekeni söyleyip “moral bozmak” yerine bu ihtiyacı giderecek haberler vermeyi tercih ediyor. Hükümetler ve şirketler de yine bu ihtiyacı karşılayacak araştırma kuruluşlarına para akıtıp ve bunları haber yaptırıp kendi eylemsizliklerini görünmez hale getiriyorlar.

Oysa bilim insanlarının iklim değişikliğini çözmek için geliştirdikleri söylenen bütün bu “radikal” önlemler, durumun aciliyeti ve boyutu göz önüne alındığında büyük birer palavradan ibaret. Örneğin Hürriyet’in BBC’den alarak aktardığı Cambridge’de kurulduğu söylenen araştırma merkezinin üzerinde çalıştığı “havaya denizden çekilen tuz kristallerini püskürtüp kutupları yeniden dondurma” projesinin saçmalıktan başka bir şey olmadığını anlamak için buzul bilimci olmaya gerek yok, kutupların neden ve nasıl eridiğine dair biraz bilgi sahibi olmanız yetiyor. Aynı şekilde senelerdir tekrarlanan bayat “okyanusun asitliğini azaltma” projeleri sorunun (ve okyanusların) boyutu düşünüldüğünde ciddiye alınabilecek şeyler değil. Ama yine de Sir David King gibi prestijli bilim insanları bu işlerin başına geçirilip, İngiliz petrol ve gaz sektöründen gelip gelmediğini merak ettiğim paralarla kamuoyu, emisyonları azaltmaya ve sistemi değiştirmeye gerek kalmadan sorunun önümüzdeki yıllarda zaten çözüleceği yolunda ikna ediliyor.

İnsanlar tüketimden şirketler kardan vazgeçmedikçe…

İsviçreli Climeworks şirketi İzlanda’da kurduğu santralde karbondioksidi yakalayıp ayrıştırarak yer altında depolamayı hedefliyor.

Aynı şekilde teknik ve ekonomik olarak işe yarar ölçekte yapılabilir olmadığı defalarca kanıtlanan CCS (yani bacadan çıkan karbonu tutup yer altına gömme) teknolojisi hakkında yapılan araştırmalara büyük destekler aktarılıyor. En çok da İngiltere’de. Büyükçe bir termik santralın yıllık emisyonundan az olan 10 milyon ton karbondioksiti saklayabileceği söylenen eski petrol kuyularına karbon gömmek gibi işler için milyarlarca Euro para yatırılarak umut veren haberler pazarlanıyor. Bunun tek nedeni uçmaktan, araba kullanmaktan, et yemekten, her anımızı internete ve teknolojiye bağlı geçirmekten ve dilediğimiz kadar enerji tüketmekten vazgeçmek istemeyişimiz. Tabii hükümetlerin ve göbekten bağlı oldukları fosil yakıt ve gıda şirketlerinin de asla böyle bir gündemlerinin olmaması.

Bütün bu büyük ölçüde hayali teknolojilerin yapılamaz olmasının temel nedeni de aslında atmosferdeki karbondioksiti tutmak veya atmosfere vermeden önce yakalamak mantığı üzerine kurulu teknolojileri çalıştırmak için gereken enerjinin çok fazla ve astarının yüzünden pahalı olması. Yapılan bütün maliyet ve yapılabilirlik analizleri eninde sonunda aynı yere varıyor: Bu kadar karbondioksiti tutmak için para ve enerji harcamaya değmez, bu kadar masraf edeceksek hiç emisyon yapmayacak teknolojilere doğru bir dönüşüm için harcayalım daha iyi. Ama yine de bu boş umut pompalanmaya devam ediliyor, çünkü gereken “dönüşüm” dünyanın iliğini sömürenlerin işine gelmiyor. Sadece 2016’dan bu yana fosil yakıt şirketlerine yeni yatırımlar yapsınlar diye devlet bütçelerinden akıtılan teşvik amaçlı paranın 1,9 trilyon dolar olduğunu hatırlamak yeter. Tüketicinin doğrudan bu şirketlere ödediği paralar hariç.

Resim net: Durmazsak tükeneceğiz

Oysa resim oldukça net: Atmosferdeki karbondioksit düzeyi 2 gün önce 3 milyon yıllık rekorunu bir kez daha kırdı ve 415 ppm’i aştı. Son bir yılda bu düzeyin 3 ppm arttığını biliyoruz. Bu hızla gidersek 2030’da 450 ppm’i görebiliriz. Ve eğer durmazsak, 2050 gelmeden 500 ppm’i görmemiz işten değil. Bu da bu yazıyı okuyanların çoğunun, yani sadece çocuklarınızın değil, sizin bile 2 derece küresel sıcaklık artışını göreceğiniz anlamına geliyor. Sıcaklık artışının 2 dereceye çıkması ise Kuzey Kutup buzullarının tamamen erimesi, okyanuslardaki mercan yataklarının tamamen yok olması ve belli bölgelerde tatlı su kaynaklarının iyice tükenmesi anlamına geliyor. Kasırgaları, selleri, orman yangınlarını hiç saymıyorum. Ayrıca 2 derece sıcaklık artışının geri besleme mekanizmalarını ne kadar zorlayıp iki katı sıcaklık artışına kaç yıl içinde yol açacağı meçhul.

Bu durumda olmayan teknolojiler hakkında konuşup çözümü engellemeye kararlı olan şirketlere yardımcı olmayı mı tercih edersiniz, yoksa bir an önce sistemi, dünyayı ve yaşam biçiminizi değiştirmeyi mi?

 

* Fosil yakıtları tedavülden kaldırmak, ormanları, okyanusları ve doğal yaşam alanlarını korumak, hızlı başlayarak 30 yıl içinde tamamlanacak bir süreç dahilinde şunları yapmak anlamına geliyor:

  • Mevcut fosil yakıt rezervlerinin yüzde 85’ini yerin altında bırakmak,
  • Kömürden ve doğalgazdan elektrik üretimini tamamen durdurmak,
  • Ulaşımda, yük taşımada vb. petrolle çalışan (yani içten yanmalı) motorlu araçlardan tamamen vazgeçmek,
  • Havayolu taşımacılığından büyük ölçüde vazgeçmek,
  • Ulaşım, ısınma-pişirme ve sanayiyi tamamen elektriğe bağlamak,
  • Ulaşımda raylı ulaşıma ağırlık vermek, elektrikli arabaları zorunlu durumlar için kullanmak,
  • Elektriği tamamen yenilenebilir kaynaklardan, yani fosil yakıt kullanmadan üretmek,
  • Elektriği ve diğer enerji biçimlerini çok az, dikkatli ve verimli tüketmek,
  • İnşaat, devasa altyapılar ve büyük projeler çılgınlığından vazgeçmek,
  • Endüstriyel tarımdan vazgeçerek, ekolojik, doğayı koruyan ve onaran gıda üretim yöntemlerine yönelmek,
  • Doğal ormanlar, toprak, sulak alanlar ve okyanuslar gibi karbon yutaklarını korumak ve geliştirmek,
  • Doğayı korumak, karasal alanların yarısını, okyanusların daha da büyük bir kısmını tam koruma altına almak,
  • Geniş alanlarda yeniden ormanlaştırma yapmak,
  • İklimi korumayı amaçlayan tüm önlemleri ekosistem bütünlüğünü, doğa ve insan haklarını, küresel ve sosyal adaleti, şeffaflık, demokrasi ve katılım ilkelerini gözeterek almak.

Bütün bunları gerçekleştirebilmek için de,

  • Sınırsız tüketmeyi bırakmak, az tüketmek, doğaya saygılı ve sade yaşamak,
  • Uzun mesafeli seyahat ve tatillerden, uzun mesafelerde taşınan ya da endüstriyel tarım, hayvancılık ve ormancılık yoluyla üretilmiş gıdaları ve diğer ürünleri tüketmekten vazgeçmek,
  • Büyük ölçüde bitkisel beslenmeye geçmek gerek.

(Yeşil Gazete)

Kategori: İklim Krizi