Köşe YazılarıYazarlar

İngiltere’de ‘olağanüstü hal’ ilanı

‘Bu kadar kısa sürede dünyanın en muhafazakar parlamentolarından birine bu kadar radikal bir açıklama yaptırmayı başaran aktivistler, bu açıklamanın kağıt üzerinde kalmasını önleyeceklerdir.’

İngiltere Parlamentosu “iklim acil durumu” (veya olağanüstü hali) ilan etti. İlanda iklim değişikliği sorununun artık uzak gelecekle ilgili olmadığı ve yaşam süremiz içinde geri dönüşşüz bir çevre yıkımından başka bir şeyden söz edilemeyeceği vurgulandı. Öneriyi Parlamento’ya sunan İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn, bu kararın bütün dünya hükümetlerini ve parlamentolarını iklim eylemi için harekete geçireceğini söyledi. Acil durum ilanı Başbakan Theresa May’in Corbyn’in önerisine karşı çıkılmamasına karar vermesi üzerine “oylama yapılmadan” kabul edildi.

Dünya ülkelerinde ilk kez bir iklim acil durumu ilan edilmesi elbette heyecan yarattı. Daha da önemlisi ilanın Greta Thunberg’in İngiltere Parlamentosu’nda yaptığı konuşmanın ve Londra sokaklarını kilitleyen Yok Oluş İsyanı’nın hemen ardından yapılmasıydı. Yani yeni iklim hareketi dalgası kısa sürede büyük ses getirmekle kalmadı, dünyanın önemli merkez kapitalist ülkelerinden birini harekete geçirmeyi de başardı. Bu anlamda hareketin, yani okul grevi yapan çocukların ve Londra sokaklarını kilitleyen aktivistlerin başarısını teslim etmek şart.

‘Küresel ısınma belasını’ dünyanın başına saran ülke

Bu ilk acil durum ilanının dünyanın en erken sanayileşen, fosil yakıt ekonomisini yaratan ve bu anlamda dünyanın başına küresel ısınma belasını saran ülke tarafından yapılması önemli. Üstelik İngiltere nüfus anlamında oldukça küçük bir ülke, ama hâlâ dünyanın en büyük 5. ekonomisi ve üretim kaynaklı emisyonlara göre yaklaşık yarım milyar tonla 195 ülke arasında atmosfere en fazla sera gazı salan 17. ülke olsa da, tüketim emisyonları daha yüksek. İngiltere tüketimden kaynaklanan fosil yakıt kaynaklı karbondioksit emisyonlarında 2016’da 11. sıradaydı, çünkü karbon yoğun teknolojileri Asya ülkelerine kaydıran ülkelerden biri. İngiltere’nin tükettiği pek çok karbon yoğun mal başka ülkelerde üretildiği için bunların içerdiği karbon ayak izi İngiltere’nin güncel emisyonlarına katılmıyor. Üretim emisyonlarını 1990 düzeyine göre yüzde 38 indirmekle övünen İngiltere’nin yaptığı azaltım, tüketimi baz alındığında aslında çok daha az.

Tabii İngiltere atmosfere karbondioksit boca etme konusundaki tarihi liderliği nedeniyle kümülatif emisyonu, yani sanayi devriminden bu yana salınan toplam karbon miktarı anlamında da 76 milyar tonla 5. sırada. Bu nedenle hem iklim adaleti, hem de güncel kirleticilik payı açısından İngiltere’nin iklim eylemine liderlik edeceğini duyurmasının anlamı büyük. Üstelik tarih İngiltere’nin açtığı yoldan başka ülkelerin de gittiğinin sayısız örneğiyle dolu. Bu anlamda Corbyn’in öngörüsü doğru olabilir.

Ancak bütün bu olumlu tabloyu bulandıran ciddi bir sorun var. Bu ilan herhangi bir bağlayıcılık taşımıyor. Parlamento’daki siyasi partiler, yerel seçimler ve ay sonunda yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde, üstelik oylama bile yapmadan acil durum ilan ederken, bu ilanın pratik bir sonucu olup olmayacağı konusunda bir fikir sahibi değillerdi. Kimse de değil. Zaten biraz da bu yüzden bizim için çok önemli olan bu haber, bugün sabah BBC’nin ana haber bültenlerinde kendine kısacık bir yer bile bulamadı. Ana akım medyanın habere (tabii Guardian ve Independent gibi iklim krizine büyük yer ayıran birkaç gazete dışında) önem vermemesi bir şeyler söylüyor olsa gerek.

‘Hasar kontrolü’ stratejisi

Daha da ilginç bir soru, dünyanın en ilerici ve en yeşil politikacısı sayılmayacak Theresa May’in bu kadar radikal görünen bir açıklamaya yol vermesinin arkasındaki siyasi nedenlerin neler olduğu. Bu ilanın sembolik anlamını inkâr etmeyerek ve moral bozmaktan da çekinerek yorumumu paylaşmayı deneyebilirim.

Wall Street Journal’da dün çıkan bir haber, Brexit’i yani İngiltere’yi AB’den ayırmayı beceremeyen May’in, Avrupa Parlamentosu seçimlerinden önce daha fazla oy kaybetmemek için “hasar kontrolü”  stratejisine karar verdiğini bildiriyordu. May, adayların Brexit’ten bahsetmemelerini istemiş. Tabii iki senedir Brexit’le yatıp kalkan İngiltere’de seçmenler, adaylar bahsetmeyince bu basiretsizliği unutur mu bilinmez, ama bu bir seçim stratejisi. May’in hâlâ nasıl Başbakan olarak kalabildiği sorusunun cevabı ise beni aşar. İngiltere politikasını iyi bilenlerden yardım istiyorum.

İşte hasar kontrolü stratejisinin bir parçası bu “iklim şampiyonluğu” denemesi olabilir. İklim değişikliğinin büyük bir kriz olduğunu kabul etmek, üstelik hiçbir şey yapmadan, hiçbir somut politika değişikliğine gitmeden böyle bir şov yapmak herkese oy getirebilir. Tabii sadece Muhafazakârlar değil, bu konuda ne kadar ciddi ve samimi olduğundan her zaman şüphe duyduğum İşçi Partisi için de geçerli bu. Şimdilik oraya girmeyelim. Ama oydan da önemlisi “üzerinde güneş batmayan imparatorluğun” Brexit komedisiyle yerle bir olan itibarını tamir etmek için iklim değişikliği gibi herkesin üzerinde anlaştığı bir konuda yapılacak liderliğin getireceği prestij olabilir. Çocukların ve sokağın çağrısını dinleyen “lider ülke” olarak görünmek az şey değil.

COP 26’ya da aday

Bilindiği gibi iklim ve çevre politikaları “soft power” işlerinin vazgeçilmez silahlarındandır. Türkiye de Kyoto Protokolü’ne taraf olduğu dönemde soft power olmaya oynuyordu ve Kyoto’ya 12 yıl geçtikten sonra nihayet taraf olmasının nedenlerinden bir buydu. Üstelik İngiltere bu yıl bu amaca yönelik bir kumar daha oynuyor. Brexit yüzünden alay konusu olan bir ülke olarak, 2020’de, Paris’ten bu yana yapılacak en önemli iklim zirvesine, yani COP 26’ya aday. İngiltere’nin bu adaylığı çok ciddiye aldığını da biliyoruz. Rakipleri ise İtalya ve Türkiye. Türkiye Paris’e taraf olmadığı için şansı az, ama İtalya bastırıyor. Eğer İngiltere 2020’yi alabilirse Brexit felaketinden sonra zamanında Fransa’da Holland’ın Paris Anlaşması sayesinde elde ettiği, şimdi de Macron’un tepe tepe kullandığı iklim üzerinden soft power liderliğinin birazına ortak olabilir. Mesela bir “Londra Acil Eylem Çağrısı” fena olmaz… Normal zamanda iklim zirvelerinde pek de sesi çıkmayan bir ülke yoksa şimdi neden birden COP’a ev sahipliği yapmak için bu kadar bastırsın? İngiltere’nin iklim değişikliğini acil durum ilan eden ilk ülke olmanın avantajını haziran ayında Bonn’da yapılacak yıl ortası iklim konferansında kullanmaya ve COP 26 ev sahipliğini koparmaya çalışacağına şüphem yok.

Yine de tabii aktivistlerin yapması gereken, arkasındaki siyasi plan ne olursa olsun, bu ilanın lafta kalmasını önlemek ve hükümeti olağanüstü halle uyumlu radikal önlemler almaya zorlamak olmalı. İklim krizini kısa vadede İngiltere’de yapılacak AP seçimlerinin ve (May’in beklenen istifası durumunda yapılacak) olası bir genel seçimin ana gündemi haline getirmek büyük bir kazanım olur.

Acil durum ilanının İngiliz iklim politikalarına nasıl yansıyacağına dair ilk işaretler ise olumlu değil. Hükümete iklim politikaları konusunda tavsiyelerde bulunmakla görevli özerk bir komisyon olan İklim Değişikliği Komitesi, olağanüstü hal ilanının hemen ardından bugün bir açıklama yaptı ve hükümeti 2050’de İngiltere ekonomisini tamamen karbonsuzlaştırmaya, yani 30 yıl içinde emisyonları %100 azaltmaya çağırdı. İngiltere’nin mevcut hedefi 2050’de emisyonlarını 1990’a göre yüzde 80 azaltmak.

Ölmüşüz, ağlayanımız yok

Peki bu mudur?

Bana sorarsanız eğer İngiltere bile emisyonlarını ancak 2050’de sıfırlayacaksa ve bu bize radikal önlem olarak satılacaksa ölmüşüz de ağlayanımız yok demektir. Buna resmen çocukları kandırmak denir. İklim değişikliğini geri dönüşsüz bir felaket olarak tanımlayan bir ülke bu kadar gecikecek bir hedef açıklarsa isyanın büyüğünün patlaması lazım. Şöyle açıklayalım:

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli IPCC, 2018’de yayınladığı 1,5 Derece Özel Raporu’nda küresel sıcaklık artışını 1,5 derecede durdurmak için sera gazı emisyonlarının 2030’a kadar (bugünkü seviyelere göre) %50 azaltılması, 2050’ye kadar da küresel emisyonların sıfırlanması gerektiğini açıkladı. Küresel sıcaklık artışı şu an yüz yıl öncesine göre 1 dereceyi geçtiği, hatta bir ara 1,3 dereceyi bile gördüğü için IPCC’nin bu hesabı aslında (okyanuslardaki latent ısı ve pozitif geri beslemeler hesaba katılırsa) fazlasıyla geniş sayılır. Yani eğer küresel emisyonlar büyük bir hızla düşürülmezse ve 2050’ye doğru çoktan yüzde 80-90 civarında azaltılmış değilse, bu hesap boşa düşer. Bu nedenle de sanayileşmiş ülkeler bu öneriyi kendileri için “kelime anlamıyla” alamazlar. Hele ki şu kadarcık nüfusuyla kümülatif emisyonda dünya beşincisi olan İngiltere hiç alamaz.

İngiltere gibi ülkelerin yapması gereken emisyon eğrisini dike yakın bir açıyla düşürüp 2050’den çok önce (hesabı tam yapmak lazım ama herhalde en geç 2030’larda) sıfırlamak olmalı. 2050’de sıfırlama hesabı Türkiye gibi tarihsel sorumluluğu ve güncel emisyonu dünya ortalamasında olan ülkeler için geçerli olabilir. Belki Çin ve Hindistan için de. Doğru düzgün bir emisyonu olmayan az gelişmiş ülkeler ve ada ülkelerinin ise 2050’lerde az bir emisyon hakkı kalmalıdır, ki zaten bütün bu ülkelerin emisyonlarını toplasanız küresel toplamın yüzde biri etmez.

Nükleer seçeneği dayatma hesabı da mı?

Öte yandan teknik rapora bakıldığında Komite’nin 2050’de elektrik sistemini karbonsuzlaştırmak için yenilenebilir enerji kadar nükleere de güvendiği görülüyor. Hem de mevcudun iki katına yakın yeni nükleer santral yapılacağı öngörülüyor. Bu seçimin yanlış olması, nükleerin tehlikeleri ve radyoaktif atılar vb. bir yana, İngiltere daha eskiyen ve kapanan nükleer reaktörlerini yenileyebilmiş değil. Zaten Japonya ve Kore de İngiltere’deki yeni nükleer santral projelerinden vazgeçti. Mevcut kapasiteyi iki katına çıkarmak nasıl olacak acaba? Yoksa amaçlardan biri de kolay olmayacağı anlaşılan ve kamuoyu desteğini de kaybeden nükleeri yeniden tek seçenek diye dayatmak olmasın!

Bir de tabii İngiltere’nin acil durum ilanının pratik bir sonucu olabilmesi için öncelikle Heatrow havalimanının kapasitesinin yüzde 60 artırılması, Cumbria’da yeni (ve yeniden) bir kömür madeni açılması ve kaya çatlatma (fracking) yoluyla gaz çıkarılması gibi iklim düşmanı projelerin derhal iptal edilmesi, çok hızlı bir karbonsuzlaşma ve yenilenebilir enerji/elektrikli ulaşım planı açıklanması ve en önemlisi de uluslararası iklim müzakerelerinde iklim finansmanı ve kayıp zarar mekanizmaları gibi “iklim borcu” temelindeki mekanizmalarda İngiltere’nin daha önce pek yapmadığı liderlik rolünü üstlenmesi gerekiyor. Aksi takdirde bu ilan kağıt üzerinde kalır. İşin daha kötüsü diğer ülkeleri de frenleyen bir işlev görmeye başlayabilir.

Yine de yeni dalga iklim hareketinin gücünü azımsamamak gerekiyor. Bu kadar kısa sürede dünyanın en muhafazakar parlamentolarından birine bu kadar radikal bir açıklama yaptırmayı başaran aktivistler, bu açıklamanın kağıt üzerinde kalmasını önleyeceklerdir. Böyle bir laf ağızdan bir kez çıktı mı, bunu geri almak bu kadar kararlı bir hareketin varlığında kolay değil. O yüzden göbeğinden BP gibi petrol şirketlerine bağlı İngiliz politikacılarına değil, sokağın gücüne inanalım derim.

(Ümit Şahin- Yeşil Gazete)