[Kırsal Günlükleri] Bireysel değil toplumsal bağımsızlık – Melih Aşanlı

Kendimi bildim bileli, yazıyor ve çiziyorum. Bu ihtiyacım çocuk yaşlarda başladı. Üniversite döneminde pekişti, olgunlaştı. Genellikle bir eylemin sürekli tekrarlanmasından beklenen sonuç, eylemin kolaylaşması, ezbere dayalı bir hal alması ve yoruculuğunun azalması şeklindedir.

Fakat tasarım ve düşünce üretiminde hal böyle değildir. Leke, malzeme veya alfabe, araçların farklılıkları sonucu değişmezler. Son birkaç senedir,  sıklıkla karşılaştığım ve beni zorlayıcı bu farkındalık sanırım sadece belirli meslekler için geçerli. Kabaca düşünce üretiminin altında toplanabilecek bu kümedeki eylemler, süreç içerisinde eylem sahibini oldukça zorluyorlar.

Kalemimin ucundan çıkan her ne ise, gerekliliğini sorgulamak, faydasını tartmak, anlatım biçimini eleştirmek her geçen gün yazılmış ve yayınlanmamış bir sürü yazımın olmasına sebep olmakta. Çizimlerim için de durum farklı değil elbet. Orada konuya dâhil olan üçüncü kişilerin varlığı durumu daha da karmaşık hale getiriyor hatta.

Kırsalda neler yaptığımı anlatmak, bir günlük tutmaktan öteye geçmeyecek ise paylaşımın manasızlaşması tehlikesini aklıma getiriyor ve bu durumda her yazdığımı burada paylaşmamama sonucunu doğuruyor.

Son yazımda karda parçalanan araç zincirimin beni yolda bırakması, su borularımın yalıtımını kemirip sistemin donmasını sağlayan çatımdaki gelincikler, bir gün içinde defalarca arabayı kardan kurtarıp 3 km yolu 3 saatte kat etmek, hayatımda ilk kez beni hazırlıksız yakalayan tipi yüzünden ormanda yolumu kaybetmemden bahsetmiştim. Değerlendirme süzgecime takılı kaldığından yazıyı paylaşmadım.

Yine aynı son yazımda tüm bu olanlarla birlikte bana akıl verenlerden bıkkınlığımı yazdım. Malum akıl verenimiz bol bir ülkede yaşıyoruz. Benim toprağımda bir şeyin olmayacağından, arazimin sürülmesi gerekliliğine, sondaj ile su derdinden kurtulmam gerekliliğinden, arazimi butik otele çevirip parayı vurabileceğime, çocuğumu düşünüp bir ara şehre dönüş planı yapmamın zamanımın gelmesine, her iş toplantımda fantezileri üzerinden bana yapmam gerekenleri anlatanlara, danışmanlık için bana para ödeyip parasını veriyorum o zaman aklı da ben vermeliyim diyenlere kadar güzel bir seçki ile doldurduğum yakınma yazımın da bir faydası olmadığına karar verdim. O da sınavı geçemedi. Birilerinden yakınmak, sıkça önümüze konan temcit pilavlarından birini tekrar sofraya çıkarmak gibi geliyor çünkü.

Herhalde meslek hayatımda 18 yılı dolduruyorum şu sıralar. Bu 18 yıllık kişisel serüvende, konum ile genellikle alakalı ama bazen de alakasız birçok alanda çalışmışlığım var. Sahne dekor ve tasarımından sanat yönetmenliğine; restorasyonlardan dekorasyonlara; tasarım ve stratejiden danışmanlığa kadar yıllar geçtikçe benimle beraber şekillenen bir meslek hayatım olduğu için kendimi şanslı hissediyorum.  

Bu süre zarfında meslek ve kariyer üzerine de oldukça deneyim sahibi olduğum su götürmez bir gerçek. Eğitim ve söyleşilerimde özellikle gençler ile bir araya geldiğimde sıklıkla üzerinde durulmayan bir kariyer hesaplaması olduğunu görüyorum.

Başarılı bir iş yaşamı başlığı altında mesleğin kişinin yaşantısının tamamını kapladığı pek anlatılmıyor. Her hangi bir meslekte ilerlemek demek, o mesleğin kişinin yaşamı ile hemhal olabilme başarısı ile tanımlanabilir ancak. Meslek sahibi olmamız için ödediğimiz bedeller listesinde genellikle sınavlar, sabahlanarak bitirilen ödevler, katlanmak zorunda olduğumuz öğretim elemanları ve sonrasında mesai saatlerinin trafik çilesi, şef, patron veya müdür kaprisleri, bitmeyen ve yetiştirilmesi gereken evrak veya diğer işler ile dolu olduğunu görürüz.

Bunlar meslek yaşantısında ödenmesi gereken bedellerin sadece yarısını oluştururlar. Bir meslek demek, o mesleği icra edenlerden oluşan bir cemiyet demektir. Kişinin genellikle sadece çalışarak ve emek vererek üstesinden gelemeyeceği kısım da bu cemiyet ile başlar. Çünkü sosyalleşme kriterlerinin matematik denklemleri ile üstesinden gelemeyebiliriz çoğu zaman. Bu sebeple öğrenciler ile buluşmalarımızda onlara genellikle mesleklerini değil, yaşamak istedikleri cemiyetleri seçmelerinin doğru olacağını söylüyorum. Çünkü mesleği seçmenin, yaşam alanımızı seçmek olması gerçeği gibi, yaşam alanımızı seçmek de uğraşmamız gereken iş kollarını seçmek demektir. Bana böyle bir bilgi verildiğini hatırlamıyorum. Günümüzde de hala böyle bir bilgiye pek yer verilmiyor sanırım.

Bir yaşam, o yaşamı yaşayan komşulardan bağımsız düşünülemez. Bütüncül ve sürdürülebilir kavramların, ekolojinin temel dayanaklarından birisi de bu kolektif durumdur. Meslekler ve seçtiğimiz yaşamlar için de durum farklı değildir. Yaşamak için seçilen yolda ödenmesi gereken bedeller ve verilmesi gereken emekler listesinde seçtiğimiz yaşam parçasını seçen diğer kişiler ile olan ilişkiler ağını da dahil etmek kritik bir önem taşır.

Sanat camiası, dağcılar, tasarımcı dünyası, Cihangir tayfası, reklamcı mekanı, Moda mahallesi, çevreci, gezici, ekolojik camia, permakültürcü,  benim yaşamsal deneyimlerimin bir çıktısı olan örneklerdir. Kişiye özel bir çok camia listesinin bahsettiğim konunun sağlamasını yaptığını düşünüyorum. Doktorlar, mühendisler,Galatasaray mezunları … Listeyi hepimiz kendi deneyimlerimiz ile kolaylıkla hazırlayabiliriz.

Bir camianın içinde var olma becerisi, görece yaşamı konforlu hale getiren güvenlik çemberlerinden biridir. Bilinir olmak, dinlenir olmak, başarılı olmak, bahsi geçen var olunan camia içinde geçerlidir. Bu sebeple ticaret odaları, meslek komiteleri, mezunlar dernekleri vb. oluşumlar insanların güvenlik ve konfor çemberleri oluşturmadaki niyetimizi ortaya çıkarmaktadır.

Bir camiada var olmak, yazılı olmayan kurallara tabi olmay gerektiren, bir dizi eylemi ve söylemi içinde barındırır. Eğer birilerinin akıl verme durumuna maruz kalınmak istenmiyorsa eylem ve söylem birliğinden dışarıya çıkmamak önemlidir. Bu sebep ile bir meslek ve yaşam seçmek, aslında para kazanacağımız meşgalemizi seçmek demek değildir. Nasıl ve kimler ile yaşayacağımızı seçmektir çoğu zaman.

Buraya kadar bir sıkıntı yok. Seçimler yapılıp yaşamlar sürebilir elbet. Fakat seçimini seçilebilecekler listesinden yapmak istemediğinizde büyük bir sorun ile karşılaşırsınız. Oy kullanmaktaki basiretsizlik ve özensizliğimizin tüm seçimlerimize sirayet etmiş durumda olduğunu görüyorum. Mührü bastığımız kutucuğun kapsadığı ne var ise bizden kabul etmemiz ve onaylamamız beklenir. Bir kısmını reddetmek hoş karşılanmaz. Eylem ve söylem birliği tam sadakat ile tüm seçmenlerden beklenmektedir. Oysa doğa böyle değildir. Dayatma ve sınırlama doğada bireyin kendi tercihleri ve sınırları ile alakalıdır.

İşin ilginç ve kaotik yanı doğanın böyle olmadığını savunanların da benzer bir alışkanlık içinde olmalarıdır. Kırsalın belirli paketleri vardır. Nasıl ki bir dönem (şu anı bilemiyorum) Starbucks’ta, chaitea latte içip New Balance ayakkabı giymek gibi art direktör paketi vardı ise aynı durumun benzeri doğanın ortasında da geçerlidir. Hayvan beslemeyen kırsal göçmen olmayacağı, ürün üretmenin hissettirilen zorunluluğu, kendi evini yapma becerisinin herkesten beklenmesi, malzeme seçiminde tuğla ve beton kullananların ötelenmesi, ekolojik camianın sözde eylem ve söylemlerinin dışında kalmaktadır.

Tarlayı sürmemek, gölge yapan ağacı kesmemek, tarımsal zehirleri kullanmamak gibi kırsalda yaşayan diğer camianın eylem ve söylemlerinin dışında kalmak da başka bir taraftır. Hal böyle olduğunda şehirlisi, köylüsü, ekolojiği, sanayicisi, meslek erbabı, akrabası, anası babası danası, bize birçok çember ile gelirler ve beklentileri genellikle değişmez.  Ben bu çemberleri hula hop’a benzetirim. Bence karar boynumuzdan geçirilmiş hula hopları yere düşürmeden ne kadar soytarılık yapmak isteyeceğimiz kararıdır. Çünkü sürdürdüğümüz eylemi benimseriz ve benimsediklerimizi karşımızdakine dikta ederiz.

Özgürlük, kilometrelerce yol kat ederek ulaştığımız kırsalımızda, dağın zirvesinde ya da şehrin göbeğinde olmakla alakalı değildir. Karşımızdakini ne kadar özgür bırakabildiğimiz ile alakalı zihinsel bir eylemdir. Genel kanının aksine bizim için değil diğeri için eylem gerektirir özgürlük. Doğa gibi bütüncüldür. Bu sebeple bireysel bağımsızlık yoktur. Toplumsal bağımsızlık vardır.

Sevgiyle Kalın.

.

Melih Aşanlı