[Babil’den Sonra] İyi şair, iyi müzisyen, hümanist bir yalnız adam: Tom Waits

Çocukluk düşlerimi işgal eden USA cilalı Holywood filmleri ve melankolik Yeşilçam sineması dışında öteki sinemayı aradığım günlerde ilk kez tanıdım Tom Waits’i.

O günlerde nev-i şahsına münhasır Amerikalı bir yönetmenden bahsetmişti bir arkadaşım: Jim Jarmush. Hani şu sanki arkadaşlarıyla salaş bir barda bira içip, muhabbet edip, sigara tellendirirken aniden ucuz kamerasını eline alıp “Hadi öteki Amerika’nın filmini çekelim!”  tadında, ucuz bütçeli, muhteşem filmler yapan, görüntü ustası-sinema şairi, Amerikan yeraltı sinemasının usta yönetmeni olan Jim Jarmush.

Önce internetten filmlerini izledim. Sonra Türkçe alt yazılı filmlerini buldum:  Permanent Vacation, Down by Law, Mystery Train, Night of Earth, Dead Man,  Ghost Dog The Way of the Samurai, Coffee and Cigarettes, Broken Flowers, The Limits of Control ve Sadece Âşıklar Hayatta Kalır… Henüz edinemediğim birkaç filmi daha var.

Jim Jarmush – Tom Waits benim için, ötekilerin yazarı-şairi-müzisyeni Jack London, John Steinbeck, Walt Whitman, (Beat kuşağı yazarları) Alan Ginsberg- William S Burroughs-Jack Kerouac, Charles Bukowski, Leonard Cohen, Nick Cave vs. gibilerin ait olduğu aileden gibiydiler. Birilerinin bıraktığı yerden söze-sese-görüntü şairliğine bugün onlar devam ediyorlardı sanki.

Tıpkı Rebetiko’nun babası Marcos Vamvakaris’in genizden gelen buğulu sesini uzun yıllar içtiği haşhaşlı nargileye borçlu olması gibi; Tom Waits’in dinleyenlerle adeta muhabbet eden bir masalcı-anlatıcı tadında söylediği şarkılarında duyulan, derin bir kuyudan geliyormuşçasına puslu sesini, on bir yaşında içmeye başladığı sigaraya ve sonraki yıllarda tükettiği tonlarca burbona yoranlar var. Doğuştan veya sonradan, her ne olmuşsa olmuş ve tanrı yeryüzüne böyle bir sesi armağan etmiş. Çok da iyi etmiş. Onun sesi, her zaman ne dediğini pek anlayamasam da, çoğu zaman şarkılarının Türkçe çevirilerini arayıp-bulmaya çalışsam da yıllarca bıkıp-usanmadan dinleyeceğim seslerin başında geliyor.

İlk kez Jim Jarmush’un Down by Law filminde onun sesiyle ve cismiyle karşılaştım. Başka yönetmenlerle de birçok filmde oynamış. Çok sayıda filmlere müzikler de yapmış.  Sadece sesini duymuş olsaydım ilk anda karizmatik-siyahi bir Blues şarkıcısının görüntüsü kafamda oluşurdu belki. Kesinlikle karizmatik biri ama sesiyle görüntüsü pek de çakışmıyor.

Jarmush’un filmi Waits’in sesiyle başlıyor: Edna Million kefen giymişti/Çingene pembesine boyanmış bir tren/İki dolarlık ateş etmez bir tabanca/Yağmur yağarken köşeye saklandım/Ölü adamın tabutunda 16 kişi/Kırık kupadan içki içerdim/İki pantolon, tiftik bir yelek/Çok burbon içtim, kaybettim kendimi/Hey, küçük kuş eve doğru uç/Evin yanıyor ve çocukların yalnız/… Şarkı sürerken Jarmush’un kamerası New Orleans’ın köhne binalarla yüklü, ıssız-karanlık arka sokaklarında dolaşıyor. Sağda solda yere saçılmış çöpler; köşedeki lambanın altında müşterisini bekleyen harbi kadınlar; rüzgâr… Schiffer, Morgan’ın kafasında şişe kırdı/Ben de şeytanın kuyruğuna bastım/ Dolunayın yüzündeki çatlaklardan geçtim/ Kendimi Küba Hapishanesi’nin parmaklıkları arasında buldum/… Hey, küçük kuş eve doğru uç/Evin yanıyor ve çocukların yalnız… diye devam ediyor şarkı. Sonra kendisini New Orleans Paris Hapishanesi’nde buluyor. Jarmush’un birçok filminde oynayan, filmde İngilizceyi çat-pat konuşan İtalyan bir göçmeni canlandıran Roberto Benighni ve yine Jarmush’un arkadaşı ve vaz geçilmezi John Lurie sahneye çıkıyor. Üçü de işlemedikleri bir suçtan dolayı aynı koğuşta bir araya geliyorlar. Muhabbet, İtalyan’ın “Walt Whitman’ı sever misiniz?” sorusuyla başlıyor. Tom Waits’in şarkıları ve üç usta oyuncunun performanslarıyla, Jarmush’un şiirsel siyah-beyaz görüntüleriyle film devam ediyor. Tom Waits’i bu filmiyle tanıdım ve bütün şarkılarını bugün de severek dinliyorum.

Tom Waits, soyadındaki fiile pek kulak asmamış ve hiç beklememiş. Babası sigara dumanı ve alkol kokusuyla tütsülenmiş bir gece kulübünün kapıcısıymış ve küçük Tom birçok müzisyeni tanıma şansını orada yakalamış. Onları tanıyıp, dinledikçe kendi müzikal tarzını da oluşturmaya başlamış. Sigara içmeye 11 yaşında başlamış. Piyano çalmayı komşusunun piyanosuyla öğrenmiş, ilk gitarını sattığı gazetelerin parasıyla satın almış. Çocuk yaşlarda ait olduğu bu yer altı dünyasından ilk gözlemlerini ve şiirlerini de o günlerde defterlere yazmaya başlamış. Sonraki yıllarda şarkılarını nasıl yazdığını şöyle anlatıyordu: “bir taksi tutarsın ve onu istediği yere gitmesi için serbest bırakırsın. Sonra gördüklerini not etmeye başlarsın: kuru temizleyiciler, terziler, elektrik tesisatçıları,  simsarlar, satıcılar, emlakçılar… Sadece gördüklerinin listesini yaparsın. Ve bu sana kendine ait bir yön verir. Şöyle dersin; ‘bir şarkı yazacağım ve bu şarkının içinde tüm bu kelimeleri kullanacağım.

Kulübe gidip gelen müzisyenlerden birisi de Bob Dylan’mış. Onu çokça dinlemiş. Barlarda çalıp-söylediği günlerde Frank Zappa’nın menajerinin dikkatini çekmiş. Onunla ilk imzayı attığında henüz 21 yaşındaymış.

Bugün Açık Radyo’da ilk albümünün yayımlandığı, 1973 yılında onunla yapılan müzikli bir radyo söyleşini dinleteceğim. Radyo KPFK, Birleşik Devletlerin batısında, California’da Pacifica Foundation ağındaki beş istasyonun ikincisi olarak 1959’da yayın hayatına başlayan ve bugün de internet üzerinden dünyanın her yerinden ulaşılabilen bir radyo kanalı. Tıpkı Açık Radyo gibi ticari amaç gütmeyen ve dinleyici desteğiyle bugüne kadar ayakta kalabilen bir radyo.

Programda Tom Waits piyanosu ve gitarıyla daha sonra çok ünlenecek olan San Diego Serenade, Semi Suite, Famblin’with the Blues, Rosie, Depot depot, Ice cream man, Big Joe and phantom 309 şarkılarının da yer aldığı birçok şarkısını seslendiriyor ve söyleşiyor.

İlk albümü Closing Time 1973’de yayımlandı. Sonra albüm sayısı yirmiyi aştı. Albümleri daha çok ABD dışında satılan Tom Waits birçok ülkede konserler verdi. Tom Waits’e göre eğer bir konsere binlerce kişi gidiyorsa, orada kaliteli müzik yoktur, çünkü asla o kadar kaliteli dinleyiciyi bir araya getiremezsiniz diyordu. Bir ara İKSV onu getirmeye çalıştı. Festivallere gelmem, bir tiyatro salonunda çalmak istiyorum, seyirci sayısı 2 bini geçmemeli vs. gibi isteklerine rağmen her türlü çabayı gösterdiklerini biliyorum ama henüz Türkiyeli hayranları onu canlı izleme şansına nail olamadılar. Belki bir gün olur… O günü beklemeden hemen bugün albümlerini dinleme ve filmlerini izleme olanağımız var elbette.

Tom Waits multi enstrümantalist bir müzisyen. Piyano ve gitar dışında birçok çalgıyı da çalabiliyor. Elleriniz köpekler gibidir, daha önce oldukları yerlere geri dönüp dururlar. Bir çalgıyı çalarken aklınız devreden çıkıp parmaklarınız konuşmaya başladığında dikkatli olmalısınız. Onları alışkanlıklarından vazgeçirmelisiniz, yoksa yeni şeyler keşfedemezsiniz; güvenli ve alışılmış olanı çalmaya devam edersiniz. Ben fagot gibi hakkında en ufak bir şey bile bilmediğim çalgıları çalarak bu alışkanlıklarımı kırmaya çalışıyorum diyordu bir söyleşisinde. Radyo söyleşisinde piyanosunu ve gitarını dinleyecek, henüz yirmili yaşlarda, nota dahi bilmeden bu iki çalgıya ne kadar hâkim olduğuna şahit olacaksınız.

Sword Fish Trombones ve daha sonraki albümlerinde enstrümantasyon ve orkestrasyon daha da sıra dışı. Waits’in kendi deyişiyle bu “Hurdalık Orkestrası”; hışırtılı orglar, tangırdayan vurmalı çalgılar, belli belirsiz bakır üflemeli ezgileri, neredeyse akortsuz bir gitar ve demode çalgıları içeriyor.

Gary Graff onun sesi için bir fıçı burbonda ıslatıldıktan sonra beş ay tütsülenmiş ve ardından da bir arabanın altında çiğnenmiş gibidir diye tanımlıyordu. Onun kendine özgü hırıltılı sesi, deneyselliğe olan meyli; blues, caz ve vodvil gibi rock öncesi türlere sevgisi ile Tom Waits, müzik adına sıra dışı bir kişilik. Şiirleriyle, müziğiyle ulaşılması zor bir yalnız adam.

Bugün Açık Radyo’da onunla1973 yılında yapılan müzikli bir radyo söyleşini dinleteceğim.

Programda dinleteceğim şarkılarından Rosie’nin sözleriyle bitireyim. Bu şarkıda sözü geçen Tom Cat, ünlü çizgi karakterler Tom ve Jery’deki Tom’dur ve Waits bu kediyle kendisini özdeşleştirmekten de çok büyük keyif alır: Güzel, bir pencere kenarında oturuyorum, borumu üflüyorum/Ortalarda kimse yok ay ve ben hariç/Ve yaşlı tembel Kedi Tom bir gece yarısı âleminde/Senin bana tüm bıraktığın bir melodi/Rosie, neden başından savıyorsun? Rosie, seni nasıl ikna edebilirim? Rosie/ Ve ay tam tepede, tam ve kocaman, şeftali devrilir bir çivit gökyüzünde/Ve seni seviyorum Rosie, doğduğum günden beri/Ve seni seveceğim Rosie, öldüğüm güne kadar./Rosie, neden başından savıyorsun? Rosie, seni nasıl ikna edebilirim? Rosie/ Güzel, bir pencere kenarında oturuyorum, borumu üflüyorum/Ortalarda kimse yok ay ve ben hariç/Ve yaşlı tembel Kedi Tom bir gece yarısı âleminde/Senin bana tüm bıraktığın bir melodi/Rosie, neden başından savıyorsun? Rosie, seni nasıl ikna edebilirim? Rosie…

 

Ercüment Gürçay

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page