Kentin ölümü – Prof. İhsan Bilgin

Sonunda bu da oldu: Binali Yıldırım, başkan seçilirse, Tarihi Yarımada’yı çirkinleştiren yeni yapılardan arındırıp, tamamını baştan sona tarih kokan, kültür ve inanç zenginliğimizi yansıtan bir tarihi mekân haline getirip, eski şehir kavramını yerleştirecekmiş ve oraları yayalaştırılacakmış. Asla anlayamayacakları şey şu: Şehir tek seferde ve mutlak bir iradeyle yapılmaz. İnsanlığın ürettiği en anonim üründür. Yaşayan sosyal grupların tamamının katılımıyla meydana gelir. Üstelik sadece bir zaman aralığının grupları da değildir katılımcıları. Art arda gelen kuşaklar da katılmıştır bu yenilenerek meydana gelme sürecine. Kent, belirli sosyal grupların malı olmadığı gibi belirli kuşakların da değil, kelimenin gerçek anlamıyla herkesindir. Ayrıca yapılı çevre sadece binalardan oluşmaz; kentin hafızası elektrik direği ve kabloları ile mazgal kapaklarından reklam tabelalarına, tüm nesnelerin toplamıyla ve en ihtiyarından turistine, tamamının muhayyilesiyle oluşur. Herhangi bir tercihe göre ayıklanıp kenara konamayacak nesneler ve tahayyüller toplamıdır. Evimin karşısındaki münasebetsiz reklam panosunun bile eksilmesi, yaşam çevresi hafızama hasar verir.

Kent de toplum gibidir; benzeri bir karmaşıklık ve çoğulluğu durmaksızın yeniden üretir. Dijital bağımlılıklarından şikayetçi olsak da yeni kuşaklar o alışkanlıklarıyla dünyadan çekilse sudan çıkmış balığa döner, hayatı nasıl yaşayacağımızı bilemeyiz.

O görece genç binalar, Yıldırım’ın zannettiği gibi aralara serpiştirilmedi. Biri yıkılırken öteki tamamlandı. Biri hayal edilirken diğeri gözden çıkarıldı. Tıpkı toplumun, doğum, ölüm, hastalanma ve iyileşmelerle şekillendiği gibi meydana geldi.

Kenti o serpiştirildiğini zannettikleri binalardan yoksun bırakmaya yeltenirlerse doğup büyüdükleri mahallelerin, evlerin yolunu bulamaz, bulduklarını da tanıyamazlar. Kent eninde sonunda bağlam demektir ve bağlam da tercih ettiğimiz unsurlarla kurulmaz. Neyse odur. Her şeye muktedir olduğunu sanan politikacı ve teknokratların sakarlığa yatkın müdahalelerine karşı çok hassastır.

“Tüyleri yolunmuş tavuk” diye bir deyiş vardır. Böyle sakarlığa meyyal tasavvurların sonunda elde kalacak olan o yolunmuş tavuk olacaktır. Yani kent aşinalığını yitirecektir ki, kent de zaten o aşinalıktan başka şey değildir.

Neyse ki toplumsal kesimlerin tamamını tedirgin edip yerinden oynatacak bu türden fantaziler genellikle lafta kalır. O telaffuzu bile sakıncalı fikri önce ortaya atan, sonra dinleyenler unutur. Buharlaşıp yok olur gider. Unutkanlığın da sığınak olabildiğini akıldan çıkarmamalı.

(Yapı Dergisi’nden alınmıştır)