Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gezi Ruhu süzüle süzüle…

‘Aslında herkes geriye dönüp baktığında, bugün İstanbul’da bir devri değiştiren demokrasi cephesinin başlangıcını Gezi’de ve toplumu Gezi’ye taşıyan itirazlarda görebilir.’

Gezi davasında yargılanan arkadaşlarımızdan, Gezi Direnişi döneminin, Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı Tayfun Kahraman, iki gün süren duruşmanın ilerleyen saatlerinde, mahkeme arasında bana bakıp gülerek “Melda sıkılmadın mı daha” diye takıldı. “Hayır” dedim, gerçekten sıkılmamıştım. Yani orada iki tam gün bekleme zorunluluğum yoktu, ama duruşmalar vatandaş-yargı-devlet ilişkilerini izlemek için en mükemmel ortamlardır. Milletvekilliğimde en zengin bilgileri, duruşmaları izleyerek edinmiştim. Ülke meselelerine meraklı olanlara tavsiye ederim.

Bugün kendisi de yargılanan cemaat yargısının raflarından alınmış bir kumpas dosyası olduğu ayan beyan olan Gezi İddianamesi, aslında beş benzemez diyeceğimiz insanlar topluluğunu bir torbada “ağırlaştırılmış müebbetle” yargılıyor. İlla ki her birinin Gezi Direnişi ile bir ilişkilendirilme durumu var ama hepsi birbirinden farklı ve dayanaksız nedenlerle.

Peki niye bu dosya?

“Suç olmayan suçlar” tanımı ile yargı tarihine geçecek ve hukuk öğrencileri için belki bir gün bir sınav sorusu olacak iddianame, aslında ilk günden tüm savunmalar tarafından çürütülmüştü. Bu iddianame ile çelişecek şekilde daha önce pek çok Gezi ilintili davanın takipsizlik ya da beraat ile sonuçlanması, bu iddianameyi hazırlayanların kendi tabirleriyle “fetöcü” çıkmaları, o gün Gezi Direnişçilerine saldıran kolluk kuvvetlerinden bazılarının 15 Temmuz darbe girişiminde aktif rol oynamaları dahi bu davanın açılmasına engel olamadı. Avukat Turgut Kazan, “Cemaat istihbaratı herkes için deliller toplamış, dosyalar oluşturmuştu. Bu aleyhte, hukuksuz izlemeler, dinlemeler ile oluşturulmuş dosyaları 15 Temmuz sonrası sahiplerine teslim ettiler. Benim de bir fotoğrafımı çekmişler mesela müvekkillerimle…” diye anlatırken “İyi de peki bu dosyayı niye bıraktılar ve 4 yıl 10 ay sonra davaya dönüştürdüler?” diye soruyordu haklı olarak. O da aynı şeyi düşünüyordu. Yukarılarda bir yerde Gezi öfkesi dinmemişti.

Haklı… Çünkü aslında herkes geriye dönüp baktığında, bugün İstanbul’da bir devri değiştiren demokrasi cephesinin başlangıcını Gezi’de ve toplumu Gezi’ye taşıyan itirazlarda görebilir.

Gezi’ye giden yol

Aslında AKP’nin “ustalık yılları” diye başlayan 2011 Haziran seçimleri sonrası, 2000’li yılların ortalarında başlatılan yıkım uygulamaları mağduriyetleri açığa çıkarmaya başlamıştı. Su, altın, maden, taş ocakları, kentsel dönüşüm, afet riski, bioçeşitlilik, pahalı mega projeler… Tüm bu terimler bugün ülkenin ekonomik sorunlarına merhem olmayan AKP uygulamalarının etiketleriydi. Her gün yeni mağdurlarını birbiri ardına ekliyordu. Köylerinden olanlar, mahallelerinden, semtlerinden olanlar, işlerinden olanlar, doğa talanı, kent talanı… Tüm bu huzursuz topluluklara bir de kadınlar, muhalifler, Aleviler, Kürtler, LGBTİ bireyler ve  farklı yaşam tarzına sahip olanlar eklenmişti. Zira iktidarın sözlü saldırıları, hemen mevzuatta vücut buluyordu. Böyle böyle Gezi, yakın dönem kent tarihlerinin en büyük itiraz hareketi olarak ortaya çıktı.

Aradan altı yıl geçti. O günden bu güne Gezi öldü, bitti diye vah vah edenlerle, Gezi ruhundan kurtulduğunu sanan muktedirlerin tartışmalarıyla günler geçirdik. Oysa antropologlar, Gezi’nin ne olduğunu en az beş yıl sonra anlayabileceğimizi söylüyorlardı. Çok da doğruydu. Bakın neler oldu:

Gezi’nin Demokrasi Cephesi’ne Dönüşümü

  • Gezi, Taksim ömrünü tamamlamıştı ama, İstanbul’un çok çeşitli mahallelerinde Dayanışma, Platform, Savunma adı altında ruhu sürüyordu. Zaten Gezi ardından gelen bazı talan ve rant girişimleri de bu yapılarca savuşturuldu ya da kamuoyunun gündeminde tutuldu. Bir çoğu bugün hala yaşıyor.
  • 2015 Haziran seçimlerinde ise Oy ve Ötesi’nin gerçek bir yurttaşlık hareketi olarak başlattığı sandığa sahip çıkma sorumluluğu sonucu Sandık Dayanışması ve iktidarın ilk büyük kaybı yaşandı. Devrilen barış masası, başlatılan şiddet ve bin bir oyunla gelen yeni seçimlerle ülke yeni bir evreye girdi.
  • Eski AİHM Yargıcı, 24. Dönem İstanbul Milletvekili Rıza Türmen’in “Bize farklılıkları gözetmeyen bir Demokrasi Cephesi lazım” konulu yazısı, bu kez “ne yapmak gerektiğini” sorgulayan salon toplantılarına evrildi. Demokrasi İçin Birlik, Önce Demokrasi, Diyalog Grubu ve daha niceleri çıktı. Sokaklar boştu ama salonlar hiç olmazsa güvenliydi.

  • Salon soyutluğunun içinden çıkan HAYIR Meclisleri ise 16 Nisan 2017 Referandumu’na somutlamıştı kendisini. Logoları, renkli kampanyaları, mahalle mahalle yayılan “Neden HAYIR olduğu” söylemleriyle. Yaratılan şiddet ortamında büyük büyük partileri bir araya getirmek zordu ama vatandaşlar sandıkta yine Gezi Ruhu’nu yakalamıştı. Maç oynarken kural değişti ama İstanbul ve Ankara bugünün sinyalini vermişti.
  • Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, mutsuz sonla biten bir coşku yaşandı. İnce’nin kişiliğinde, söylediklerinde yine muhalefeti buluşturan bir coşku vardı. Tıpkı Gezi’nin insanları gibi farklı ve ruhu gibi hayvanlarına ve bitkilerine duyarlıydı. İnce’nin çıtayı çok yükseğe koyup, toplumsal muhalefetin de düşüşünü bir o kadar acı hissetmesine neden olan tüm teknik organizasyon, sanki bugünkü zaferi hazırlıyordu.
  • Gezi’den ders almış, esinlenmiş, bu ruhu ve dili içselleştirmiş bir lider bu küskün kitlenin ilgisini çekmekte çok da geç kalmadı. Söyledikleri, vadettikleri, coşkusu aynıydı ama maçın ilk yarısında anlayacaktı seçmen doğru insan olduğunu. Ve adeta maça ikinci yarıda giren futbolcu gibi, 23 Haziran 2019’da golünü attı.

2013 Haziran’ında başlayan Demokrasi Cephesi, ona karşılık gelen adayı ile buluştu. Bugün İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun söylemi, her kesimle kurduğu eşit ilişki, bir yanda 1 Mayıs Marşı, bir yanda Yasin Suresi, kadın odaklı söylemi, sosyal projeleri ile Gezi’de talep edilenlere benziyor. Aslında birçoğu Anayasa’dan kaynaklanan ve kullandırılmayan, ihlal edilen hakları garanti ediyor.

Anayasa 8’inci Madde’den mi ibaret?

Gezi Direnişinde yargılanan bir diğer arkadaşımız Avukat Can Atalay savunmasına çok çarpıcı bir içerikle başladı. “Anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs ile suçlanıyoruz, peki Anayasal düzenden anladığınız yalnızca 8’inci Madde midir?” dedi. 8’inci Madde Yürütme Organını, Hükümeti ve yeni değiştirilmiş hali ile Cumhurbaşkanı’nın Anayasal yetkisini tanımlıyor.

Can Atalay daha sonra yanlarına isyanlarını alarak Gezi Parkı’na koşup gelen insanların ihlal edilen haklarının anayasal uzantılarını tek tek sıraladı. Ne mi onlar: Konut dokunulmazlığı, din ve vicdan hürriyeti, düşünce ve kanaat hürriyeti, bilim ve sanat hürriyeti, basın hürriyeti, dernek kurma hürriyeti, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı, mülkiyet hakkı, eğitim ve öğrenim hakkı, toprak mülkiyeti, tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların korunması, çalışma şartları ve dinlenme hakkı, sendika kurma hakkı, grev hakkı, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, ormanların korunması, suların korunması, sosyal güvenlik hakkı… Ve daha pek çok hak.

Hepsi Anayasa’da var

Hepsi ihlal ve ihmal edildi

Hepsi Gezi’de talep edildi

Hepsi Gezi Ruhu’nu taşıyor

Hepsi İmamoğlu’nun programında var.

Bize ise, yine, sağlanan bu demokratik zeminde kavgasını vermek düşüyor.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Hafta Sonu