[Ardından] Siyah beyaz sinemalı günler – Erdoğan Şenel

Erdoğan Şenel 5 Temmuz 2018’ de hayata veda etti.

1970-80’li yılların Ege’deki en çalışkan sendikacılarından biriydi. Denizli’de yaşıyordu ve son yılları hastalıklarla boğuşmayla geçti.

Sıkı bir Yeşil Gazete okuruydu. Geçen yıl Yeşil Gazete’ye de yazmasını konuşmuştuk ama sağlık sorunları buna engel olmuştu. 

Bu haftadan itibaren bir yıl boyunca her ayın ilk hafta sonu ekinde Erdoğan Şenel’in bir yazısını yayınlamak ve yarım kalmış bir muhabbeti tamamlamak istiyorum.

Bugün 15.00’de Açık Radyo‘da hazırlayıp sunduğum Babil’den Sonra programında onun için türküler de dinleteceğim. Bu bağlantı üzerinden siz de takip edebilirsiniz.

[Ardından] başlığı ile Yeşil Gazete’de yer vereceğimiz yazıları siz okurlarımızın beğenisine sunuyoruz- Ercüment Gürçay

***

1 – Siyah beyaz sinemalı günler

Aslında yazıma “dar filmli siyah beyaz sinema günleri” başlığını atmam daha doğru olurdu. Çünkü benim içinde yaşayarak yakından tanık olduğum o günler dar filmli sinema günleriydi ve benim için ‘toplumsal aydınlanmaya katkıları nedeniyle’ önemli günlerdi.

‘Yazlık ve Kışlık sinemalar’

Bu konuyu anlaşılır şekilde anlatmak elbet benim boyumu aşar. Ben burada yaşı kırkı geçenlerin yakından görüp bildiği; sosyal hayatımızın ‘bana göre önemli bir sürecini’ kendi yaşamımdan örnekleyerek bir yerde anmaya çalışacağım.

Bana göre Anadolu kültürünün haritası bu süreçle belirginleşti. Halk “bugün nasıl yaşıyor? Neye nasıl bakıyor?” gibi soruların cevabı o günlere doğru bakışta gizlidir.

Vizontele diye bir film ortaya çıktı. Herkes gülüştü. Güldürmesine bakıp çok beğenildiği anlaşıldı.

Zaten aydınlanmamış toplumların kaderi budur. Tıpkı şakırken avlanan keklik gibi gülüşe gülüşe yaşamlarının cehennemi içinde kaybolup giderler.

Öykülerle yolculukta anlattığım Kuruçeşme’deki yükselen işçi eylemleri sırasında halkın ve insanların bu olaylar içinde aldığı rol ve yaşam biçimlerinin öyküsü şehirleşmeye çalışan Anadolu insanın başta İstanbul olmak üzere o şehirlerde nasıl dışlandığını anlatan hikayelerdi siyah beyaz sinemanın ilk senaryoları.

Anadolu’ya akan o filmler siyah beyaz perdeye yansırken Anadolu insanın yaşamında da bir şekillenme ve farklılaşma yaratıyor; onların kendi yaşamları dışındaki dünyayla tanışmalarını ve böylece kendilerini fark etmelerini sağlıyordu.

Onun için ben o sinema günlerinin ve beyaz perdeye yansıyan filmlerin Anadolu insanının yaşamının şekillenmesine önemli katkı sağladığını düşünürüm.

Neyse; diyeceğim o sinemalı yılları yaşı yetenler bilir. Sanırım herkesin o süreçte bir şekilde yaşamında iz bırakan yaşanmışlıkları vardır. Çünkü o yıllar şehir ve kasabalarda hatta büyücek köylere kadar sinemalar vardı. Sinemalar toplumun belli başlı eğlence mekânı olmasının yanında onların birbirine karşı sosyalleştikleri alanlardı.

Ben hem yaşım hem de şansım gereği o sinemalarla çok küçükken tanıştım.

Dedem ilçemizde 1940-1950 arası belediye başkanlığı yaptığı sırada belediye başkanlığının son yılında ilçeye bir han yaptırıyor. Bu han bilgisini de “Gara Onbaşı” adını kazandığı Sarayköy ovasındaki Akköy’deki Jandarma komutanlığı sırasında Sarayköy ve civarını gözleyerek öğrenmiş.

Onun karakol komutanlığı yaptığı yıl 1924 yılı. Savaştan hemen sonra kurulan hükümetin ülkedeki karakollarda görev verecek subay kalmamış. Kurtuluş Savaşı sürecinde pek çok subay şehit olmuş veya görev yapamayacak şekilde yaralanmış. Öyle olunca askerde zeki, becerikli erleri onbaşı unvanı vererek köy karakollarına komutan olarak atamışlar.

Dedem de o şekilde atandığı Akköy’de yaklaşık dört yıllık karakol komutanlığı yapmış. O sıra görüp aşık olduğu ‘Sarı Atiye’ diye ünlü anneannemle evlenip ovaya yerleşmiş. Han ve sinema fikri o yıllar aklında oluşmuş ve belediye başkanlığının sonuna doğru 1950 yılında yaptırdığı hanın bahçesine sinema düzeni kurmuş, ayrıca hanın önüne yaptırdığı büyük kahvenin içinde de bir sahne, sahnenin arkasında oyuncular için soyunma ve kulis odası olarak kullanılacak bölümler yaptırmış.

Yıl 1950; ilçem hem sinemaya hem de seyyar tiyatrolar için bir yere kavuşmuş. O yıllar çevre ilçelerde bırakın böyle tiyatro sahneli kahveyi sinema bile yabancı onlara. Bizim orada da tiyatroya o sıralar “teytura” deniyor ve gelenler de çalgıcı türkücü biliniyor. Ama öyle de olsa küt bir sanat anlayışı oluşuyor.

Bunun öyle olduğu o yıllar yapılan seyyar sinema faaliyetleri sırasında anlaşılıyor. O sürecin içinde yer alan iki dayımla o yıllarla ilgili konuşmayı sözleşmiştim. Ama geçtiğimiz yıl görüşemeden peş peşe vefat edince onların yaşadıklarından yola çıkarak ‘Sinema Günlerini’ hikâye etme düşüncem suya düştü.

Ama ben yine de kendi bildiklerimden yola çıkıp görüp bildiklerimden yararlanarak o süreci bir şekilde hikayesini yazacağım. Çünkü o süreç benim toplumsal aydınlanmayla ilgili çok önemsediğim bir süreçti.

Örneğin bizim ilçedeki kültürel yapının farklılığının ve aydınlanmaya yatkınlığının ve en önemlisi laik toplum yapısını içine sindirmesinin o sinema günlerinin aydınlığında oluştuğunu düşünüyorum. Bunu sinemanın yaşamlarına benim ilçemden çok sonra girmiş yerleşim yerlerindeki yaşamları gözleyerek far edebiliyorum.

Yalnız oralarda değil bütün ülke genelinde siyah beyaz sinemanın yarattığı etki doğru gözlenirse bu fark edilebilir. Benim burada yazacağım böyle geniş bir değerlendirmenin analizi değil kuşkusuz. Daha doğrusu sosyologların ilgi alanına giren bir sosyal konu bu…

Neyse; bu derin bilgi kulvarından çıkarsam diyeceğim, “sinemanın özellikle dar film oynatan küçük kasaba sinemalarının ve köylere kadar uzanan seyyar sinemalardan birinin yolculuğunun kısa öyküsünü anlatmaya çalışacağım.

Bizim ilçede aklımda kalan koca Çınar ağacının hemen yanında hana açılan koca iki kanatlı bir kapı; o kapının hemen soluna düşen yerde bahsettiğim içinde tiyatro düzeneği olan büyük kahveydi.

Erdoğan Şenel, bir zamanların yazlık sinemasından geriye kalan makine dairesinin kulübesi önünde.

O yıllar çok küçüktüm; ama dedemin evinden ahırlara bağlı eşek ve öküz bağırtıları arasında hanın bahçesindeki beyaz sahneye düşen siyah beyaz sinema görüntüleri hala hatırımdaydı. O sıra oynayan sanırım Sezer Sezin’in başrolü oynadığı vurun kahpeye filmi beyaz perdede oynuyordu. Arada bir seyircilerden yuh ve alkış sesleri yükseliyordu.

Tabi çocuk halimle kimin neye yuh çok çekip neye ağladığını bilmeden alkış seslerini duyunca benim de alkışladığımı; o sıra çakır keyif olan dedemin bana bir aferin çekip önündeki mezelerden çatala batırıp bana uzattığı aklımda kalmış.

O Han sinema ve yanındaki kahve yıllarında çok küçük olduğum için hatırladıklarım bölük pörçük olsa da siyah beyaz filmlerin hepsini para ödemeden seyretme şansına sahip olduğumdan sinema yıllarını tamamını yakında gözleme olanağı buldum.

O yıllardan yine hatırımda kalan huni şeklinde çinko bir borudan ilçenin her yerine dolaşıp o gün oynanan film hakkında bilgi verilirdi. Bunu daha çok en küçük dayım yapardı. Yanında da beleş sinemaya girme umudu taşıyanlar ve bir iki arkadaşı olurdu. Ben de çocuktum; ama katılırdım onlara. En çok dayımın o koni halindeki borudan çıkardığı aslan gibi böğüren sesiydi. Böyle milletin dikkatini çekeceğini umardı. Ama aslında boşa çabaydı bu. Çünkü milletin gidip topluca gülüp eğleneceği sinemada ne oynadığı çok umurlarında değildi ki; onlar için sinemaya gitmek yetiyordu.

Ama filmin adını bilseler de yine borudan ünlenen sese dikkat verirlerdi. Burudan yükselen “dikkat dikkat bu akşam sinemada falan film oynuyor. Baş rollerinde” deyip sayılırdı oyuncular. Kimler yoktu ki Sezer Sezinler, Aziz Basmacılar, Danyal Topatanlar, Ahmet Tarık Tekçeler, Necdet Tosunlar, Ayhan Işık ve diğer jönlerin adları peşi sıra teker teker sayılırdı. Bu sırada balkona çıkan kızlar öğrendikleri isimleri tam duyamayan kızlara fısıldar hep birlikte sinemada buluşmayı sözleşirdi.

O yıllar sinemada kadınların seyirci olması hiç yadsınmazdı.

Film başlayınca herkes gözünü pür dikkat sahneye çekerdi. Bu sırada aralarda dolaşan çocuğun tıngırdattığı meşrubat şişesi veya ay çekirdeği satarak dolaşması kimseyi rahatsız etmezdi. Çünkü gözler perdede geçen sahnelerdeydi.  Kötü oyuncunun çıkardığı oyun için ‘özellikle balkonda oturan kadınlardan'”pis, sıtıratsız” gibi tepkiler yükselirken erkek izleyicilerden küfürle karışık “yuh” sesleri yükselirdi. Yine başrolde genelde kurtarıcı, kahraman olan oyuncunun sahnede gözüküp kötü adamı alt etmesi “yaşa” sesleri arasında alkışlarla desteklenirdi.

Oralarda başlayan ilçemizdeki sinema serüveni seyyar sinemacılıkla köylere ve çevre ilçelere taşındı; oralarda hoş anılarla bu sinema yolculuğu epey süre devam etti.

Aslında o yılları o hoş öyküleriyle uzun uzun hikâye etmeyi çok istiyordum. O sürecin içinde yaşayan iki dayımla onların anlatılarından yola çıkarak hoş bir hikâye dizisi oluşturmayı amaçlamıştım; ama onlarla bu düşüncemle ilgili buluşamadan her iki dayım da peş peşe vefat edince o düşüncem suya düştü.

O yılları konuşacağım büyük dayım 2014 8 Eylül’ünde vefatının yıl dönümünde onu da anmak için bu hikâyeyi paylaştım. Umarım kendi belleğimdeki bilgilerle o süreci bir şekilde hikâye etmeyi başarırım.

Bu düşünceyle sevgili dayılarımı sevgi ve rahmetle anıyorum.

Erdoğan Şenel kimdir?
1951’de doğdu. 1970-80’li yıllarda Ege bölgesinde sendikal mücadelede yer aldı. 2016 yılından bugüne blog sayfasında Ege şivesiyle öyküler ve çeşitli yazılar yazdı. Yeşil Gazete okuruydu. Geçen yıl Yeşil Gazete’ye de yazmasını konuşmuştuk ama sağlık sorunları buna engel olmuştu. 5 Temmuz 2018’ de hayata veda etti. Bugünden itibaren her ayın ilk hafta sonu ekinde Erdoğan Şenel’in bir yazısını yayınlayacağız.

 

 

Erdoğan Şenel

9 Ekim 2016