Hafta SonuManşet

Çevre ve Mülkiyet ilişkisi: Olanlar, olanaklar, olasılıksızlıklar – Ebru Bingöl

Çevre üzerinde mülk –mükiyet iddiası olan insan merkezci koruma yaklaşımının görselleştirilmesi

Bu yazı, koruma yaklaşımıyla çevre üzerindeki mülkiyete dair yaklaşımlara eleştirel bir bakış açısı sunmayı amaçlamaktadır. Günümüzde çevre mülkiyetinin tarihsel, ideolojik ve hukuki değerlendirmelerinin birçoğu çevrenin kime ait olması gerektiği sorusu üzerinden farklılaşır. Bu sebeple cevaplarının olduğu kadar sorunun eleştirisi olarak yazılan bu yazı, bir araştırmaya dayalı olarak iki bölüm olarak yazıldı. Yazı, bütününde, mülkiyet ilişkileri ile oluşturulabilecek koruma yaklaşımını eleştirmektedir. Yazının  bu bölümünde, tarihsel perspektifte ve ideolojiler açısından çevre mülkiyeti yaklaşımları ortaya konulmuştur. İkinci bölümde günümüzde ülkemiz çevre hukuku mevzuatında yer alan mevcut çevre mülkiyetleri ortaya konulacak ve çevre ve mülkiyet ilişkisinin olasılıkları, olanaksızlıkları ve gerekliliği sorgulanacaktır.

İlk olarak çevrenin, çevre hukuku alanında çok genel bir tanımını yapmak gerekirse, çevre; ‘insan faaliyetleri ve canlı varlıklar üzerinde hemen ya da geçici bir süre içinde dolaylı ya da dolaysız bir etkide bulunabilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal etkenlerin belirli bir zamandaki toplamıdır’ (Keleş ve Ertan 2002).

Çevre tarih boyunca çeşitli kişilere, düşüncelere ve ideolojilere göre farklı şekillerde değerlendirilmiş, ideolojilerin birer parçası olması sebebiyle farklı anlamları ifade etmiştir. Bu duruma en belirgin örnek, siyasal ekolojinin tarih içerisinde değişim sürecidir. Siyasal ekoloji (political ecology), en geniş tanımıyla doğal ve insan elinden çıkmış çevreye ilişkin bütün sorunların iktidar mücadelesinde başarıyı elde etmek amacıyla politize edilmesi gayretlerini, yani çevrenin iktidar ilişkilerinden etkilenme biçimini  ve bunun yanında iktidar ilişkilerinin ekolojiden etkilenme biçimlerini inceler (Stonich, 2002). Kısaca siyasal ekolojinin temeli, insan ve kültürel ekolojiyi siyasal ekonomiyle birleştirmeye yönelik multi disipliner bir bakış açısına dayanır. Konularının çok geniş ve farklı yorumlanabilir olması sebebiyle tarih sahnesinde farklı uygulamalara ve sonuçlara neden olmuştur.

1 – Tarihsel perspektifte çevre ve mülkiyete dair yaklaşımlar

Eski Yunan’da çevre ‘ideali’ ifade eden genetik bir mirastı. Doğa tüm ilişkileriyle ve değerleriyle ulaşılmaya çalışılan bir amacı ifade ediyordu.  Roma’da ise doğa Tanrının yaratısı olduğu için materyal ve etik düzeni ifade etmekteydi. Özel mülkiyetin temelleri ilk kez Roma’da görülmektedir.

Özel mülkiyetin çıktığı Roma dönemine kadar doğa, Tanrının yaratısı ve düzenini ifade eder

Feodal döneme gelindiğinde, toprak krallara ve lordlara aittir. Köylü ise toprağın mülkiyetine tabidir. İnsan doğasının gerektirdiği hukuk sistemi Tanrı ile ilişkilendirilmişti. Her şeyin Tanrının mülkiyetine tabi olduğu düşüncesi hakim olmakla birlikte Tanrının temsilcisi olarak görülen sınıf ve kilise mülkiyet ilişkilerini düzenleyici konumdadır. İrrasyonelitenin hakim olduğu bu dönemde özel mülkiyet insan doğasına aykırı görülmemekte, hakimiyeti ve mülkiyetin birer gereklilik, köleliğin ise faydalı olduğuna dair bir inanç sistemi vardır.

Aydınlanma çağı olarak ifade edilen 18.yüzyıl sanayi devrimi ile, ekonomik ve sosyal düzen kapitalizme göre dönüşmeye başlamıştır. Gelişen kapitalizmle özel mülkiyet doğal bir hak gibi sunulmaktadır. Kapitalist devlet Roma Hukuku’nu kullanarak özel mülkiyeti devletin garantisi altına almaktadır. Doğa ve insanın birbirlerinden ayrı olarak ele alınması aydınlanma çağı ile başlamıştır. Bunun sonucu olarak ya insanlar çevreleriyle barışık olarak yaşamak için çaba sarfetmişler ya da doğa üzerinde hakimiyet kurma yoluna gitmişlerdir.

17.Yüzyılda John Locke’un emek teorisi dikkat çekmektedir. Emek teorisinin kökeni, insanların kendi istekleri, zekaları ve endüstrileriyle ürettikleri ‘şey’lerin üzerinde hak sahibi olmaları anlayışından yola çıkar. Bu doğrultuda Locke’a göre insanın emeği ona mülkiyet hakkını kazandırır. İnsan kendi emeğiyle bir maddenin doğasını değiştiriyor, emeğiyle yeni bir değer oluşturuyorsa o madde artık kişinin bir parçası olmuştur. (Becker) Locke’a göre insan doğayla ve diğer insanlarla ilişkilerini düzenlerken mülkiyet ilişkilerini de düzenlemektedir. Kamu Yararı yaklaşımını ilk kez ‘mülkiyet hakkı toplum yararına aykırı kullanılamaz’ ibaresiyle John Locke kullanmıştır. Mülkiyet hakkının bir toplumsal hak olduğunu kabul etmekle beraber, insanlığın ortak malı olan değerlerden yararlanabilmek için herkesin kendi malını başkalarına zarar vermeyecek şekilde kullanmak zorunda olduğuna dikkat çekmiştir.

Yine 17. Yüzyılda Thomas Hobbes doğa ve mülkiyet ilişkisini yorumlar. Hobbes’a göre doğada mülkiyet yoktur. Mülkiyeti kral ya da yöneticiler üretir. Ancak yine de Hobbes mülkiyetin yasal temellerini oluşturmaya çalışmıştır.

18.yüzyılda Jean Jacques Rousseau, insanı bencil ve doğala uyumlu olmayan bir yaratık olarak değerlendirirken, insanın bu durumunun onun evrende yalnız kalmasına sebep olduğunu ve çevresiyle ilişkisinin egoist araçsalcılıktan öteye gidemediğini belirtmiştir. Buna karşılık ‘çevre, uygarlık, tarih ve doğa değerleri korunmalıdır, bu yüzden insan bencilliği bırakıp toplum yararı için doğru saydığı şekilde davranmalıdır’ ifadesiyle Rousseau korumacı bir yaklaşım sergilemiştir. Ona göre toplumsal anlaşma yoluyla haklar korunur ve toplumsal uyum sağlanır.

Endüstriyel devrim ile başlayan kentleşme ve kentsel yaşam ile değişen ilişkilerle birlikte rasyonalist, bireyci, radikal bir ruh halinde toplu mülkiyeti ve köleliği terkediş görülmektedir. Teolojiden, ortaçağ kilisesinden ve bu kurumların hiyerarşisinden kopuş devri olan modern dönemde çevreye karşı Tanrıdan ayrılmış, daha rasyonel bir bakış açısı oluşmuştur. Toplum geliştikçe mülkiyetin gereklilik halini aldığı düşüncesiyle, çevre artık bir maldır. Daha önceleri referans noktası doğa iken bu dönemle beraber referans noktası insan olmuştur. Mülkiyetin ciddi bir gereklilik olduğuna dair bir inanç belirmiştir. İnsan, aklı sayesinde doğanın kör güçlerine karşı kesin bir zafer kazanmakla beraber doğal çevre üzerinde mülkiyeti kurmasıyla bu hakimiyetini resmileştirmiştir.

Küreselleşme, dünya üzerindeki mobilitenin artması, paranın ve malların dünya üzerinde dolanımının kolaylaşması ve post yapısalcı felsefenin etkisi ile çevre de artık, modernizmin bütün kavramlarında olduğu gibi, postmodern dönemde objektif gerçeklik olmaktan çıkmakta, mutlak doğrunun arayışında incelenen bir obje olmaktan sıyrılmaktadır. Postmodern diye adlandırılan, modernitenin devamı niteliğinde olan bu dönemde, bilimsel ve bütüncül bir bakış açısı yerini parçacıl, eleştirel, göreceli, sosyal ve kültürel perspektif alır. Postmodernizm, modern dönemin kavramlarının yeniden gözden geçirilmesi ve mülkiyet üzerinde devletin kontrolünün ve ‘kamusallık’ın terkedilmesini öngörmektedir. Bu sebeple postmodernizm, bireylerin kendi sahiplikleriyle tanımlandığı ve özel mülkiyetin yeniden tanımlanarak bireysel küçük mülkiyetin öngörüldüğü bir dönemdir. Bu bağlamda postmodern dönemin söylevi ‘küçük güzeldir’dir. Bu dönemde insan artık bilişsel ve yorumsal olarak kavramdan kavrama değişen doğanın bir parçası olarak değerlendirien yaklaşımlar da ortaya çıkar. Ancak günümüz, tüm geçmiş yaklaşımlarından parçaları barındırır.

2 – Çeşitli ideolojilerde çevre mülkiyetine dair yaklaşımlar

Marxist düşünceye göre çevre insan tarafından üretilir. Çevre kendi yapısı gereği sabit ve değişmez değildir. İnsan çevreyi değiştirir ve yönlendirir. Marx, Kapitalde, insanla doğa arasındaki ilişkide rasyonel bir düzenleme gerektiğini ileri sürerken doğayı insanın ‘ortak kontrolü altına almayı’ öngörür. Bunu yaparken de ‘kendi doğalarına en uygun ve layık koşullar altında ve en az enerji harcayarak başarmaları’ gerektiğini savunur.

Bu uygulamayı Engels de ‘Introduction To Dialectics Of Nature’adlı yapıtında destekler ve insanın ‘doğanın dışında duran biri gibi’ davranmasını eleştirir. Özel mülkiyeti, kontrolü ve sömürüyü maksimize etmesiyle eleştiren Engels, üretim araçlarındaki mülkiyet ilişkilerinin toplumdaki dağılım yapısını belirlediği gibi -toplumdaki eşitsizliğin sebebi olduğu gibi, çevrenin özel mülkiyetinin de toplumdaki eşitsizliği arttırıcı etken olarak görür. Aynı zamanda tüketim eğilimiyle kirlenmeyi arttırıcı etken olarak yine özel mülkiyeti gösterir. Kısaca Marxist bakış açısı özel mülkiyetin keyfiliğine karşı ortak kontrolü çözüm olarak görmektedir.

Karl Marx’ın çevre yaklaşımı üzerine yazılmış bazı kitaplar

Maksimum ekonomik faydayı temel alan liberal bakış açısı ‘insanlar kendi sahibi oldukları kaynakları ortak sahip olunan kaynaklara göre daha akıllıca kullanırlar’ düşüncesi üzerinden bir çıkarsama yapar. Bu açıdan liberal bakış açısı çok az özel mülkiyet çok fazla kirlilik demektir. Bireylerin mallara sahip olmaları ve malların dikkatli kullanımından kar edebilmeleri bu malları dikkatli kullanmalarına ve en verimli kullanım alanlarına yönlendirmeleri için güçlü bir motivasyon sağlar. Bu doğrultuda mübadele ile değeri belirlenen ve devredilebilen hakları beraberinde getiren özel mülkiyet çevre üzerinden maksimum faydayı getireceği gibi kirlenmeyi de minimuma indirecektir. Çünkü ortak kullanımda insanlar kirletmeye eğilimlidir. Bu sebeple maksimum kar elde etmeyi hedefleyen liberalist düşünce çevre üzerinde özel mülkiyeti en akılcı olarak değerlendirmektedirler.

Liberallerin çevreye bakış açısı, kimi kamu mülkiyetini savunanlarca eleştirilir. Eleştirme noktası da klasik eknominin çevreye yaklaşımıdır. Klasik ekonomi, insanın yararlanmasına açık alanları çevre olarak gören anlayışla, doğal çevrenin yararlanmaya açık olmayan buzullar ve okyanuslar gibi alanlarını dışarıda tutmaktadır. Klasik ekonomi, hava ve su gibi doğal kaynakları bedava kaynaklar olarak gördüğü için, çevreyi, sömürülmesi gereken bir kaynak olarak değerlendirmektedir. (Keleş ve Ertan, 2002).

Anarşist düşünür Bakounine mülkiyetin sınırlarını ‘Devlet ortadan kalktıktan sonar devlet tarfından tahsis ve takdim ortadan kalkacaktır. Artık mülkiyet devlet tarfından verilen bir hak değil, mülkiyet basit bir gerçek olma çizgisine taşınacaktır.’ şeklinde ifade etmektedir. Bu anlayışta keyfi kullanımlar toplumun iznine ve denetimine tabidir. Çevreyi kirletecek kişi toplumdaki herkesin iznini alacak ve çok güç olsa da herkese kirlenmenin karşığını ödemek zorundadır. Yine anarşist ideolojinin önde gelenlerinden Proudhon ‘mülkiyet hırsızlıktır’ ifadesiyle mülkiyet aracılığıyla oluşturulan eşya üzerindeki kontrol ile ortaya çıkan yönetsel güç için imkan yaratmaya engel olmakya çalışmaktadır. bu bağlamda anarşist ideoloji mülkiyetin bir insan hakkı olduğu önergesini yadsımaktadır (Günay, 1999).

Çevreci İdeolojinin önemli sembolü olan Gaia, çevre üzerindeki tüm insan hakimiyetini ortadan kaldıran ekolojik eşitliği öngörmektedir. Gaia, dünya üzerindeki yaşamı gezegene ait bir olgu olarak görürken, bu döngüye karşı gelindiği takdirde fiziksel ve kimyasal güçlerin dünyayı yaşanmaz hale getireceğini iddia etmektedir. 1980’lerde çevreciler arasında geniş yankı uyandıran Gaia felsefesi baskın antropo-merkezci bakış açısına karşıt olarak eko-merkezci bir çağrıdır. Rekabet yerine dayanışma ile ile birleştiriciliğe ulaşan alternatif bir yaşam tarzı sunmaya çalışmaktadır. Bu görüş, dünyayı tek bir sistem olaral ele aldığı için dünya üzerindeki herhangi bir bölünmeyi; herhangi bir mülkiyeti şiddetle reddetmektedir (Serafin, 2002). 

Feminist ideoloji, çevrenin kadınlar gibi sömürülen varlıklar olduğunu iddia ederken, kadınlar gibi çevrenin de kimsenin mülkiyetine tabi olmaması gerektiğini ve çevrenin kendi ekolojik dengesine kavuşturulması gerektiğini savunmaktadırlar. Bu anlayışla tarihte eko-feministler gibi birçok çevreci kadın örgütü kurulmuştur. 

Sonuç Yerine 

Çevre üzerinde mülk –mükiyet iddiası olan insan merkezci koruma yaklaşımının görselleştirilmesi

Görüldüğü üzere, çevre ve mülkiyet ilişkisi antik Yunan’da özel mülkiyetin ortaya çıkışı ile birlikte anılmaya başlanmış ve tarihsel süreçte dönemin yapısı ile birlikte  şekillenmiş, ideolojiler içerisinde ise ana ideanın sınırları içerisinde  bir bakış açısına tabi kalmıştır. Bu noktada evrilen, değiştirilen, yorumlanan bir çevre kavramından bahsedebiliriz. Çevreyi yaşayan bir canlı değil mülk edinilecek, üzerinde mülkiyet hakkı kazanılacak pasif bir olgu olarak ele aldığımızda, her türlü yaklaşımın, kendi ana ideasını beslemekten öteye geçemeyeceği aşikardır. Günümüzde en çevreci yaklaşımların görsel sunumlarında bile, insan eliyle korunan, kollanan, insanın korumasına muhtaç olan doğa anlayışı gözden kaçmamaktadır. Bu görsel sunum biçimi de doğayı önce bir mülkiyete bağlayıp sonra korumayı hedeflemektedir.

Çevre üzerinde herhangi bir mülk iddiası olmayan bir görselleştirme

Oysa ki çevreyi mülkiyet üzerinden korumaya çalışmak, tıpkı yan komşumuzu korumak için ona kendi istediğimiz ölçüde yemek, gıda, hizmet sunmak ve yine duvarlar arasına hapsetmeye benzer. Oysa ki komşuluk ilişkilerinin alma ve vermenin dengeli bir şekilde sürdürüldüğü bir ilişkinin benzerinin doğa ile olan ilişkimizde canlandırmak neden bir model olamasın? Alacağımız bir meyvenin karşılığında vereceklerimizi, attığımız bir çöpün karşılığının dengesini düşündüğümüz bir ilişki neden var olmasın?

Kaynakça 

BECKER, Lawrence. Property Rights, 1977. Hollins College Press, Virginia.

GÜNAY, Baykan. Prıperty Relations and Urban Space, 1999. Metu Faculty Of Architecture Press, Ankara.

KELEŞ, Ruşen, ERTAN Birol. Çevre Hukukuna Giriş, 2002. İmge Kitabevi Yayınları.

RAPACZYNSKI, Andrzej. Nature and Politics, 1987. Cornell University Press, Ithaca.

SERAFIN, R. ‘Gaia’, 2002. Encyclopedia Of Human Sciences.

SIGMUND, Paul. Natural Law in Political Thought, 1971. Winthrop Publishers Inc, Cambridge.

STONICH, S.C. ‘Political Ecology’, 2002. Encyclopedia Of Human Sciences.

 

 

Ebru Bingöl

Kategori: Hafta Sonu