[Katowice’den Notlar 4] Neden çok geç ve çok yavaşız? Neden acilen harekete geçmeliyiz? Temel derslerle, basit gerçekler

İklim konferanslarında son 10 yıldır gözle görülür bir ilerleme var. Katowice aslında inişli çıkışlı bir gidişatın olumlu yöndeki adımlarından biri bile denebilir. Bu yargımın nedeni iklim müzakereleri zemininde 10 yıl önce olmayan araçlara sahip olmamız: IPCC’nin son raporundan sonra bu yıl en nihayet 1,5 derece hedefinin resmen tanınmış olması, Paris Anlaşması, herkes konuşmasa da norm haline gelmeye başlayan hak temelli müzakere dili, Kayıp ve Zarar Mekanizması, Yeşil İklim Fonu vb. mekanizmalar. Kyoto Protokolü döneminde bunların hiçbiri olmadığı gibi, esneklik mekanizmaları gibi oyalama yöntemleri daha belirleyici durumdaydı. Her ne kadar mimarisi hayli sorunlu olsa da Paris Anlaşması daha iyi bir iklim rejimi kurmaya başladı.

Ancak madalyonun bu olumlu yüzünün arkasında müthiş bir sorun var: Bu gelişmeler çok geç ve çok yavaş yaşanıyor. Müzakerelerin her aşamasında devletlerin koyduğu yetersiz hatta gülünç hedefler, geriye atılan adımlar, başa sarmalar, konu dışına çıkmalar, laf kalabalığı, ilkelere ve anlaşmanın ruhuna aykırı dayatmalar ve yalan, dolan nedeniyle süreç o kadar yavaş ve hasarlı ilerliyor ki, ancak 10 yıllık döneme uzaktan baktığınızda biraz olumlu konuşabiliyorsunuz, günübirlik gelişmelerden umuda kapılmak ise neredeyse imkânsız. İşte bu nedenle yapılanların çok geç ve çok yavaş olduğunu bilimsel olarak kanıtlayan çalışmalar ve raporlar her yıl COP’lar sırasında büyük ses getiriyor. Konferans kapsamında bilim insanları, uluslararası kuruluşlar ve sivil toplum temsilcileri tarafından çok sert, çok ciddi uyarılar yapılıyor. Ancak devletlerin sözcüsü olan müzakereciler idmanlı oldukları için bu uyarılara kulaklarını tıkamayı başarıyorlar.

Katowice’ye de iki önemli rapor ve birkaç bilimsel araştırma damgasını vurdu. Araştırmaların en önemlisi Tyndall Center’dan Corinne Le Quéré’in başını çektiği seksene yakın bilim insanından oluşan bir ekibin yayınladığı 2018 Küresel Karbon Bütçesi. Raporlardan biri daha önce de sözünü ettiğimiz IPCC’nin 2 ay önce yayınlanan 1,5 derece özel raporu, diğeri ise Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın 2010’dan bu yana her yıl güncelleyerek ve geliştirerek yayınladığı çok yeni Emisyon Açığı Raporu. Son ikisi resmi raporlar. Bu iki raporu ve karbon bütçesi çalışmasını bir arada ele alarak neden çok geç kalıyoruz, neden sürekli durumun acil olduğu çağrıları yapılıyor, anlatmaya çalışacağım.

Bu arada, bir kez daha bu kadar detaylı anlatmaya çalışmam şundan: Sanki iklim hareketinin içinde olan ve bu alanda çalışan, müzakereleri izleyen bizler, duruma dikkat çekmek için sürekli alarm zilleri çalıyoruz, en kötümser tahminleri dile getiriyoruz, felaket haberciliği yapıyoruz sanılıyor. En yakın arkadaşlarımızdan bile sürekli bu yorumları duyuyoruz. Oysa takip edip aktardığımız uyarılar Birleşmiş Milletler şemsiyesi altındaki uluslararası kurumların, bütün ülkelerin kılavuz olarak kabul etmek zorunda oldukları resmi raporlarından kaynaklanıyor. Tek tek bilimcilerin üniversitelerde yaptıkları araştırmalarından bahsetmiyoruz. Kötümser olmak gibi bir tercihimiz olmadığı gibi bu uyarılar sanıldığı gibi durumun aciliyetini abartmayı sağlayacak yayınlar seçilerek de yapılmıyor. Öyle olsaydı IPCC, UNEP veya Tyndall Center’dan daha radikal kurumlar ve yazarlar bulmak mümkün.

Küresel toplam karbon salımı yeninden artışa geçti

Küresel karbon bütçesi araştırması 2018’de küresel karbon dioksit emisyonlarındaki artışın hızlandığını ortaya koydu. Bu şu demek: Dünyadaki bütün ülkeler kömür, petrol, doğal gaz (ve ormanları) yakarak ve diğer yapıp ettikleriyle her yıl atmosfere milyarlarca ton sera gazı boca ediyorlar. Bu gazların yaklaşık dörtte üçü karbon dioksit. Bu araştırma diğer sera gazlarına değil ama sera gazlarının büyük kısmını oluşturan karbon dioksitin ne miktarda salındığına bakıyor. 2014-2016 arası her yıl aşağı yukarı aynı miktarda sera gazı salınıyordu, yani artış duraklamış gibiydi. Oysa geçen sene artış tekrar başladı ve 2017’de 2016’ya göre yüzde 1,6 artış görüldü. Araştırmaya göre bu yıl artış daha da hızlanmış ve 2018’de 2017’ye göre yüzde 2,7 daha fazla karbondioksiti atmosfere salmışız.

Bu yayında yer alan aşağıdaki grafik çok açıklayıcı.

Üst kısımda 1900-2020 arasında atmosfere salınan karbon dioksit miktarındaki artış görünüyor. Gri kısım fosil yakıtların yakılmasından, sarımsı olan alan ormansızlaşmadan kaynaklanan salımlar. Alt kısımda bu salınan karbondioksitin yeryüzü sisteminin hangi kısımlarında biriktiği görünüyor. Turkuaz alan okyanuslar, yeşil alan toprak, bitkiler, ormanlar. Yirminci yüzyılda, 1980’lere kadar insanlar havaya daha fazla karbondioksit saldıkça, okyanuslar ve ormanlar daha fazla karbon tutarak dengelemeye çalışmışlar. Ancak son 30-40 yıldır, salımlar o kadar hızlı artmış durumda ki, okyanus ve bitkilerin karbon tutma kapasitesi daha fazla artamıyor ve en alttaki mavi alanda, yani atmosferde biriken karbondioksit miktarı giderek fazlalaşıyor. Araştırmada atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun 2017’de ortalama milyonda 405 parçacığa (ppm) ulaştığı belirtilmiş. Bu yıl ise bu ortalama 408 ppm civarında olacak; en yüksek düzeyin geçen Mayıs’ta 412 ppm’i bulduğunu hatırlarsınız. Atmosferdeki bu karbondioksit yoğunluğu son 3 milyon yılın en yüksek düzeyi. Yakın geçmişle karşılaştırırsak, 19. yüzyılda 270-280 ppm civarındaydı.

Hindistan, Çin, ABD

Bu yılki salımlardaki yüzde 2,7’lik artış en çok hangi ülkelerden kaynaklanıyor derseniz, birinci sırada Hindistan (yüzde 6,3 artış), ikinci sırada Çin (yüzde 4,7 artış), üçüncü sırada ABD (yüzde 2,5 artış) geliyor. ABD bir ara düşüşe geçmişti, ama tekrar artmaya başlamış durumda. Trump etkisi! Türkiye’nin de aralarında bulunduğu çoğu hızlı büyüyen veya gelişmekte olan diğer ülkelerin salımlarındaki artış yüzde 1,8. Avrupa Birliği toplam salımlarını biraz (yüzde 0,7) düşürmüş, ama bu da bir zamanların iklim şampiyonu AB için çok düşük bir azaltım. Toplama etki edemiyor.

UNEP’in Emisyon Açığı Raporu bu artışın nasıl vahim bir durum olduğunu net rakamlarla ortaya koyuyor. Ama buna geçmeden IPCC’nin 1,5 derece Özel Raporu’nun önümüze koyduğu görevi net bir şekilde özetleyelim.

1,5 derece neden önemli?

Şu anda 1 derece olan küresel ısınma 2 dereceye çıkarsa bütün mercan yatakları ölüyor, Kuzey Kutbu’ndaki ve Alplerin tepelerindeki buzullar tamamen eriyor, deniz seviyeleri en az 1 metre yükseliyor. Dünyayı 2 dereceden de fazla ısıtırsak Grönland ve önce Batı sonra Doğu Antarktika buzulları eriyor, okyanus iyice asitleniyor, Amazon yağmur ormanları ve Boreal ormanlar yok oluyor, Gulf Stream akıntısı duruyor, Sibirya’daki donmuş toprak eriyor. Bunlar tabii gezegen ölçeğindeki etkiler. Buna iklim değişikliğinin çığırından çıkması deniyor ve bu yüzyıl sonuna kadar saydığım en kötü olasılıkların hepsi olabilir. 2 derecede olacak etkiler için ise salım artışı sürerse en fazla 30 yıl var. Bu gezegen ölçeğindeki etkilerin toplumlarda ve ekosistemlerdeki etkilerini siz hesap edin.

İşte bunlardan kaçınmanın tek yolu ısınmayı 1,5 dereceye gelmeden durdurmak. IPCC raporu bunun hâlâ mümkün olduğunu söylüyor ve formülünü veriyor: Küresel sera gazı salımlarını 2030’a kadar yarı yarıya azaltmak ve 2050’de net sıfıra indirmek (yani okyanusların ve bitkilerin emebileceğinden fazlasını salmamak.) Bu formülün daha kolay akılda kalanı şu: Her 10 yıl toplam salımları yarıya indirmek. Yani 2030’da 2020’nin yarısına, 2040’da 2030’un yarısına, 2050’de 2040’ın yarısına indirirseniz, 2050’de 5-6 milyar ton sera gazına inmiş oluyorsunuz, ki bu da net sıfır demek.

Şimdi UNEP raporuna bakalım ve bu yolun neresinde olduğumuzu görelim.

Emisyon açığı 2030’da 32 milyar ton olacak!

Eğer şu anki artış sürerse, 2030’da küresel toplam sera gazı emisyonu 65 milyar tona çıkıyor. Bu düzey 1970’de 30 milyar tondan, 1990’da 35 milyar tondan, 2010’da 50 milyar tondan azdı. Eğer Kyoto Protokolü’nün ikinci döneminde verilen 2020 öncesi taahhütler yerine getirilirse 2030’da yine bugüne göre artmış olacak, ama hiçbir şey yapmamaya kıyasla 6 milyar ton az gerçekleşecek (59 milyar ton.) Peki Paris’te verilen sözler tutulursa? Eğer koşulsuz sözler tutulursa 2030’da yine bugüne göre artmış bir düzeyle karşı karşıya kalacağız: 56 milyar ton. Koşullu-koşulsuz bütün sözler tutulur ise (ki bu çok zor, çünkü gelişmekte olan ülkelerin yeterince finans ve teknoloji yardımı almasına bağlı), ancak o zaman küresel salımlar bugünkü seviyesinde (53 milyar ton) sabit kalıyor. Yani hâlâ düşüş yok! Bütün ülkeler, Paris’te verdikleri her sözü sonuna kadar tutsalar bile!

Oysa rapora göre ısınmayı 2 derecenin altında tutmak için 2030’da toplam 40 milyar tondan fazla sera gazı salmamamız gerekiyor. Yani bugünkünden 13 milyar ton daha az. Yaklaşık olarak 1990’ların ikinci yarısındaki miktarlara geri dönmek demek bu. Eğer ısınmayı 1,8 derecenin altında tutmak istiyorsanız 2030’da 34 milyar tona inmeniz gerekiyor, yani 1990 düzeyine. Eğer yapılması gerekeni yapıp küresel ısınmayı 1,5 dereceye gelmeden durduracaksak 2030’da 24 milyar tona düşmüş olmamız lazım. Bu da bugünkü düzeyin yarısından az (Burada IPCC raporundakinden biraz daha fazla çıkmış).

İşte bu hesaba göre yapılması gereken azaltımla söz verilen azaltım hedefi arasındaki farka emisyon açığı deniyor. 1,5 derece hedefine ulaşma yolunda Paris hedeflerinin 2030’da yarattığı açık 32 milyar ton! Bu devasa açığı kapatmak için hemen bugün emisyonları çok radikal biçimde azaltmaya başlamak zorundayız: Yılda yüzde 3,5 oranında hem de!

İşte bu yüzden Paris hedeflerinin çok yetersiz olduğu, bu hedefler tutturulsa bile dünyayı 3,3 derece ısıtacağımızın kesin olduğu, hedeflerin artırılması gerektiği (ambition) söylenip duruyor. Yani alarm zilleri Birleşmiş Milletler raporlarından kaynaklanıyor. Duyup duymamak bize kalmış.

“Beyninin yarısını kullanan biri bile deli gibi korkmalı”

Emisyon Açığı Raporu’nun Katowice’deki sunumuna katılan bir UNEP yetkilisi olan Satya Triphati kendisinin bu rapordan dolayı dehşete kapıldığını, beyninin yarısını kullanan herhangi birinin de bu sonuçları görünce deli gibi korkması gerektiğini söyledi. BM yetkilileri bile artık bu dilde konuşmaya başlamış durumda yani…

Ancak rapor sadece durumun kötü olduğunu ve bu gidişatı acilen değiştirmemiz gerektiğini söylemekle kalmıyor, bunun hem teknolojik hem de finansal açıdan mümkün olduğunu kanıtlıyor. Rapora göre ülkelerin taahhütlerine eyaletlerin, yerel yönetimlerin ve diğer çok taraflı girişimlerin taahhütlerini de eklemek açığı kapamak için önemli. Bir de uyarı var yalnız: Eğer geç kalınırsa fırsat kaçabilir ve 2025’den sonra bugünkü teknoloji yetmez hale gelir. O zaman mucize beklemek zorunda kalabiliriz, ya da 3,5-4 derece ısınmış bir dünyada yaşam mücadelesi vermeye razı oluruz.

Neticede bütün bunlar basit gerçekler. Peki bu gerçekler dersimizi çalışıp sınıfı geçmemizi sağlayacak mı, yoksa yine dersi kaynatıp uyumaya devam mı edeceğiz? Fizik, kimya ve matematik açık. Tarih, coğrafya ve edebiyatta da eksik değiliz.

Acaba okuma yazmamız mı yok?

.

Ümit Şahin