Bir bonobo, bir ateist, bir vegan – Ahmet Batal

Hayır bu yazıda bir bonobo, bir ateist ve bir vegan arasında geçen bir fıkra anlatılmayacak. Sadece Frans De Waal’ın “Bonobo ve Ateist” (1) kitabından vegan bakış açsısıyla devşirdiğim çıkarımları sizlerle paylaşmak istedim.

Waal, “Bonobo ve Ateist” kitabında ahlakın kökenini araştırıyor. Vahşi hayvan doğamızı toplumsal yaşama geçince dinlerin ve medeniyetin ürettiği ahlaki kavramlarla dizginlediğimizi savunan eski “insan doğasında kötüdür” bakış açısını reddediyor. Aksine ahlakın da evrimin bir ürünü olduğunu, dinlerin ve toplumların insanın içinde var olan bu ahlaki altyapıyı alıp ona anlam katmak ya da biçimlendirmekten öteye gitmediğini savunuyor. Ahlak evrimin ürünüdür, dinlerin değil. Ve ahlak sadece insana özgü değildir birçok hayvanda en azından bütün memelilerde vardır diyor.

Neden memeliler? Çünkü memeliler yumurtlayıp yavrularını kendi hallerine bırakmazlar. Doğurmak ve uzun süre ona göz kulak olmak zorundadırlar. Çocuklarını bir uzuvlarıymış gibi kendilerinin devamı olarak görürler ve onlara bakarlar. Bu da empati (bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek) ve sempatiyi (başkasının karşılaştığı kötü bir durumda onunla üzülebilmek, acısını paylaşmak, acıyı gidermeye çalışmak) doğuran şeydir. Empati ve sempati de ahlakın özünü teşkil eden temel kavramlardır.

Waal kitabında maymunlar, filler, fareler gibi birçok hayvandan o kadar çok empati ve sempati örneği veriyor ki hayvanların bu ortak özelliğini sadece kendimize mal etmemizin düpedüz ahlak hırsızlığı olduğunu düşünmeye başladım. Herkesin bir aslanın yavru bir geyiği diğer aslanlardan koruduğu ya da bir çitanın annesini öldürdüğü için öksüz kalan yavru maymunun bakımını üstlendiği videoları izlemesi lazım. Kedi evlat edinen goril, yavru ayı emziren tilki yada timsahın elinden bir antilopu kurtarıp onu hayata döndürmeye çalışan hipopotam gibi pek çok farklı örnekler de mevcut.

Bizim bir aslandan, tilkiden, hipopotamdan neyimiz eksik? Neden merhamet kanatlarımızı bütün hayvanlara açamıyoruz? Neden bazı hayvanlar o kadar bizden de diğer hayvanlar o kadar öteki? Dürüst olmak lazım. Tüm hayvanlarda “öteki” kavramı var ve her ne kadar yukarıda türler arası empati ve sempati örneği vermiş olsam da hayvanların empati kurarken ya da sempati gösterirken kendinden olanı “öteki”nden kayırdığı bir gerçek. Ve bu bilinçli bir seçim de değil, tamamen içsel.

Waal kitabında esnemeyi örnek veriyor. Bilim insanları tıpkı bizdeki gibi diğer pirimatların da esneyen birini gördüklerinde kendilerinin de esnemeye başladıklarını fark etmiş. Fakat önemli bir ayrım var. Esneyen kişiyle bağları ne kadar zayıfsa kendilerinin esneme ihtimalleri de o kadar düşük oluyor ve aynı şey insanlar için de geçerli. Esneme gibi duygulardan bağımsız bir eylemde bile bize yakın olanı kayırıyor uzak olanı ayırıyorsak, başkasının acısını paylaşma, onu dert edinme gibi hislerimizde ne kadar ayrımcı olabileceğimizi varın siz düşünün.

Yine Bonobo ve Ateist’ten bir örnek: Mesela yapılan bir deneyde insanların kendi futbol takımlarının taraftarlarına elektirik verilince rahatsız oldukları fakat başka takımdan birine verilen elektrikten keyif bile alabildikleri keşfedilmiş. Empati ve sempatide “öteki” ayrımı var. Evrimsel olarak var. Demek ki evrimsel olarak bir faydası da olmalı. Benim aklıma çeşitli makul sebepler gelmiyor değil. Mesela toplumun çıkarı, bireyin işlevselliği, rekabetin ve avlanmanın mecburiyeti gibi şeyler ötekileştirmeyi desteklemiş olabilir. Birine empati duymak ya da sempati göstermek bireyin çıkarına olmayabilir ama primatlar gibi birçok sosyal hayvanda topluluğun çıkarınadır. Ben kendi hayatıma mal olsa bile başkasının yavrusunun hayatını kurtarabilirim. Ben ölürüm ama topluluğun daha genç bireyi böylece yaşamış olur. Ama başka bir tür için hayatımı ortaya koymanın benim türümün genlerini yaşatmaya katkısı pek yoktur. O yüzden kendi topluluğumdan birine empati göstermek başka bir topluluktan birine empati göstermekten evrimsel açıdan yeğdir.

Diğer bir nokta, paylaştığımız acı bizi de mutsuz eder. Acı çekene ilgi göstermek zaman gerektirir. Tüm dünyanın yükünü omuzlarımızda taşıyamayacağımız ve her yere yetişemeyeceğimiz için empati ve sempatide bize yakın olanı kayırır uzak olana karşı daha hissizleşiriz. Ayrıca evrimsel olarak doğal rakiplerimiz ya da avlarımız varsa bunlara karşı empati göstermek de işimize gelmeyebilir.

Yani evrimsel olarak “öteki” ve ötekine karşı hissizlik var. Ama bu “öteki”nin beridekinden daha değersiz olmasından kaynaklanmıyor, sadece empatinin ekonomik ve stratejik kısıntıya gitme mecburiyeti yüzünden bu etiketleme ve etikete göre muamele oluşmuş. Neden kediyi köpeği önemseyip ineğe koyuna hissizleştiğimizi kedi-köpekle, inek-koyunun farkları üzerinden (sanki bin yıllar önce birileri oturup bu hayvanları kıyaslamış ve hangisini yiyip hangisini seveceğimize karar vermişler gibi) açıklamaya çalışmanın bir anlamı yok. Çünkü öteki kavramının ötekinin özellikleriyle bir alakası yok, ötekine karşı hissiziz çünkü öteki toplumumuzun bir parçası değil.

Peki bu “ötekileştirmenin” topluma hiç mi zararı yok? Evrimin geliştirdiği her şeyde bir fayda zarar dengesi var. 34 yerine 32 dişimiz var çünkü ekstra iki dişin çiğnememize sağlayacağı katkı, onu oluşturmak, sağlam tutmak ve ona çenemizde yer açmak için yapacağımız masraftan daha az. Belki eskiden durumlar farklıydı ve yemekleri pişiremediğimiz dönemlerde fazladan diş daha avantajlıydı ama artık değil ki bu sebepten yirmilik dişlerimiz körelmeye başlamıştır. Bunun gibi “ötekileştirme”nin topluma katkılarının yanında bazı masrafları da olmalı. Hatta insan örneğinde şartların da değişmesiyle ötekileştirmenin masrafının daha da arttığını düşünmekteyim.

Primatlar ya da eski insanlar gibi kabile hayatı yaşadığımızı düşünelim. Kabile içinde birbirimize empati duyuyoruz, birbirimize yardımcı oluyor, gözetiyor, kolluyoruz. Bu topluluktaki ortalama bir birey “iyidir”diyebiliriz. Fakat bizi bir hafta doyurmaya yetecek bir avla karşılaştığımızda ya da bize tehdit oluşturan başka bir kabileyle karşı karşıya geldiğimizde saldırı, savunma gibi şiddet içeren eylemleri topluluktaki ortalama bireylerin rahatlıkla yapabilmesi topluluğun devamlılığı açısından önemli olabilir. Bu da iyi bireylerin bile ötekine şiddet uygulayabilmesini gerektirir. Ötekine karşı hissizlik bu noktada topluluğa faydalıdır.

Oysa insanlık olarak artık kabile yaşamından çıktık; şehirler, ülkeler kurduk; hatta ülkeler arasındaki sınırları da kaldırmaya çalışıyoruz. Artık topluluğumuz beş on kişi değil dünyada yaşayan tüm insanlar. Artık topluluğun menfaati demek insanlığın menfaati demek. Ve bu topluluğumuz içinde ortalama bir grubun başka bir grubu öteki görüp onla empati kuramaması ve bu nedenle çıkarlarına göre ona yeri geldiğinde saldırabilmesi, zulmedebilmesi elbette topluluğumuzun çıkarına olamaz.

Bugün mesela hüzünlü bir şarkıda duygulanıp ağlayabilen sıradan bir insanın kendi ülkesindeki azınlıkların gördüğü zulüm ve şiddet karşısında gösterdiği tepkisizlik hatta destek korkunçtur. Korkunçtur çünkü bu tepkisizliği hatta desteği gösteren insanlar sıradan insanlardır, “canavar” değil. Ortada bir zulüm vardır ama canavar yoktur. Daha doğrusu canavar zulmü yapan değil içindeki ötekileştirme mekanizmasıdır. Ötekileştime sayesinde şiddet toplumda azınlık bir psikopat grubunun yapabileceği bir şey olmaktan çıkıp sıradan insanlardan oluşan kitlelerin uygulayabileceği bir eyleme dönüşür. Şiddet toplumda kendine tutunabilecek bir dal ararken ötekileştirme ona içinde daldan dala gezebileceği koskoca bir orman verir.

Buradaki en temel nokta ötekileştirmenin sıradan bireye verdiği zulmetme, zulme refleks göstermeme kapasitesi. Şiddet görüp, işkence görüp bunun intikamını almak için saldıracak bir canavar bulamamak kadar kötü bir şey olamaz herhalde. Ama maalesef bir çok olayda karşısına geçip yüzüne yumruğu atabileceğimiz bir canavar yok. Daha korkuncu baktığımızda göreceğimiz şey bizi ötekileştirmiş sıradan insanlar. Sıradan, evine ekmek götüren, çoluğu çocuğu olan, duygulu insanlar bize bu ızdırabı çektiren. Ve biz, evet biz, sıradan, evine ekmek götüren, çoluğu çocuğu olan, duygulu iyi insanlar olan bizler hayvanların, insanların çektiği bu ızdırapta bu zulümlerde birinci derece sorumluyuz.

Kendimize bakıp biz iyiyiz, o yüzden yaptığımız şey kötü olamaz diyoruz. İşte canavar da tam burada yaşıyor, bu cümlede. Biz yaptığımız eylemde kendimizi kötü hissetmiyoruz diye yaptığımız şey başkaları için bir felaket olmaktan çıkmıyor. Kendimizi kötü hissetmiyoruz çünkü ötekileştirme canavarı gözümüzü kör, kulaklarımızı sağır, hislerimizi felç ediyor. Yoksa bıçağımızın ucunda akan kan yine kırmızı ve feryat edenler rol gereği değil yine acıdan feryat ediyor.

Ötekileştirme canavarı sadece ekmeğimize yağ sürmüyor, bir yandan kuyumuzu da kazıyor. Hayvanlar ne de olsa toplumumuzun bir parçası değil onları ötekileştirmeye devam etmenin bize bir zararı olmaz demek doğru değil. Çünkü ötekileştirme bir benimsendi mi sınırları öyle muğlaklaşıyor ki sabit bir yerde durmuyor, toplumun içine de sızıyor. Yeri geliyor azınlıklar, yeri geliyor kadınlar ötekine dönüşüyor. “Yahudiler ve köpekler giremez” deki köpekler ya da “sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” cümlesindeki sıpa hiç de tesadüf değil.

İnsanların bir gurubu hor görebilmek onu değersizleştirebilmek için beyinlerinde onlara özel bir alan, bir kategori açmasını beklemek insan beyninden çok şey beklemek olurdu. Neyse ki zaten çocukluğumuzdan beri bizlere belletilmiş koskoca bir öteki sınıfı, hayvanlar alemi, imdadımıza yetişiyor. Beynimizde kapı kapı dolaşan empati bu değersizleştirmek istediğimiz insanlarla karşılaşmasın diye, onları empatinin beynimizde kapısına hiç uğramadığını bildiğimiz hayvanlar aleminin içine atıyoruz.

Oysa baştan beri beynimizde hayvanlar alemi gibi empati ve sempatinin pek uğramadığı herhangi bir alan olmasaydı bir gurubu değersizleştirmek için onlara beynimizde kuytu bir yer açmak gibi son derece yaratıcı bir eylemi o kadar da kolay yapamayacak, öyle kolayca değersizleştiremediğimiz bu insanlara da doğal olarak böyle kolayca zulmedemeyecektik. Hayvana kolayca zulmedebilmek insana kolayca zulmetmenin kapısını açıyor. Yani şiddeti sıradanlaştıran ve kitlelerin kullanımına sunan ötekileştirmeyle mücadele hayvanlarla empati kurabilmekle başlıyor.

Ve bu konuda hiç de umutsuz olmak zorunda değiliz.Baştaki örneklerde belirttiğim gibi bir aslan, bir çita bile içindeki empati kurma becerisini doğal avı olan bir hayvanı koruyacak kadar artırabiliyor,evrimsel olarak çıkış noktası ne kadar kısıtlı olursa olsun empatinin bu evrenselleşmeye doğru giden potansiyelini kullanabiliyor. Biz insanlar bunu neden yapamayalım?

Waal’ın kitabında esnemeyle ilgili satırları okurken ironik bir deneyim yaşadım aslında. Birinin esnemesinin bizde de etki yaratmasının o kişiye olan yakınlığımızla orantılı olduğu ile ilgili satırları okurken kendimi tutamayıp esnedim. Eminim birçoğunuz da bu satırları okurken esnemiştir. Yani artık insan olarak biriyle empati kurabilmek için onu illa görmemiz, ona bir yakınlık duymamız da gerekmiyor. İçimizde empatinin potansiyeli öyle yüksek ki, kavramlardan, olaylardan bahsedilmesi bile empati kurmamızı tetikleyebiliyor. Hayvanlarla empati kurabilmek için onları illaki sevmemize, kendimize yakın hissetmemize, çektikleri acıları illaki gözlerimizle görmemize gerek yok. Yavru bir domuzun iğdiş edilirken attığı çığlıkları, bir kuzunun bıçak altındaki çırpınışlarını düşünerek bile o acıları içimizde duyabiliriz. Buna potansiyelimiz var, içimizdeki empati bu kadar güçlü.

  • Bonobo ve Ateist Pirimatlar Arasında İnsanı Aramak, Frans De Wall, Metis Yalınları, 2013.

.

Ahmet Batal