Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünya balıkçılığının durumu-3

Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun 2020 raporunda ifade edilen avcılık ve yetiştiricilikle ilgili değişimlerden şu saptamaları çıkarmıştık: Artan avcılık ve yetiştiricilik miktarı, sucul kaynaklı gıda arzının artması anlamına gelse de ekosistem ve gelecek için riskler taşımaktadır. Bu riskleri iki ana grupta toplayabiliriz:

  • Balık stokları üzerinde oluşan aşırı avcılık baskısı, bu stokların sürdürülemez hale gelmesine neden olmaktadır.
  • Yetiştiricilikten kaynaklı meydana gelen üretim artışı gerek karbon ayak izi gerekse de balık yemi için gerekli olan balık unu talebinin artmasına, bunun da besin zincirinin daha alt basamaklarında olan ve üst basamaklar için taşıyıcı kolon işlevi gören stokların sürdürülemez düzeyde avlanmasına neden olmaktadır.

Her iki durum da uzun erimde doğrudan ve dolaylı olarak tüm bir ekosistemin sömürüden kaynaklı bir krizle karşılaşmasına neden olabilme potansiyeli taşımaktadır. Bunun için FAO raporunun kapağına dönmekte fayda var. Kapakta yer alan fotoğraf ve başlığın altında yer alan slogan (Sustainability in action) birçok anlamda bize bazı şeyler anlatıyor.

Fotoğrafçı Kyle LaFerriere tarafından Gana’da çekilen fotoğraf, dünya balıkçı filosunun önemli bir kısmını oluşturan ve küçük ölçekli kıyısal balıkçılık yapan balıkçıların önemini resmediyor. Birkaç veriyle bunu anlatmaya çalışayım. Küresel avcılık filosunun yaklaşık sadece %5’ini oluşturan motorlu ve 12m’den büyük balıkçı tekneleri, dünya balıklarının  %75’ten fazlasını avlıyor. Balıkçılıktan geçinen popülasyonun %75’ten fazlası ise küçük ölçekli balıkçılıkla geçimini sağlıyor. Hani hep bahsedilen dünya kaynaklarının çoğunluğunu seçkin azınlığın tüketmesi meselesi var ya,  işte o durum balıkçılık için de geçerli.

Yani sürdürülebilir balık üretiminde anahtar rol oynayan küçük ölçekli balıkçılar, bir nevi endüstriyel balıkçılık faaliyetlerinin baskısı altında eziliyor. Bu ezilmeye otoritelerin aldıkları kararlar da destek oluyor. Hatırlarsanız, geçen yıl Türkiye’de daha çok küçük ölçekli balıkçıların avlandığı ve aynı zamanda balık stoklarının da üreme ve beslenme alanı olan kıyısal alanlar, büyük ölçekli gırgır balıkçılarının avcılığına açılmıştı. Lobisi güçlü olanlar yönetimde de etkili olabiliyor.

Balık değil, balık unu üretimi artıyor 

FAO’nun raporunun alt başlığında yer alan sürdürülebilirlik vurgusunun, küçük ölçekli balıkçı grubunun fotoğrafıyla birlikte kapağa taşınmasının nedeni de işte tam olarak bu! Yani sürdürülebilir bir çevre! Bunun için de küçük ölçeklilik! En azından ben öyle anlamlandırıyorum. Sürdürülebilir bir doğal çevre için de büyüme ve üretim artışı yerine küçülme ve sürdürülebilir olarak iştah azaltımı şart. Yani sürdürülebilirliği, küçülmeden yana kullanmanın gerekliliği…

Balık üretimindeki artışın ana kaynağı olan endüstriyel balıkçılığın Türkiye’de olduğu gibi gerek devlet desteği gerekse de kural tanımaz büyümeyle tüm üretimi domine etmesi, maalesef balık tüketiminde artışa neden olmaktan da uzaktır. Çünkü balık üretim artışına hem Türkiye’de hem de dünyada neden olan türler, balık unu/balık yağı sektörünün kullandığı türler. (Peru hamsisi, krill, çaça, vb.). Diğer türlerin üretiminde meydana gelen artışlar ise oldukça sınırlı ve hatta düşüş eğiliminde. Aslında balık fiyatlarında düşüşe neden olması beklenen bu yemlik balık üretimi artışının her nedense fiyatlarda kayda değer bir azalış meydana getirmemesi, akıllara kardan zarar etmek istemeyen sermayenin tutumunu getiriyor. Her sektörde olduğu gibi kar etmek en önemli faktör. 

FAO raporundaki balık fiyat endeksi de tam olarak bize bunu söylüyor. Balık fiyatları, yıllar içinde av miktarı artsa da düşmek yerine artış eğiliminde. Zaman zaman fiyatlarda düşüş gerçekleşmiş olsa bile (2008-2009 gibi) nedeni balık üretimi değil ekonomik krizler!

Benzer bir artış eğilimi Türkiye için de geçerli. Her yıl çıkartılan destekler ve yapılan vergi muafiyetleri üreticilerin karını arttırırken ne balık fiyatlarında azalış ne de balık tüketiminde kayda değer bir artış meydana gelmemiştir. Mevsimsel süreçler nedeniyle meydana gelen avcılık artışını hanesine başarı olarak yazanlar ve bunun reklamlarıyla algı üretenler, asıl artışın üreticinin ihracattan elde ettiği karda olduğunu ve iç pazara oldukça pahalı olarak giren balıkların tüketiminde olmadığını gizlemeye çalışmaktadırlar. Çünkü indirimi ve desteği kapan üretici sınıfı, iç piyasaya ucuz balık sunmak yerine ihracata yönelmek suretiyle kendilerine gösterilen ayrıcalığı fırsata çevirmekle meşgul oluyor. Çünkü para tatlı…

Üreticinin ihracat hedefi gözden geçirilmeli

Bu açık seçik ortadayken balık tüketiminde artış sağlamanın tekel haline gelmiş üreticiye destek vermekle gerçekleşeceğini zannetmek ise amacı açık ediyor (tüketiciye ucuz balık sağlamak değil). Her ne kadar herkes balık yesin sloganıyla yapılan reklamlar olsa da, geçtiğimiz üç aylık süreçte, piyasada daha önceleri iki misli fiyata satılan balıkların bir anda yarı fiyatına satılmasının altında başka bir neden yatıyor. Çünkü koronavirüs nedeniyle neredeyse sıfırlanan ihracat, elde kalan balıkların satılmasını gerektiriyor. Bunun için de ilk hedef iç piyasa. Nasıl ki ihracattan dönen mallar iç piyasaya zaman zaman ucuz fiyattan sürüyorsa, burada da benzer bir durum söz konusu. Yani aman üretici mağdur olmasın. İyi de aynı üretici madem bu kadar ucuza balık satabiliyor ve bundan da kar edebiliyorsa neden bunu yıl sathına yaymıyor? Cevabı basit! Kimse karından zarar etmek istemiyor. Yani varsa yoksa üreticinin karı. Balığın ve vatandaşın ihtiyacı söz konusu bile değil.

Sonuç olarak üreticinin fahiş düzeydeki kârına dokunmadan, sadece afişle/reklamla/broşürle balık tüketiminin artırılamayacağının anlaşılması gerekmektedir. Balık tüketimi ekonomik olduğu kadar kültürel bir olgudur. Öyle bir iki reklamla tüketici davranışının değişeceğini zannetmek yanılsamadan başka bir şey değildir. Bu durumu bir bütün olarak ele almak gerekmektedir. Su ürünleri üretimini tekelleştirerek küçük çaplı aile üreticilerini rekabet edemez hale getirip batıran politikalardan vaz geçmek yapılabileceklerin başına konulabilir.

Küçük ölçekli üretici teşvik edilmeli

Yetiştiriciliği yapılan tür çeşitliliğini arttırarak, daha ucuza mal edilebilen ve ucuz olarak satılabilecek olan tilapia, sazan vb. türlerin de yetiştirilmesini desteklemek atılabilecek diğer bir önemli adımdır. Göllere balık atmak yerine bu türlerinin yetiştirilebilir olanları için efor sarf etmek de önemli bir adım olabilir. Üreticiye destek verirken küçük ölçekli üreticinin ve üretimi daha ucuz olan türlerin üretiminin pozitif olarak teşvik edilmesi ve buna dair politikaların belirlenmesi de yapılabileceklerden biridir. Tek başarı kriterinin ihracat olduğu herhangi bir politikanın uzun vadede sürdürülebilirliği söz konusu değildir. Doğal kaynaklar ithalat/ihracat rakamlarının konusu olamayacak kadar önemli kaynaklardır ve sorumlulukla yaklaşılması gerekmektedir.

FAO’nun raporundan da anlaşılacağı gibi, balık stokları tükenmekte ve yetiştiricilik sektörünün de sürdürülebilirliği gün geçtikçe ortadan kalkmaktadır. Bu amaçla endüstriyel balıkçılığın hacminin küçültülmesi, küçük ölçekli balıkçılığın teşvik edilmesi ve küçük ölçekli balıkçıların da bu anlamda bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Benzer bir durum balık yetiştiriciliği için de geçerlidir. Aile işletmelerinin rekabet edemediği devasa üretim hatlarının uzun erimde balık stoklarına da balık tüketimine de etkisi hep negatif olacaktır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünya balıkçılığının durumu-2

Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun 2020 yılında yayınlandığı raporun avcılıktan gelen kısmına geçen hafta değinmiş ve avcılıkta meydana gelen artışın yanı sıra balık stoklarında da azalma meydana geldiğini belirtmiştik. FAO’nun raporunda göze çarpan bu artışın bir diğer ayağının da yetiştiricilikten gelen balık miktarlarında olduğundan bahsetmiş ancak detaylarını bu yazıya bırakmıştık.

Bir önceki yazıda da belirttiğim gibi biyolojik olarak sürdürülebilir seviyelerdeki balık stoklarının oranı gerilemeye devam ediyor. Çünkü soframıza gelen balıkların hemen hepsi (%78.7) bu stoklardan sömürülen balıklardan oluşuyor. Bunun yanında, biyolojik olarak sürdürülemez seviyelerde avlanan stokların yüzdesi de artmaya devam ediyor. Bu durum da sucul ekosistemleri destekleyen yaklaşımların değil onları tahrip eden ve sömüren yaklaşımların belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.  Aksi halde sınırlı bir kaynağın bu derece hunharca tüketildiğinin değil de güçlendiğinin istatistiklere yansıması gerekirdi.

İşte bu azalışa çözüm olabileceği iddiasında olan ve sucul ekosistemlerde yaşayan tüketimlik canlıların, o ekosistemden alınmaması için önerilen en önemli alternatiflerden biri de o canlıların kültür ortamına alınıp yetiştirilmeye çalışılmasıdır (Tabii burada kesin çözüm alternatifi olan veganlığı ve vejetaryenliği konumuz dışında olduğu için değerlendirmiyorum). Ancak bu durumun da mevcut şartlarda iddia edilen neticeyi sağlayamadığı açıktır. Çünkü hala dünya su ürünleri üretiminde başı çeken balık türleri uzun yıllardır aynı balık türleri olarak takılıp kalmış. Tabii yetiştiriciliğin başka önemli hedefleri de yok değil. Örneğin, artan nüfusun hayvansal protein ihtiyacını karşılamak bunlardan en önemlisidir. Ancak görünen o ki bu konuda da ciddi eksiklikler söz konusu. Bunun da bir nedeni sofralık balık fiyatlarının tüm dünyada yüksek seyretmesi. Yani ortada ucuza üretilebilecek (ya da üretilmek istenen) bir balık yok. Sonuçta üretimi gerçekleştiren küresel şirketler ve kar etmek de bu şirketlerin en önemli hedefi. Diğer iddialar laf-u güzaf. Bu kısma bir sonraki yazıda daha detaylı değineceğim için burada bırakıyorum.

1.114 milyon tonluk rekor

FAO raporunda derlenen su ürünleri yetiştiriciliği ile ilgili en son istatistiklere göre, dünya su ürünleri yetiştiriciliği üretimi 2018’de 114.5 milyon tona ulaşmış. Bu değeri FAO bir rekor olarak değerlendiriyor. Bu üretimin 82.1 milyon tonu sucul hayvanlardan (balık, karides, yumuşakça vb.) geliyor. Sucul hayvanlar kısmının da rekortmeni, 54.3 milyon ton ile balıklar!

Dünya su ürünleri yetiştiriciliği, 2001-2018 döneminde yılda ortalama yüzde 5,3 oranında büyürken, 2017 yılında sadece yüzde 4 ve 2018’de yüzde 3,2 büyüdü. 2018 yılındaki son olarak gerçekleşen düşük büyüme oranına Çin‘deki üretim yavaşlaması neden olmuştur denilebilir. ABD ile Çin arasındaki küresel rekabette bazı kısıtlamalar, (ithalat yasakları vb.) balık üretim sektörünü de doğrudan etkiledi. Tüm dünya için konuşacak olursak, yetiştiricilikten gelen artışta da aslında göreceli bir azalış söz konusu! Her ne kadar küresel ölçekte meydana gelen yetiştiricilik artışındaki seyir azalsa da, Endonezya, Bangladeş, Mısır ve Ekvator’da tam tersi bir durum gerçekleşmiş. Bu ülkelerde üretimde önemli bir artış söz konusu!

Raporda belirtilen diğer bir dikkat çekici husus da timsah gibi çeşitli canlıların da etleri için bazı ülkelerde yetiştirildiğini ancak buna dair veri eksikliği olduğunun belirtilmesidir. Timsah ve benzeri hayvanların tüketimi, bu tarz diğer hayvanların da tüketileceği ihtimalini yaratıyor. Bu da Covid-19 sürecinde sıkça tartışılan beslenme alışkanlıklarımızın yarattığı felaketleri akla getiriyor. Mevcut sınırlı kaynaklar ve hali hazırda yetiştiriciliği yapılan türlerin miktarı ve çeşitliliği ile “dünya gıda talebini karşılıyoruz” gerekçesinin tam olarak sağlanamaması, klasik yetiştiricilik canlılarının yanına başka canlıların da (karasal kökenli, amfibi vb.) eklenebileceği ihtimalini ortaya çıkartıyor. Tüketim alışkanlıkları ile salgın hastalıklar arasındaki ilişki için daha detaylı okuma için şu yazı okunabilir.

Her alanda olduğu gibi balıkçılıkta da bazı kilometre taşları olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız. Bunlardan biri avcılıkla yakalanandan daha çok ürünün yetiştiricilikle üretilmesi iddiasıdır. Başlıca tür gruplarının zaman serisi verilerine dayanarak bir değerlendirme yapılan FAO raporunda, bu kilometre taşına 1970 yılında sucul algler için, 1986’da tatlı su balıkları için, 1994’te yumuşakçalar için, 1997’de diadrom balıklar için ve 2014’te de kabuklular için ulaşıldığı belirtiliyor. Ancak bu kilometre taşına küresel su ürünleri yetiştiriciliğinin artan üretimine rağmen, deniz balıkları açısından ulaşılması pek olası görünmüyor. Bunun nedeni olarak da kaynakları kurutmaya yeminli küresel avcılık sektörü ve deniz balıkları yetiştiriciliğindeki ana türlerin sayısındaki sınırlılık söylenebilir.

Bir diğer kilometre taşı ise yetiştiricilikte kullanılan balık yemi içeriğindeki balık unu miktarının %11-%23 seviyelerinden (farklı balık türleri için farklı balık unu kullanım gerekliliğinden dolayı bu fark mevcut) %6 seviyelerine düşürülmesidir. Bu denli büyük bir azalışın meydana gelip gelemeyeceğini henüz bilmiyoruz, ama 2000’li yıllardaki %19-%40 oranlarından bugünkü oranlara gelinmiş olunması bir umut ışığı yaratmıyor değil. Bu çerçevede farklı yem katkı maddeleri ya da balık ununun yerine kullanılabilecek alternatifler üzerine yapılan araştırmaların sayısındaki artış, bu kilometre taşına ulaşma arzusunun güçlü olduğunu gösteriyor. Normal şartlarda herhangi bir sektörün çevre adına bu tarz bir arzuya sahip olduğu pek görülmez.

‘Balık unu’ sömürüsü 

Su ürünleri sektörü için de benzer bir durum söz konusu. Çünkü yem içeriğindeki balık unu miktarının azaltılması, balık yetiştiriciliğinin çevre üzerindeki yükünün azaltılması anlamına gelse de bu sektörün kaygısı bu anlamdan ziyade maliyet ile ilişkili. Bunun böyle olduğunu, balık unu üreticilerinin ucuz balık unu getirmek için Afrika kıtasının balığını sömürmeye devasa filolarla koşmaları gösterilebilir.

Balık ununun balık yemindeki önemini anlamak açısından bazı değerler vermekte fayda var. Bunu yaparak hem doğal balık stoklarının neden bu denli sömürüldüğünü hem de balık yetiştiriciliğinden gelen üretimin uzun erimde neden avcılıktan gelen üretimi çok da fazla aşamayacağını anlayabiliriz.  Çünkü henüz kesin ve etkili bir alternatif olmadığı için artan yetiştiricilik aynı zamanda artan balık unu tüketimi anlamına da gelecektir. Bakın, sadece 2018 yılında üretilen balığın 22 milyon tonu yalnızca balık unu ve balık yağı için kullanılmış. Mesela 2019 yılında sadece Türkiye’de avlanan çaça balığı miktarı neredeyse 39 bin ton civarında gerçekleşmiş. Çaça balığının çoğunlukla balık unu üretimi için kullanılan bir tür olduğunu unutmamak lazım.

Tekrar balık yemlerindeki balık unu oranının yetiştiriciliği yapılan balık türlerine göre değişimine dönecek olursak:

  • Yılan balığı %40-%80
  • Salmon %20–%50
  • Alabalık %15-%55
  • Deniz Balıkları %7-%70
  • Karides %5–%40
  • Tatlı su kabuklusu %5-%25
  • Kanal kedi balığı %3-%40

oranlarıyla karşılaşırız. Bu oranlar hali hazırda balık yetiştiriciliğinin sürdürülebilir olmasının önündeki en önemli engellerden biri olarak da görülebilir. Balık yeminin, yetiştiricilikteki en önemli harcama kalemi olduğunu düşünürsek, ucuz balığa erişimin anahtarının da yukardaki oranlarda yattığını anlamış oluruz.

Buna bir de aşırı avcılık ve bozulan/kirlenen/tahrip edilen çevreden kaynaklı oluşan stok azalışlarını eklersek, bazı şeyleri oturup yeniden düşünmemizin zamanının çoktan geldiğini söyleyebiliriz. Balık unundan tamamen bağımsız başka alternatiflerin yem içeriğindeki oranlarını arttırmanın bir yolunu bulmamız şart. Zaten bu yönlü çok fazla girişim var. Bu girişimlerin balık yeminden balık ununun tamamen çıkarılmasını sağlayamasa da minimize edilmesini sağlayıp sağlamayacağını kısa süre içinde anlayacağız. Eğer ki bu sağlanamazsa gerek iklim krizi gerekse de stoklardaki azalış, su ürünleri üretiminde ciddi bir arz krizini en azından deniz ürünleri açısından beraberinde getirecektir.

Sonuç olarak, yetiştiricilikten kaynaklı balık üretimindeki artış aynı zamanda stoklardaki azalışı da beraberinde getiriyor. Bu sebeple tüketim alışkanlıklarımızı ve miktarımızı da gözden geçirmemizde fayda var. O halde bir sonraki yazıda da balık tüketimini arttırmak ya da arttırmamak üzerinden, ortaya çıkabilecek durumları yine FAO’nun raporu üzerinden değerlendirmeye devam edelim.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanları korumak kalkınma karşıtlığı mıdır -2

Geçen yazıdaki verileri FAO tarafından yayımlanan State of the Wolrd’s Forests 2018 raporundan almıştım. Bu yazımda aynı rapordan devam edecektim. Fakat aradan geçen bir haftada FAO aynı raporun 2020 yılı için olanını yayımladı. O nedenle bu yazıda aktaracağım bilgilerin her iki raporundan da yararlanılarak oluşturulduğunun bilinmesini isterim.

Su, toprak ve ormanlar

Yaşamak için olmazsa olmaz ihtiyaçlarımızın başında su ve toprak geliyor. Ormanlar su ve toprak koruma açısından yeri doldurulamaz bir öneme sahip. Ormanların akarsu akışlarını düzenlemek, yer altı sularını beslemek, buharlaşma yoluyla bulut ve yağış oluşumuna etkide bulunmak, suyu kirleticilerden arındırmak, sedimantasyonu önleyerek baraj ve göletleri korumak gibi işlevlerini çoğu zaman gözümüzden kaçırıyoruz. Oysa gezegendeki kullanılabilir suyun %75’inden fazlasının kaynağı ormanlar. Bu su, günlük kullanımdan tarıma, endüstriden çevresel amaçlara kadar pek çok alanda kullanılıyor.

Diğer yandan, su en önemli temizlik aracı ve bundan mahrum oldukları için her yıl milyonlarca insan hastalanıyor ya da yaşamını yitiriyor. Aynı şekilde, ormanlar olmadan toprakların korunması da olanaklı değil. Temel besin kaynaklarımızın yetiştiği tarım alanlarındaki toprakların korunması bile ormanlarla ilişkili. Fakat her ne hikmetse bütün bu yaşamsal işlevler kalkınma denilen kavramın içinde hiçbir yere oturtulmuyor ve ormanlara sadece üretilen odunun parasal karşılığı kadar değer atfediliyor. Oysa dünyada, bölgelere göre değişmekle birlikte ormanların çok önemli bir bölümü öncelikli olarak odun üretimi amacıyla değil su ve toprağı korumak amacıyla yönetiliyor. Aşağıdaki şekil bu durumu bölgeler ve ülkeler bazında gözler önüne sermeye yeterli olsa gerek.

Kentler ve ormanlar

Dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşıyor. Oysa kentler toplam karasal alanın %3’ünden daha az yer kaplıyor. Buna karşılık toplam karbon salımının %78’i, evsel su kullanımın %60’ı ve endüstriyel odun kullanımının %76’sı kentlerde gerçekleşiyor. Kentlerin içindeki ve civarındaki ormanlar ile ağaçlık alanlar kirlilik önlemekten, karbon tutmaya, enerji tasarrufundan sel ve taşkınları önlemeye kadar pek çok önemli işlevi yerine getiriyor.

Ne yazık ki son zamanlara kadar bu işlevler pek fark edilmediği gibi daha da yakın zamanlara kadar bu işlevlerin parasal karşılıkları konusuna çok fazla kafa yorulmadı. Ancak hepsi yaşam kalitesi ile ilgili olan bu vazgeçilemez işlevlerin bir de parasal karşılığı var. Amerikan ormancılık örgütü (US Forest Service) sözünü ettiğimiz işlevlerin parasal karşılığını hesaplamak amacıyla i-Tree Eco adlı bir yöntem geliştirdi. Bu yöntemle Londra kenti içindeki ve civarındaki ormanlar ve ağaçlık alanların (8 milyon 421 bin adet ağaç ve ağaçlık alanların toplam alana oranı %14) yarattığı ekonomik değer şu şekilde:

  • Kirlilik önleme: 126 milyon 100 bin GBP
  • Karbon tutma: 4 milyon 790 bin GBP
  • Sel-taşkın önleme: 2 milyon 800 bin GBP
  • Gölgeleme yoluyla enerji tasarrufu: 260 bin 600 GBP
  • Karbon salımını azaltma: 54 bin 600 GBP

Yalnızca %14’lük ağaç örtüsüyle böyle bir ekonomik değer oluşuyorsa, yarıya yakını orman olan İstanbul’da ormanların nasıl bir ekonomik değer oluşturduğunu varın siz düşünün. Ve bizim bu ormanlara yoldu, havalimanıydı, köprüydü, kanaldı diyerek yaptıklarımızın maliyetini.

Ormanlar ve sağlık

Ormanların hem beden sağlığı hem de mental sağlık üzerindeki olumlu etkilerini ortaya koyan binlerce araştırma var. Dünyanın pek çok ülkesinde, özellikle büyük yerleşimlere yakın noktalardaki bazı orman alanları sağlık üzerindeki olumlu etkileri gözetilerek yönetiliyor. Türkiye’deki ilk örneği İzmir Orman Bölge Müdürlüğünün yaşama geçirdiği Balçova Terapi Ormanı.

Biz ormanları hangi amaçlarla yönetirsek yönetelim ormanlar ve ağaçlar insan sağlığı üzerinde olumlu etki yaratmaya devam ediyorlar. Bu etkiler yaşamsal açıdan parayla açıklanamayacak bir öneme sahip elbette. Fakat böyle olması sağlık harcamalarının azalması açısından hem devlet bütçeleri hem de kişisel gelir-gider dengeleri üzerindeki etkisini görmezden gelmemizi gerektirmez. Diğer yandan ormanlar ve bitkiler değişik hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların en önemli hammaddesini oluşturuyor.

Bugüne kadar çoğunluğu ormanlarda yetişen 28 bin bitki türünün tıbbi kullanımı kayıt altına alınmış durumda. Kayıt altına henüz alınmayanların ise bundan kat kat fazla olduğu düşünülüyor. Sorarım size bunun ekonomik karşılığını hesaplayabilir misiniz? Üstelik orman alanlarının tahrip edilmesi nedeniyle ortaya çıkan hastalıkların yarattığı tabloyu hiç konuşmadık bile. Covid-19 küresel salgınını yaşamaya devam ettiğimiz bu süreç bize doğa tahribinin yalnızca sağlık açısından değil ekonomik açıdan da ne kadar pahalıya mal olacağını göstermedi mi? Teknik olarak zoonotik adı verilen ve hayvanlardan insanlara bulaşan hastalıklar olan malarya, uyku hastalığı, HIV, ebola, SARS-CoV2 gibi Covid-19 da ormanların tahrip edilmesi ve insan popülasyonlarının ormana daha fazla müdahale etmesinin açık sonuçlarından.

İnsanın doğaya ve ormanlara müdahalesinin asıl önemli sorunu etik boyuttan kaynaklanıyor, buna kuşku yok. Diğer canlıların yaşam haklarına bu derece fütursuzca saldırmak kabul edilebilir olmamalı. Ne var ki, çoğu zaman bu çirkin eylemler kalkınma denilen ve çoğunlukla parasal çıkarları ön planda tutan bir kavramla savunulmaya çalışılıyor. Oysa bu ve önceki yazıda özetlemeye çalıştığım ve yer veremediğim diğer örnekler gösteriyor ki ormanlar aynı zamanda parasal açıdan da bizlere çok ama çok büyük yararlar sunuyor. Gerçek şu ki, ormanların benim aktardığım parasal yararları çoğunlukla kamusal ağırlıklı ve bu yararlardan herkes faydalanıyor. Oysa ormanların tahribiyle ortaya çıkan parasal kazanç kesinlikle kamusal değil. Yani madencilikten turizme, tarım alanı elde etmek amacıyla orman açmaktan yol, kanal, havalimanı gibi altyapı yatırımlarına kadar kalkınma şemsiyesiyle masum gösterilmeye çalışılan eylemler sadece ve sadece sınırlı bir zümreye para kazandırırken, oluşan orman tahriplerinin bedelini kamu, yani toplumun tamamı ödüyor.

Sözün hülasası, ormanları korumak kesinlikle kalkınma karşıtlığı değildir. Ormanları korumak toplumun tamamının, kalkınma da dahil ormanların bütün yararlarından adil bir şekilde faydalanması anlamına gelir. Oysa ormanları korumayı kalkınma karşıtlığı olarak etiketleyenlerin istediği şey toplumun değil yalnızca belirli bir zümrenin kalkınması, servetlerinin üstüne servet katmasıdır. Bunu her platformda somut verilerle, sayılarla kanıtlamaya hazırım. Var mı tersini iddia eden? Hodri meydan!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünya balıkçılığının durumu -1

Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun her yıl yayınladığı dünya balıkçılığının durum raporu, 2020 yılı için de yayımlandı. Rapor, balığa dayalı beslenme ve bunun yarattığı etki konusunda bize önemli fikirler veriyor. Raporda tüm dünya ülkelerinin balık üretimi, tüketimi ve bunun yarattığı ekonomik değer başta olmak üzere, meydana gelen değişimlerin olası nedenleri ve bazı öneriler de yer alıyor. Rapor oldukça geniş kapsamlı olduğu için tek bir yazıya sığdırmak pek de olanaklı değil. O sebeple birkaç yazı halinde değerlendirmek faydalı olacak.  

Avcılıkla üretilen balık miktarı

Raporda ilk göze çarpan nokta, balık üretimindeki artış. Üstelik bu artış hem yetiştiricilikten hem de avcılıktan geliyor. Toplam balık üretim miktarı 2017’deki değeri olan 172 milyon tondan, 2018 yılında 179 milyon tona yükselmiş. Bu üretim içerisinde avcılıktan gelen miktar 2017 yılındaki 92.5 milyon tondan, 2018 yılında 96.4 milyon tona yükselmiş durumda. Yani avcılıkta 3.9 milyon tonluk bir artıştan bahsediyoruz. Türkiye’nin 2017 yılındaki toplam balık üretiminin neredeyse altı katı. Avcılıkla elde ettiğinin ise neredeyse 13 katı. Bu kıyaslamayı yapmamın nedeni artışın boyutunu anlatmak!

Avcılığa dayalı toplam üretimin %50’si Çin, Endonezya, Peru, Hindistan, Rusya, ABD ve Vietnam tarafından gerçekleştirilmiş. Bu ülkeler içinde ise en yüksek pay sahibi olan Çin! Bu ülke, dünya balık avcılığındaki üretimin 12 milyon tonunu tek başına gerçekleştirmiş. Çin’in nasıl bir ülke olduğunu anlamak açısından önemli bir bilgi aslında!

Avcılığa dayalı balık üretiminin %12.6’sı iç sulardan kaynaklanıyorken, %87.4’ü deniz balıkçılığından geliyor. Burada Türkiye için özel bir parantez açmakta fayda var. Çünkü Türkiye’de avcılıktan elde edilen üretimin iki ana türü mevcut. İç sular için İnci kefali, deniz balıkçılığı için de hamsi! Dünya balıkçılığı açısından Peru hamsisi ne demekse Türkiye balıkçılığı için de Karadeniz hamsisi o demek. 2018 yılında dünya genelinde artan deniz balıkçılığı avcılığına karşın Türkiye’de önemli bir azalma meydana gelmiş. Yaklaşık 40 bin ton! Bunun da temel nedeni hamsi avı miktarındaki azalış. 2017 yılında 158 bin ton civarında avlanan hami 2018 yılında ise 96 bin ton civarında avlanmış.  İç su balıkları üretiminde başı çeken inci kefali ise son 10 yıldır 9-11 bin ton civarlarında seyrediyor.  

Rapora göre denizel kaynaklardan elde edilen toplam balık miktarı 2017’deki miktarı olan 81.2 milyon tondan 84.4 milyon tona ulaşmış. Ancak bu miktar hala 1996’da elde edilen 86.4 milyon tonluk üretimin altında. Bu artışın altında yatan en önemli nedenlerden biri Peru ve Şili tarafından yakalanan Peru hamsisi miktarındaki artış. Çünkü El Nino olayları bu türün yakalanmasında önemli dalgalanmalara neden olabiliyor. Bunun yanında bu tür küçük ve su kolonunda yaşayan balıkların stokları, üzerlerindeki av baskısından kaynaklı olarak zaman zaman ciddi azalış ve artışlar sergileyebiliyor.

Nitekim tarihsel sürece bakıldığında gerek Peru hamsisinde gerekse de Karadeniz hamsisinde ciddi miktarda azalış ve artışların meydana geldiği görülecektir. Tabii burada bazı özel faktörlerin yarattığı stok çöküşlerini ayrı bir yere koymakta fayda var. İşte Peru hamsisinde meydana gelen dalgalanma 2018 yılında pozitif yönde seyrettiği için toplam balık üretimine de artış olarak yansımış. Bu artışa rağmen balıkçılıktan gelen üretimin son 20 yıldır 78-81 milyon ton arasında gerçekleştiğini not etmekte fayda var.

Bu durum balıkçılıkla geçinen insan sayısı için de geçerli. Son 20 yıldır balıkçılıkla geçinen insan sayısı 35 milyon ile 39 milyon kişi arasında değişiyor. Kadınların balıkçılık iş gücüne katılımı ise 13 milyonu geçemiyor. İlginçtir balık avcılığı iş gücüne katılımda kadınların payının en az olduğu bölge Avrupa, en yüksek katılım ise Amerika’da. Avrupa’da %3-4’ler civarında bir kadın işgücü katılımı söz konusuyken bu oran Amerika’da %30’lara kadar çıkıyor. Kalıpların dışında gibi görünse de kol gücüne dayalı mesleklerde erkek egemenliğinin baskınlığı, balıkçılıkta da kendini oldukça fazla düzeyde hissettiriyor.

Kalıpların dışında dememin nedeni ise kadın erkek eşitliği meselesinin dünya genelindeki karşılığının her alanda farklı olabilmesi. Tercih meselesi de olabilir ancak ortada bir erkek egemenliği olduğu gerçeği yadsınamaz. Bu durumun aslında balıkçılık sektörünün denize olan yaklaşımını anlamak açısından da faydalı olduğunu düşünüyorum. Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi, erkeklerin egemen olduğu balık avcılığı sektörü denize adeta düşman gözüyle yaklaşıyor. Belki bu yaklaşım cinsiyet oranıyla da ilişkilidir. Araştırmaya değer bir konu.

Türkiye’deki kadın balıkçıların durumuyla ilgili daha detaylı bilgi isteyenler ise bu konuda düzenli paylaşımlar yapan Kadın Balıkçıları Derneği’nin Twitter hesabını takip edebilirler.

‘Stoklar’ sürdürülemez halde

Denizel avcılıkta meydana gelen artışa karşılık balıkçılık filosunda meydana gelen %2.8’lik azalış (yaklaşık 127.000 tekne) ise dikkat çekici. Burada Çin’in önemli bir payı olduğu söylenebilir. Çin toplam balıkçı filosunda son beş yılda %20 bir küçülmeye gitmiş.  Buna rağmen toplam balıkçı filosu içerisinde Çin’in filo büyüklüğü %20’ye yakın bir yer kaplıyor. Dünya genelinde filoları azaltma gibi bir eğilim olduğunu söylemekte fayda var. Örneğin Avrupa Birliği ülkeleri 2000 yılında beri filolarını azaltıyor. Ülkemizde de 2012 yılından itibaren toplamda dört defa olmak üzere balıkçı gemisi geri alım programı uygulandı. Ancak yapılan çalışmalar bu programın istenilen başarıyı sergileyemediğini ortaya koydu. Bu uygulamanın başarılı olabilmesi için balıkçılık dışı bırakılan tekne ve ruhsat sayısının kayda değer bir sayıda olması gerekiyor.

Dünyadaki toplam balıkçı filosu içerisinde Çin’in filo büyüklüğü %20’ye yakın bir yer kaplıyor.

Peki, avcılıkla ilgili bu duruma karşılık balık stokları ne durumda? Raporda buna dair de bilgiler mevcut. FAO’nun değerlendirmesine göre, biyolojik olarak sürdürülebilir seviyelerdeki balık stoklarının oranı 1974’te %90’dan 2017 yılında %65,8’e gerilemiş. Bunun yanında, biyolojik olarak sürdürülemez seviyelerde avlanan stokların yüzdesi, 1974’teki oranı olan %10’dan 2017’de %34,2’ye yükselmiş. Burada karaya çıkarılan balıkların %8,7’sinin biyolojik olarak sürdürülebilir stoklardan geldiğini de eklemiş rapor. Bu sayıların hepsi bize şunu anlatıyor:  

Aşırı avlanan stokların sayısı gün geçtikçe artarken, beraberinde sürdürülebilir düzeyde var olan balık stoklarının sayısı da giderek azalıyor. İşte tam da burada balık yetiştiricilerinin sıklıkla kullandığı bir argüman ortaya çıkıyor: “Stoklar azalıyor o sebeple avcılıktan ziyade yetiştiriciliğe ağırlık verilmeli!” Bu, kısmen doğru olan bir önerme olsa da kendi içerisinde de önemli problemler barındırıyor denilebilir. Bu kısmı da bir sonraki yazıda, yetiştiricilik miktarlarına değinirken değerlendirelim.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanlar nereye gidiyor?

Ormanlar zaten çok değerliydi. Biyolojik çeşitliliği, toprağı, suyu korumak gibi ekolojik işlevleri; odun ve odun dışı orman ürünleri ile sunduğu ekonomik işlevleri; özellikle kırsal toplumlara sunduğu istihdam ve gelir kaynağı yaratma gibi sosyal işlevleri ile ormanlar diğer ekosistem türleri arasında öne çıkan, adı hep daha çok anılan bir özellik gösterirdi. Küresel iklim krizi, bu özelliklerini iyiden iyiye gözler önüne serdi. Öyle ki bazı dünya liderleri iklim krizi ile mücadele kapsamında ağaçlandırmadan başka bir söz edemez noktadalar.

Peki, gezegenimiz açısından yaşamsal önemi bu kadar açık olan ormanların küresel çapta durumu ne, ormanlar nereye gidiyor? Bu soruya en sağlıklı yanıtı FAO’nun[1] her beş yılda bir yaptığı küresel orman kaynakları değerlendirmelerine[2] bakarak verebiliyoruz. Bu değerlendirmelerin sonuncusu 2015 yılında yapılmıştı. 2020 yılı değerlendirmesinin nihai raporu henüz yayımlanmasa da ön sonuçları diyebileceğimiz kritik bulgular (key findings) FAO tarafından bu ayın başında yayımlandı. Bu ve takip eden yazıda söz konusu bulguların önemli kısımlarını özet olarak aktarmaya çalışacağım.

Genel görünüm

Dünya toplam orman alanı 4,06 milyar hektar (ha) ve bu alan toplam karasal alanların %31’ine karşılık geliyor. Kişi başına düşen orman alanı 0,52 ha. Beş ülkedeki (Rusya, Brezilya, Kanada, ABD ve Çin) orman alanı dünya toplam orman alanının %54’ünü oluşturuyor.[3] Ormanların küresel dağılımı homojen değil. Tropikal ve kutupaltı ormanların toplama oranı yaklaşık %72 iken ılıman ve subtropikal ormanların toplama oranı yalnızca %27.

Sorun şu ki, dünya nüfusunun çok büyük bir bölümü ormanların daha az olduğu ılıman ve subtropikal bölgelerde yaşıyor. Yalnızca bu veri bile insanın çevresine nasıl bir yıkım getirdiğinin açık göstergelerinden biri aslında. Çünkü tarihsel süreçte en fazla orman kaybı yine insanların yoğun olarak yaşadığı ılıman ve subtropikal bölgelerde görüldü. Klimatik bölgelere göre orman dağılımını aşağıdaki harita üzerinde görmek olanaklı:

Değişimin yönü

Dünya genelinde orman alanları azalmaya devam ediyor. 1990 yılından beri dünya genelinde orman azalması miktarı 178 milyon ha. Bu alan Libya’nın toplam alanına ya da Türkiye’nin toplam orman alanının (22,3 milyon ha) yaklaşık sekiz katına eşdeğer. Net orman kaybının onar yıllık dönemlerdeki ortalamasına bakıldığında orman azalmasının hızının düştüğü görülse de ormanların hala azalıyor olması insanlığın doğaya verdiği zararlar karşısındaki aymazlığının en açık göstergelerinden biri. Aşağıdaki grafikte 1990-2020 yılları arasındaki onar yıllık dönemlerde yıllık ortalama net orman kayıpları gösterilmekte:

Orman alanı değişimini coğrafi bölgelere göre incelediğimizde ise daha vahim bir tablo ile karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü orman azalması esasen Güney Amerika ve Afrika gibi tropikal ormanların yoğun olduğu bölgelerde gerçekleşiyor. Orman alanı artışı ise daha çok Asya’da ve Avrupa’da görülüyor. Yani biyolojik çeşitlilik ve ekolojik işlevler açısından en değerli ormanlar azalırken, bu ormanlarla kıyaslanması bile söz konusu olamayacak ağaçlandırmalarla (Asya’da Çin ve Hindistan bu açıdan öne çıkıyor) orman azalması daha azmış gibi görünüyor. Bu durumu basit olarak şu şekilde de ifade edebiliriz:

1990-2020 yılları arasındaki ormansızlaşma miktarı yaklaşık 420 milyon ha civarında ve bu orman kayıplarının neredeyse tamamı tropikal ormanlarda yaşandı. Aynı dönemde, özellikle ağaçlandırmalar yoluyla kazanılan orman alanı miktarı kaybedilen orman alanı miktarından düşüldükten sonra net kayıp olarak 178 milyon ha ile karşı karşıya kalıyoruz.

Aşağıdaki grafik bölgelere göre orman alanı değişimini açık net şekilde gözler önüne sermekte:

Son on yıla odaklanıldığında ortalama yıllık orman azalması açısından Afrika öne çıkıyor (3,9 milyon ha). Daha kötüsü Afrika’da ortalama yıllık orman azalması 1990 yılından beri artıyor. Güney Amerika’da son on yılda gerçekleşen ortalama yıllık orman azalması 2,6 milyon ha. Bu miktar önceki iki on yılla karşılaştırıldığında yarı yarıya azalmış durumda olsa da yalın olarak hala çok büyük bir orman kaybı anlamına geliyor.

Önümüzdeki hafta ağaçlandırmalar, korunan orman alanları, orman yönetimi ve mülkiyeti gibi konularla devam edeceğim.

*

[1] Food and Agriculture Organization (Dünya Gıda ve Tarım Örgütü).

[2] Global forest resources assessment.

[3] Buna ilişkin güzel bir animasyonu şu linkte izleyebilirsiniz.

Kategori: Hafta Sonu

DünyaManşetTarım-Gıda

‘Doğu Afrika’daki çekirge istilası gıda krizine yol açabilir’

 

Afrika Kalkınma Bankası (AfDB) Başkanı Akinwumi Adesina, yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınının yanı sıra Doğu Afrika’daki çekirge istilasının gıda krizine yol açabileceğini belirtti.

Adesina, Dakaractu’da yer alan makalesinde, Kenya, Somali, Etiyopya, Sudan, Güney Sudan, Uganda ve Cibuti’yi kapsayan geniş bir alanda milyonlarca çekirgenin tarım ürünlerini tahrip ettiğini belirtti. Çekirgelerin sayısının haziranda artacağı ve en az 400 katına çıkacağına dair veriler olduğunu aktaran Adesina, bunun bölgeyi çok ciddi bir gıda krize sokabileceği uyarısında bulundu.

AfDB Başkanı, olası bir kıtlıktan Doğu Afrika’daki 30 milyon insanın etkileneceğini, ayrıca devam eden Covid-19 salgınının durumu daha da zorlaştırdığını ifade etti.

‘Yeşil Kanal oluşturulmalı’

Gıda, tarım ürünleri ve haşere ilaçlarının serbest dolaşımını sağlayacak bir “yeşil kanal” oluşturulmasını öneren Adesina, ayrıca gıda fiyatlarında artışı engellemek için ek tedbirler alınması gerektiğini işaret etti.

Adesina, olası gıda krizine karşı AfDB’nin Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’yle (FAO) birlikte çalıştığını kaydederek şunları söyledi:

“Banka, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve FAO’ya çekirge istilasıyla mücadele, Doğu Afrika ve Afrika Boynuzu’nda geçim kaynaklarını koruma çalışmalarında kullanmak üzere 1,5 milyon dolar hibede bulunmuştu. Ancak daha fazla yardıma ihtiyaç duyulacağı kesindir.” 

Kategori: Dünya

Editörün SeçtikleriEkolojik YaşamManşet

Hastalıklı bir gezegende sağlıklı kalmak – 2

Dosya Haber’in ilk bölümü için tıklayın

*

Haber: Oya Ayman

Pestisitler bağışıklığımızı zayıflatıyor

Sağlıklı bir diyet, bağışıklık sistemimizi güçlendirmede ve hastalıkları önlemenin sacayaklarından biri. Ancak günümüzde sağlıklı bir bağışıklık sistemi sarımsak, soğan, yeşillikler ve C vitamininden öte bir anlam taşıyor. Çünkü farklı besin değeri içeren gıdalarla beslenmek kadar o gıdaların besleyici değerlerinin yeterli olup olmaması da önemli. Yani soğanın, portakalın, lahananın hangi tohumlardan, hangi ortamlarda, nasıl yetiştirildiği besleyicilik değerlerini de belirliyor.

Endüstriyel tarımda kullanılan ve hormonal sistem, üreme ve sinir sistemi hastalıklarına neden olan pestisitler, hem makro ve mikroçeşitliliği yok ederek hem de vücut direncini düşürerek bağışıklık sistemimizi etkiliyor.

Gıda mühendisi, araştırmacı, yazar Dr. Bülent Şık, pek çok toksik kimyasal gibi pestisitlerin de bağışıklık sistemini zayıflatıcı etkileri olduğunu söylüyor ve ekliyor: ”Pestisitler bağışıklık sistemi üzerinde toksik etkilere yol açar. Bu konuda yapılmış akademik çalışmalar var.”

World Resources Institute’nin Pestisitler ve Bağışıklık Sistemi raporu, yaygın olarak kullanılan pestisitlerin bakterilere, virüslere, parazitlere ve tümörlere karşı bağışıklık tepkilerini baskılayabildiği ve insanları hastalıklara karşı daha savunmasız hale getirebileceğine dair önemli kanıtlar sunuyor. Rapor, özellikle maruziyetin yaygın olduğu ve bulaşıcı hastalıkların ağır bir yük aldığı gelişmekte olan ülkelerde pestisitle ilgili sağlık risklerinin genel olarak bilinenden çok daha ciddi olduğunu belgeliyor.

Prof.Dr. Serdar İskit de, pestisitlerin çift yönlü etkisine dikkat çekiyor: ”Son yıllarda yapılan çalışmalar, önemini farklı şekilde algıladığımız bağırsak mikrobiyotası ile dış çevredeki mikro çeşitliliğin ve onunla kurduğumuz ilişkinin bağlantısını ortaya koydu.” Yani, topraktaki mikrobiyolojik çeşitlilik, o toprağın bünyesinde yetişen gıdalardaki çeşitliliği, gıdalardaki çeşitlilik bağırsaktaki mikrobiyotayı, bu mikrobiyotadaki değişimler de vücudumuzun virüs ve mikroplara karşı direncini etkiliyor.

Ekolojik tarım, o toprakta yetişen ürünlerin besleyici olmasını sağlıyor.

Toprakta ve suda kimyasal kirliliğe yol açan ve tarım zehiri olarak da adlandırılan pestisitlerin kullanıldığı topraklar canlılığını, zenginliğini yitiriyor. Oysa sağlıklı bitkiler ancak sağlıklı topraklarda yetişebilir. Ekolojik tarım, biyodinamik tarım, onarıcı tarım ve benzeri yöntemlerde hayvan gübresi, yeşil gübreleme, kompost gübre ve çoklu ekim gibi toprağın canlılığını koruyan, hatta iyileştiren uygulamalar, o toprakta yetişen ürünlerin besleyici olmasını sağlıyor.

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi emekli öğretim üyesi Prof.Dr. Uygun Aksoy, insan bağırsağındaki mikrobiyotanın, besin maddelerinden yararlanma, detoksifiye etme, hastalık yapan mikroorganizmalardan koruma, bağışıklık sisteminin gelişmesi, iştahın düzenlenmesi, gerekli vitamin, enzim ve metabolitlerin sentezi gibi çok etkin görevler üstlendiğini söylüyor:

”Pestisitler bağırsaktaki mikrobiyotayı etkileyerek, doğrudan vücudun direnç mekanizmalarına etki ediyor. Beslenme ve yaşadığımız çevrenin bağırsak sistemi üzerinde doğrudan etkisi var. Besin maddelerinin bileşiminde yer alan farklı fitokimyasalların hangi metabolik yollarla etkili olduğu bütünüyle ortaya konmasa da son 15 yılda çok sayıda çalışma yürütüldü. Özellikle polifenoller, diyet lifleri veya kısa zincirli yağ asitleri gibi biyoaktif bileşiklerin bağırsak mikrobiyotasını doğrudan etkilediği ortaya kondu. Bu fitokimyasallar dolaylı olarak da bağışıklık sistemini, enflamasyonu ve metabolik hastalıkların oluşumunu etkiliyor.”

Doğal döngülere saygı

Prof. Dr. Aksoy, tarımsal çeşitlerin ıslahında kısa süre öncesine kadar yüksek verim ve pazar kalitesi öncelikli olsa da son yıllarda fitokimyasal içeriklerin ve besleyici değerlerin de dikkate alınmaya başlandığını vurguluyor, ardından ekliyor: ”Oysa doğal flora ve yabani türlerdeki mevcut çeşitlilik içinde biyoaktif maddece çok daha zengin tipler bulunuyor.”

İngiltere Gıda Standartları Ajansı, Avrupa Birliği ve IFOAM’ın araştırmalarına göre, tarım zehiri olarak da adlandırılan pestisit ve sentetik gübre kullanımını yasaklayan ekolojik tarım ürünlerinde, ekolojik olmayan gıdalara oranla, protein %13, beta-karoten %54, çinko %11,  süt ve ürünlerindeki omega 3 %10 ila 60, yeşil sebze ve meyvelerdeki C vitamini %90, sütteki antioksidan miktarı %90 daha fazla.

Prof. Uygun Aksoy, ekolojik tarımın sağlık ilkesini hatırlatıyor: ”Bu ilke, sağlıklı bireyler için sağlıklı bitkiler, hayvanlar ve dünyanın gerekliliğini ve bunların ayrılmaz bir bütünün parçaları olduğunu vurgular.” Doğa dostu yöntemlerin bitkiyi doğrudan beslemeyi değil sürdürülebilir bir toprak verimliliğini hedeflediğini belirten Prof. Dr. Aksoy,  ”Bitkilerin beslenme durumunun iyileşmesi, elde edilen ürünlerin bitki besin maddeleri bakımından daha zengin olmasını sağlar. Aşırı gübre, pestisit ve su gibi yoğun girdi kullanılmadığı zaman bitkiler kendi bağışıklık sistemini geliştirmek üzere polifenoller, C vitamini gibi birçok ikincil metabolizma ürünlerini daha fazla salgılar. Bunun sonucunda da biyoaktif maddelerce daha zengin bir içeriğe sahip olur” diyor.

Uluslararası Ekolojik Tarım Hareketleri Federasyonu (IFOAM) tarafından yayınlanan bir rapora göre, ekolojik gıdalar genellikle daha düşük seviyede nitrat, antibiyotik (hayvansal gıdalarda), tarım ilacı kalıntısı (bitkisel gıdalarda) ve daha fazla mineral ve vitamin içeriyor. Bu gıdaların aynı zamanda daha dengeli bir protein profili var. AB tarafından gerçekleştirilen ve kısa zaman önce tamamlanan dört yıllık bir araştırma, ekolojik meyve ve sebzelerin en az yüzde 40 daha fazla antioksidan ve daha yüksek seviyede demir, çinko gibi faydalı mineraller içerdiği sonucuna vardı.

Bu sonuçların kaynağında doğal döngülere saygı var… Ekolojik üretimde yetiştirilen ürünler daha az “zorlanıyor”, yani büyümeleri genellikle daha yavaş oluyor, bu da organizmaların bileşimlerini sentezlemeye zaman bulmaları anlamına geliyor. Besin değeri farklarının nedenlerinden biri de ekolojik yöntemle yetişen bitkilerin kendilerini koruma mekanizmalarını böcek baskısı altında daha fazla geliştirmesi. Bunu yaparken de ikincil metobolizma ürünleri yaratıyorlar. Başka bir neden de, ekolojik ürün çiftçisinin bitki ve hayvan yetiştirirken sadece ürün randımanına göre değil, hastalık ve böceklenmeye karşı dayanıklı, yerel şartlara uyum sağlayabilen bitki ve hayvan türlerini seçmesi. Atalık veya yerel türler, yüksek randımanlı, dayanıklı ve modern türlerden daha fazla besin değerine sahip olabiliyor.

COVİD-19 ve gıda güvenliği

Salgın ile birlikte dünya nüfusunun belli bir kesimi sağlıklı beslenme konusuna daha fazla eğilirken, belli bir kesim de gıdaya erişimde daha fazla güçlük çekmeye başladı. Salgın öncesi verilere göre, gıdaya erişim güçlükleri nedeniyle dünyada yaklaşık 820 milyon insan kronik açlık yaşıyor ve bu insanların hayatta kalabilmek için dış yardıma bağımlılar.

BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), salgının; sınırların kapatılması, karantinalar ve pazar, tedarik zinciri ve ticaretteki aksaklıkların, yüksek düzeyde gıda güvensizliğinden etkilenen ülkelerde, yeterli ve çeşitli besleyicilikte gıda kaynaklarına erişimini kısıtlayabileceği uyarısını yapıyor. Bu uyarılar karşısında FAO, en savunmasız ailelere gıda dağıtımı, özellikle en çok etkilenen ekonomik sektörlerdeki çalışanlar için temel gıda vergilerinden muafiyet, yerel çiftçilerden ve balıkçılardan taze yiyecek dağıtımı gibi çözümler öneriyor.

İklim değişikliği ve sağlık

Lancet Sağlık ve İklim Komisyonu, 2015’teki raporunda iklim değişikliğinin 21. yüzyılın en büyük küresel sağlık tehdidi olduğunu ilan etti. Değişen nem ve sıcaklıkların, hastalıkların artmasında önemli rolü olacağı aşikâr.

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi İklim Çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin, iklim değişikliği nedeniyle subtropikal iklim kuşağının yukarı enlemlere doğru kaymakta olduğunu belirterek bunun sonuçlarını şöyle sıralıyor:

”Görülmedik ölçülerde kuraklık, aşırı yağışlar, sıcaklık artışları ve sıcak dalgaları şimdilik tropikal ve subtropikal bölgelerle sınırlı hastalıkların, ılıman kuşaklara doğru yayılmasına neden oluyor. Bu hastalıkların başında tabii vektörlerle bulaşan sıtma, Batı Nil humması, Deng humması, Lyme hastalığı gibi hastalıklar var. Önümüzdeki yıllarda İngiltere gibi yüzyıllardır bu hastalıkların görülmediği ülkelerde bile sıtma, zika virüs hastalığı gibi sivrisineklerle bulaşan hastalıkların endemik hale gelebileceği bildiriliyor.”

SRM Üniversitesi Epidemiyoloji Bölümü Halk Sağlığı uzmanlarının biyoçeşitlilik ve salgın hastalıklar ile ilgili araştırmasına göre, iklim değişiklikleri sonucunda patojenler tropik iklimden ılıman bölgeye geçtiğinde, tamamen yeni bir ekosistemle karşılaşacak. Yeni alanlardaki biyoçeşitlilik eksikliği, kan emiciler için alternatif kaynak azalması nedeniyle, vektörlerin insanlar üzerinde yoğunlaşma eğilimi olacak ve bu nedenle insanlar üzerindeki enfeksiyon gücü de yüksek olacak. Araştırmacılar, halk sağlığı uzmanlarının, toplumda hastalık bulaşma sıklığı üzerinde güçlü bir etkiye sahip olduğu için biyolojik çeşitliliğin korunmasını savunması gerektiğine işaret ediyor.

Ancak bulaşıcı hastalıkların artışı iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerinden yalnızca biri. İklim krizinin doğrudan bir sonucu olan su kıtlığı da, temiz içme ve kullanma suyuna erişimi daha da zorlaştırarak suyla bulaşan tifo, kolera, leptospiroz gibi hastalıkların artışına neden oluyor.

Dr. Ümit Şahin, iklim değişikliğinin neden olduğu sıcak dalgalarındaki artışın devasa boyutta kalp, damar ve solunum yolları hastalıklarına ve ölümlerde artışa neden olduğuna dikkat çekiyor. Örneğin, 2003 yılında Avrupa’da yaşanan sıcak dalgası bir buçuk ay içinde, çoğu yaşlı 70 bin kişinin ölümüne yol açtı ve bu yanıyla bugün yaşadığımız salgına benziyordu. Ancak sonuçların boyutu çok sonradan tam olarak anlaşılabildi. Ayrıca sıcaklık artışına bağlı olarak çevrede bulunan alerjenlerin artışı alerjik hastalıklar ve astımda da artışa neden olabiliyor.

İklim değişikliğinin neden olacağı gıda ve su krizine de dikkat çeken Şahin, şunları söylüyor: ”Sadece gıda üretiminde nicel bir azalmadan değil, gıdanın besleyici kalitesindeki düşüşten, beslenme açısından en önemli şeylerden biri olan gıda maddelerindeki çeşitliliğin azalmasından, en genel anlamda sağlıklı ve besleyici gıdaya erişimin zorlaşmasından bahsedebiliriz. Deniz seviyelerinin yükselmesi nedeniyle yeraltı sularının tuzlanması da pek çok yerde temiz ve sağlıklı suya erişimi iyice zor hale getiriyor.”

Ümit Şahin, iklim krizinin sağlık etkilerinin yeni bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkmasından, vektörle bulaşan hastalıkların yayılmasından veya yeni salgınları tetiklemesinden çok daha ağır olacağı konusunda uyarıyor: “Kuraklık ve gıda krizinin tetikleyeceği ekonomik krizler ve çatışmalar; sel, kasırga, kuraklık gibi felaketlere bağlı olarak yaşanacak ülke içi ve sınırlar arası göç ve hareketliliğin artışı, milyonlarca insanın evlerinden uzakta, hatta mülteci kamplarında yaşaması bu ağır etkilerden sadece bir kısmı…”

İklim krizinin ağır sonuçları ortaya çıkmaya başladığında ne ellerimizi yıkamak ne bağışıklığımızı güçlü tutmak ne de evlerimizde kalmak bizi korumayacak. ” Bu nedenle” diyor, Ümit Şahin, ”İklim krizini durdurmak için hemen ve radikal biçimde hareket geçmezsek korona salgınını mumla arayacağımız günlerin gelmesi yakındır.”

Salgın bir gün geçecek ama…

COVİD-19 salgını bir gün geçecek… Ama biyolojik çeşitlilik kaybı, ormansızlaşma, toprak, su, hava ve gıda kirliliği, toksik kimyasallar ve iklim değişikliği salgından önce de vardı, sonra da olacak. Bu yüzden, daha ağır bedeller ödememek için yaygın üretim ve tüketim biçimlerinin hasta ettiği gezegenimizi iyileştirmek üzere bir an önce harekete geçmekten başka çaremiz yok.

Çoğunluğun evlerde kapalı kaldığı bugünlerde, bütünün parçası olduğumuzu unutmadan seçim yapmaya alışmamız gerekiyor. Yapacağımız her tüketim, alacağımız her bir hizmette gerçek ihtiyaçlarımızı düşünmek, acil ihtiyaç dışında olan taleplerden vazgeçmek; hem şu anda çalışmak zorunda olanlar, hem gıdaya erişemeyen risk altındaki insanlar, hem de tehdit altında ve yok olmak üzere olan doğal varlıklar için bir şans olacak.

Dünyada ve Türkiye’de kimyasal atıkların, yok edilen ormanların ve bozkırların, fabrika ve otoyollara kurban edilen tarım arazilerinin, yeterli gıdaya ve temiz suya erişemeyen milyonlarca yoksulun, savaşlar yüzünden göç etmek zorunda kalanların, kuraklık ve seller yüzünden heba olan mahsulün, çiftçilikten geçinemediği için toprağını terk edip kente göç ederek tüketici olanların, termik santrallerden, uçaklardan, arabalardan salınan gazların neden olduğu iklim değişikliklerinin etkilerinin, suyu çekilen nehirlerin, fakirleşen toprağın ve yok olan binlerce hayvan ve bitki türünün farkında olanlar; gezegeni iyileştirmek, ekosistemle uyumlu üretim ve tüketim mekanizmalarını hayata geçirmek üzere modeller oluşturuyor, çeşitliliğin gelecek kuşaklara aktarılması, kirliliğin ve yok oluşun önlenmesi için çalışıyor ve karar vericileri bu yönde ikna etmeye çabalıyor.

Yazının girişindeki kelebek etkisine geri dönersek, yediğimiz domatesin nasıl yetiştiği; elektriği, suyu, arabamızı ne kadar kullandığımız; çöpe gönderdiklerimizin miktarı; kullandığımız temizlik malzemeleri; karar alma süreçlerine ne kadar katıldığımız ve doğayla bağ kurma biçimimiz okyanusun öte yakasında bir fırtınaya neden olabilir.

Sonuç olarak, ”Hastalıklı bir gezegende nasıl sağlıklı kalabiliriz?” sorusunun yanıtı ortada: ”Bu imkânsız… Bütün hastaysa parçaların sağlıklı olması düşünülemez. Sağlıklı olmak istiyorsak önce gezegeni korumalı ve iyileştirmeliyiz.”

Hastalıklarımız ve ayak izimiz

  • Araştırmalar mikrobiyal yoksunluk ile alerjik reaksiyonlar, hava kirliliği ile astım arasında bağlantıya da dikkat çekiyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, iç ve dış ortam hava kirliliği dünyada her yıl yaklaşık 8 milyon kişinin ölümüne neden oluyor.
  • The Lancet dergisinde yayımlanan Küresel Hastalık Yükü Çalışması verilerine göre her yıl 11 milyon kişi beslenmeyle bağlantılı rahatsızlıklar nedeniyle hayatını kaybediyor.
  • Dünya Sağlık Örgütü, dünya çapında yıllık grip salgınlarının yaklaşık 3-5 milyon şiddetli hastalık ve yaklaşık 250 bin ila 500 bin ölümle sonuçlandığını tahmin ediyor.
  • Türkiye’de 10 milyona yakın kronik akciğer hastası olduğu tahmin ediliyor.
  • Türkiye’de yaklaşık 5 milyon KOAH hastası var ve ancak 500 bini kendisinde KOAH olduğunu biliyor.
  • Dünyada her yıl 1,8 milyon kişi verem nedeniyle, 7 milyon kişi de tütün kullanımına bağlı hastalıklar nedeniyle yitiriyor.
  • Kalp ve damar hastalıkları en büyük ölüm nedeni olarak görülüyor. Yüzde 32,3 ile toplam ölümlerin üçte biri bundan kaynaklanıyor. İkinci sırada ise kanser geliyor.
  • Dünyada hâlâ çok sayıda insanın önlenebilir hastalıklardan ölüyor. 2017’de 1,6 milyon kişinin ölümü ishale yol açan hastalıklardan oldu. İshal ölüm nedenleri arasında ilk 10’da bulunuyor.
  • DSÖ verilerine göre her yıl, üçte ikisi gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere 346 bin kişi kasıtlı olmayan zehirlenmeler sonucu hayatını kaybediyor. Zehirlenmelere neden olan maddeler belli olmasa da çoğunun muhtemelen pestisitler gibi toksik kimyasallar olduğu düşünülüyor.
  • İnsanın doğal kaynakları tüketme hızı, doğanın kendini yenileme hızının % 50 üzerine çıkmış durumda. Ekolojik ayak izi ölçümlemelerine göre, dünyadaki herkes bir Kuzey Amerikalı kadar tüketse 5, bir Avrupalı kadar tüketse 3, Türkiye’de yaşayan biri kadar tüketse 2 gezegene ihtiyacımız olacak.
Koronavirüs SalgınıManşetTarım-Gıda

‘Açlıkla savaşan kesimin virüsle mücadelede donanımları çok kısıtlı’

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), koronavirüs salgını ile ilgili bir FAO Acil Durumlar ve Dayanıklılık Bölümü Direktörü Dominique Burgeon ile gerçekleştirilen bir röportaj yayınladı.

Burgeon, koronavirüsün zayıf toplumlar için yarattığı zorlukları, halen süren üst seviyedeki açlık krizi ile mücadele yöntemlerini ve Örgütün yardım faaliyetlerini anlattı.

Salgının, gıda güvenliği ve geçim kaynaklarına etkisi düşünüldüğünde en çok hangi kesimler/topluluklar risk altında?

COVID-19 hepimizi vurmadan önce bile, dünya genelinde 113 milyon var olan şok ve krizler sebebiyle şiddetli akut gıda güvensizliğiyle savaşıyordu. Halen açlığın pençesindeki bu kesimlerin virüsle mücadelede donanımları da doğal olarak çok sınırlı.

Açlıkla mücadele edenlerin büyük çoğunluğu kırsal alanlarda yaşıyor. Tarımsal üretime, tarımda mevsimlik işlere, balıkçılığa veya çobanlığa bel bağlamış durumdalar. Salgınla mücadele kapsamında alınan tedbirlerden en önemlisi karantine ve hareket kısıtlamaları.

‘Maddi dayanakları yok’

Bu insanlar kısıtlamalar sebebiyle ya da hasta olurlarsa, arazilerinde çalışmaları, hayvanlarıyla ilgilenmeleri, balığa gitmeleri ve ürettiklerini satabilmeleri, gıda, tohum ve başka malzemeleri satın alabilmeleri gibi konularda pazara erişimleri engellenecek.

Maddi açıdan bakıldığında bu insanların pek fazla dayanakları yok. Salgın süresince mecburen üretimi durdurabilirlerler. Geçim ve gıda sıkıntısı nedeniyle de ellerindeki üretim araçlarını satmak zorunda kalabilir, hatta beslenme için saklanan tohumluk üretimleri de tüketmek zorunda kalabilirler. Böyle bir durumda zaten yoksulluk ve açlığın pençesindeki bu ailelerin bir daha toparlanma koşulu oldukça zorlaşır. Hatta bazılarının yardım bulmak için çiftliklerini terk etmekten başka seçenekleri olmayabilir.

Daha önce böyle bir şey oldu mu?

2014 Batı Afrika Ebola salgınında benzer vakalar yaşandı. O da tarımsal piyasa arz zincirlerinde aksamalara neden olmuştu. Çoğu çiftçi ekin yetiştiremedi ya da satamadı. Bu ve buna ek tarımsal iş gücündeki yetersizlikler gıda üretimini etkiledi. Liberya’da çiftçilerin yüzde 47’si tekrar ürün yetiştiremedi.

Kısıtlamalar ve marketlerin kapanması gıda ve ihtiyaçların akışını sekteye uğrattı. Ürünlerdeki kıtlık temel emtiaların fiyatlarında artışa neden oldu. Beslenmeye dair etki ise, daha çok  ailelerin alım gücünde yaşanan düşüş ve buna bağlı azalan ekonomik faaliyetler ile gıdaya erişimde düşüş olarak yaşandı.

‘Ebola salgınından ders çıkarmalıyız’

İnsanlar aç kaldı. Bu sebeple 2014 Ebola salgınından alınan dersler net: Sağlık ihtiyaçları acil iken, konunun geçim kaynakları ve gıda güvenliği taraflarını da göz ardı edemeyiz.

Ayrıca, insanların geçim kaynakları sekteye uğradığında, bu toplumsal tedirginlik yaratır.

Peki, nasıl?

 Eğer gıda tedarik zincirleri aksar ve geçim kaynakları, kırılgan nüfus – hepimizin yapacağı gibi – yardım bulmak için geçim kaynaklarını geride bırakabilir ve bu durum virüsün olası yayılması ve toplumsal huzursuzluğun daha da artması gibi istenmeyen sonuçlar doğurabilir.

Çobanlık yapanlar için, geleneksel yaylacılık modelleri, bölge sakinleri ile çoban toplulukları arasında huzursuzluklara ve hatta yer değiştirmeler ve yükselen seviyede yoksulluk ile gıda güvensizliği ile sonuçlanabilecek şiddetli çatışmalara dönüşebilir.

En fazla riskte olan kişiler nerede yaşıyor?

 Örnek vermek gerekirse, Etyopya’da Kenya’da Somali’de yaklaşık 12 milyon kişi geçtiğimiz Aralık ve Ocak başında çöl çekirgeleri ekinlerine ve otlaklarına saldırmadan önce de kendilerini uzun dönemli ciddi kuraklık ve verimsiz hasatla sebebiyle zor durumda buldular.

Ayrıca Afrika’da Orta Afrika Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Güney Sudan’ın gıda krizi ilan etmelerinden endişeliyiz. Ama hiç bir kıta bu durumdan muaf değil. Afganistan’dan Haiti’ye Suriye’ye ve Myanmar’a kadar COVID-19 riski çatışmaların ve doğal felaketlerin etkilerini daha da şiddetlendiriyor.

İhtiyaç duyulduğumuz her yerde çalışacağız; ama FAO’nun krize yanıt stratejisi Gıda Krizleri Küresel Raporu kapsamında hali hazırda gıda krizi yaşayan ülkeleri önceliklendirecek. İşimiz, şu an krizde olmayan ama yeni bir şoka karşı kırılgan durumda olan ülkelerin artan ihtiyaçlarını salgının gelişimine göre uyarlamak.

‘Kriz içerisinde kriz endişemiz var’

Hali hazırda bu yerlerde COVID-19’un gıda güvenliği ve geçim kaynaklarına etkileri hissediliyor mu?

İşin sağlık boyutunu anlamak adına, bu DSÖ ve diğer meslektaşların yetkisinde, onlar tüm bu kavramları daha iyi anlamlandırmak için çok çalışıyorlar.

FAO’ya göre, bizim odak noktamız, kırılgan ülkelerdeki enfeksiyonların sayısı arttıkça – hali hazırda kötü beslenen, zayıf ve hastalıklara karşı savunmasız olan kişiler arasında – sağlık krizinin açlık kriziyle daha da karmaşık hale gelecek bir “kriz içinde kriz” ortaya çıkabileceği endişesi. Ve bu, kısır bir geri besleme döngüsünde, daha fazla insanı virüse karşı daha zayıf ve savunmasız bırakacaktır.

Endişe duyduğumuz tüm ülkelerde her gün yeni vakalar bildiriliyor. Hastalığın gıda güvenliği üzerindeki etkisini daha iyi anlamak en önemli önceliktir, bu nedenle doğru yanıtları hızla paylaşabilir ve ihtiyaçları karşılamak için stratejik olarak onları hedefleyebiliriz.

FAO’nun tüm bunlara nasıl bir yanıt vermeyi planladığı üzerine biraz daha bilgi verir misiniz?

Uzun süreli krizlerle veya önceden var olan yüksek gıda güvensizliğiyle mücadele eden ülkelerdeki kritik geçim tasarrufu programlarımızı sürdürmek ve büyütmek için harekete geçiyoruz. BM sistemi 25 Mart’ta, FAO’nun bağışçılardan kırılgan kırsal nüfusun gıda güvenliğini korumak için 110 milyon Dolar istediği bir insani çağrı başlattı.

Karar verme konusunda bilgilendirmek için veri toplama ve analizi geliştirmenin yanı sıra, gelirleri ve gıdaya erişimi istikrara kavuşturacak ve geçim kaynaklarını koruyacağız. Bu, küçük çiftçilere ve çobanlara tohum, alet, hayvan yemi ve diğer girdilerle birlikte hayvan sağlığı desteği sağlamak anlamına geliyor, böylece aileleri ve toplulukları için yiyecek üretmeye ve gelir elde etmeye devam edebilirler. Ayrıca, hane halkı beslenmesini iyileştirmek ve gelirlerini çeşitlendirmek için tohum ve ev bahçesi kitleri, gıda depolama sistemleri ve kümes hayvanları ve diğer küçük stokları da dağıtacağız. Mülteciler ve yerinden edilenler için kamplarda da benzer faaliyetler yürütülecektir.

Sosyal koruma programları önemli bir araç olacak ve hükümetler, yerel kuruluşlar ve diğer kurumlarla özellikle ulaşılması zor kırsal alanlarda mevcut sistemleri geliştirecek yollara bakıyoruz. Ailelerin satın alma gücünü dengelemenin temel yollarından biri de nakit enjeksiyonu olacaktır, böylece varlıklarını satmadan öncelikli hane halkı ihtiyaçlarını karşılayabilirler.

‘Gıda tedarik zincirinin sürekliliği için çalışacağız’

Yerel gıda pazarlarının, değer zincirlerinin ve sistemlerin işleyişini çeşitli faaliyetlerle destekleyerek – kırsal, kent çevresi ve kentsel alanlar da dahil olmak üzere – gıda tedarik zincirinin sürekliliğini sağlamak için çalışacağız.

Ayrıca gıda güvenilirliği ve sağlık alanında en iyi uygulamalar hakkında farkındalığı arttırarak, gıda tedarik zinciri boyunca insanların COVID-19 bulaşma riski taşımadığından emin olunmasını sağlyacağız. Böylelikle, Ebola krizinde yaptığımız gibi hem ulusal yetkililerle hem de Dünya Sağlık Örgütü ile iş birliğinde olacağız.

FAO, seyahat ve diğer kısıtlamalar göz önüne alındığında tüm bunları nasıl gerçekleştirecek?

 İnsani yardımın ulaştırılmasındaki yavaşlamalar veya azalmalar krizlerde felakete yol açabilir. Ancak insani yardım kuruluşları kendilerini duruma göre yeniden ayarlıyorlar. Ülke düzeyinde BM ortaklarıyla yakın iş birliği içinde çalışalarak, iş sürekliliği ve kritik planlamalar devam ediyor.

FAO ülke ofisleri, yıllardır birlikte çalıştığımız ve hizmet verdiğimiz topluluklarla en yakın ilişkide olan yerel ortaklarla görüşüyor, yardım dağıtımına yönelik lojistik kanallarını birleştirmek ve personel ve yararlanıcıların tüm bunlardan en az şekilde zarar görmesini sağlamak için esnek sözleşme düzenlemeleri yapıyor.

Ayrıca, girdilerin (tohumlar, aletler gibi) önceden tedarik edilmesine ve ön konumlandırmaya, daha uzun vadeli ihtiyaçları karşılamak için girdi paketlerini birleştirmeye ve depolama ve lojistik kapasitelerini artırmaya bakıyoruz.

Birçok zengin ulus Covid-19 ile mücadele ediyor. Bu, insani yardım eylemleri için toplanan fonu etkileyecek mi?

Bu haklı bir endişe, ama biz durumun böyle olmadığına dair bazı işaretler görüyoruz. Bağışçılar BM’nin çağrısına yanıt veriyorlar. Ülkeler, kendi ülkelerinde mücadele etseler de başkalarına da destek sözü veriyor. Bunun bir istisna değil kural olacağından eminiz.

Belki de salgının tek tesellisi, hepimizin bu işte birlikte olduğumuza dair ortak farkındalıktır. Anlaşılabilir bir şekilde kendi ailelerimizin, komşularımızın ve ülkelerimizin refahına odaklanmış olsak da, bu virüsün sınırlara saygı duymadığını da anladık. Eğer kalkınmış ülkelerde onu yendiğimiz halde, yetersiz tıbbi sistemi olan ve insanların açlıktan zaten zayıf olduğu ve hastalığa daha az dayanabileceği daha az kaynaklı ülkelerde kontrolsüz şekilde devam etmesine izin verirsek salgın peşimizi bırakmayacaktır.

Kaynaklar neden hastaneler yerine tarımsal geçim kaynaklarına ve gıda sistemlerine gitmeli?

İnsan sağlığı şüphesiz çok önemli iken, tanımladığımız endişeleri ve yapmayı hedeflediğimiz çalışmaları ek ya da gereksiz  insani trajedi yaratmadan karşı tarafa geçirebilmek esas olacak . Akut gıda güvensizliği çeken 113 milyon insanımız olduğunu unutmayalım. Bu insanların aşırı derecede korunmasız ve kırılgan olmaları, bir başka şokun onları kıtlığa itebileceği anlamına gelmekte.

Ayrıca, bu salgının sonucu olarak insanların geçim kaynaklarını kaybetmelerine izin verirsek, insan sağlığı krizi hafifledikten sonra, halletmemiz gereken önemli sorunlar ile karşılaşabiliriz. Geçim kaynaklarını korumak ve sürdürülebilir kılmak, onları yeniden inşa etmekten hem insani hem de stratejik açıdan daha akıllıca.

 

Doğa MücadelesiManşetTarım-Gıda

Afrika’da son 70 yılın en büyük çekirge istilası

Fotoğraf: Twitter FAO

Doğu Afrika’da son 70 yılın en büyük çöl çekirgesi istilası gerçekleşti. Yüz milyonlarca böceğin Somali ve Etiyopya’dan Doğu Afrika’ya yayıldığı salgında tarım arazileri zarar gördü. Hali hazırda kuraklık sebebiyle tarım açısından zor zamanlar yaşayan bölgedeki insanlar istila sonucunda açlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Kenya’da 70 bin hektar alan istila edildi

Guardian’da yer alan habere göre Kenya istiladan en çok etkilenen ülkeler arasında yer aldı. 70 bin hektarlık alan çekirgelerin istilasına uğradı. Tarım Bakanlığı yaptığı açıklamada sürü halinde gelen çekirgelerden en büyük kitlenin 60 kilometre uzunluğunda 40 km genişliğinde olduğunu söyledi.

Sürüler, tarladaki ürünleri tüketti

En küçük kitlenin bile 35 bin insanın bir günlük yiyeceğini tüketebildiği belirtiliyor. Tarlasındaki çekirgeleri kovmaya çalışan köylüler çekirgelerin mısır, börülce gibi tarlalarına ektikleri bütün ürünleri yediklerini söyledi.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (UN FAO) ise yaptığı açıklamada Mart ayında yağacak yağmur ile birlikte böceklerin kuru havaya kıyasla 500 kat daha hızlı çoğalabilecekleri uyarısında bulundu. BM, onlarla savaşmanın tek etkili yolu olan hava pestisit püskürtmesini hızlandırmak için yaklaşık 70 milyon dolar gerektiğini söyledi. Bölge halkı, hükümetin acilen önlem almasını talep ediyor.

Köşe YazılarıYazarlar

Bir halk sağlığı sorunu olarak orman yangınları

Kış mevsiminin gelmesi; yağışların başlaması ile birlikte kuzey yarımkürede orman yangınları gündemin arka sıralarına düştü. Oysa geçtiğimiz yaz mevsimi boyunca ülkemizin de içinde yer aldığı ılıman kuşakta bulunan çok sayıda ülke orman yangınları ile boğuşmuştu. Hatta bazı ülkelerde yangınlar; haftalarca tüm söndürme çabalarına karşın sürmüştü. Bu durumun tek istisnası ise kuzeyde; karlarla kaplı Sibirya’da çıkan ve büyük oranda orman alanın yok olmasına neden olan yangınlardı.

Gezegenimiz için günümüzde alınan her türlü yangın mücadele önlemine karşın orman yangınlarından kurtuluş yok; kuzey yarımkürede azalan yangınlar; güney yarımkürede yaz mevsiminin daha ilk günlerini bile beklemeden gündemin ilk sıralarına oturdu. Avusturalya’da kasım ayının içinde başlayan yangınla, dönümlerce ormanı yok ederken üç kişi ve nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan 400’ê yakın kaola öldü şu ana kadar… Bölgede şimdiden hava sıcaklığı 40ºC’yi geçti ve irili ufaklı yetmişten fazla orman yangını çıktı. Ülkenin başkenti Canberra ve Sydney kenti gibi iki büyük kentinin yer aldığı bölgede 2013’ten bu yana ilk kez acil durum ilan edilirken, 600’ü aşkın okul tatil edildi, Sydney kentinde gökyüzünü duman ve sis kapladı. Kelimenin tam anlamı ile kent duman altı oldu.

Her geçen yıl özellikle küresel iklim değişikliğinin de etkisi ile daha kolay tutuşabilir hale gelen ormanlar ister insan hatalarının neden olduğu kazalarla, ister doğal nedenlerle isterse kötü amaçlı çıkarılan yangınlar sonucu olsun, büyük zarar görüyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) 2015 yılında yayınladığı rapora göre, gezegenimizde 3999 milyon hektar orman alanı bulunuyor. Örgüte göre son 25 yıllık döneme bakıldığında, 1990 yılında gezegenimizdeki karasal alanının %31.6’i orman alanı iken, 2015 yılında orman alanı oranı %30.6 düşmüş. Bu azalmayı küçük bir oran olarak görebilirsiniz. Ancak bu, Güney Afrika kadar bir alana karşılık geliyor. Sadece yangınlar sonucu değil, nüfus artışı nedeniyle de günden güne kişi başı düşen orman miktarı azalıyor. Orman kayıplarının nedenleri arasında doğal veya kaza nedeni ile çıkan yangınların yanı sıra besin gereksinimi ve tüketimin artması, yeni yerleşim yeri ya da madencilik gibi çeşitli nedenler için arazi açmak için yapılan kesimler ve çıkarılan kasıtlı yangınlar gibi kötü amaçlı olanları da var…

Günden güne artan bu yangınlar ve bunun sonucunda ortaya çıkan orman kayıpları giderek büyüyen bir halk sağlığı sorununa dönüşüyor Temel olarak ormanlar okyanuslardan sonra sera gazları için önemli bir yutak alanı. Ormanların başta yangınlarla yok edilmesi atmosferdeki karbonu tutan bir yutak alanını yok ettiği gibi orman örtüsünün yanması daha önce bu örtü tarafından tutulan karbonun tekrar atmosfere karışmasını sonucunu da doğuruyor. Bu durum atmosferdeki sera konsantrasyonları azaltarak küresel iklim değişikliğini durdurma çabalarına önemli ölçüde darbe vuruyor.

Yangınlar sadece orman örgütlerine bırakılamaz

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Hükümetlerarası Paneli‘nin bir raporu için hazırlanan bir çalışmada ise mevcut ormanlara ek olarak bir trilyon ve üstü sayıda ağaç dikilirse gelecek birkaç on yıl içerisinde 830 milyar tonluk karbondioksitin atmosferden bu ağaçlar tarafından emilebileceği iddia ediliyor. Bu iddianın ne kadar bilimsel ve gerçekçi olduğu tartışıladursun bu yangınlar mevcut alanların bile korunamadığının adeta bir ispatı… Üstelik dikilmesi istenen bu bir trilyon ağaç insanoğlunun sadece son 25 yılda atmosfere salınmasına neden olduğu karbondioksiti ifade ediyor sadece…

Orman yangınlarının küresel iklim değişikliği dışında da halk sağlığı açısından ciddi sonuçları var. Yangınlar yerleşim alanlarını etkiliyor, konutlar da yanıyor. Ciddi bir bölgesel göçe neden olabiliyor. Halen Avusturalya’da süren ve orman itfaiyesinin tüm müdahalelerine rağmen durdurulamayan yangınlar şu ana kadar 1000 hektarlık ormanı yok ederken 200’den fazla konutu da kullanılmaz hale getirdi. Yine gerek insanlar gerekse diğer canlılar üzerinde yapılan çok sayıda bilimsel çalışma bu yangınların neden olduğu yoğun hava kirliliğinin kalp ve solunum sistemi hastalıklarını tetiklediğini, hastanelere bu hastalıklardan başvuruları artırdığını ve hatta bu hastalıklardan ölümler görülmesine neden olduğunu göstermiş. Johnston ve arkadaşları 2012’de Environmental Health Perspectives adlı dergide yayımladıkları bir araştırmalarında orman yangınları sonucu yıllık can kaybını özellikle pm 2.5 µm hava kirliliğine bağlı olarak yıllık 339.000 kişi olduğunu; bunun da 157.000’nin sahra-altı Afrika ülkelerinde gerçekleştiğini ifade etmişlerdi.

Sonuç olarak orman yangınları sadece ülkelerin orman örgütlerine bırakılacak bir konu değil… Yangınlar üzerinde multidisipliner olarak düşünülüp ortak ve küresel çözümleri bir an önce üretilmesi gereken bir noktaya yıllar önce vardı. Yeryüzünde yangınlar nedeniyle orman alanlarının giderek azalması ve her yıl orman örgütlerinin aldığı önlemlere rağmen çok sayıda ülkede daha çok yangın çıkması bunun en büyük ispatı… Halk sağlığı yaklaşımı ile konuya bakarsak ormanlar için temel korunma esas; bu da ormanların küresel iklim değişikliği nedeni ile kolay yanabilir bir durumdan kurtarılması ve küresel ısınma nedeni ile uzayan yangın mevsimlerinin tekrar eski doğal haline dönmesinden geçiyor. Yani temel olarak küresel iklim değişikliğinin önlenmesinden… Tabii bunun bugünden yarına gerçekleştirilmesi zor. Bu nedenle yine halk sağlığı bakışı ile birincil korunma önlemlerini tartışmak gerek… Bunun başında ise yangına dirençli ağaç ve bitki türlerine ağırlık verilmesi, orman köylülerinin eğitilmesi, yerleşim yerlerinin orman sınırına doğru büyümelerinin önlenmesi ve orman ve makilik alanların yıllık temizlik ve bakım çalışmalarının düzenli olarak yapılması geliyor. İkincil önlemler yangınların büyümeden önlenmesi, zararlarının en aza indirilmesi, yeni orman alanlarının yaratılmasından; üçüncül önlemler ise yangınların ormanlara ve ekosistemlere, insan sağlığına verdiği zararların en aza indirilmesinden geçiyor.

Ancak bu güne kadar ki uygulamaların gösterdiği gibi yangınların önlenmesi ve orman alanlarının korunması temel ve birincil önlemlerden geçiyor. Bunun için ise artık bu konuyu daha fazla ülkelerin orman teşkilatlarının almaya çalıştığı ‘söndürme’ önlemleri ile sınırlı bırakmamak ve bir an önce multidisipliner olarak küresel ölçekte gerçek çözümleri ortaya koyabilmektir. Aksi halde bu yıl Amazon yağmur ormanlarında çıkan yangınlarının da hatırlattığı gibi gezegenimiz önemli bir yutak alanını; akciğerlerini kaybediyor; hem de her yıl artan bir hızla…

 

ManşetTarım-Gıda

FAO: Kirletilmiş toprakta yetişen besinler öldürüyor

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), BM Genel Kurulu’nun ilan ettiği 5 Aralık Dünya Toprak Günü dolayısıyla yeni veriler paylaştı. Buna göre, toprak kirliliği ve dejenerasyonu besinlerin, suyun ve havanın bozulmasına sebep oluyor.

Kirlilik nedeniyle küresel toprak miktarının her yıl giderek çoraklaştığına dikkati çeken FAO, raporunda tüketilen besin, içilen su ve solunan havayı zehirleyen toprak kirliliğinin evrensel bir sorun olduğunu vurguluyor.

Tüm çalışmalara rağmen küresel çapta kesin verilere dayandırılamadığı için halen problemin mahiyeti ve etkisi tahmin edilemezken, BM’nin 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasında toprak kirliliği ve çoraklaşmaya karşı önlem alınması yer alıyor.

Teknoloji, yeni kirletici

Çevresel kirleticilerin etkilerini azaltan ve atıkları filtreleyici özelliklere sahip olmasına rağmen toprağın bu kapasiteleri sınırsız değil. Kirleticilerin çoğu, sürdürülebilir olmayan çiftçilik uygulamaları, sanayi hareketliliği, madencilik, arıtılmamış kentsel atık ve diğer çevre düşmanı pratikler gibi insan aktivitelerinden kaynaklanıyor.

Bilim insanları teknoloji geliştikçe, önceleri tespit edilememiş kirleticileri tanımlayabiliyor ancak aynı zamanda bu teknolojik gelişmeler doğaya yeni kirleticilerin bırakılmasına yol açıyor.

FAO istatistiklerine göre, üretilen plastiğin üçte biri toprağa bırakılıyor ve her yıl 40 milyon tonun üzerinde elektronik atık üretiliyor. Satın alınan ürünlerin yarıya yakını paketleme malzemelerinden oluşurken, yeniden kullanılabilir cam ve torba kullanılması ile bu oranın düşürülebileceğine dikkat çekiliyor.

Ev atıklarının yarıya yakını organik olmasına rağmen çöp sahalarına terk ediliyor.

Atıkların yüzde 80’i geri dönüştürülmüyor

Yeni üretimlerde kullanılan ham maddelerin beşte biri boşa gidiyor, yaklaşık 50-100 bin arası kimyasal, büyük ölçekte ticari amaçla üretiliyor ve üretimlerin de 2030’a kadar her yıl yüzde 3,4 artması bekleniyor.

Genişleyen şehirler sürekli artan miktarda kentsel katı atık üretiyor. Atıkların yüzde 80’i geri dönüştürülmüyor ve toprağı kirletmek üzere çöp sahalarına bırakılıyor.

Zirai ilaç: Kirli tortu

Zirai ilaç piyasası her yıl yüzde 3,2 büyürken, gelişen ilaç piyasası ile tarım ürünlerinde artarak kullanılan ilaçlama, toprağı kirli tortuya maruz bırakıyor. Toprak kirliliği sebebiyle maden arazilerindeki tarım verimliliği, uzak bölgelere kıyasla yüzde 40 seviyesinde düşüş gösteriyor.

Avrupa’daki tarım topraklarının yüzde 58’inde yarısı yasa dışı olmak üzere farklı tarım ilaçlarının tortuları bulunuyor.

Dünya nüfusunun 2050’de 9 milyara ulaşacağı ve dünyadaki araç sayısının 2040’a dek yaklaşık 2 kat artacağı öngörülüyor. Otoyollar, metaller, zehirli organikler ve plastikler gibi başlıca ve dinamik kirletici kaynaklar, yakınlarındaki tarım toprakları ve kentsel alanlar için risk oluşturuyor.

Yılda 420 bin kişi kirlenmiş gıdadan ölüyor

Bitkiler, kökleri kanalıyla toprak kirleticilerini soğurarak güvensiz gıda üretimi ve tüketimine sebep oluyor. Verilere göre, toprak kirleticilerinin yüzde 70’inden fazlası kanserojen ve 7 yemek kaşığı kurşun 200 bin litre suyun kirlenmesine sebep oluyor.

Kanserojen maddelerce dünyada kirlenmiş gıdaları tüketen her 10 kişiden biri hasta oluyor ve her yıl 420 bin kişi ölüyor.

Kategori: Manşet

Editörün SeçtikleriHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Afrika’nın sömürülen balığı

Okyanus ve denizler canlı yaşamı için vazgeçilmezdir. Soluduğumuz havadan yediğimiz yemeğe, içtiğimiz sudan iklimimize kadar hemen her şeyi düzenler. Yeryüzündeki tüm insanlar da okyanus ve denizlerin bu yaşamsal işlevine sıkı sıkıya bağlıdır. Öyle ki bu sucul ortamlardan elde edilen kaynaklar zaman zaman sömürge mücadelelerinin yaşanmasına da neden olmuştur.

Bu sömürgecilik mücadelesinin en bilineni Afrika’yı sömüren Avrupa devletlerinin Afrika sularından elde edilen balıkları, olduğu gibi kıta Avrupa’sına aktarma geçmişleridir. Özellikle Kuzey ve Orta Batı Afrika’daki ülkeleri sömürgeleştiren Fransa, bu bölgenin kıyılarındaki tüm balıkları, tıpkı diğer kaynaklara yaptığı gibi kontrolsüzce ve vahşice sömürdü. Bu durum balığı yerel kültürlerinin önemli bir parçası olarak gören Afrika yerlilerinin kültürel geçmişinin de zedelenmesine neden oldu. Kültürel anlamı da olan balık, artık çoğunlukla ekonomik bir değere evrilmişti.

Zaman ilerledikçe Afrika yavaş yavaş sömürgecilikten en azından şekilsel olarak kurtuldu ve birçok Afrika devleti ortaya çıktı. Ancak şekilsel olarak dağılan sömürgecilik, gerçekte yerini ticari faaliyet adı altında yürütülen yeni tarz bir sömürgeciliğe bırakmış durumda.

Gerek eski gerekse de yeni tarz sömürgecilik, kaynakların o bölge insanları ve diğer canlıları tarafından kullanılması prensibini de derinden etkiliyor. Nasıl mı? Bunu öğrenmek için Afrika ülkelerinin deniz ürünleriyle olan ilişkilerine bakmakta fayda var. Örneğin Senegal’de balık, tüketilen hayvansal proteinin yaklaşık %70’i civarındadır. Diğer bir örnek olan Gambiya’da ise %50’den fazla. Benzer değerler diğer birçok Afrika ülkesi için de geçerli.

Yeni sömürgecilik: Ekonomik faaliyet

Denizel protein kaynağına bu denli bağlı olan bu ülkelerin kıyılarındaki balıkların “ekonomik faaliyet” adı altında yerel gıda tedarik ağından, balık unu ve balık yağı ihracatçıları için bunları üreten fabrikalara, oradan da Afrika dışındaki ülkelere gönderilmesi, gıda adaletsizliğinin de önemli bir göstergesi. Bu durum öncelikli olarak yereli beslemesi gereken bu kaynakların, gelişmiş ya da gelişmekte olan dünya ülkelerindeki balık çiftliklerine balık üretmek amacıyla gönderilmesi anlamını taşıyor. Bir yandan Kıta Afrika’sındaki gıdaya ulaşım sorunları tartışılırken diğer taraftan bu gıda kaynaklarının Afrika’ya bir daha dönmemek üzere alınması var olan çelişkinin de göstergesi.

Bu işe konu olan balıklardan en önemlileri küçük pelajikler. Özellikle sardalye balığı bu amaçla en yoğun kullanılanı. Sardalye, bölgenin uzun süredir en önemli gıda ve istihdam kaynağını oluşturuyor. Ancak son zamanlarda, bu stoklar neredeyse sadece endüstriyel olarak kullanılmakta ve balık unu ve balık yağının işlenmesi için hammadde olarak kullanılmakta. Bunun ilk belirtisi ise yerel ekonominin de önemli bir kaynağı olan yerel balıkçılığın karşı karşıya kaldığı fiyat artışı! Örneğin birkaç yıl önce üç tanesi 20 sent civarı olan sardalye, şimdilerde 1-1.5 dolar civarında.  Bunun yanında küçük pelajiklerin aşırı sömürülmesi, bunlar üzerinden beslenen karnivor balıkların da popülasyonlarının azalmasına neden olacak. Aşırı sömürünün gerçekleştiğini, herhangi bir balıkçılık düzenlemesinin olmadığı o bölgelerden gelen fotoğraflardan anlayabiliyoruz. Güvertesi balık dolu gemilerde poz veren Türkiyeli balıkçılar adeta zafer sarhoşu.

Pelajik stokları tükeniyor

Normal şartlarda balıkçılık böyle yapılmıyor. Bu daha çok “batan geminin malları”na yapılan muamele. Peki kimin için? Afrikalılar için değil tabii ki. Avlanan bu balıklardan üretilen balık unları ve balık yağları, 2018’de Çin, Avrupa Birliği (AB), Türkiye ve Vietnam’a ihraç edilmiş. Küçük bir kısmı da diğer Afrika ülkelerine. İşte bu küçük pelajiklerin stoklarına dönük Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü‘nün (FAO) Küçük Pelajikler Çalışma Grubu tarafından yapılan en son stok değerlendirmelerine göre, balık unu ve balık yağı için kullanılan üç küçük pelajik türünün tümünün stokları aşırı derecede sömürülmüş durumda. Böyle giderse stokların ortadan kalkması an meselesi.

Bu yeni dönem ekosistem sömürgeciliğini başarı gibi sunanların, bu stok azalışlarının baş sorumlusu olduğunu unutmamak gerekir. Yerli balıkçılar, nasıl Türkiye sularına yakın alanlara avcılığa gelen yabancı balıkçıları iyi gözle görmüyorsa bilinmeli ki Afrika’daki yabancı balıkçıların faaliyetleri de bu şekilde görülüyor. Bu yeni dönem sömürgeciliği ekonomik faaliyet olarak göstermek ise hiç ama hiç adil değil.

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Orman diye diye (1)

‘Herkes ormanı seviyor. Herkes ağaç diyor, yeşil diyor, doğa diyor, orman diyor. Gelgelelim her ne oluyorsa orman diye diye oluyor. Ormanlar insana, paraya, kalkınmaya, doymayan gözlere, hissetmeyen kalplere kurban gidiyor.’

Türkiye gibi bir ülkede yaşamak, daha doğrusu akıl sağlığını koruyarak yaşamak için gerçekten çok sağlam sinirlere sahip olmak gerekiyor. Basın yayın organlarında, sosyal medyada, sokakta, arkadaş sohbetlerinde öylesine gerçek dışı bilgiler dolaşıyor ki şaşıp kalmamak, akıl durgunluğuna uğramamak mümkün değil. Binlerce yıldır bilimsel yollarla üretilen bilgi bütünüyle değersizleşiyor ve etrafımızı algı yaratmaya dönük uydurma, çarpıtma ve gerçek dışı bilgiler çepeçevre sarıyor. Üstelik bu çarpık bilgilerin önemli bir bölümü yetkili kamu kuruluşlarından, sözde bilim insanlarından, gazetecilerden yayılıyor. Kalemşörleri, trolleri, saplantılı ideolojik yandaşları (her kanattan) varın siz düşünün. Tam bir heyula bu! Öyle ki sözcüğün tam anlamıyla ya korkunç bir hayal ya da eşyanın aslı.

Konuya orman penceresinden bakınca manzara daha da karmaşık. Herkes ormanı seviyor. Herkes ağaç diyor, yeşil diyor, doğa diyor, orman diyor. Gelgelelim her ne oluyorsa orman diye diye oluyor. Ormanlar insana, paraya, kalkınmaya, doymayan gözlere, hissetmeyen kalplere kurban gidiyor. Peki nasıl? Dilimiz döndüğünce anlatalım. Önce dünyaya bakalım, bölgesel analizlerimizi yapalım, sonra da projektörlerimizi Türkiye’ye yöneltelim. Durum ve sorunlar saptanınca çözüm de kendiliğinden çıkar nasıl olsa.

Dünya genelinde ormanlar

Dünya genelinde ormanların durumu ile ilgili çalışmalar farklı kurum ve kuruluşlarca yapılmaktadır. Ancak bu konuda en kapsamlı ve sağlıklı veriler FAO[1] tarafından oluşturulmaktadır. FAO her beş yılda bir Küresel Orman Kaynakları Değerlendirmesi[2] adıyla bir rapor yayımlamakta ve dünya, bölge ve ülke bazında verileri paylaşmaktadır. O nedenle bu bölümde aktarılacak bilgiler FAO tarafından 2015 yılında yayımlanan son rapora dayanmaktadır.

Dünyada ormanlar azalıyor mu?

Ne yazık ki evet. Fakat dünyanın her bölgesinde ormanlar azalmıyor. Aslında Afrika ve Güney Amerika hariç dünyanın geri kalan bölgelerinde orman alanları azalmıyor, tersine Avrupa ve Asya’da ciddi artışlar var. Fakat ilk iki bölgenin çoğunlukla tropikal kuşaklarındaki ormanlarda öyle şiddetli bir azalma var ki dünya toplamında bir azalma durumu ile karşı karşıya kalmamıza yol açıyor. Aşağıdaki tablo durumu daha iyi açıklamak açısından yararlı olacak.

Tablodan da görülebileceği gibi Orta ve Kuzey Amerika ile Okyanusya’da stabil sayılabilecek duruma karşı son 15 yılda Asya genelinde orman alanları yaklaşık 35 milyon hektar artmış durumda. Avrupa’da aynı dönemde yaklaşık 14 milyon hektarlık bir artış var. Kıyaslama yapabilmek için Türkiye’de orman olarak kabul edilen alan toplamının yaklaşık 22 milyon hektar olduğunu hatırlatalım. Ne var ki yalnızca Güney Amerika’da yaklaşık 50 milyon hektarlık orman azalması söz konusu. Buna neredeyse bir o kadar da Afrika eklenince doğal olarak dünyanın orman bilançosu açık veriyor. Daha çok alt bölgelere inen bir analiz için aşağıdaki haritayı incelemekte yarar var.

Görüldüğü gibi adeta dünyanın güneyi orman değişimi açısından kan ağlarken kuzeyde daha olumlu bir tablo kendini gösteriyor. Ne var ki hem genel tablo negatif hem de güneyde kaybedilen ormanlar tropikal kuşakta yer alan ve eşsiz ekolojik değer taşıyan coğrafi alanlar. Burada dikkat çeken bir diğer nokta da alan olarak dünyanın en büyük ülkeleri arasında yer alan Çin ve Brezilya’nın orman artış ve azalışı açısından iki farklı ucu temsil ediyor oluşu.

Ülkeler bazında durum ne?

Türkiye’de kah en yetkili makamlar kah sosyal medya trolleri dünyada orman varlığını artıran nadir ülkelerden biri olduğumuzu söylüyorlar. Bu ifadenin gerçekle uzaktan yakından ilişkisi yok. Türkiye’de orman varlığı artıyor mu artmıyor mu sorusunun yanıtını Türkiye bölümüne bırakalım ve genel anlamda arttığını kabul edelim[3]. Ancak orman varlığını artıran ülkeler hiç de nadir değil. FAO’nun ayrı istatiksel değerlendirmeye tabi tuttuğu 234 ülke ya da coğrafi bölgenin 82’sinde 1990-2015 döneminde orman varlığı artmış. 46 ülkede değişim yok. Örneğin Avrupa’da orman varlığını artıramayan ülkeler yalnızca Arnavutluk, Bosna-Hersek, San Marino, Portekiz, Norveç, Monaco, Malta, Faroe Adaları ve Andorra.

Bunlardan Andorra, Faroe Adaları ve Malta’da azalma da yok. Monaco’da zaten hiç orman yok. Diğerlerinde küçük azalmalar var. En büyük azalma ise belirtilen dönemde %7’lik oran ile Portekiz’de. Akdeniz kuşağındaki bu ülkenin son yıllarda yaşadığı büyük orman yangınları bu azalmanın temel nedeni. Orman alanını sözü edilen dönemde artıran diğer ülkelere bir göz atmak gerekirse Cezayir (%17), Mısır (%7), Fas (%13), Vietnam (%57), Azerbaycan (%33), Bahreyn (%179), İsrail (%25), Suriye (%31), Kuveyt (%81), BAE (%31), Bulgaristan (%14), Yunanistan (%22), İzlanda (%205), İrlanda (%62), İtalya (%22), İngiltere (%13). Aynı dönemde Türkiye’nin orman varlığı artışı %21 olarak görünüyor. Tabii bu oranlar hesaplanırken ülkenin mevcut orman varlığı baz alınıyor ve Türkiye’nin orman varlığı FAO istatistiklerinde 11,7 milyon hektar olarak görünüyor. Oysa biz yurtiçi değerlendirmelerimizde 2015 yılı için orman varlığımızı 22,3 milyon hektar olarak kabul ediyoruz[4]. Dolayısıyla orman varlığı artış yüzdesi 22,3’e göre hesaplanacak olsa daha düşük bir oranla karşılaşılacağı da gözden uzak tutulmamalı.

Son olarak orman varlığını mutlak değer olarak en fazla artıran ve azaltan ülkelere bir göz atalım.

Yukarıdaki tabloda değişik zaman dilimlerinde yıllık ortalama olarak orman varlığını en çok artıran ülkeleri gösteriyor. Aşağıdaki ise aynı mantıkla fakat orman azalması yaşanan ülkeleri. Farklı zaman dilimlerine de dikkat ederek yorumlamayı size bırakıyorum.

[1] Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü

[2] Global Forest Resources Assessment

[3] İlgili bölüm geldiğinde daha detaylı açıklanacağı üzere artışın nitelik ve nicelik ayırımı, ülke sathına yaygın olup olmadığı ve orman sayılan alanların gerçekten orman olup olmadığı gibi pek çok boyutu var bu konunun.

[4] Bütünüyle teknik olan bu konu yine Türkiye bölümünde daha detaylı açıklanacaktır.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıYazarlar

İklim krizinin gölgesinde gıda-sağlık ilişkisi -2

‘Gıda sektörü git gide  büyük ölçekli çok uluslu, yabancı gıda şirketleri ile daha küçük ölçekli ulusal gıda şirketlerinin kontrolüne geçiyor.’

Bir önceki yazımızda iklim krizinin gölgesinde gıda-sağlık ilişkisini irdelemeye başlamıştık. Üç temel kavramı gıda güvenliği, gıda güvencesini ve gıda egemenliğini tartışmadan gıda sağlık ilişkisini tüm boyutları ile kavrayamayacağımızı belirtmiştik. İnsan sağlığını gıda kaynaklı tehditlerden korumak için ortaya konan ‘gıda güvenliği mevzuatının’ aslında giderek büyük gıda endüstrisini koruduğunu; küçük ve bölgesel üretimin bu mevzuat ile zaman içinde tamamen ortadan kalkabileceğini tartışmıştık. Her insanın sağlıklı beslenmesi için yeterli, güvenli ve sağlıklı gıdaya ulaşabilmesi hakkı olarak tanımlanan gıda güvencesinin ise dünya üzerinde giderek derinleşen gelir farklılıklarının; eşitsizliklerinin sonucunda sağlanabilmesinin imkânsızlaştığını da yazmıştık.

Gıda egemenliği

Bu yazımızda ise gıda ile ilgili bu iki temel kavramın ortaya çıkarttığı üçüncü bir kavramı tartışacağız; gıda egemenliği… 1996’da FAO tarafından düzenlenen Dünya Gıda Zirvesi’nde bir küresel çiftçi örgütü tarafından ilk kez ortaya atılan bir kavram olan gıda egemenliği o günden bugüne tartışılıyor. Kavramı ortaya koyan çiftçi örgütüne göre gıda güvenliği ve güvencesi kavramları herkes için yeterli gıdayı amaçlıyordu ama bu gıdanın kimler tarafından, nasıl üretileceğini açıklamıyordu. Böylece büyük gıda tekelleri üretime ve üretim koşullarına karar verici hale gelip hem üreticiyi hem de tüketiciyi kendi politikaları doğrultusunda üretim ve tüketime yönlendiriyorlardı. Çiftçilere göre bu durum özellikle üreticilerin haklarının gasp edilmesine yol açıyordu.

Üretici örgütleri tarafından savunulan gıda egemenliği kavramı gıda güvenliği ve güvencesi yaklaşımına da yeni bir boyut getirerek tartışmayı derinleştirmektedir. Bu kavramla gıda üretimi ve dağıtım kanalları ile ilgili karar alma süreçleri ilk kez tartışmaya açılmış ve küçük ve orta ölçekli üretici bu süreçlere gıda tekellerinin değil, kendisinin karar vermesi gerektiğini belirtilmişti.  Daha sonra 2007’de Mali’de yapılan Nyeleni Uluslararası Gıda Egemenliği Forumu’nda bir bildiri yayınlandı ve sürece üreticilerin yanı sıra tüketiciler, göçmenler, balıkçılar, gıda sektöründe çalışan işçiler, kadınlar ve gençler de katılarak, ilgili tüm taraflar birer aktör olarak tanımlandı.

Sonuç olarak tüm aktörlerin gıdanın üretiminden tüketimine kadar bütün süreçlerde söz sahibi olması bu bildiri ile savunuldu. Ayrıca herkesin gıda hakkının, gıda üreticilerinin haklarının vurgulandığı forumda meralar, su kaynakları, ormanlar gibi doğal kaynaklar ortak alanların içinde sayıldı; bilgi ve deneyim aktarımı ve ekolojik tarım geliştirilmesi hedeflendi. Bu forumun da etkisiyle gelinen noktada gıda egemenliği kavramı yerel, ulusal, bölgesel ve küresel düzeyde toplumların kendi gıda, tarım, hayvancılık ve balıkçılık politikalarını belirleme hakkını ifade etmekte… Kısaca hangi gıdanın nerede, nasıl üretileceği; nereye taşınacağı, nerede depolanacağı, tüketiciye nasıl ulaştırılacağı, fiyat-kalite dengesinin nasıl sağlanacağı gıda egemenliği kavramının içine giriyor.

Peki, bugün geldiğimiz noktada dünyada, ülkemizde gıda üretim ve tüketiminin bu sınırlar içinde geliştiğini söylemek mümkün mü? Kesinlikle hayır… Gıda sektörü git gide  büyük ölçekli çok uluslu, yabancı gıda şirketleri ile daha küçük ölçekli ulusal gıda şirketlerinin kontrolüne geçiyor. Üreticiler değil, bu şirketler üretilecek gıda maddesine, ne zaman, ne miktarda üretileceğine, fiyatına, kalitesine ve üretecek çiftçiye açıkça karar verebiliyor. Et ve et ürünleriyle ilgili de bu firmalar hangi hayvanı hangi koşulda yetiştireceğini üreticiye söylüyor, yemini bile üreticiye kendisi veriyor. Üretici yemin nerede, hangi koşullarda üretildiğini, hatta GDO’lu olup olmadığını bile bilemiyor.

Kars; Boğatepe köyünde köylüler tarafından oluşturulan ve geleneksel peynir üretiminin anlatıldığı peynir müzesi.

Sonuçta bu büyük gıda firmaları üreticiyi karar mekanizmasının içine almak bir tarafa yanına bile yaklaştırmıyor. Örnekleri kısmen ülkemizde de görülmeye de başlanan Afrika ve Güney Doğu Asya ülkelerinde tarım alanlarının, meraların hatta ormanların büyük firmalar tarafından kiralanmasına, üretim araçlarının büyük gıda tekellerinin tam kontrolüne geçmesine kadar uzanan bir süreç yaşanıyor. Bunun bazı küçük istisnaları da var. Ülkemizden örnek vermek gerekirse Kars’ın Boğatepe köylülerinin 100-120 yıllık geleneksel peynir üretim metotlarını yaşatmaları ve üretimlerini kendilerinin tüketiciye ulaştırmaları gösterilebilir.

Sonuç

1996’da FAO toplantısında bazı çifti örgütleri tarafından bu alandaki kontrolün büyük gıda tekellerinin kontrolüne bırakılmaması için başlatılan ve daha sonra tüketici örgütlerinin de içine alındığı gıda egemenliği mücadelesinin olumlu bir sonuca vardığını söylemek günümüzde imkansız… Gıda üretim, taşıma, depolama ve pazarlama ağı birçok ülkede de olduğu gibi ülkemizde de çok uluslu veya daha küçük ölçekli yerli gıda tekellerinin kontrolüne günden güne artan hızla geçiyor. Sorun ideolojiktir; üretim araçları gerçek anlamda üreticinin kontrolünde olmayan; kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin hakim olduğu bir toplumda gerek gerçek gıda güvenliğinden gerekse gıda güvencesinden söz etmek çok zor…

Bireysel olarak yapabileceklerimiz var mı? Çok sınırlı olarak evet. Marketlere gittiğimiz zaman sayıları çok az da olsa üretici kooperatiflerinin büyük güçlüklerle üretip; pazara verdiği ürünleri almak; çözüm için olmasa da bireysel tepkimiz için uygun bir adım olabilir.

İklim ve EnerjiManşetTarım-Gıda

Yüzyılın sonunda buğday tarlalarının yüzde 60’ı yok olabilir

Uzmanlar, küresel ısınma nedeniyle yaşanacak kuraklığın 21. yüzyılın sonuna kadar buğday tarlalarının yüzde 60’ını tahrip ederek gıda kıtlığı ve istikrarsızlığa yol açacağı konusunda uyarıyor.

Science Advances dergisinde yayımlanan makalede iklim bilimciler, birçok ülkede temel gıda maddesi olan buğday üretiminde yaşanacak “benzeri görülmemiş” bunalıma karşı hazırlık yapılması gerekliliğinin altını çizdi. Araştırmacılar, küresel ısınmayı 2 santigrat derecede sınırlama hedefine ulaşılsa bile, olumsuz etkilerinin 2041 ila 2070 yılları arasında iki katına çıkacağını söyleyerek çiftçilere mevcut suyu daha verimli bir şekilde kullanma ve ekim planlarını değiştirme çağrısı yaptı.

Euronews‘in haberleştirdiği makalede, “Olumsuz aşırı havaların kapsamı ve sıklığındaki artış ile üretim kısmında buna bağlı şoklar benzeri görülmemiş şekilde gerçekleşebilir.” ifadelerine yer verilirken araştırmacılardan Petr Havlik, yüzyılın ortasından itibaren bundan en çok etkilenecek bölgenin Afrika kıtası olacağını söyledi.

Avusturya Uluslararası Uygulamalı Sistem Analizi Enstitüsü Başkan Yardımcısı Havlik’e göre, Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya da kuraklıktan ciddi şekilde etkilenecek. Havlik, Afrika’nın buğday üretiminde öncü bir ülke olmadığını ancak mahsulün 2050 itibariyle 2 katına çıkacak olan kıta nüfusunun tükettiği kalorinin yüzde 14’ünü sağladığını söyledi.

Buğday kalori ihtiyacının beşte birini karşılıyor

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü‘ne (FAO) göre, ekmek, erişte ve tahıl gibi temel tüketim maddelerinin kaynağı olan buğday dünya çapında insanların tükettiği kalorinin yaklaşık beşte birini karşılıyor. FAO, buğdayın herhangi bir diğer ticari üründen daha fazla arazide yetiştiğini ve küresel ihracat değerinin 50 milyar dolar olduğunu söylüyor.

Örgüte göre küresel buğday talebinde, başta gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere, 2050’den itibaren yüzde 43’lük bir artış bekleniyor.

İklim bilimciler tarafından yapılan araştırmada, bu ülkelerin buğday üretimini başarılı bir şekilde artıramamaları halinde ithalata bağımlı hale geleceklerinin altı çiziliyor. Uzmanlara göre bütün bu gelişmeler gıda güvensizliğini ve sonuç olarak da siyasi istikrarsızlık ve göç gibi sorunları beraberinde getirecek.

 

Köşe YazılarıYazarlar

İklim krizinin gölgesinde gıda-sağlık ilişkisi -1

‘Gıda sağlık ilişkisini ve bu ilişki üzerinde iklim krizinin getirdiği yükü birbirine sıkı sıkıya bağlı üç kavram üzerinden tartışmak gerekiyor: Gıda güvenliği, gıda güvencesi ve gıda egemenliği’

Gıda sorununa ve gıda sağlık ilişkisine bütünsel bir bakış açısı ile bakmamız gerekiyor.  Üretimden tüketime kadar olan süreci sadece gıda güvenliği, beslenme pratiği ve hastalıklarla ilişkisi üzerinden değerlendirirsek görmemiz gereken resmin sadece küçük bir parçasına bakmış oluruz. Gıda sağlık ilişkisini ve bu ilişki üzerinde iklim krizinin getirdiği yükü birbirine sıkı sıkıya bağlı üç kavram üzerinden tartışmak gerekiyor: Gıda güvenliği, gıda güvencesi ve 80’li yıllardan sonra ortaya çıkan gıda egemenliği. Gıda güvenliği ve güvencesi kavramlarını ve küresel iklim krizinin ortaya çıkardığı sorunları bu haftaki yazımızda; daha geniş tartışmamız gerektiğini düşündüğüm gıda egemenliği konusunu ise önümüzdeki hafta irdeleyeceğiz*.

Gıda Güvenliği

Yabancı kaynaklarda food safety olarak isimlendirilen gıda güvenliği; sağlıklı gıda üretimini sağlamak amacıyla gıdaların üretim, işleme, saklama, taşıma ve dağıtım aşamalarında, sınırları ülkelerin mevzuatında belirlenen gerekli kurallara uyulması ve önlemlerin alınması olarak tanımlanmaktadır. Gıda güvenliği kavramı sağlıklı, sağlığa yararlı ve sağlıklı durumu korunmuş gıda kavramlarını içermektedir. Halk sağlığı bakış açısı ile gıda güvenliği olmazsa olmaz koşul olarak da görülebilir. Gıdalardan kaynaklanan riskler gıdanın üretimden tüketim aşamasına kadar geçirdiği işleme, taşıma, depolama, satın alma, saklama, hazırlama, pişirme aşamalarında ayrı ayrı değerlendirilmekte ve fiziksel, kimyasal ve biyolojik riskler olarak gruplandırılmaktadır. Ülkemizde ‘gıda güvenliğini sağlamak’ halen büyük ölçüde Tarım ve Ormancılık Bakanlığı’nın sorumluluğundadır.

Endüstrileşmiş gıda dünyasında gıda güvenliğinin gerçek boyutta sağlanması giderek zorlaşmaktadır. Neoliberal yaklaşımlar içinde özellikle ülkemizde gıda güvenliğini sağlamak; tüketicinin sağlıklı, sağlığa yararlı veya sağlıklı durumu korunmuş gıdaya ulaşımı giderek güçleşmektedir. Konu ile ilgili mevzuatımızın büyük ölçüde ‘halk sağlığını bozan öder’ prensibi üzerine kurulu olması; sadece yakalananın, o da maddi olarak cezalandırıldığı bir sistem gıda güvenliğini sağlamaktan çok uzaktır. Bunun en önemli delilleri ülkemizden ihraç edilen gıda maddelerinin önemli bir bölümünün kimyasal kalıntı nedeni ile ülkemize geri gönderilmesidir. Bu durum üretim aşamasından itibaren gerekli kontrollerin ve izlemlerin yapılmadığının en önemli göstergesidir.

Ayrıca gıdaların biyolojik açıdan kirlenmesi sonucu oluşan ‘gıda zehirlenmeleri’ ülkemizde büyük ölçüde kayıtlara girmemesine karşın; küçük bir kısmı da olsa hemen hemen her gün ulusal medyaya yansımaktadır. 2018 ve 2017 yılları içinde kısa aralıklarla İzmir Aliağa’da bir petro-kimya tesisinde gerçekleşen ve 4000’e yakın işçiyi etkileyen toplu gıda zehirlenmeleri, Manisa’da askeri birliklerde meydana gelen ve çok sayıda askeri etkileyip  birinin de yaşamını yitirmesine neden olan gıda zehirlenmeleri medyaya yansıyabilen birkaç örnektir.

Gıda güvenliği konusunda ikinci bir sorun ise zaman içinde düzenlenen mevzuatın gıda endüstrisine göre planlanması ve küçük, yerel üretimi engellemesidir. Küçük ölçekli üretici gerek ülkemizde gerekse birçok ülkede şirketleşmeye veya büyük endüstriyel şirketlerle işbirliğine zorlanmaktadır. Başka bir anlatımla halk sağlığı gözetilerek yapıldığı iddia edilen gıda güvenliği mevzuatı küresel ölçekli büyük şirketlerin menfaatlerini korumakta ve yerel geleneksel üretim ve lezzetlerin yok olmasına yol açmaktadır. Son yıllarda çok tartışılan bu durum bazı küçük örneklerle aşılmaya çalışılmaktadır. Kars ilimizde geleneksel peynir üretimi geleneksel tarihi mandıralara verilen  ‘marjinal üretim ruhsatları’ ile çözülmeye çalışılmıştır. Ancak bu küçük bir örnektir. Bu durum halk sağlığını koruma adı altında sektörün tamamen büyük şirketlere terkini ortaya çıkarmış ve gıda güvencesizliği ve gıda egemenliğine giden yolu açmıştır.

Gıda Güvencesi

Yabancı kaynaklarda food security diye isimlendirilen gıda güvencesi Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Güvencesi Komitesi tarafından 1994’de ‘her insanın sağlıklı beslenmesi için yeterli, güvenli ve sağlıklı gıdaya ulaşabilmesi’ hakkı olarak tanımlanmıştır. Daha açık anlatımı ile gıda güvencesi gıdaya erişimi temel amaç olarak belirleyen bir kavramdır. Ancak şu açıktır ki erişilebilen gıdanın halk sağlığı açısından yeterli, güvenli ve besleyici olması da şarttır. Bu nedenle gıda güvenliği ve gıda güvencesi kavramları iç içe kavramlardır.  Gezegenimizde bazı bölgelerde obezitenin bazı bölgelerde ise kıtlığın gündemde olduğu bir aşamada gıda güvencesi artık tüm toplumları ilgilendiren bir kavram durumuna gelmiştir. Bir toplum için yeterli gıda miktarı ve çeşidi nasıl belirlenir; sağlıklı ve güvenli olması nasıl sağlanır; o toplumun üretimi yeterli midir; üretim araçları kimlerin elindedir?  Tüm bunlar tartışılması gereken sorulardır. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) gıdayı temel bir hak olarak tanımlaması gündeme dört konuyu da taşımıştır:

  • Dünyada yeterli gıdanın olması
  • Gıdaya kolay erişim
  • Gıdadan; özellikle de yerel üretimden öncelikli olmak üzere faydalanabilme ve
  • İstikrarlı üretim.

Ancak dünya üzerindeki eşitsizliklerin artması; zengin ülkelerin daha da zenginleşerek gezegenimizin tüm kaynakların el koyması gıda güvencesinin tüm toplumlar için sağlanmasını zorlaştırmakta; adeta imkansızlaştırmaktadır. Ayrıca küresel iklim değişikliği etkisi ile özellikle son 30 yıllık dönem içinde su kaynakları daha da kıtlaşmış ve tarımsal üretim için verimli topraklar azalmıştır. Azalan su kaynakları ve tarım toprakları zenginlerin bu alanları daha da saldırganlaşarak gasp etmesi sonucunu getirmiştir. Kahve tarımı bunun en çarpıcı örneğidir.

Afrika kıtasının küresel iklim değişikliğinin etkisi ile zaten azalan su ve tarım alanlarına zengin ülkelerin çok uluslu kahve şirketleri tarafından el konulmuş ve kıtada yaşayan insanlar gıda güvencesizliğinin pençesindeyken buradaki kahve üretim alanlarında üretilen kahveler zengin ülkelerin kahve zincirlerinde keyif için tüketilmeye devam edilmektedir.

Küresel iklim değişikliğinin gıda güvencesi üzerinde yaptığı diğer önemli bir etki ise biyoçeşitliliğin azalmasıdır. Bu durum gıda üretimine de olumsuz etki etmektedir. Ayrıca yıldan yıla etkisini artıran ve krize dönüşen küresel iklim değişikliği, istikrarlı gıda üretimin önündeki en büyük engel haline gelmiştir.

Gıda güvencesinin sağlanamamasının diğer önemli bir etkeni ise dünya üzerinde sayıları onu geçmeyen dev çok uluslu gıda şirketlerinin günden güne artan oranda tarım üzerinde tekel oluşturmasıdır. Üstelik bu şirketler dünya üzerinde ‘gıda politikalarına’ egemen olmaya başlamışlardır. İşte bu durum gıda güvenliği ve gıda güvencesinin nasıl sağlanabileceğine karar vermeden önce ‘gıda egemenliği (food sovereignty)’ kavramını da tartışmamız gerektiğini göstermektedir.

Önümüzdeki yazıda gıda egemenliğini tartışıp; halk sağlığı bakışı ile gıda ve sağlık ilişkisi açısından çözümün neler olabileceğini belirlemeye çalışacağız.

*Türk Tabipleri Birliği tarafından 1978’den bu yana düzenli olarak iki ayda bir yayınlamakta olan ve TUBİTAK Ulakbim ile Copernicus İnternational indekslerinde yer alan hakemli bilimsel dergisi Toplum ve Hekim’in son sayısı Gıda ve Sağlık üzerineydi. Bu makalenin hazırlanmasında 34. Cilt; 4. Sayı da olan Temmuz-Ağustos sayısında yer alan makalelerden geniş olarak yararlanılmıştır: http://www.ttb.org.tr/thnew/  Dergiye abonelik için: http://www.ttb.org.tr/thnew/index.php/abone