Hafta SonuManşet

Kendince bir Ursula K. Le Guin Öyküsü: Parıltının yansımasının parıltısı – Ebru Bingöl

Alper, Ursula K. Le Guin ile ilgili bir yazı yazmamı istediğinde önce çok heyecanlandım. Ancak tam da şehir değiştirme arefesinde böyle bir yazıyı yazabileceğime emin olamadım. Aynı günün akşamında bir arkadaşıma şu sözleri söylerken buldum kendimi: “Ursula LeGuin, ailemden sonra hayatımda en uzun süre kalmış olan tek insan”. Bu yazıyı yazmam için arzu tohumları atılmıştı bile – kendimi tutamayacağım belli idi.

Evet, Le Guin hayatımda en uzun süre kalmış insanlardan biri. Şimdi bakıyorum da ergenliğimden bugünüme kadar hep başucumda bir Le Guin kitabı oldu. Ben nasıl değiştiysem kitaplar değişti; hayat yolculuğumda bana eşlik ettiler. Bana, hayatın bir soru sorma sanatı olduğunu, her sorunun cevabının bir başka yolculuğa çıkmak demek olduğunu ve aslolanın yolculuğu ve değişimi başlatacak soruyu sormak olduğunu gösterdiler. Ursula, kabiledeki bilge kadındı. Hayata karşı sorduğum her sorunun cevabını yine benim bulmama yardım edecek hikayeler anlatan, kabilenin yaşlısıydı.

Ergenliğimde başka bir dünyanın mümkün olup olmadığını sorgularken Le Guin okuyordum. Mülksüzler’i okuduğumda lisedeydim ve özgürlükçü ve adaletçi yanım çok aktifti. Dünyayı anlamaya çalıştığım, politize olduğum, bu dünyada kendime bir yer aradığım bir dönemde Anarres başka dünyalar açmıştı önümde.

Üniversitede yıllarımda yine onun kitapları vardı yanımda. Hayatın anlamını sorgularken “Yerdeniz” serisi başucumdaydı. Kendi kaderinin efendisi olmaya karar vermiş, kaderini ararken yollara düşen Ged’in çocukluktan yaşlı bilge bir büyücüye dönüşmesinin yolculuğu.  Kendi gerçeğini ancak kendinin bulabildiği yolculuklar… Seriyi bitirdiğimde ben de Ged ile birlikte büyümüştüm. Ardından “Güçler”, “Sesler”, “Marifetler” serisi ile bir kadın kahramanın yolculuğunun peşine takıldım. Dengeyi bulmanın yolunun durgunluk değil,  bu yola çıkma eylemiyle başlayan ebedi bir oluş hali olduğunu farkettim. Tüm bu yolculuklar, asıl yolculuk olan, geriye dönüş içindi; kendine dönüş için.

Taş yerden kaldırıldığında, yer hafifler; onu tutan el de ağırlaşır. Fırlatıldığında, yıldızların dolanımları tepki verir ve vurduğu veya düştüğü yerde evren değişmiş olur. Her eylem, bütünün dengesine dayanır. Rüzgarlar ve denizler, suyun, yerin, ışığın gücü ve bunların hepsinin yaptıkları; tüm hayvanlar ve yeşilliklerin yaptıkları iyi ve doğru olarak yapılmaktadır.. Tayfunlardan, büyük balinaların seslerinden kuru bir dalın düşmesine ve sivrisineğin uçmasına kadar şey bütünün dengesi içinde yapılmaktadır. Fakat bizim, dünya ve birbirimiz üzerinde gücümüz olduğuna göre, yaprağın, balinanın ve rüzgarın kendiliğinden yaptığı şeyi öğrenmemiz gerekir… Denge bir durgunluk değildir. Harekettir- ebedi bir oluştur”.  –En Uzak Sahil’den.

Üniversite yıllarımda, Mimarlık okuyan bir arkadaşım okuldaki ödevi gereği Ursula’yı seçerek, e-posta aracılığıyla nasıl bir yerde yaşamak istediğini sorduğunda biz ejderhalar, kırmızı çimenler, mor-lacivert bulutların arasındaki hayal ülkesi cevabını beklerken, O, mutfakta yemek yaparken dışarıdaki ağaçları görebileceği bir pencere isteyebilecek kadar dünyadaki yaşama aitti. Ama aynı zamanda, belli bir kilometre içerisinde yaşayan tüm insanların ve  hayvanların birbirinin rüyasını görebildiği bir kent hayal edebilecek kadar da bilinç ve dünya dışıydı. Ejderhaların, kendim kadar gerçek olduğuna beni inandırmıştı. Onlar da insanlar gibi karakter sahibiydiler.  Yaşam kırmızı ve kara ejderhaların zıtlıkları üzerine kuruluydu. Sayesinde rüyalarımda, meditasyonlarımda kendimi bir ejderha gibi gördüğüm, kanatlarımı sırtımda hissettiğim çok olmuştur.

Ursula LeGuin kitaplarının illüstrasyonlarını yapan Charles Vess’in Yerdeniz Büyücüsü için yaptığı eskizlerden biri. Kaynak: https://www.facebook.com/charles.vess.71/photos?pnref=lhc

Ergenlik döneminin heyecanı geçtikten sonra nasıl da sakin, savaşçı olmayan, idealist hırslara sahip olmayan bir karakter olduğumu kabul ettiğimde, kendime bir yer ararken yine Ursula koştu yardımıma. O’nun devrimi toplumsal değil bireyseldi. “Akdeniz Balıkçısı”ndaki bir öyküsünde, sömürülen bir ırkın yer döşemelerinde yaşattığı sanatın, gizli bir dil olabileceğini hayal eden ve bunun nasıl da sessiz bir isyan, pasif bir direniş olabileceğini varsayabilecek kadar devrimciydi Ursula.  işte bu tam da bana göre bir yer göstermişti.

isyan insanın ruhunda olmalı. Benim işim kabullenmek. Rıza dolu bir ruhu barındırmak. Yetişirken bunu öğrendim ben. Dünyayı değiştirmemeyi. Sadece ruhta bir değişim. Öyle olsun ki dünyada bir değişim olabilsin. Dünyada hakkıyla bir değişim olabilsin.- Bağışlanmanın Dört Yolu’ndan

Kadınlığı, erkekliği, eşitliği, eşitsizliği sorgularken Kış gezegeniyle çıktı karşıma. Cinsel kimliğin yaşam içinde özgürce seçilebilir ve değişebilir olduğu,  dolayısıyla toplumsal kimlik rollerinin olmadığı bir gezegendi Kış gezegeni. “Karanlığın Sol Eli” kitabında, hepimizi, başta kadın/erkek dualizminin sonra da güçlü/zayıf, koruyucu/korunan, hükmeden/hükmedilen, sahip olan/sahip olunan, aktif/pasif dualizmlerinin olmadığı bir toplumu hayal etmeye davet ederken devrelerimi yakmama sebep oldu. Devreler yanınca, seçimlere bağlı olmayan ben, sen, diğeri, öteki, beriki sınırlarım ortadan kalkmıştı artık.

“Toplumsal cinsel etkileşim kalıplarımızın hiçbiri yok burada. Onlar bu oyunu oynamazlar. Onlar birbirlerini kadın ya da erkek olarak görmezler. Bizler için tahayyül edilemez bir şey bu. Yeni doğmuş bir bebek hakkında ilk sorduğumuz nedir? –Karanlığın Sol Eli’nden

Dünyaya Orman Denir” kitabı, tesadüf eseri Gezi eylemleri başlamadan hemen önce okumaya başladığım, sonrasında benim için geziyle özdeşleşen bir kitap oldu. Ormanları yok edilen, hayvansı olarak atfedilen bir ırkın yaşam mücadelesi vardı. Can damarı, yaşam enerjisi ormanın kendisiyle hemhal olmuş bir toplum söz konusuydu. Her sayfada ülkede olan bitenlerin benzerliği karşısında heyecandan şaşırıp kalıyordum.

Bambaşka diyarlara yola çıkıp yurtdışında  yaşama-gezme deneyimlerimde, Ursula’nın en az bilinen, benim en çok sevdiğim öykü kitabı, “Uçuştan Uçuşa” da benimle birlikte nice ülke gezdi. Havaalanında uçak beklerken şu paragrafı okuduğunuzu hayal edebiliyor musunuz?

“Havaalanları insanın başka bir yere gidemediği bir yer; bir yolculuğun başlangıcı, bağlantı noktası değil de durak noktası. Bir tıkanma, bir kabızlık. Zamanın geçmediği, anlamlı bir varoluş ümidinin kalmadığı mevcudiyetsiz bir yer. Bir sınır: son. Böyleyken havaalanları insanlara boyutlar arasındaki aralığa girişten başka bir şey sunamıyor”.Uçuştan Uçuşa’dan.

Tabi ki son cümleden sonra hangi boyuta seyahat edeceğimi düşünen meraklı ve muzip bakışlarla kaldırmıştım başımı kitaptan. Sonunda, bunca boyutlar arası yolculuğa dayanamayıp, Polonya’da bir arkadaşın yanında kalmaya karar verdi kitap.

Yıllar geçip giderken, bağışlamaya en çok ihtiyaç duyduğum zamanlardan birinde “Bağışlanmanın Dört Yolu” bana yaverlik etti. Cahit Sıtkı’nın ömrün ortası dediği yaşlarımda, zihnin sınırsızlığını gördüğüm, aklı bulmanın ve kaybetmenin ne kadar ince bir çizgi olduğunu farkettiğim bu dönemimde bilinçaltını sorgularken ”Rüyanın Öte Yakası” yanımdaydı. Uykunun Bilimi/Science of Sleep filmiyle birlikte bir kit olarak alınmasını önerdiğim kitap, meditasyon pratiğinin sakin ve huzurlu dünyasına adım atmama vesile oldu.

Geçtiğimiz yıl, yaşadığım, benimsediğim İzmir şehrinden ayrılırken, kütüphanemi dağıttığımda en çok üzüldüğüm Le Guin kitaplarından ayrılmak olmuştu. En son “Yanılsamalar Kenti” kitabı ile yeni kitaplığımın ilk adımını atarken yalan söylenemeyen bir kentin hayallerine ortak oldum Le Guin’le. Masallar ve masalcılıkla ilgili “Anlatış” kitabını okumaya niyetlenip henüz fırsat bulamamışken vefat haberini duydum yaşlı ejderhanın. İşte bu yüzden Le Guin hakkında yazmak, hayatım hakkında yazmak benim için; kendi tarihimi yazmak gibi. O yaşlı bilge ejderhanın benim ben olmasına katkısı büyüktür. Kendi öyküm ile Le Guin öykülerinin içiçe geçtiği bu yazıyı, bu şekilde yazmayı tercih etmemin sebebini benden daha iyi anlatacak Le Guin kelimeleriyle bitirmek istiyorum. Işıkla olsun.

“Öykünü anlatmak için içinden seçim yaptığın şeyler, her şeyden az değil. İnsanın dünyasını, yerel, anlaşılır, makul, tutarlı dünyasını kurduğu malzeme, her şeyden daha az bir şey değil. Yani tüm seçimler keyfidir. Bütün bilgi kısmidir- neredeyse hiçbir şeymiş kadar. Muhakeme yeteneği okyanusa atılmış bir ağdır. Çekip çıkardığı gerçekler sadece bir parçadır, bir anlık görüntü, tüm gerçeğin bir parıltısıdır. Bütün insan bilgileri yereldir, kendincedir, hemen hemen hiç denecek parıltısının yansımasının parıltısı gibidir”.  – Bağışlanmanın Dört Yolu’ndan

 

Ebru Bingöl

Kategori: Hafta Sonu