[Gözlem] Yazmak üzerine – Selim Altınok

İnsan konuşan varlık, bu yönüyle diğer canlılardan ayrılıyor. Kendini ifade etme gücüne sahip. Hayvanlar da çıkardıkları seslerle anlaşıyor ama sınırlı bir ses kapasitesine sahipler. Evdeki kedimiz, bahçedeki köpeğiniz, dala konmuş kuşlar hep aynı sedaları tekrarlar. Gerçi konuşamasalar da bizden daha kolay anlaştıklarını da not etmek gerek!

Oysa biz farklıyız…

Konuştuğumuz kelimeleri toplayınca kocaman bir sözlük oluyor. Üstelik deyimler, tamlamalar cabası. Dünyada herkes aynı dili konuşsa yine iyi, farklı diller, lehçeler! Yetmiş iki millet! Hepsi ayrı. Nereden çıktı bu kadar çok dil? diyecek olursanız bakın işte onu bilim adamlarına sorun derim.

İnsanın anlaşmasında en önemli araç konuşma yetisi şüphesiz. İki yabancı, bir araya geldiğinde jestlerle, mimiklerle, el-kol hareketiyle anlaşmaya çalışır ama hiçbiri yetmez. İlla bir şeyler konuşurlar. Kendi dillerinde de olsa dertlerini karşındakine anlatarak ifade etmeye çalışırlar. İkisi de az buçuk ortak bir dil biliyorsa, mesela İngilizce, hemen Yes’ler Okey’ler havada uçuşmaya başlar. Konuşmada esas olan diyalogdur. Biri söyler, diğeri dinler, sonra roller değişilir. Bazen iki taraf ta konuşur. Özellikle kavgada, herkes aynı anda bir şeyler anlatmaya uğraşır, hatta bağırır.

Bu yazımızın konusu konuşmak değil aslında, yazmak. Nedir yazmak? Neden yazılır? Tek taraflı bir eylem midir? Yazmak bir ifade biçimidir. Düşünceleri anlatmanın bir yoludur.

Neredeyse doğduğumuz andan itibaren konuşmaya başlarız. Yazmayı ise ancak eğitimle öğrenebiliriz. Özel durumlar dışında, okul yıllarında başlar ilk yazma deneyimimiz.

Harfler, heceler, kelimeler derken cümleleri yazıp okudukça gelişiriz. Hazırladığım ilk ödevi hatırlamıyorum ama herhalde her çocuk gibi benim kaleme aldığım ilk ödevim muhtemelen ilk yazımdır. Ödev hazırlamak bizim öğrencilik yıllarımızda kitaplardan yararlanılarak yapılırdı. Şimdi internetten destek alınıyor. Hangi şekilde olursa olsun, bir şeyleri okuyup ya aynısını ya benzerini kâğıda geçiriyorsunuz. Bu bir öğrenme yöntemi ve elbette bir zararı yok. Ancak yaratıcı bir eylem olmadığı açık. Bir öğrenci için etkin yazma eylemi, edebiyat dersinde verilen kompozisyon ödevidir. Belirli bir konu verilip, bunun üzerine yazmanız beklendiğinde, artık kurgusu, fikirleri, olayları kendi cümlelerinizle yazmanız istenmektedir. Ciddi bir zihinsel faaliyet başlar içinizde. Lise yıllarımda hazırladığım kompozisyonların bazılarını hatırlıyorum. Yazarken çok zevk almıştım. Tamamen kendi düşüncelerimle kurguladığım bir yazma eylemi beni mutlu ediyordu. Bir sahife için bazen saatlerce düşünmek, yazdıklarını tekrar okuduğunda beğenmeyip yeniden yeniden yazmak, bunlar çok sık başıma gelen durumlardı. Eminim usta yazarlar da bunu çok yaşıyordur. Orhan Pamuk bir röportajında “Ben her gün yazmak için masa başına otururum, sırf el alışkanlığım kaybolmasın diye mutlaka bunu yaparım. Bazen akşama kadar bir sahifeyi ancak doldurduğum olur” demişti. Değerli müzisyen, söz yazarı ve besteci Kayahan Açar da bir şarkıyı yazmak için aylarını, yıllarını verdiğini anlatırdı hep.

Üniversitede profesörün dersini dinlerken (Braille) alfabesiyle not tutardım. Çok yavaş yazılan körler alfabesiyle hocanın tüm söylediklerini anında not etmem mümkün olmazdı pek. Akşam eve dönünce, ben derste aldığım kabartma notları okurken, kardeşim Kerim temize geçer, on parmakla daktilo ederdi. Bu sırada cümleler düzenlenir, genişlerdi. Gecenin sonunda ortaya sağlam hukuki metinler çıkardı. Ben bu metinlerin özellikle düzgün ve hatta edebi cümlelerden oluşması için fazladan gayret sarf ederdim. Hukuk fakültesinde bizim ders notları pek revaçtaydı, çok arkadaşımız notlarımızı alıp fotokopi ettirerek sınavlara hazırlanırlardı. Dört yıl boyunca hiç aksatmadan her akşam dersten dönüşte notlarımızı temize geçtik. Aynı düzen içinde babamız hafta sonları, daktilo edilmiş notları kasetlere sesli olarak okudu. Bu sayede biz üniversiteyi derece ile (sınıf birincisi ve ikincisi) olarak bitirdik. Bu arada, babamız da notları okuya okuya bizden önce diplomasız avukat oldu. Akşamları çıktığı kahvede derdi olanların hukuksal sorunlarını zorlanmadan çözdüğü için arkadaşları yolunu gözlermiş.

Yazmanın diğer halleri 

Ödev, kompozisyon, ders notu dışında hemen herkesin hayatında en az bir defa mutlaka yaptığı bir şey var… Mektup yazmak. Bir yakınınıza, aile büyünüze, arkadaşınıza,  sevgilinize! Güzel bir olayı haber vermek için, sırf özlem bildirmek için, hatır sormak için, daha kim bilir neler için mektup yazmışızdır. Mektup da bir tür kompozisyondur. Kişiseldir, duygu ve düşüncelerinizi kendinizce anlatırsınız. Göndermek de almak da hayata bağlar insanı. Aslında mektup mudur hayata bağlayan, yazmak mı yoksa? Kanımızca yazmak… Çünkü yazarken düşünür insan, kendini verir. Konuşmak kadar anlık bir şey değildir yazmak. “Söz uçar yazı kalır” diye boşuna söylememişler. Söylerken, bir saniye bile düşünmediğiniz cümleleri yazarken enine boyuna tartarsınız. Gerçek bir serüvendir yazmak. Başlarken nerede biteceğini bilemezsiniz çoğu kez. Elbette zihninizde bir plan vardır ama içeriği doldurmak o ana ait bir eylemdir. Bazen kalem (klavye) bambaşka yerlere götürür sizi.

Aslında öncelikle kendisi için yazar insan. Profesyonel bile olsanız bu böyledir. Yazmak iç dünyanızı geliştirir. Elbette birilerine ulaştırdığımızda yazmak daha anlamlıdır ve tek taraflı olmaktan çıkar. Benim arzum herkes yazsın. Çoluk çocuk, genç yaşlı, ev kadını, iş adamı, politikacı. Bakkal da yazsın, sadece veresiye defterine değil, günlüğüne yazsın.

Ülkemizde nüfus sayımı yapılıyor, bir dolu şey soruluyor. Neden şöyle bir soru yok mesela “Günlük tutar mısınız?” Çocukluğumuzda böyle alışkanlıklara yönlendirilmedik ne yazık. Bir tek hatıra defterimiz vardı, sınıf arkadaşları kendilerine ayrılan sahifeye, defter sahibi için duygu ve düşüncelerini yazarlar, bir anı bırakırlardı geleceğe. Günlük tutan arkadaşım oldu mu? Hatırlamıyorum doğrusu. Kendim de belirli dönemlerde tutmuşum, hala saklıyorum o sahifeleri.

Bazı toplumlarda günlük tutmak yaygın. Bizde ise istisna. Bugün birçok yabancı devlet adamının anılarını okurken, bunu onların düzenli günlük tutma alışkanlıklarına borçlu olduğumuzu unutmamalıyız. Tarih yazılırken günlükler bazı olaylara ışık tutabiliyor. Önceki yüzyılları konu edinen romanlarda, yazarlar o dönemde yaşamış kişilerin günlüklerinden öğrendiği ayrıntıları bol bol kullanıyor. Bugün, ünlü besteciler Mozart, Schumann ve daha nicelerinin hayatı hakkında geniş bilgiye sahipsek, günlük tutmaları sayesinde. Senfoni ustası Gustave Mahler’i eşi Alma Mahler’in notlarından tanıyoruz.

Hepimiz iz bırakmak istiyoruz bu dünyada. Gittikten sonra birileri bizi ansın arzusundayız. Bunun en sağlam yolu, eser bırakmak. Elbette hepimiz kâşif değiliz ki bir buluş armağan edelim insanlığa da yüzyıllarca anılalım. Tümümüz yazar değiliz ki bir kitabımızla tanınalım, Herkes kompozitör olamaz ki Vivaldi gibi “Mevsimler” ile gönüllerde taht kurup asırlar sonra hatırlansın. Yine de yapabileceğimiz şeyler var. Yazalım, başımızdan geçen bir olayı, güzel bir anımızı, duygularımızı, çekinip de sevdiklerimize diyemediklerimizi yazalım bir yerlere. Deftere, kâğıda, olmadı internete. Hiç değilse bir mektup, bir günlük bırakalım. Biz dünyadayken ya da sonra, birileri okusun. Yazalım, ama lütfen kısaltılmış mesaj kelimeleriyle değil, başkalarının cümlelerini kopya ederek değil, kendimiz olarak yazalım, kendimiz için, insanlık için yazalım.

Aziz Nesin “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” adlı oyununda, kanlı canlı varlığıyla hayattayken, nüfus memurunun hatası sonucu kütüğe kaydedilmeyen bir kimsenin, yaşadığını ispat etmek için çektiği zorlukları ironik bir üslupla anlatır. Ustayı bu vesileyle selamlayalım.

Biz de yazarak dünyaya yaşadığımızın kaydını bırakalım. Montaigne gibi denemelerimiz yüzyıllar sonra okunur mu bilemeyiz ama o yazarken de okunacağını bilmiyordu.

 

 

Selim Altınok