Bir güzelleme: Mardin Masalcılar Buluşması anısına – Beyza Akyüz

Bir hikayeye olayların neresinden tutup başladığınız ve hikayeyi nerede bitirdiğiniz mühim mevzu. Masalcılar hikayeye mutlu bir anda son verdikleri için, masalların her dem mutlu sonla bittiğine inandı ademoğlu, havvakızı. Oysa artık öyle olmadığını biliyoruz hepimiz.

Ateşin içinden geçip bir dostun koynuna sığınan kuş gibiyim, ancak kendime geldim. Geri sarıp düşünüyorum beş gün boyunca süren Mardin yolculuğumuzu; gecesi seyranlık gündüzü gerdanlıktı ve o eski şehir kapılarından geçtiğimizde bir ikindi vakti, zaman uzadı uzadı uzadı.

Yüksek tavanlı taş bir konakta açtım gözlerimi her sabah, alışık olmadığım şekilde yatağın tam karşısında saraylara layık bir boy aynası vardı. Hiç bakmadığım kadar baktım suretime, aynaya yaklaşıp göz bebeklerime, içindeki sırlı pırıltıya merhamet ettim.

Her gün erken saatte mihmandarlarım Asiye ve Aysun ile yollara düştüm. Okullara masal anlatmaya gittim, eş zamanlı olarak diğer masalcıların çoğu da başka okullarda başka çocuklarla yüz yüze diz dize buluştu. Mezopotamya’nın çocukları hikaye dinlemeye aşinaydı, hala her evde anlatıcı anneler, babalar, neneler var belli ki, bu haseple en çok da bu topraklarda kendimi has bir masalcı gibi hissettim.

Binlerce çocuğa masal anlattık, geriye kalan zamanlardaysa dar sokaklarda kendi hikayemi kovaladım. Yollarda karşılaştığım, selamlaştığım insanların “gel bi çay iç” davetine icabet ederek nice acayip hikayenin önünü açtım, şimdilik bende sırlandılar.

Geceleri damlarda buluştuk, her masalcı başka bir evin damına konuk olduk, çoluk çocuk büyük küçük bir arada… Güneş’in dediği gibi sanki televizyonun icat edilmediği zamanları yaşıyorduk. Muhtar’ın damında çayların biri gidiyor diğeri geliyordu, masalcı dede Yücel, meydanı açmıştı, yine Keloğlan’ın anasına sarıldı, kartal diye bir çocuğun omzuna bindi de hepimizi kahkahalara boğdu. Sonra Özlem anlattı, nasıl da seviyordu çocukları, ruhun görünmezliği büyük bir yalan. İri gözleri, yaşama sevinci veren neşesiyle Gökçe aldı masal sazını eline, sonra da ben… daha o anın içindeyken dedim, hey Allahım bu nasıl güzel bir gece yıllar sonra bile hatırlayacağız. Bir gece önce sesiyle aşka gelip pervane olduğum dengbej Abdurrahman Amca da oradaydı, Kürtçe bilmiyordum ama onun sesine takılıp uçmaya engel değildi bu. Sahi artık neden ağıt yakmıyorduk, insanın kendi sesinin kendine şifa olduğunu ne zaman unutmuştuk. Ağıtla kovduk korkularımızı, kötü anılarımızı ve işte genç rebabi girdi kapıdan, oyun havalarıyla halaya durduk. Kürt bir ananın duasını yaşıyorduk, “Her şeyden evvel Allah yaşama sevinci versin.” İşte veriyordu.

O gece Mardin’in dar, ışıklı sokaklarında ben bir gölge oldum, Abdurrahman amca ses… iki aşık yorulmadan dolandık durduk. Belli ki bir yitiği vardı onun da, aşık derdiyle coşar en azından bunu biliyorum.

Damlarda nice masalcı dinledim akşam vakitleri, Sıla’nın sakin sakin anlatışına, Arbil’in güzel sesine, ipuçlarını toplayan rikkatine, Argın’ın içinden öylece çıkan içgüdüsel müziğe, gözlerindeki güzelliğe, Göksel’in gerçek hikayelerindeki hikmetine, Kenan Bey’in Teo emmisinin mizah gücüne, Deniz ve Ebuburak’ın yoldaşlığına, Deniz’in masala yakışan doğallığına, Ebuburak’ın sessiz ama ağır tavrına şahit oldum. Oda arkadaşım Arzu’yu yoğunluktan dinleyememiştim, üşenmedi gece uyumadan evvel bana pullu masalını anlattı; ilk defa birisi bana özel masal anlattı, avucuma sıkıştırdığı pullar, koluma taktığı renkli bileziklerle döndüm Mardin’den.

Festivalle eş zamanlı olarak açılan bir de sergimiz vardı; Derler Ki. Hayatımda ilk defa bir sergiye katıldım, bir eser ürettim. Masalcılara çağrı gönderen, birliğe davette usta Güneşin ve Muteber sayesinde ben de daha evvel tecrübe etmediğim bir şeyi deneyimledim. Sergi, bir kasnak ya da eleğe derdimizi, acımızı nakşetmemizi istiyordu. Festivalden aylar önce üzerinde düşünmeye başladım ve nihayetinde kendi eleğimi Mardin Müzesi’nin sergi salonunda tavandan aşağı bir misinayla sallanırken gördüm. Ama beni etkileyen bu değildi, onlarca kasnak, iki tane elek vardı ve her biri nasıl da eşsizdi. Son güne kadar sergiyi gezmeye vakit bulamamıştım, ben gezerken güneş içeriyi öyle bir aydınlatıyordu ki Ömer’in hazırladığı festival tanıtım videosundaki hakikat kapısının gerçekten aralandığını o an gördüm. Hakikat; çoklukta birlikti. Sanata, insana, doğaya başka gözle bakan Güneşin ve Muteber’in mütevazi ve mütemadiyen devam eden güzel eylemlerine yakışan bir haldi. Bu sergi, dağlar denizler aşıp çok yer gezecek, bu sergi dertlere derman olacak çünkü bir başkasının hikayesi aslında hepimizin hikayesi.

Günlerce masal anlatmaktan sesimiz soluğumuz kesildi lakin çölde kendini arayan insanın coşkusuyla devam ettik yola, dönmeden bir gün önce tarihi yerleri gezmeye gittik büyük bir konvoyla. Yüzlerce yıl önce yapılmış medreselerde, sarnıçlarda, manastırlarda, antik kentlerdeki ruhlarla bağ kurdum. Biz de kendimizden bir parça bıraktık ayağımızın değdiği her yere, sarnıçta Lazca destan okuyan mabira Refika ve Güler’in sesi, müze müdürü Nihat Bey’in kamıştan çıkan nefesi o kadim taşların kalbine sindi.

Yüce bir dağın eteğindeki Mor Augin Manastırı’nın dar yoluna girdiğimizde kalbim hızlı atmaya başladı, manastırın damından çöle baktığımda lal oldum, yüksek ve derin bir sükunet vardı hiçlikte. Tüm sırların çöle gizlenmesi boşuna değildi. Günlerce dilsiz kalmak isteyeceğim bu yerde nasibe bakın ki hikaye anlatmak düştü payıma. Yorgun ve hastaydım, ağır bir örtünün altından ölmeden evvel son hikayemi anlatmalıymışım gibi son bir güçle anlattım. Hikayem bittiğinde dengbej Abdurrahman amca sessizce ayrıldı halkadan ve dakikalar sonra avazının ateşi düştü kulağımıza. Yüksek bir kayaya çıkmış, eli kulağa atmış çöle doğru haykırıyordu. Manastırdan ayrılırken; “hikayeni dinleyince anam düştü aklıma, tüylerim diken diken oldu, ona ağıt yakmak istedim ondan çıktım tepeye,” dedi.

Suriye sınırından sarı mayın tarlalarının yanından geçtik, barışa açılamayan şehir kapılarını gördük. Adnan abi yol boyunca babasından anasından dinlediği Arapça masalları anlattı bana, bu ne cömertlik! Dönüş yolunda Marin köyünde çay molası verdik. Eskiden boşaltılmış bir köy; hayat ağacının kırık dalı olan ne Yezidiler ne Süryaniler var artık. Bir amca hikayesini anlatırken arkada sessizce oturan beyaz tülbentli, fıstık yeşili elbise giymiş teyzeyi gördüm, yanına gidip dövmeli elini öptüm. Adı Seyran’mış, o Kürtçe konuştu ben Türkçe. Gözleri öyle güzeldi ki dizinin dibine gömüldü ayaklarım. Dua etti bana, sana, hepimize; “Allah dünyaya öyle bir iyilik versin ki artık, herkesin üzerinde bir nişanesi görülsün.”

Köyden ayrılırken Seyran teyzenin torunu Rozalin koşarak arabanın yanına geldi, utana sıkıla, “saçların çok güzel, al bunu saçına tak” dedi, avucunun içine sıkıştırdığı boncuklu yeşil örgüyü uzatarak. Adının anlamı ne dedim, “Güneşin doğuşu” dedi.

Ve biz güneş batarken ayrıldık çölden.

Mardin’de medeniyeti gördüm, Mardin’de başka dilleri işittim, Mardin’de birliğin çokluktan geçtiğini bir kez daha teyit ettim. Sezai Bey’in okuduğu şiirlerin biriydi Mardin; “Bütün bahçeler sende toplanmış gül müsün nesin?”

Metin-Kemal kardeşlerin dediği gibi,  “Sözlü hafıza duru ve sahicidir, birinin eksiğini diğer söz ile tamamlayabilirsiniz. Söz, en hakiki olandır. “ Bu hikayede bir eksik varsa tamamlasın başka bir dil, başka bir masalcı gönül.

Mardin’in kadirşinas halkına, hizmet ehli, cömert tüm müze çalışanlarına selam olsun. İstanbul’a yolunuz düşerse başım üstünde yeriniz baki.

 

 

 

Beyza Akyüz

Şifahen Masallar

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page