Köşe YazılarıManşetYazarlar

[Babil’den Sonra] Yeldeğirmeni’nde festival sevinci!

Gidenleriniz olmuştur, pandemiden önce, pazartesi akşamları Kadıköy’deki Eskici Gizli Bahçe’de ‘Kadıköy Sessison’s’ adlı ücretsiz bir doğaçlama dinleti düzenleniyor ve kamuya açık olan bu etkinlikte farklı ülkelerden müzisyenler kendi müziklerini icra ediyorlardı.

Etkinliğin fikir babaları olan Fransız keman sanatçısı Gabriel Meidinger, Fransız keman sanatçısı ve sinemacı Stephan Talneau, bir süre önce semtin farklı sanat disiplinlerinden yerel sanatçılarını ‘Kadıköy Sessions Festçik’ adlı tek günlük mini bir festivalde bir araya getirmek için yola çıktılar.

Yerel sanatçıların da desteğini alan festival 24 Ekim Pazar günü Yeldeğirmeni’nin pek çok kahvesinde, sanat atölyesinde, kitapçılarında, avlularında ve bahçelerinde gerçekleştirilecek.

Kar amacı güdülmeyen bu organizasyonun gerçekleşeceği mekânlar sanatçılara bağış (şapka) usulü toplanan para üzerinden bir bedel ödeyecek, ayrıca yemek verecek.

Festivalin yerel sanatçılar arasında yeni bağlar kurmayı, işbirlikleri geliştirmeyi, yeni performansları keşfetmeyi, yaratmayı; semtin farklı mekânlarını ve mahalleliyi de sanatla ilişkilendirmeyi amaçlıyor.

 

Videoda da izlediğiniz gibi festivalde müzik, tiyatro, kukla, sirk, dans, hikâye anlatımı, sanatsal enstalasyonlar, mini atölyeler, jam session’lardan oluşan küçük akustik performanslar yer alacak.

Festival, semtin farklı mekânlarında 14.00’de aynı anda başlayacak ve akşam daha büyük konserlerle sona erecek.

 

Festivalin müzik bölümü bu videoda izlediğiniz gibi çok dilli- çok sesli şarkıların geçidine sahne olacak. Bir de cümbür cemaat gün sonu konseri olacakmış.

Ne dersiniz, mevsim kışa doğru ağır aksak da olsa yol alırken hep birlikte mahalledeki şenliğe gidelim mi?

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

[Babil’den Sonra] Alexandra Gravas ‘Aşk Hayattır’

Yunan mezzosoprano Alexandra Gravas’ın sesiyle ilk kez 2012 yılında tanıştım. İnternette dolaşırken Gravas’ın Alte Oper Frankfurt’ta kaydedilen Ruhi Su’nun “Dursun Bebek” türküsünün harika yorumu ile karşılaştım.

Gravas bu türküyü öğretmeni Sümeyra Çakır’dan aldığı ilhamla söylemiş. Evrensel bir duyguyla seslendirdiği bu türküde kendi kültürümden izleri de bulmuştum. Bu kaydı dinlediğim günden beri Gravas’ın bağımlısıyım. Gravas, Almanya’da Yunan mültecisi bir ailede dünyaya gelir. Henüz 11 yaşında Sümeyra Çakır ile tanışması onun müzik yolculuğunu da derinden etkiler. Sümeyra onun sesini dinler ve çok beğenir. Onu klasik şan eğitimine yönlendirir.

Yunan müziği ile onu ilk tanıştıran da Sümeyra olur. Schuman’ın, Schubert’in liedleriyle ve Ruhi Su’nun sesiyle de onun aracılığıyla tanışır. Müzik kariyeri böylece başlamış olur. Müzik eğitimine Almanya’da başlar. Sonra Londra’da devam eder. Kontralto sesi de o yıllarda belirginleşmeye başlar. Önce küçük konserler verir ve ardından dünyanın en önemli konser salonlarında sahne alır. 2011’de klasik müzik kariyerine kendi isteğiyle son verir. Hayal ettiği müziği yapmak için yola devam eder.

Şarkı söylemek için hayata geldiğinin farkında

Gravas’ı ilk dinlediğimde şarkı söyleme tekniğinin mükemmelliği kadar sesinin sadeliği, içtenliği, yumuşak tınılı koyu-güçlü rengi ve tüm bunlardan kaynaklanan eşsiz güzelliği beni etkilemişti. Bu güç, güzellik söylediği şarkılara olan tutkulu sevgisinden kaynaklanıyor bana göre. Yürekten, aşkla söylenen bir şarkıydı Dursun Bebek.

Son albümünün de adı “El Amor Es Vida/ Aşk hayattır”. Alexandra Gravas için müziğin hayatının aşkı olduğu da bir gerçek. Şarkı söylemek için hayata geldiğinin farkındadır Gravas ve henüz 18 yaşında sanat hayatını bitirebilecek bir ses sorununun üstesinden gelme iradesini gösterir.

Alexandra Gravas klasik batı müziğinin şarkı söyleme tekniklerini, tutkuyla bağlı olduğu Yunan şiirinin ritmik incelikleri ve geleneksel Yunan müziğinin tarihsel kökleriyle ustaca buluşturan bir sanatçı. Çocukken eline geçen bir kasette dinlediği bir Theodorakis şarkısı onu çok etkiler. Şarkının şiiri Seferis’e aittir ve annesine Yunanca öğrenmek istediğini söyler.

Mikis Theodorakis’le ölene kadar süren dostluklarının o şarkıyla başladığını söylemek pekâlâ mümkün. Mikis Theodorakis bir söyleşide onun için “Yorumlarının her biri, çalışmamın en gizli yönlerine derinlemesine nüfuz ediyor” diyordu.

Ağırlıklı olarak Mikis Theodorakis, Mimis Plessas gibi çağdaş Yunan bestecilerin yapıtlarını seslendirse de Rebetiko’dan, Yunan halk şarkılarına, dünyadan farklı türlerde iyi müziklere açık çok geniş, etkileyici bir repertuardan beslenen müziğiyle, etkileyici sesiyle gerek Yunanistan’da ve gerekse dünyanın birçok ülkesinde tanınan bir sanatçı.

Gravas çağdaş Yunan bestecileri dışında Jonnusuke Yamamoto,  Francis James Brown, Dante Borsetto, Otto Freudenthal, Achim Burg ve Harue Kunieda gibi uluslararası üne sahip bestecilerin eserlerine de repertuarında yer veriyor. ABD’den Çin’e kadar birçok kentte önemli konser salonlarında sahne alan Gravas, Türkiye’de de konser verdi.

Son albümünü Meksika’da kaydetti

Gravas albümlerini kendisi yayımlıyor. İstediği şarkıları seçiyor, başında “onu çal, bunu söyle!” diyen bir yapımcı istemiyor. Daha önce Yunanistan’da yayımlanan Mikis Theodorakis’in çalışması olan “Carnaval/ Raven”, “On the Wings of Love/ Aşkın Kanatlarında” ve “#discoveries/ Keşifler” albümüyle ülke çapında büyük başarılar kazanan Gravas’ın son albümü “El Amor Es Vida/ Aşk Hayattır”ı pandemi günlerinde Meksika’da kaydetti.

Albümün yapım hikâyesi de hayli ilginç: 2013’den zaman zaman konser verdiği Meksika’ya bir başka konser için gider. Mexico City’de pandemi nedeniyle dört ay mahsur kalır ve Meksika’daki yapımcısı da ona “Haydi, çalışmaya başla!” der. Albüm bu yıl Mart ayında Meksika’da ve Yunanistan’da yayımlandı. Gravas Meksika geleneksel halk şarkılarına yaklaşımı ve bu şarkıları yorumlamadaki başarısıyla Meksika’da ilgi odağı oldu. Gravas, 4. Kişisel albümünün kayıtlarını tamamlamış ve 2022’de yayımlanacakmış. O albümü de merakla bekliyorum.

Gravas’ın bir başka hayali de Sümeyra’nın yaşarken ona verdiği partisyonlardan yola çıkarak onun türkülerini piyano ve yaylılar eşliğinde Türkçe olarak seslendirmek ve bir albümde toplamak.

Ağırlıklı olarak Meksika’dan halk şarkılarının yer aldığı “El Amor Es Vida/ Aşk Hayattır” albümünde Brezilya, Küba, Arjantin ve İspanya’dan da şarkılar var. Albüm Gravas’ın türler arasında kesişen, onun eşsiz, çok dilli şarkıcı yönünü de ortaya koyan bir çalışma.

Gravas ana dili Yunanca dışında İngilizce, Fransızca, Almanca ve İspanyolca şarkıları da aynı ustalıkla seslendiriyor. Zamanın bize dayattığı dil ve kültür engellerini kolayca aşabiliyor.

Daha önce hiç bilmediği bir dilde şiirin duygusunu anlamaya çalışarak, bu duyguyu ruhunda içselleştirerek dışa vurmaya çalışmak için olağanüstü bir çaba gösteriyor ve sonuçta kusursuz bir yorum ortaya çıkıyor. Böylece aslında daha önce çok kez birçok farklı müzisyenden dinlediğimiz bu Latin şarkıları onun sesinin büyülü tınısıyla çok farklı, taptaze bir boyuta taşınıyor.

Albümü dinlediğinizde sizler de bana hak vereceksiniz, kusursuz bir İspanyolca yorum sizleri karşılayacak bu albümde. Son albümünde ona eşlik eden gitarist Juan Carlos Allende. “Çoğu kişinin yaptığını söylüyor ama bunu başka hiç kimsenin yapmadığı gibi yapıyor… türleri aşan bir tarzla ve bu onu eşsiz kılıyor” diyordu kendisiyle yapılan bir söyleşide.

Albümde iki usta gitarist Gravas’a eşlik etti

12 şarkıdan oluşan albümde sanatçıya daha önce Meksikalı efsane şarkıcı Chavela Vargas ile çalışan iki usta gitarist eşlik etti: Los Macorinos grubu üyeleri Miguel Peña ve Juan Carlos Allende. İkili 2003 yılından Vargas’ın hayata veda ettiği 2012 yılına kadar onunla birlikte çalıştılar.

Daha sonra Lila Downs da dâhil olmak üzere Meksika’nın önde gelen şarkıcıları Eugenia León, Tania Libertad, Olivia Gorra, Eva Maria Santana, Mon Laferte ile çalışan grup 2017’de Meksikalı şarkıcı Natalia Lafourcade ile birlikte En İyi Latin Amerika Müzik Albümü Latin Grammy Ödülü’ne layık görüldüler.

Gravas’ın deyimiyle Meksika folklorunun bu iki yaşayan efsanesi (Allende 79, Peña 81 yaşında) hayatında tanıdığı en şeker, müzik dolu, sevgi dolu insanlar. Gravas yakında albüm konserleri için Meksika’ya gidecek. 2022 yazında iki gitaristle birlikte Yunanistan’da bir dizi konser vermeyi düşünüyor. Umuyorum Alexandra Gravas Meksika’da büyük bir beğeniyle karşılanan son albümü “El Amor Es Vida”da yer alan şarkılarıyla Yunanistan’dan sonra İstanbul’da da bir konser verir.

Gravas yurt dışında verdiği konserlerin bir bölümünü her zaman Yunan müziğine ayırıyor. Bu albümünü Meksika’da ve İspanyolca kaydetmiş olsa da Yunan müziğinin ve Yunan kültürünün elçisi olduğunu bu albümde de unutmamış ve Mikis Theodorakis’in başyapıtlarından Canto General’de yer alan, şiiri Pablo Neruda’ya ait “Y El Hombre Recogió” müzik temasının mükemmel bir uyarlamasına da son albümünde yer vermiş. Albüm bu şarkıyla kapanıyor. Canto General aslında oda orkestrası ve koro için yapılmış bir eser. Gravas önce iki usta gitarcıyla şarkıyı düzenler. Ama albüme koymak için Theodorakis ’den izin almak zorundadır. Çıkan iş Theodorakis’i de fazlasıyla memnun etmiştir. İstisnai bir şey olur ve zor da olsa çalışmayı albüme koymak için gereken izni alınır.

Gravas 2017 yılında sanata katkılarından dolayı Yunan UNESCO Pire ve Adaları ödülüne layık görüldü. 2020 yılında uluslararası kariyeri için Meksika (Fundacion Concamin), Avusturya (Avusturya Helen Şirketi) ve Ocak 2020’de Uluslararası Sanatsal Başarıları nedeniyle Yunan Aktörler Derneği (T.A.S.E.I) tarafından ödüllendirildi.

Gravas 20 Eylül’de İstanbul’da

Etnisite, dil, din, sınır tanımaksızın, küresel bir kültür ve barış elçisi gibi dünyayı dolaşan Alexandra Gravas 20 Eylül’de İstanbul’da Cemal Reşit Rey Konser salonunda Ruhi Su Dostlar Korosu ile birlikte sahne alacak. Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği’nin davetiyle ülkemize gelecek olan Gravas konserde geçtiğimiz günlerde hayata veda eden, çağdaş Yunan müziğinin en önemli isimlerinden Mikis Theodorakis’in bestesi “Omorfi Poli” yi Ruhi Su Dostlar Korosu ile birlikte Theodorakis’in anısına ithafen yorumlayacak.

Gravas bu şarkıyla, bir anlamda ustası Theodorakis’i, 40 yıldan beri dostluk ve barış için mücadele ettiği kardeş topraklarda, İstanbul’da bir kez daha anacak olmanın heyecanını yaşamak istiyor ve o anı sevinçle bekliyor.

Konser öncesi 13 Eylül Pazartesi günü 13.00’de 95.0 Açık Radyo’da Babil’den Sonra programımda Alexandra Gravas’ı konuk edeceğim. Son albümü “El Amor Es Vida”dan şarkılara da yer vereceğimiz programda, Muammer Ketencoğlu’nun eski grubu “Kompania Ketencoğlu”da söylediği Rebetiko şarkılarıyla tanıdığımız arkadaşımız İvi Dermancı bize çeviri desteği verecek. Programı www.acikradyo.com.tr’den dinleyebilirsiniz.

Alexandra Gravas ile daha önce hiç karşılaşmadım ama hakkında okuduklarımdan yola çıkarak diyebilirim ki, başarısının sadece kendisine ait olmadığını, birlikte çalıştığı müzisyenlerle birlikte bu başarıya ulaşabildiğini samimiyetle ifade etmesiyle; sadece yol arkadaşlarıyla değil karşılaştığı her hangi bir insanla da aynı samimiyetle diyalog kurmasıyla ünlüler dünyasında pek de alışılmadık bir portre çiziyor. Radyo kaydını ve 20 Eylül’de İstanbul’da onunla yüz yüze karşılaşacağım anı heyecanla bekliyorum.

 

*Alexandra Gravas’ı alexandragravas.com’dan takip edebilirsiniz.

 

 

 

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Babil’den Sonra] Adnan Genç’in ardından

Adnan Genç’i 2007 yazında, Ufuk Uras’ın Kadıköy’deki seçim kampanyası sırasında tanımıştım. Sonra EDP’nin kuruluşunda beraber olduk. Ardından bir Yeşil Parti girişiminde yer aldık ama olmadı.

Onunla Yeşil hareketin Kadıköy’deki toplantıları sırasında, yani 2017’den sonra daha yakın bir ilişkim oldu. O da benim gibi geç saatlere kadar oturmayı seviyordu. O günlerde Yeşil Gazete’ye yazılar yazmaya çalışan bendenizin acemiliklerini kırmadan- incitmeden düzeltmeye, örneklemelerle daha iyi yazmanın inceliklerini göstermeye çalışıyordu. O zaman onun gazeteci- yazar tarafını yakından tanıma şansım oldu. Tanıdığım en çalışkan yazardı. Birden çok gazetede aynı günde birçok yazısı yayımlanıyordu. Kitaplar yazmıştı ve hala yazmaya çalışıyordu.

2017’de Açık Radyo’da programlar yapmaya başlayınca koruyucu- ufuk açıcı önerileriyle yine yanımdaydı Adnan abi. Sağlığı kötüleşmeye başlayınca e-postalar ve telefon görüşmeleri yerini WhatsApp mesajlarına bıraktı. Konuşurken nefes nefese kalıyordu, bilgisayarın başına oturup yazışacak zamanı da pek yoktu. Uzun zamandır üzerine çalıştığı, zaman zaman yazdıklarını benimle de paylaştığı casus romanını bitirmeye çalışıyordu daha çok. Bittiğinde de şöyle yazmıştı: “Casus kitabım ekim gibi basılmış olacak… Artık bekleyeceksiniz, birkaç yayınevine vermiştim. 150 kadar kitap yaptığım için bir kitap neye benzer, niye kitap değildir, biliyordum. Tempolu, heyecanlı ve neredeyse Ahmet Haşim kitapları gibi öğretici bile oldu:) Ne güzel bir ödül oldu, inanamazsınız… Kusura bakmayın. Eşşek kadar herif sevindim işte!”

“Ruhen yaşlanmıyoruz Ercü” demişti bir telefon konuşmamızda. “Okuyoruz, yazıyoruz, söylüyoruz… dolayısıyla ruhumuzu hep diri tutmayı başarıyoruz ama bedenen yaşlanma diye bir şey var. Geçen gün düştüm kaldım, zor bela komşulara ulaştım da gelip beni koltuğa oturttular!” Ona yakın oturmadığıma üzülmüştüm. İstanbul’un iki ayrı ucunda yaşıyorduk. Belki dayanışmayla daha farklı bir biçimde sürerdi dostluğumuz. Bunu söylediğimde yorgun bir sesle “artık dayanışmayla çözülemeyecek sıkıntılı günlere hızla yaklaştığını” söylemişti…

‘Buradayım, devam…’

Radyo programımı yayınlandığı saatte dinlerdi ve program devam ederken cep telefonuma düşen pıt pıt mesajlarıyla adeta “Buradayım, devam!” derdi. Geçen gün o gidince dönüp mesajlarına baktım. 23 Aralık 2019’da başlamışız daha çok yazışmaya. Bu yazışmalar onun telefonunda da duruyordur. İzninizle bazılarını buradan sizlerle de paylaşmak istiyorum.

“Selam. Yemin billah edip radyoyu kapamadım ama uykuya dalınca programı kaçırdım. Kolay yorulduğum için, nefes nefese kalabiliyorum. Ve gece de geç yatınca, uyuklayabiliyorum”

“Selam Aslında, Youtube üzerinden tıklayınca 2 saat durmadan Dalaras dinlemem mümkün ama şu anki gibi; dostumun sesini, sesindeki sağaltıcı sıcaklığı duyamam. Emeklerine sağlık”

“Eskiden bir oyun oynardık; üçüncü türkü benim, sonraki Sarkis ahpariğim için olsun” Sarkis Seropyan’ı kastediyor.

Baklahorani programımda Kurtuluş’tan Hüseyin Irmak’la söyleşirken heyecanlı bir mesaj düştü telefonuma “Aaa, bizim Hüseyin’le konuşuyorsun yahu. Son derece kaliteli ve insan evladı bir dostumdur.”

Eylül 2020’de Yeşiller Partisi’ni kurmak için kollarımızı sıvadığımızda da yanımızdaydı Adnan abi. Evini bir an önce halledip bir bakım evine yatmaya karar vermişti. Hep birlikte bir yer arıyorduk. Ben de bir yer buldum ama parası ödeyebileceği bir para değildi. Bu arada durumu zaman zaman ağırlaşıyor ve hastaneye yatmak zorunda kalıyordu. Mesajında “ Salı günü de gene ödem atmak için hastaneye yatacağım birkaç gün. İyiceyim ama daha iyi olmam gerekiyor” yazmıştı. Onun en çok bu inadını seviyordum. Gittikçe bozulan sağlığı onun yazmasına engel değildi. Yeşiller Partisi eş sözcüleriyle bianet’e bir söyleşi yapmıştı bu arada. Bir mesajında “Tamam, arada hastaneye bile yatıyorum ama şu son on günde yaptığım işlerden söz etmek istiyorum. Öyle boş boş oturmuyorum, yani… Niye derseniz, enerjimden hoşnudum ve beni olabildiğince ayakta tuttuğuna inanıyorum” diye başlıyordu yaptığı işleri sıralamaya.

Diaspora Hemşinlilerini bulmaya çalışıyordu. Bir dizi söyleşi yapacaktı ABD, Polonya, Ukrayna, Mozambik (ve Dominik), Ermenistan, Rusya, Abhazya, Almanya ve Vietnam’da yerleşik düzen içinde yaşayan ve çalışan Hemşinlileri buldum. Latin dünyası için yazar Metin Yeğin’e başvurdum. Avustralya için gene bir gazeteci dostum bakındı ve tarikatçı bir herif buldu, onunla yapmayacağım… Bu dizi de yeni1mecra sitesinde yayımlanacak” yazıyordu bir başka mesajında.

‘İyi bari!’

Putin’e serzenişte bulunuyordu başka bir mesajında: “…6 adımda dünyanın öte ucundaki birine ulaşmak (doğru aracılarla) mümkünmüş. Ben de bunu deneyeyim, dedim ve sorularımı Putin’e yolladım. Önce Ermenistan’daki bir Türkologa; oradan Sochi’deki zengin bir Hemşinli belediye meclis üyesine; o da Moskova’nın İGDAŞ başkanı Margarita hanıma yolladı. Ama on gündür Putin bir telefon bile açmadı, arkadaş az bekle yazdırıyorum, diyebilirdi…”

Adnan abi için ters adamdı diyenler oldu ama ben muhabbetimizin aralıksız sürdüğü son 4-5 yılda hiçbir tersliğine muhatap olmadım. Bu yıl ocak ayında akordeon derneği AKORDER’i kurmuşuz ve dernekten arkadaşlarla Dünya Akordeon Konfederasyonu’nun üç önemli ismini programda konuk ediyoruz. Biri başkan, Fransa’dan katılıyor, diğer iki isim de başkan yardımcısı ve sekreter. Londra’dan. Bizim dernekten de üç-dört isim var. Program sürerken Adnan abinin mesajı düşüyor telefonuma. Diyaloğumuz şöyle:

  • Şu ana kadar hep konuşma, hiç ilgimi çekmedi.
  • Toplam 4 şarkı var Adnan abi. Amaç derneği dünyadaki akordeoncu dostlarımıza anlatmak. Muammer‘in bestesiyle program bitecek…
  • İyi bari! Duyduğum en ters sözü “İyi bari!” olmuştu.

Bir başka akordeon programıma derneğin gençlerini davet etmiştim. Edward Aris’in yaşadığını da orada öğrenmiş veEdvar Aris yaşıyormuş ya ve derneğe YK yapmışsınız. Müthiş bir vefa. Ben çocukken adını duyardık, radyoda veya kimi törenlerde… Çok sevindim.” notunu göndermişti.

Program sonrası bizim gençleri kaldığı bakımevine davet etmişti: “AKORDER’in sevgili genç üyeleri, merhabalar. Sevgili Ercüment Gürçay dostumun programında sizleri dinledim. Saza tutkunuzu heyecanla dinledim, tabii eserlerinizi de. Ben 45 yıllık gazeteciyim ve son 4 aydır Çengelköy’de bir bakımevinde kalıyorum artık. Zamanında akordeonist Cengiz Berkün arkadaşımla bir yurtdışı turnemiz de olmuştu. Ben kimi panellerde hem konuşmacı hem de bir fotoğraf sergisi götürmüştüm oralara. Bizbize Bakımevi yönetimi sizleri burada görmeyi çok ister sanırım. Hele bir konuşayım, pandemi koşulları hafifleyince sizleri ağırlamak, dinlemek isteriz… Sevgilerimle”

Feyruz’lu selam

Adnan abi çok iyi bir müzik yazarıydı. Adı sanı duyulmamış isimleri bulup onları gazete sayfalarına taşıyordu. Ona, bulduğu isimleri programıma davet etmek istediğimi söylediğimde çok mutlu olmuştu. İsimleri ardı ardına sırlamış ve ilişki kurmamı sağlamıştı: Mihrap Eskiocak, Yeşim Kantekin, İzmirli Sevinç Nazlı Yıldırım, ABD’den Sırma Munyar ve Esin Gündüz. İkisi de Berkeley’de müzik eğitimi almış.

Mihrap Eskiocak’la bir Feyruz şarkıları programı yapmış ve programın son şarkısı olan “Bint El Şalabiya”yı Feyruz’un sesinden Adnan abi için çalmıştık. Programdan sonra “Ne güzelsiniz ya, çok mutlu oldum” mesajıyla bizi onurlandırmıştı.

Adnan abi Medya Günlüğü’ne de yazıyordu. Gazetenin kurucusu Cenk Başlamış’la da onun sayesinde tanışmıştım. Başlamış’la Genesis grubunu konuştuğumuz bir program yapmıştık. Öncesinde ona bu gelişmeyi yazdığımda “Yaşşa, iyi ve birikimli biridir. Rus rakından da söz etseniz. Yıllar önce Emin İGÜS, başta DDT olmak üzere şahane parçalar çalmıştı. Hem de DDT!)” demişti ve programdan sonra da “Şahane bir program yaptınız. Aklınıza sağlık” deyivermişti.

Adnan abi radyo günlerini yaşamış bir radyo bağımlısıydı. Daha önce de radyoyu yazmış, bazı radyocularla söyleşiler yapmış. Geçen yıl Açık Radyo’nun 25’nci yılını bir yazıyla kutlamıştı.

Bana da “Sağlığım gittikçe bozuluyor Ercü. Sorularımı hazırlasam da, Babil’den Sonra ve kendine ilişkin yanıtlar versen; böylece, şahane bir röportaj yapmış olsak, ne güzel olur” yazdı. Sorularını yazdı ve gönderdi. Ben yanıtlamakta biraz geciktim, iğneyi batırıverdi hemen. Programda Sabicas çalıyorum. Bir mesaj düşüyor telefona “Dinliyorum programını. Sesindeki iyice hüzün dolu eda için bir şey diyeceğim. Daha doğrusu ben öyle anladım. Hayatımda ilk at çalıştırma yerine Klasis Otel’in at ahırlarında tanık olmuştum. Zengin ağalar, ata biniyorlar ve atı rahvandan da hallice sürüyorlar. On santimlik adımlarla neredeyse ve kendilerinin de başı önde halde. Biz, meraklı birkaç seyirci de tamamen sessizlik içinde seyrediyoruz. Müziğin hüznüne uymuş gibisin dostum. Bunca tantana, röportajı yanıtla artık demek için :)” Hemen o gece yanıtlarımı gönderdim. İlk röportajım oldu ve belki de tek röportajım olacak.

‘Kimseler, kimseciklere elini bile uzatmadı’

Adnan abiden son mesajı 4 Mayıs’ta aldım “ Bu sabah etkinliklerim, ‘Haberiniz olsun, buralardayım’ anlamına geliyor:) Gün içindeki başka gönderilerini okusam da pek yanıt yazmazsam, lütfen yadırgama, halim olmayabiliyor”

5 Mayıs akşamı geç saatlerde genç müzisyen arkadaşımız Yeşim Kantekin’den bir mesaj düştü telefonuma: “Ercüment Abi, Adnan abi ile ilgili bir durum var. Ortak tanıdık kimsem yok başka. Çözümsüz kaldım biraz. GATA’ ya Covid şüphesi ile yatmış. Beni refakatçi olarak çağırdı ama Covid servisi içinde yatıyor. Doktor ve hemşirelerle konuştum. Şu an için kötü bir durum yok sonuçları yarın belli olacakmış. Bilgi vereyim dedim.” Sabah Covid teşhisi kondu ve bir yakını gelince Yeşim, Adnan abiyi ona teslim edip ayrıldı hastaneden. Gelen olmasaydı yakınlarda oturan bir arkadaşına haber veririm diyordum. Akşamüstü Adnan abiye ulaşabildim. Hastaneden çıkmak istiyordu. Sesi çok kötüydü, çok kısa tuttuk konuşmayı. Yanında refakatçisi varmış. Sonra bir daha ulaşamadım ona. Ertesi gün yoğun bakımda olduğu haberini aldık ve sonrasında arkadaşlarının onu hayatta tutma çabalarına şahit olduk.

Son sözlerim Adnan abiye: Bir yazında Enver Gökçe ile kaldığı bakımevinden ayrılırken yaşadığın duyguları yazmıştın. Yazında; “Dayanışma, vefa ve özveriyle örülü bir hayatı şimdiden oluşturmalıyız. Yoksa bizden bir şeyler olmayacak” demiştim. Nitekim öyle oldu, adında dayanışma olan parti bile kurduk ama çok lokal ve kişisel çabaların dışında kimseler, kimseciklere elini bile uzatmadı” yazmıştın. Ben de senin bana gösterdiğin dayanışma kadar seninle dayanışma içerisinde olamadım. Bunun için kusuruma bakma.

Geçen yıl Aralık sonlarına doğru yazdığın WhatsApp mesajında “Sizce benim yaptığım zaten mesleğim olan bir iş mi; yoksa, gerçekten özgün bir tempom ve çabam yok mu? Dostlarıma geçtiğim haber linkleri son on günde belki on ayrı röportaj ve haberi kapsıyor. Her gün 1 veya daha fazlasını (çoğu kez daha fazlasını) 8 ayrı sitede yayımlatıyorum. Hasta halimle (şımarıklık saymayın, lütfen) ama vazgeçtim okunmasından, aferin yahu denmesini bekliyorum valla… Unutmayın beni buralarda!” siteminde de çok haklıydın.

“Koronada İstanbul’da olmak” başlıklı 12 yazılık dizini seninle radyoda konuşacaktık. 25 kadar da İstanbul şarkısı göndermiştin bana bakmam için. Bu hafta sonu Açık Radyo’da “Dinleyici destek” programları başlıyor. 9 gün sürecek. Bu yıl geçmiş yıllara göre bir şenlik yapamayacağız ne yazık ki. Kayıplarımız oldu. Sen de gittin. Pazartesi günü senin gönderdiğin şarkılardan çalarak destek programına katılacağım. Daha sonra yazılarından yola çıkarak, gönderdiğin şarkılara da yer vereceğim bir İstanbul programı ayrıca yapacağım elbette. Sözüm söz. Belki Yeşim, Mihrap ve Sevinç de katılırlar o programa.

Sarkis ağabeylere, Hrant’a, Komitas’a çok selam

Senin aracılığınla tanıştığımız Cenk Başlamış’la birlikte ara ara buluşup, birlikte program yapmaya karar vermiştik biliyorsun. 31 Mayıs’ta ilk programı yapıyoruz. Rusya’yı konuşacağız ve Rusya’dan şarkılar dinleyeceğiz. Senin için DDT’den de bir rock şarkısı çalarız.

Heyecanla beklediğin ve 19 Haziran’da yapacağımız “Dayanışma Yaşatır” konserine hazırlanıyoruz. Yeşim bana gönderdiğin ve onu tanımama vesile olan türküsüyle programa katılacak. Mihrap da senin çok sevdiğin İstanbul bestesini konserde seslendirecek. Yeni bir klip yaptı konser için. Onlar da bu konseri izlemeni çok isterdi eminim.

Konser sonrası sana söylediğim gibi önce Yeşim Kantekin’i konuk alacağım programıma. Ardından Mihrap’la bu kez Arap müziği dışında bestelerini konuşacağımız bir program yapacağız. Sevinç Nazlı Yıldırım konuğum olacak. İzmir’de kayıtlarını bitirmek üzere. Sırma Munyar ve Esin Gündüz’le de ilk fırsatta görüşürüm. Yani anlayacağın bu yıl boyunca kulağını çınlatmaya devam edeceğiz.

Ha bir de sana verilmiş bir sözümüz var: Covid azalınca ilk fırsatta bizim akordeon derneğinin gençleriyle kaldığın Bizbize Bakımevi’ne gidip bir konser vereceğiz.

Bana verdiğin destek için, ağabeyliğin için çok ama çok teşekkür ediyorum Adnan abi. Ben aynı desteği sana veremedim ne yazık ki. Kusuruma bakma.

Radyoda program devam ederken cep telefonuma pıt pıt düşen mesajlarını, Azrail’e inat son anına kadar yazdığın yazılarını çok özleyeceğim Adnan abi

Sen şimdi orada Sarkis Seropyan’ı, Sarkis Usta’yı, Hrant ağabeyi, Komitas’ı bulmuşsundur. Onlara da çok selam. Burası bıraktıkları gibi. Biz de öyle. Bazı şeyler daha iyi olsun diye uğraşmaya devam ediyoruz.

Sevgiyle, dostlukla…

Kategori: Hafta Sonu

Kültür-SanatManşet

[Babil’den Sonra] Türkü söylemek benim için bir aşk halidir

“Türkü söylemek benim için bir aşk halidir. En güzel aşklarımı türkü söylerken yaşadım. Ne onlar beni aldattı ne de ben onları. Türkü söyledikçe yeşeriyor çiçekleniyorum.” Ruhi Su aşkla türkü söyledi, Sıdıka Su ile birlikte aşkla yaşadılar…

Ruhi Su 1985 yılında hayat veda etmeden kısa bir süre önce Zeynep Oral’a verdiği söyleşide: “Anamı, babamı hiç tanıyamadım.1. Dünya Savaşı’ nın ortada bıraktığı çocuklardanım… Öksüz olduğumu çok kimseye söyleyemedim. Toplumumuzda hâlâ aşiret anlayışı var. İlk iş ‘Kimlerdensiniz?’ derler. Kendini yetiştirmiş olmanın önemi hâlâ anlaşılamadı… diyordu.

Milliyet Sanat Dergisi’nde yayımlanan yazının devamında Zeynep Oral, Ruhi Su’nun sözlerini: “…Ermeni ana babadan doğmuş, Ermeniliği de, zavallı anası babası da 1915’te Van’da kırılmış, toprak altına girmiş, bir nüfus memurunun deftere işlediği Abdullah ve Huri adlarını ana baba bilmiş, yetimhanelerde büyümüş, garip, güzel sesli Mehmet Ruhi Su’nun hayatının itirafı – artık bir gözünün mezara baktığı zamanlarda nihayet söyleyip rahatladığı…” diye tamamlıyordu.

Oğlu Ilgın Ruhi Su’nun anlatımına göre Ruhi Su, hayal meyal hatırladığı o karanlık günü çocukluk hafızasında yer ettiği kadarıyla: “… Duvarın dibindeydim… Açtım… Konuşulanları anlamıyordum. Askerler beni alıp atın terkisine koyup, götürdüler…” diye anlatıyormuş.

Bir insanın nerede doğduğunun, hangi milletten-dinden olduğunun bizim gibi insanlar için çok da önemli olmadığını düşünüyorum. Ama yaşanan bu acı olaylar onun çocukluk düşlerinde kalan, belki de canını çokça yakan, yaşanmış bir gerçekti. Hayata birçok yaşıtlarından çok daha zor koşullarda başladı. Yaşamı da hep benzer zorluklarla mücadele ederek geçti. Belki de çocukluğundan başlayarak bu acılarını hep türkülere sığınarak hafifletti ve gün geldi yaşadığı dünyanın sorunlarını, sıkıntılarını ve kimi zaman da sevinçlerini, mutluluklarını, umutlarını yine türkülerle hayata taşıdı.

Ruhi Su yaşadığı her türlü sıkıntıya rağmen her an “Hangi taşı kaldırsam anamla babam/ Hangi dala uzansam hısım akrabam/ Ne güzel bir dünya bu/ İyi ki geldim/ Süt dolu bir torbayla/ Şöylece çıkageldim/ Kime elimi verdimse / Döndürüp yüzümü baktımsa/ Kısmet kapıyı çaldı/ Kör pınara su geldi/ Ben şakıyıp durdukça öyle/ Gülün kokusu geldi/ Bebesi olmayan/ Bunalıp da kalmışa/ Acılarla yüklü/ Dargın yüreklere/ Yetiştim geldi… İyi ki geldim” diyebildi.

Ruhi Su’nun hakkında çok şeyler yazıldı, söylendi. Bu hafta Açık Radyo’da “Babil’den Sonra” programında Ruhi Su’nun yaşamının son tanığı, oğlu Ilgın Ruhi Su ile onun yaşamının daha az bilinen yönlerini konuşmaya, Türkiye radyolarında ilk kez dinlenen ses kayıtlarına zamanımız elverdiği ölçüde yer vermeye çalıştık. 1977’de BBC’de Ruhi Su ile yapılan söyleşiden bölümler, 1976’da Dostlar Tiyatrosu’nda yapılan konserden, 1981 Avusturalya Konseri’nden ve yine dost meclislerinde çalıp-söylediği türkülerden örnekler dinlettik. Program kaydını şuradan dinleyebilirsiniz.

Ruhi Su ve Sıdıka Su her yıl olduğu gibi bu yıl da Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği’nin düzenlediği çeşitli etkinliklerle anılacak. İlk etkinlik 20 Eylül Cuma saat 13:00’de Ruhi ve Sıdıka Su’nun Zincirlikuyu’daki anıt mezarında gerçekleştirilecek. Dostları, sevenleri, öğrencileri… türkülerle, şiirlerle, güzel sözlerle onlara bir kez daha sevgi ve saygılarını ifade edecekler. Anma toplantısı her yıl olduğu gibi Sümeyra Çakır’ın başucunda söylenecek türkülerle sona erecek.

Anma etkinliklerinin ikincisi 22 Eylül Pazar, saat 20:00’de Şişli Belediyesi, Cemil Candaş Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek. Ruhi Su Dostlar Korosu’nun, Ruhi Su’nun öğrencilerinden Refik Köksal yönetiminde türküler seslendireceği konsere Cem Erdost İleri, Mercan Erzincan ve Erdal Erzincan da türküleriyle katılacak.

Konser katılıma açık ve ücretsizdir.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Kültür-Sanat

Hafta SonuHaftasonuManşet

[Babil’den Sonra] Sadun Boro ve Okluk’un Denizkızı

“Bu denizkızı düşlerini süsleyen cennete erişebilmek için, nice engin denizler, ufuklar aştı… Kıtalar, adalar, koylar  dolaştı… Ta  ki Gökova’ya ulaşana kadar…”

Sadun Boro, Kısmet’in güvertesinde, 1967

Sadun Boro’yu bilirsiniz. Yaşamını denizlere ve doğal çevrenin korunmasına adamış, kitaplar yazmış, ilkleri başarmış bir deniz kurdu, efsanevi tekne Kısmet’in bir garip yolcusu…

O da Okluk’un Denizkızı gibi düşlerinin peşinden kıtalar, adalar, koylar dolaştı. Sonra bir gün geldi Gökova’ya demir attı ve 5 Haziran 2015’te yine oradan son yolculuğuna demir aldı.

Sadun Boro, o denizkızını bir yazısında şöyle anlatıyordu: “… Sırma, uzun saçları omzundan göğsüne düşmüş dünya güzeli bir denizkızı sudan çıkmış, pullu balık kuyruğu ile bir kayanın üzerine oturmuş, etrafını çeviren doğanın ihtişamını hayranlıkla seyrediyor!”

Okluk Koyu’nun Deniz Kızı ufka kaygıyla bakıyor!

Bugünlerde yolunuz oralara düşerse, Gökova’da Okluk Koyu’nun girişinde bir kayanın üzerinde, artık ne yazık ki ufka hayranlıkla değil ‘kaygıyla’ bakan bu denizkızını göreceksiniz.

Okluk Koyu kamulaştırma tehlikesiyle karşı karşıya

Doğa Ana’nın bir dantel gibi işlediği Gökova koylarından Okluk Koyu’na bir saray yavrusu hançer gibi saplandı. Yazlık sarayın beton çitleri güzelim doğa parçasını ikiye böldü. Kırk yıldır koyda misafirlerini ağırlayan iki işletmenin tahliyesi gündemde ve belki bugün ahşap iskeleye kıçtankara bağlanmış irili ufaklı tekneler bir süre sonra bir daha geri dönmemek üzere son kez buradan demir alacaklar.

İşletme sahiplerinin kamulaştırmaya karşı açtıkları davanın mahkeme süreci hala devam ediyor. Koy bugün deniz ulaşımına açık ama tedirgin bekleyiş devam ediyor.

Sadun Boro 1980 yılından sonra hayatının önemli bir bölümünü buralarda geçirmiş. Dostlarıyla Denizkızı Restoran’da sık sık buluşurlarmış. Ölümünden iki gün önce, 3 Haziran’da dostlarıyla burada, Denizkızı Restoran’da son kez buluşmuşlar. Her zaman bir 70’lik açılır, 35’liği Sadun Boro içermiş. O akşam bir dubleyi ancak bitirebilmiş. Giderken restoran çalışanlarından Abdullah’aAbdullah, ben gidiyorum, buralara sahip çıkın, vakti geldi, ben gidiyorum” demiş. Ertesi gün hastaneye kaldırılan Sadun Boro 5 Haziran 2015’te 87 yaşında Marmaris’te hayata veda etti.

Sadun Boro, Gökova, 2012

Sadun Boro ilk okyanus seyahatini 1952 yılında, İngiltere’ den Karayip Adaları’ na Ling isimli bir İngiliz teknesinde yapmış. Bir gün kendi yelkenlisi ile dünya seyahati yapma hayalinin başlangıcı olarak gördüğü bu deneyimini “Bir Hayalin Peşinde” kitabında anlatır.

Gün gelir bu hayalini de gerçekleştirir. Kendi teknesiyle dünya seyahati yapan ilk Türkiyeli denizci olur. 1965’te eşi Oda, kedisi Miço ve 10,5 metrelik keç armalı teknesi Kısmet ile İstanbul’dan yola çıkıp, dünyanın etrafında tam bir tur atıp, 2 yıl 10 ay sonra 1968’de yine İstanbul’a döner. Yurda dönüşleri coşkuyla kutlanan Sadun Boro bu gezilerini “Pupa Yelken” kitabında anlatır.

Pupa Yelken kitabının ilk baskısı

Pupa Yelken

Sadun Boro’yu ilk kez bu kitabıyla tanıdım. Ortaokul yıllarımda Beyazıt Sahaflar Çarşı’sından aldığım bu kitabın, Neolitik çağlardan kalmışçasına yaprakları sararmış, sayfa kenarlarına notlar aldığım, haritalarının üzerine işaretler koyduğum ilk baskısı bugün de zaman zaman dönüp baktığım bir kitap. Daha sonra yeni baskıları da oldu ama bu ilk baskının bende bıraktığı tat bambaşka.

Başka kitaplar da yazdı Boro. İkinci büyük seyahatleri 1977-79 yılları arasında kızları Deniz’in de katıldığı Amerika yolculuğudur. Bu macerayı “Fora Yelken” isimli kitabında anlatır.

1980 yılından itibaren Boro ailesi Bodrum’a yerleşir. Sadun Boro başta yeryüzü cenneti olarak nitelediği Gökova olmak üzere bu bölgenin doğası ve denizini korumak için olağanüstü çaba sarf eder. “Kısmet’ in Dümen Suyunda” isimli kitabında Türkiye ve komşu kıyılara yaptığı seyirlerin anılarını derlemiştir.

Hayatı boyunca en değer verdiği çalışması “Vira Demir”, kıyılarımıza ait detaylı bir seyir rehberidir. Onun teşvikiyle amatör denizciliğimiz gelişmiş, yeni denizciler dünyaya yelken açmıştır.

***

5 Haziran, Sadun Boro’nun hayata veda ettiği gündü. 8 Haziran da “Dünya Okyanus Günü”ydü. Ben de 10 Haziran’da Açık Radyo’da, “Babil’den Sonra” programımda Sadun Boro’yu ve okyanusları konu alan bir program yaptım. Programda denizci şarkıları çaldım. Programı şuradan dinleyebilirsiniz.

OKYANUSLARA KORU!

Boro bir yazısında, Okluk’un Denizkızı’nı, uzun yıllar Kısmet’i ve onun yolcularını ağırlayan Gökova Körfezi’ne olan duygularını ifade eden bir armağan olarak niteliyor ve;

“…Yıllarca Kısmet’i ve onun garip yolcusunu en güzel koylarında misafir edip ağırlayan Gökova’ya, ne zamandır bir şükran borcu olarak, naçizane bir şeyler armağan etmek isterdim. Gönlümde yatan, bir “Denizkızı”  idi. Onun için, en ücra koylarında bile ağ attım, belki tutarım diye. Ama bizim ağ eskimiş,  yırtılmış, her voli çevirişimde Denizkızı bir delik bulup kaçtı. Bir türlü ele geçiremedim. Nihayet, bir gün, heykeltıraş Tankut Öktem yardımıma yetişti. Usta ellerinde, Deniz Kızı vücut buldu. Sonra getirdik, Okluk Koyu’nun girişindeki kayanın üzerine oturttuk. Ve 1995 yılının 28 Ekim günü, dostlarla beraber duvağını açıp ona “Hoş geldin” dedik” diyordu.

Ve yazısını “O da, Tanrı’nın bizlere emanet ettiği, bu dünya cenneti Gökova’yı, bozmadığımız, yakmadığımız, kirletmeyip aynen koruduğumuz sürece, aramızda yaşamaya söz verdi. Temennimiz odur ki, Deniz Kızı’nı bir gün gene yollara düşmeye mecbur etmeyelim” diye bitiriyordu.

Bugün sadece Gökova’nın doğası-denizi değil bütün ekolojik sistem ve okyanuslar tehdit altında. Yeşil Gazete’de bugün yayımlanan bir haberde ölü ispermeçet balinasının midesinden 100 plastik bardak, 25 plastik poşet, dört plastik şişe, iki terlik ve daha fazlasının çıktığını yazıyordu.

Greenpeace 8 Haziran’da okyanuslardaki bu kirliliğe karşı Mavi Gezegenimiz Tehlike Altında, iklim değişikliğinden plastik kirliliğine, madencilik faaliyetlerinden aşırı avlanmaya kadar okyanuslarımızın karşı karşıya kaldığı tehlikeler her geçen gün artıyor. OKYANUSLARI KORU!” çağrısıyla bir kampanya başlattı. Kampanyaya şuradan destek olabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKültür-SanatManşet

[Babil’den Sonra] Endülüs’te bir troubador

“Şiir kitaba girince ölür”

Federico Garcia Lorca, Doğu ve Batı edebiyatının bütün formlarını (şarkılar, türküler, ağıtlar, od’lar, balad’lar, romencero’lar, gazeller, kasideler, ilahiler) kullandığı şiirlerini, tıpkı Fransa ve İtalya’da orta çağda ortaya çıkan gezgin lirik ozanlar (troubadorlar) gibi sokak sokak- kapı kapı dolaşarak önce kendisi okudu. Ona göre “şiir kitaba girince ölür”dü.  Çoğu şiiri yayımlanmadan çok daha önce kulaktan kulağa yayılırdı. Daha sonra şiirleri edebiyat dergilerinde yayımlandı. İlk şiir kitabı “Simgesel Düşler” i 1917’de yayımladı.

Lorca ‘çağdaş bir troubador’ du

5 Haziran 1898’de İspanya’nın güneyinde tipik bir Akdeniz kenti olan Granada’ya on dakika uzaklıkta yer alan; ay ışığında sokaklarında ateş yakılan, flamenko gitarları ve şarkılarıyla şenlenen bir çingene mahallesi olan Fuente Vaqueros’ta; Siera Nevada dağlarını ve görkemli Elhamra Sarayını gören bir evde, sanatçı bir ailede dünyaya geldi.

Çingene şarkıları onun müziğe olan ilgisini de tetikledi. Orta çağın gezgin ozanları şair oldukları gibi aynı zamanda müzisyendiler. Lorca da sanat yolculuğuna önce bir müzisyen olarak başladı. Yetenekleri elverdiğinde halk şarkıları derledi, yeni şarkılar besteledi. Piyano çaldı ve şarkılar söyledi.

1917’de ilk kitabı ‘Simgesel Düşler’ i çıkardı. Aynı yıllarda Endülüs topraklarını gezdi. Baeza, Medina del Campo, Salamanca, Zamora, Galicia, Leon, Burgos ve Segovia’ nın içe işleyen büyülü atmosferi bir daha silinmemek üzerine belleğinde yer etti. İzlenimlerini ‘İzlenimler ve Görünümler’ kitabında anlattı.

Benim Lorca’m

Lorca’ yı ile ilk kez 1970’ lerin sonunda, Varlık Yayınları’ nda Sait Maden çevirisiyle yayımlanan ‘Bütün Şiirleri’ seçkisinde tanımıştım. Şiirlerinde başlangıçta kendime yakın bulduğum tutkulu doğa tasvirleri onu sevmeme yetmişti. Onun çocukluğu gibi benim de çocukluğum da kırlarda, ağustos böcekleri, karıncalar, sümüklü böcekler, kurbağalar, serviler, yıldızlar, yağmur tanecikleri ile alt alta, üst üste geçen bir ‘çayır-çimen çocukluğu’ydu. Sonraları hayatı ve bütün şiirleriyle- şarkılarıyla baş tacım oldu Lorca.

Lorca’nın Granada’sı

Granada’ya İspanyollar ‘Gırnata’ derlermiş. Gırnata ‘nar’ anlamına gelirmiş. Granada tıpkı bir nar gibi, dışı bir, ama içinde birçok kültürü barındıran bir Endülüs kenti: Bir yanıyla Kuzey Afrikalı, diğer yanıyla Avrupalı; bir yanıyla İspanyol ve diğer yanıyla çingene; sokaklarında flamenko ezgilerine de rastlamak mümkün, Endülüs’ün İslami izlerine de. Bu kültürel zenginliğin içine doğdu ve uzun yıllar burada yaşadı Federico Garcia Lorca.

Çocukluğu İspanya’ da, siyasi gel-gitlerin hiç bitmediği, çalkantılı günlerde geçti: İspanya hükümeti 1909’da Fas’a savaş açmıştı ve “Fas halkı, İspanyol halkının düşmanı değildir” diyen işçiler, bir genel grevle bu savaşa karşı çıkmaktaydılar. Grev İspanya’nın birçok bölgesine yayılmış ve kanla bastırılmıştı. Bu dönem, ülke tarihine Kanlı Hafta olarak geçti. İşçi hareketi bu kanlı baskının ardından 1917’ye kadar gücünü toparlayamadı.

1.Dünya Savaşı yılları, yeni ticaret alanlarının açılmasıyla İspanya’nın ekonomik durumunun güçlenmesine yol açtı. Sanayi canlandı, işçilerin gelirlerinde artış oldu. Savaşın sona ermesiyle birlikte refah günleri de sona erdi ve toplumsal çalkantılar yeniden başladı.

Lorca, İspanya işçi sınıfının yeniden tarihin sahnesine çıktığı yıllarda, 1917’de, genç bir taşralı şair olarak önce Granada’ya gitti. 1919’da Granada’ dan ayrılarak felsefe ve hukuk okumak üzere Madrid’e yerleşti. Burada özgürlükçü, yeni düşüncelere açık Luis Bunuel, Rafael Alberti, Pedro Salinas, Gerardo Diego, Jose Morino, Juan Ramon Jimenez gibi İspanyol aydınlarıyla tanıştı.

 

Salvador Dali ile Madrid’ de, 1919

Tek ve büyük aşkı Salvador Dali’yle de orada tanıştı. Müzisyen ve ozan yeteneğiyle çevresinde uyandırdığı hayranlığa tanık oldu. Şiirlerini o kadar güzel okurmuş ki… Hemen birçok havariler edinmiş ve havarileri de kırlık yerlerden ve eski cancionero’lardan (türkü derlemelerinden) öğrendiği halk türkülerini hem piyanoda çalar hem söylerken çevresini alıp ona eşlik ederlermiş.

Birçok kültürün kaynaştığı, resim, şiir ve tiyatroda öncü isimlerin toplandığı Madrid’ te tiyatroya yoğunlaştı. Tiyatroda 1925’te yazdığı Manana Pineda ile dikkatleri üzerine çekti. Oyunda 19. yüzyılda Endülüs’te yaşayan özgürlük kahramanı bir kadının öyküsünü anlatıyordu.

Bir taraftan da müzik eğitimi aldı. Bu, Lorca’ yı edebiyata daha fazla yakınlaştırdı. Besteci Manuel de Falla ile birlikte çingene müziği üzerine araştırmalar yaptı ve şiirle müziğin iç içe geçmesini sağladı. İspanya’ da sözlü anlatıma dayalı halk şiiri geleneğini takip etti; yazdığı balad formundaki şiirlerinde halk kahramanlarını anlattı.

Şiirlerindeyse çok sevdiği Granada’yı, o toprakların insanlarını, müziğini, Granada ovasının uçsuz bucaksız portakal bahçelerini, mehtabı, kır hayatını- doğayı kaleme aldı. Eserlerinde aşk ve tutku kadar, acı- ayrılık- ölüm teması da hiç eksik olmadı. Lorca, ölümün şairi olarak da anılır ve yaşamı boyunca şiirlerinde, tiyatro yapıtlarında ölümün provasını yapmıştır bir bakıma. Zaman içerisinde yoksulların egemenlere karşı savaşı, faşizme karşı mücadele temaları da şiirinin ana eksenine oturdu. Dini ağırlıklı geleneklerin tutuculuğu, baskı ve şiddet de Lorca’nın şiir ve tiyatro oyunlarında işlediği temel konular oldu.

Endülüs’ün çingene şairi

Lorca, bir yandan da halk şarkılarını toplamaya devam etti. 1928’de yayınlanan Romancero Gitano (Çingene Romansları) isimli şiir kitabı, Endülüs’ün Çingene Şairi olarak tanınmasına yol açtı.

Kuklacı Lorca

Federico aynı zamanda usta bir kukla oynatıcısıydı. Zaman zaman Madrid’de yaşadığı evde çocuklara ve yetişkinlere kukla ve müzik gösterileri düzenlerdi. Kuklaları kendisi oynatır, kız kardeşi Concha da ona yardım ederdi. Dekorlarla kostümleri de kendisi hazırlardı. Çoğu zaman piyano, klavsen, klarnet ve lavtadan oluşan küçük bir oda orkestrası da oyuna dâhil olurdu. 

Lorca tiyatrosu

Şiirin ve müziğin yanı sıra tiyatro ile de ilgilenmeye devam etti. Tiyatroyu yenilemek isteyen Lorca, bunu yaparken çok sayıda örnekten yararlandı. Yazdığı oyunların müziklerini de kendisi yapardı. Halk şarkılarıyla bütünleştirdiği ‘Ayakkabıcının Garip Karısı’ oyunundan sonra komik, masalsı bir oda tiyatrosu yazdı.

Madrid’ te Eduardo Marguina ile tanıştı. Eslava Tiyatrosu’nun yönetmeni, yazar Gregorio Martinez Siera’nın çok beğendiği bir şiiri oyunlaştırıldı ve ‘Pervanenin Nazarı Değdi’ isimli oyun Lorca’nın ilk oyunu olarak sahneye kondu. Oyun pek ilgi görmedi ama devamı geldi ve bayrak üzerine özgürlükçü sözler söylediği için ölüme mahkûm edilen bir kız için yakılmış türküye bir oyun hazırladı. Çocukken söyledikleri bir türküydü bu ve şiirde olduğu gibi tiyatroda da kalıpları parçalayan bir tarzı vardı.

Ezilenlerin safında yer aldı Lorca. “Tiyatronun gücü, onun toplumsal sorunlara bakış açısıyla ölçülebilir yalnızca” diyordu. Ona göre tiyatro, toplumsal eşitsizliğe karşı direnen halkın eğitimi için bir araçtı. Toplumsal sorunları açık açık tiyatro ile anlatmaya çalıştı. Lorca için tiyatro, hayatın bir aynasıydı. Onu yanından hiç ayırmak istemeyen Lorca, aynasıyla yaşama ışık tutmaya çalıştı.

‘Dona Rosita Bekâr Kalıyor ya da Çiçeklerin Dili’ isimli oyunlarında hayatın önünde engel, baskı aracı olan gelenekleri eleştirdi. La Zapatero Prodigiosa (Kunduracı Güzeli), El Sacrificio de İfigenia (İfigenia’ nın Kurban Edilişi) gibi onlarca oyuna imza attı.

Gezici tiyatro

İspanya’da 1931’ de 2. Cumhuriyetin ilanından sonra Lorca, Eduardo Ugarto ile birlikte gezgin bir tiyatro kurmaya çalıştı. La Barraca adını verdiği gezici tiyatroyu kurdu da. Dönem, İspanya’da gerçeküstücülük akımının başladığı bir dönemdi ve bu gezici tiyatro bütün İspanya’yı dolaşarak seçkin, klasik oyunlar sahneledi. Kent kent, köy köy dolaştı ve halkı tiyatroyla tanıştırdı.

Bir kasabada ‘Yaşam Düştür’ isimli oyun sergilenirken, kralcıların saldırısı üzerine oyun yarıda kaldı. Baskılara, saldırılara rağmen Lorca “hep yoksullardan yana oldum, hep öyle olacağım” demişti; öyle de yaptı.

1932’te yazdığı Kanlı Düğün isimli oyunuyla adından epeyce söz ettirdi. ‘Kanlı Düğün’, ‘Yerma’ ve ‘Sodom’un Yerle Bir Edilişi’ üçlemesinden oluşan dram, ülkenin pek çok yerinde oynandı. Hastalığı ve ölüm temalarını işleyen Lorca, ölüm-yaşam, verimlilik-kısırlık gibi tezatlıkları bu eserlerinde başarıyla yansıtmıştı. Bu dram üçlemesiyle, İspanyol tiyatrosunda önemli bir yere sahip oldu.

Sinema’da Lorca

Kanlı Düğün, daha sonraki yıllarda İspanyol yönetmen Carlos Saura tarafından sinemaya uyarlandı. Bodas de Sangre, Carlos Saura’nın “Flamenco Üçlemesi”nin ilk filmidir. Üçlemenin diğer iki filmi ise Carmen (1983) ve El Amor Brujo’dur. (1986) Aynı şekilde filmin uyarlandığı oyun da Lorca ‘nın “Köy Trajedileri Üçlemesi”nin ilk oyunuydu. (Diğer ikisi Yerma ve Bernarda Alba’nın Evi’dir… Antonio Gades, Christina Hoyos ve Juan Antonio Jimenes’in dansları ve flamenko şarkılarıyla bezeli filmde, Carlos Saura belgeselden Lorca’nın oyununa kesintisiz bir ustalıkla geçiş yapar, artık seyirciler de oyuncular gibi hiç farkına varmadan kendilerini Lorca’nın oyununun içinde bulurlar ve adeta olayları yaşamaya başlarlar.)

Derler ki, “Lorca’yı daha iyi anlamak için Granada’ya gidiniz!” Benim henüz böyle bir şansım olmadı, ama Saura’nın üçlemesini defalarca izledim. Hala izlemeyen dostlara da izlemelerini önerebilirim.

Oyun Antonio Gades & Carlos Saura prodüksiyonuyla Antonia Gades Company tarafından birçok kez sahneye de taşındı.

Dona Rosita’nın Dokunaklı Öyküsü, Ahşap Çerçeve Kukla Tiyatrosu, 2012

Federico Garcia Lorca’ nın “Dona Rosita Bekâr Kalıyor” oyunu, 2012’de, İstanbul’da, Ahşap Çerçeve Kukla Tiyatrosu’nun yorumuyla sahnelenmişti. Sevgili arkadaşım Emre Tandoğan’ın yönettiği oyunda, kuklalara Emre Tandoğan ve Elif Arman can vermişlerdi. Kukla tasarımlarını Arzu Güven ve Güzin Cengiz’in gerçekleştirdiği oyunun ışık tasarımı Enrico Zeber’ e aitti.

Walt Whitman’ın izinde Harlem’de

Lorca, 1929’da içinde bulunduğu sıkıntılardan, acılardan kurtulmak, bambaşka bir evren bulmak umuduyla Amerika’ya gitti. Columbia Üniversitesi’ne girdi ama bir türlü İngilizce öğrenemedi; üniversiteyi bir yana bırakıp kentin müzelerini gezmeyi, tiyatrolarını dolaşmayı yeğledi. Göçmen mahallelerini ve özellikle Harlem’i gezdi, insan duyarlığı, insan sıcaklığı ile yoğrulduğunu söylediği caz müziğine burada vuruldu.

1929, Amerika’da ve bütün dünyada büyük bir ekonomik bunalımın yaşandığı yıldır. Siyahlar, işçiler, işsizler, üniversite öğrencileri, pis sokaklar, insan yığınları, cinayetler, kabalık ve vahşet…

Bütün bu gördükleri Lorca’yı derinden etkiledi. Durmadan şiir yazdı bu arada. Bir Walt Whitman biçemiyle, New York âlemini anlatan şiirlerdi bunlar. Lorca’ nın bu şiirlerini okurken söyleyişin, imgelerin, sözcüklerin değişmesi bir yana, daha kitabın sayfalarını karıştırırken bu döneme ait olan şiirlerin, sayfalara sığmayan uzun dizelerle değişik bir yapıda oldukları dikkati çeker. Daha, biçimsel görünüşlerinde bile Walt Whitman’ın etkisi görülür. Biçem de değişmiştir. O İspanyol halk türkülerini andıran ezgili, yumuşak, doğa motifleriyle süslü söyleyişin yerini, bağıran çağıran, meydan okuyan, kızgın, öfkeli, hatta yerine göre küfreden bir söyleyiş almıştır.

Gerçekte büyük düşler kurarak gittiği Amerika Birleşik Devletleri’nde ozan, tekniğin, makinanın ezdiği insanoğlunu, öldürdüğü doğayı, uygarlık yerine sokaklarda kol gezen pisliği, kabalığı, acımasızlığı görmüştür. Bir yanda, doğal olarak ozanın düşleri, özgürlük tutkusu, insan sevgisi, ilk gençlik tutkuları olan ekinler, çocuklar, filler, bulutlar, eğrelti otları, lâleler, kuşlar, asmalar; öte yanda çekiç sesleri, köprü altlarında yaşayan çocuklar, özgürlüğün tadını çıkaramayan siyahlar, cinayetler, kadınıyla erkeğiyle yozlaşmış bir sokak görünümü keskin çelişkilerle verilir bu şiirlerde: “Artık ne ekmeği bölüştüren var ne şarabı çünkü/ ne ölümün ağzında ot yetiştiren/ Çirkefin New York’u demir telin, ölümün New York’u. / Yanağında saklanan hangi melektir? / Söyleyecek hangi yetkin ses buğdayın doğrularını? / Kirlenmiş lâlelerin korkunç düşü kim?”

Aşağıdaki şu birkaç dizede bile ozanın kendi dünyasıyla özdeşleştirdiği Walt Whitman’ın dünyası ile bir yılını geçirdiği New York gerçeği arasındaki çelişkiler açıkça görülür: “ve Amerika boğuyor kendini makinalar ve gözyaşlarıyla/ Dilerim en derin gecenin zorlu rüzgârı/ koparsın altında uyuduğun kemerden harfleri, çiçekleri/ ve zenci bir çocuk bildirsin altın beyazlara/ başak krallığın yaklaştığını”

Bu yıllarda yazdığı ‘Küçük Viyana Valsi’ şiiri Patti Smith, Leonard Cohen gibi birçok Amerikalı şarkıcı ozan tarafından yorumlandı.

Siyasi eylemci Lorca

1934 yılında Rivera, Falange Espanyola’ yı kurdu ve Falanjistler “Büyük, bölünmez ve hür İspanya!” sloganıyla yola çıktılar. Falange Espanyola ve milli sendikacı hücum cuntaları ile birleşerek milliyetçi bir ayaklanma başlattılar.

Ayaklanmaya karşı 1935 yılında Unidad Popular (Halk Cephesi) kuruldu. 1936 yılında halk cephesi seçimleri büyük bir farkla kazandı. Halk Cephesi lideri Azanya, cumhurbaşkanlığına seçildi. Ancak orduya, Rivera’nın falanjına, General Morla’nın Carlosçular’ına ve kralcılara dayanan muhalefet bir araya geldi. Durulmayan siyasi hava, tekrar ağırlaştı. Lorca ve bazı İspanyol yazarları bir bildiri kaleme aldılar. Bildiride faşizmi teşhir ettiler.

Lorca, “Herkesin kardeşiyim ben, soyut bir milliyetçilik fikri uğruna kendini harcayan adamı sevmem” dedi, bir gazeteciye verdiği söyleşide.

Bu siyasi çalkantılar içinde, İspanya ile ilgili bir de film tasarladı. Siyasi bir trajediydi söz konusu film. Siyasi tutuklular için ‘Budala Kız’ı sergiledi; onların yararına bir gala düzenledi. Halk Ansiklopedisi Topluluğu‘nun çağrısıyla işçilerin doldurduğu bir salonda düzenlenen toplantıda Lorca, şiirlerinden parçalar okudu.

Daha sonra da siyasi tutukluları desteklemek için pek çok konferansa katıldı. Lorca’nın oyunlarının da sahnelendiği salonlar işçilerin yoğun katılımına sahne oldu.

Lorca’nın kararsızlığı

Bu arada Falanjistler katliamlara başlamış ve siyasi durum alabildiğine kötüleşmişti. Falanjistlerin kitle katliamlarına karşılık misillemeler, genel grevler başladı. Sağcı muhalefetin başı Calvo Sotelo vuruldu. Lorca bu kaos ortamında kararsızlığa düştü. Faşizmin kanlı yüzünü ülkenin her yerinde gösterdiği bir süreçte büyük aşkı Dali’ye geride “Bazı çocukların kalbinde yitirdiğim gibi/ Birçok kere yitirdim denizde kendimi. / Gidiyorum aramaya; suyu bilmeden, /Beni çürütecek, ışık yüklü ölümleri” dizelerini bıraktı ve Madrid’den Granada’ya, babasının çiftliğine döndü.

Franco Faşizmi geliyor!

Calvo Sotelo’ nun öldürülmesi üzerine, Fas’taki Kanarya Adaları’nda bulunan 35 bin kişilik İspanyol garnizonu ayaklandı. Ayaklanmayı başlatan general uçak kazasında ölünce, garnizonun başına Kanarya Adaları valisi Franco geçti. İsyanı Katolik ve milliyetçi kuruluşlar da desteklediler ve Franco’ ya katıldılar. Franco birlikleri ülkenin güneyini ele geçirdi. Falanjistler askeri kıyım örgütlerinin yanı sıra “tehlikeli” gördüklerini öldürmek için Kara Müfrezeler’ i kurdular. Kara müfrezeler, daha ilk günlerde yüzlerce insanı katlettiler. Bütün İspanya’da kitle halinde kurşuna dizmeler, toplu yargılamalar alabildiğine arttı.

İspanyol Sivil Muhafız Baladı

Lorca, İspanyol Sivil Muhafız Baladı şiirinde bu ‘Kara Müfrezeleri’ anlatır: “Karadır atları, kapkara/ nalları da kapkara demir. / pelerinlerinde parıldar/ mürekkep ve mum lekeleri/ ağlamak nerede onlar nerede/ hepsinin de kurşundan beyni/ yoldan ağrı çıkageldiler/ gönülleri cilalı deri. / o çılgınlar, o gececiler/ boğarlar geçtikleri yeri/ zamk karası bir sessizliğe/ ve bir dehşete kum incesi…”

Kimse şairleri vurmaz!

Yurt sever ozanların, yazarların, müzisyenlerin elde silah Franco faşizmine karşı savaştığı bir süreçte, her şeyden elini eteğini çekip köyüne dönmesine rağmen yazdığı bu şiir, geçmişteki muhalif tavrı ve eşcinsel tercihleri Lorca’nın ölüm fermanının çıkarılması için yeterli gerekçeydi. Lorca, faşizmin kendinden olmayan herkese düşman olduğu gerçeğini gözden kaçırmıştı ne yazık ki!

Bir gece evine silahlı iki adam geldi ve ondan bir yere ayrılmamasını istedi. Ardından bir tehdit mektubu aldı. Ancak Granada’dan ayrılmak istemedi ve bir arkadaşının evine yerleşti.

Lorca bu şiiri öldürülen arkadaşı Ignazio Sanchez Meila için yazmıştı:

“Saat beşte akşamleyin/ Tam saat beşte akşamleyin / Ak çarşaflar getirdi çocuk/ Saat beşte akşamleyin / Hazırdı bir sepet kireç/ Saat beşte akşamleyin/ Kalanı ölüm. Yalnız ölüm./ Saat beşte akşamleyin/ Rüzgâr savurdu pamukları/ Saat beşte akşamleyin/ Kristal, nikel serpti oksit./ Saat beşte akşamleyin/ Kumru parsla savaşır şimdi/ Saat beşte akşamleyin/ Bir kalça, bir ıssız boynuz/ Saat beşte akşamleyin/ Sesler başladı, uğultular/ Saat beşte akşamleyin/ Duman, arsenik çanları/ Saat beşte akşamleyin/ Sessiz insanlar köşelerde/ Saat beşte akşamleyin/ Yalnız boğanın yüreği şendi/ Saat beşte akşamleyin/ Geliyor kar teri işte/ Saat beşte akşamleyin/ Tentürdiyot kokusu alanda/ Saat beşte akşamleyin/ Ölüm yaraya yumurtasını koydu/ Saat beşte akşamleyin/ Akşamleyin saat beşte/ Tam saat beşte akşamleyin/ Tekerlekli bir tabut yatağı/ Saat beşte akşamleyin/ Kemikler, flütler kulağında/ Saat beşte akşamleyin/ Boğa böğürdü alnına doğru/ Saat beşte akşamleyin/ Can çekişmeyle ışılar oda/ Saat beşte akşamleyin/ Kangren yaklaştı uzaktan/ Saat beşte akşamleyin/ Zambak bir boru yeşil kasığında/ Saat beşte akşamleyin/ Güneş gibi yanar yaraları/ Saat beşte akşamleyin/ Pencereleri kırıyor kalabalık/ Saat beşte akşamleyin/ Ah! Ne korkunç saat beşi akşamın! / Saat beşti bütün saatlerde!/ Akşamın gölgelerinde saat beşti!”

Kaderin cilvesi tıpkı arkadaşı Sanchez gibi o da bir akşamüstü saat beşte gözaltına alınıp ölüm yolculuğuna çıkarılmış  ve o günün sabahında, Granada’nın sosyalist belediye başkanı ve 29 kişi ile birlikte kurşuna dizilmişti.

Lorca’yı kurtarmak için uğraşanlar oldu ancak başaramadılar. Lorca, arkadaşları Dioscoro Galindo Gonzales, Francisco Galadi ve Joaquin Arcollas Cabezas ile birlikte Sierra yakınındaki Viznar’a getirildi. Viznar tutuklu barakalarıyla doluydu.

Lorca bir seferinde “Kimse şairleri vurmaz, ben de bir şairim” demişti. İspanya’da hiç kimse, ne aydınlar, ne de yazarlar Lorca’ nın katledileceğine inanmakta; bir gün Endülüs’ ün tozlu bir köy yolunda o güzelim şair beyninin birkaç kurşunla dağıtılmasını beklemekteydi.

Lorca ve beraberindekiler Fuente Grande yolu üzerindeki Alfacar’a yöneltildi. Hükümlüler araçtan indirildi. Son derece ince ruhlu ve naif bir şair olan Lorca, İspanya İç Savaşı’nın sürdüğü günlerde, 19 Ağustos 1936 sabahı Viznar- Alfacar yolu üzerinde arkadaşları ile birlikte kurşuna dizildiğinde, henüz 38 yaşındaydı.

Süvarinin Türküsü şiiri bir anlamda onun sıkıntılarla geçen, aslında kendisine yaptığı ve yarım kalan yolculuğunun hazin sonunu da anlatmaktadır: Kurtuba/ uzakta tek başına/ ay kocaman at kara/ torbamda zeytin kara/ bilirim de yolları/ varamam Kurtuba’ ya/ ovadan geçtim yel geçtim/ ay kırmızı at kara/ ölüm gözler yolumu/ Kurtuba surlarında/ yola baktım ama yol uzun/ canım atım yaman atım/ etme eyleme ölüm/ varmadan Kurtuba’ ya/ Kurtuba/ uzakta tek başına”

Lorca, güzel kokular saçan bir yasemin demetiydi

Arjantin’de Pablo Neruda ile de yolları kesişmişti. Neruda, Şili Konsolosluğu görevi için Arjantin’deydi. Lorca da Kanlı Düğün’ü sergilemek için Buenos Aires’e gelmişti. Aralarında oluşan dostluğu Lorca’nın ölümünden sonra şöyle ifade eder Neruda: “Ne mükemmel bir şair! Ondaki kadar yürekliliğe ve dehaya, heyecanlı bir kalp ve duru bir sese bir daha hiç rastlamadım. Federico García Lorca, eli açık bir sihirbazdı, bir neşe kaynağı idi. İçinde taşıdığı yaşama sevinci ile bir yıldız gibi parladı. Saf ve komik, başarılı müzisyen, mükemmel bir pandomimci, çekingen ve batıl inançlı, pırıl pırıl ve iyi yürekli. Lorca’da İspanya’nın bir çağını yaşamak mümkündü. Halkçı gelişme çağını. Gelip geçmiş o İspanya’yı aydınlatan biri. Güzel kokular saçan bir yasemin demeti.” Lorca’nın ölümünün ardından O’na “Federico Garcia Lorca’ya Ağıt” şiiriyle seslenir Neruda.

Neruda gibi birçok şair onun ardından şiirler yazdı. Türkçe’de  Turgut Uyar’ ın şiiri bunlara güzel bir örnektir. Lorca İçin Üç Şiir’ de “…Artık katiyen biliyoruz;/ Halk adına dökülen kan/ Sapı gül dalı güzelliğinde bir bıçaktır. / Dişlerin arasında…/ İspanya da/ ve her yerde… “diyordu Turgut Uyar.

Carlos Saura ve Antonio Gades Company’nin Lorca’yı sinemaya ve sahnelere taşıdığından söz etmiştim. 2016’ da Federico Garcia Lorca, ölümünün 80. yılında İstanbul’da, İş Sanat’ta günümüzün en önemli flamenko gitaristi ve bestecilerinden birisi olarak kabul edilen Paco Peña ve grubu Flamenco Dance Company’nin Patrias projesiyle anılmıştı.

Cumhuriyet’ten Celal Üster’in o günlerdeki enfes tanımıyla sahnede “müziğin dansla seviştiği” bir sanat şöleni izledik. Paco Peña, Paco Arriaga ve Rafael Montilla’nın gitarına sesleriyle Jose Angel Carmona ve Gema Jimenez; danslarıyla Angel Munoz ve Mayte Bajo katıldılar. Vurmalılarda Nanco Lopez ve Jose Manuel Ramos’un yer aldığı gösteride oyuncu Rio Muten de zaman zaman sahnede yer aldı. İlk kez Edinburgh Festivali’nde, ardından Londra’da sahnelenen gösteride, fonda İspanyol İç Savaşı’nın anlatıldığı projenin merkezinde, bu savaşta hayatını kaybeden İspanyol şair Federico Garcia Lorca vardı. Gösteride özel bir repertuvarla sahne alan sanatçılar Recuerdo a Granada, Farruca, Nana de Sevilla, Buleria, Liviana, Gritos ve Ternura’nın da yer aldığı flamenko klasiklerini, dönemin marşlarını, Lorca’nın, Antonio Macado’nun ve Neruda’nın şiirlerini ve Unamuno’nun sözlerini dansla harmanlayarak yorumlamışlardı.

Lorca’nın vasiyeti

Lorca’nın “Ölünce/ gitarımla gömün beni /kumun altına/ ölünce/ portakal ve naneler arasında ben/ ölünce/ gömün beni isterseniz/ bir rüzgargülüne. / ölünce…” şirindeki vasiyeti ne yazık ki hala bugün de yerine getirilemedi.

En küçük erkek kardeşi Francisco’nun kızı Laura Garcia Lorca, La Repubblica gazetesinin Venerdi ekinde Marco Cicala’nın kendisiyle yaptığı söyleşide “Lorca ‘nın öldürülmesi küçük bir şehirde işlenen büyük bir cinayetti, ardından karanlık bir efsane doğdu” diye yorumluyor Lorca cinayetini. Lorca’yla birlikte Dioscoro Galindo Gonzales, Francisco Galadi ve Joaquin Arcollas Cabezas da öldürüldü. Bu karanlık cinayete kurban gidenlerin cesetlerine hiç ulaşılamadı. Lorca’nın cansız bedeni nerede saklı kaldı? Granada’nın arka tarafında, esintili Viznar’ da çam ağaçlarının altında mıydı? Ya da Alfacar’ın çevresindeki boş kuyulara mı terk edilmişti?

2000’li yılların ortalarında bu karanlık ölümlere sahne olan bölgede medyatik bir kazı çalışması başlatıldı. Doktorlar, tarihçiler, coğrafyacılar ve arkeologlardan oluşan bilim insanlarının katıldığı kazı Lorca’nın kemiklerine ulaşmayı hedefliyordu. Her bir alan didik didik kazıldı ama hiçbir sonuç sağlanamadı… Lorca’yla birlikte öldürülenlerden de en küçük bir iz yoktu. Kazı çalışmaları 2009’da durduruldu.

Garcia Lorca Parkı

Lorca ve üç Franco karşıtının kurşuna dizildiği kasabalar, bugün de kaderlerine terk edilmiş durumda. Gazeteci Marco Cicala “Afrika’dan esen sıcak rüzgârda öğle üzeri sokakta dolaşan kimse yok. Bir tek iplere asılı çamaşırlar ve sirke sinekleri göze çarpıyor” sözleriyle anlatıyordu bu terk edilmişliği.

Doğduğu kent olan Granada’nın kenar semtlerinden Fuente Vagueros’da, anısına yapılmış olan Parque García Lorca içinde yer alan, hayatının büyük bir kısmını geçirdiği evi bugün fotoğraflarıyla, eşyalarıyla korunarak müzeye dönüştürülmüş.

Bu dünyadan Lorca geçti

Federico Garcia Lorca, sanatçı kimliğiyle olduğu kadar, her zaman yoksuldan, ezilenden, halktan yana olmasıyla, faşizmin karşısında yer almasıyla ve aydın kimliğiyle hem tarihte hem de insanlığın yüreğinde hak ettiği yeri almıştır.

38 yıllık kısa, sıkıntılarla geçen ama bir o kadar da muhteşem ömrüne pek çok şey sığdırdı. Tiyatro oyunları yazdı-sahneledi; şiirler yazdı-okudu; kukla oynatarak çocukları mutlu etti, piyano çaldı; geleneksel halk şarkıları derledi- söyledi; pandomimciydi. Doğayı sevdi; Pablo Neruda’nın deyimiyle o “…Güzel kokular saçan bir Yasemin’di.” Granada’ya, caz müziğine, bir de Salvador Dali’ye âşık oldu…

Lorca yapıtlarıyla kendisinden sonra gelen şairleri-sanatçıları derinden etkiledi. Ölümünden sonra bugün de etkisi hissediliyor. Ona ithafen yazılmış şiirler-şarkılar bugün de dilden dile- kulaktan kulağa dolaşıyor. Oyunları dünyanın dört bir tarafında sahneleniyor.

Geçen pazartesi günü Açık Radyo (94.9)’da ‘Babil’den Sonra’ programımda Lorca’dan konuşup, şiirlerinden ve şiirlerinden bestelenen şarkılardan örnekler dinlettim. Programı buradan dinleyebilirsiniz.

Lorca, bir dostuna yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Yeryüzünde açlığın bittiği gün insanlık tarihinde hiç görülmemiş en büyük zihinsel devrim gerçekleşmiş olacak. O büyük Devrim’in gelip çattığı gün, insanların bundan duyacağı o sınırsız sevinci sana anlatamam.”

İklim yıkımının, savaşların, açlığın, büyük insan göçlerinin, her türlü sömürünün ve diğer küresel insani ve ekolojik sorunların yaşandığı günümüz dünyasında insanlık ne yazık ki henüz o büyük sevince hala çok uzak. Ama şundan eminim ki Lorca’ nın naif ruhu şiirlerin-şarkıların okunduğu-söylendiği her yerde sonsuza kadar yaşayacak!

(Yeşil Gazete)

Kaynak: Bütün Şiirleri, Sait Maden, Varlık Yayınları,

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKültür-SanatManşet

(Babil’den Sonra) Bağlamanın Tanpınar’ı Talip Özkan

İzmirli müzisyen Salih Nazım Peker, Talip Özkan’ın hayata veda edişinin ardından kaleme aldığı “Bağlamanın Ölümsüz Tezenesini Yitirdik. Nerelere gidigodun goc’efemmm?” yazısında onu bağlamanın Tanpınar’ı olarak niteliyordu.

Salih Nazım Peker yazısında “…Talip Özkan, Ahmed Hamdi Tanpınar’ı ne kadar tanır ve severdi bilmiyorum. Ama ben Talip Özkan’ı, bağlamanın Tanpınar’ı olarak görüyorum. Tanpınar, “aruzla hece veznini Dicle ve Fırat kadar kardeş” gören ustası Yahya Kemal’i izleyerek, Klasik Türk Musıkisi ve Türk Halk Müziğini karşıt uçlara yerleştirmekten kaçınmış ve bu iki musıki arasında mütemadiyen bir kardeşlik aramıştı ya? Talip Özkan da bağlamayla tanbur arasında bu kardeşliği hep gördü ve yaşattı. Bağlamacılığının yanında tanburiliği epey amatör sayılabilir, ancak bakış açısındaki bütünsellik çok önemlidir. Entelektüel birikimden süzülen bu bütünsellik, üstadın bağlama icrasındaki klasik etkilerde ve “L’art du Tanbur” albümünde açıkça görülür. Tanpınar’ın Huzur adlı romanındaki Tevfik Bey, 1918 İstanbul’undaki işgalci istimbotlarının arasından sırasıyla bir gazel, Şakir Ağa’dan beste, Hacı Arif Bey’den iki şarkı söyleyip, hüzünlü bir maya tahtında Boğaziçi ile Bingöl dağlarını öpüştürür, sonra da “eğer bu gece bir zeybek oynayamadan yatarsam hasta olurum” der. Kayıkçı Yani ve İstratos dâhil, kayıktaki herkes buna ağlar. Talip Özkan benin Tevfik Bey’im işte…” diyordu.

Ben de tıpkı Peker gibi Talip Özkan’ın müziğini çağdaşlarından farklı kılan en önemli unsurun, entelektüel birikimi sayesinden Klasik Türk Müziği ile Türk Halk Müziğini aynı potada eritebilmesi olduğunu düşünüyorum.

Talip Özkan’ı bu bütünselliğe ulaştıran entelektüel birikim nasıl oluştu?   

Yazılı edebiyatın fazla yer tutmadığı Anadolu tarihinde, halk edebiyatı genellikle sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarıldı. Anadolu halk türküleri de uzun yıllar bu biçimde varlığını sürdürdü.

1939 yılında Denizli’de doğan Talip Özkan ozanlığın, sanatçılığın kuşaktan kuşağa aktarıldığı Anadolu’da, ailesinden hiç kimsenin sanatla uğraşmamış olmasına rağmen küçük yaşlarda Türk Halk Müziği’ne yöneldi. Lise yıllarında Muzaffer Sarısözen ile tanıştı.

1957 yılında Ankara Radyosu’nda kadrolu olarak çalışmaya başladı. İlk önce koroya girdi, sonra sırasıyla enstrümantalist, solist, koro şefi ve pedagogluk yaptı. 1960 yılında İstanbul Radyosu’na geçti.

Özkan müzik hayatı boyunca, Türk halk müziğinin kökenlerini araştırdı, büyük bir merak ve çabayla bütün ulusal türkülerimizi inceledi. Hiçbir kayıt aracı kullanmadan Osmanlı müziğinin temellerini araştırdı ve 7000 parçalık bir katalog hazırladı.

Kendisi de Yörük ve Avşar olan Talip Özkan özellikle Yörük ve Avşar türkülerini inceledi ve derledi. Türk halk müziğini daha iyi analiz edebilmek için diğer halk müziklerinin ilk dönemlerini araştırdı.

Tatarlardaki söyleyiş biçiminin Kırım’da ve bazı Bulgar topluluklarında hala izlerinin sürdüğünü buldu. Öz Türkçe‘de “Kendisi için şarkı söylemek” anlamına gelen “ırlamak”ın, şimdiki Türkçe ile “Türkü söylemek” eyleminin kökenlerinin Asya’ya dayandığını, Osmanlı saraylarında söylenen klasik türde söyleyiş biçiminin de Asya kökenli olduğunu belirledi.

Talip Özkan, 1977 yılında Fransa’ya yerleşmeye karar verdi. Paris Konservatuvarı’nda eğitmenlik yaparken Paris 8. Üniversitesi’nde önce müzikoloji ve sonra da etnomüzikoloji doktorası yaptı. Rotterdam Üniversitesi’nde Türk Halk Müziği dersleri verdi. Aynı okuldan emekli oldu.

Dünyanın birçok yerinde çok sayıda konserler yaptı. Çok sayıda öğrenci yetiştirdi. Avrupa sanat çevrelerini derinlikli müzik bilgisi ve doğaçlama yeteneğiyle etkiledi.

Birçok değişik telli çalgı ile yaptığı ilk albümünü 1986’da Mysteries Of Turkey (Türkiye Anıları) Radyo France- Occora’dan çıkardı. Bu albümde dut ağacından gövdesi ve köknar ağacından sapı olan 6 telli bir saz kullandı.

Talip Özkan adını ilk kez bu albümü dinlediğimde duymuştum. 1993 senesiydi. Sivas’ta öldürülen aydınlardan müzisyen Hasret Gültekin için eşi Yeter Gültekin, Hasret’in kardeşleri, ailesi ve arkadaşları İstanbul’da bir vakıf kurmaya çalışıyorlardı.

O yıllarda Ruhi Su Dostlar Korosu’na devam ediyordum ve vakfa da katıldım. Beyoğlu- İstiklal Caddesi üzerindeki vakıf binasında uzun yıllar hep beraber çalıştık. Sivas’a, Hasret’in köyü olan Hanköy’e gittik. İstanbul ve Almanya’da vakıfla dayanışma konserleri düzenledik; resim sergileri açtık; Hasret’in sağlığında kaydedilen türkülerini toparladık, yayımladık; bir kültür-sanat dergisi için çalıştık. Talip Özkan da vakfın destekçilerindendi ve öğrencisi olan Hasret için Avrupa’da yapılan dayanışma konserlerinde yer aldı.

Daha sonra The Dark Fire (Kara Yangın) albümü Axıon etiketiyle yayımlandı. 1993’de Turquie, L’art vivant de Talip Özkan ve 1994’de L’art du tanbur albümleri Radyo France- Occora tarafından yayınlanan Özkan’ın Yağar Yağmur albümü de 1997’de Kalan Müzik etiketiyle Türkiye’ de yayınlandı. Talip Özkan çok sayıda albüme de bağlamasıyla katkıda bulundu.

Talip Özkan bağlamada “taramalı tezene” ve seri parmak hareketleriyle bilinen “Şelpe” tekniklerini geliştirdi. Bu teknik bugün birçok bağlama sanatçısı tarafından kullanılıyor.

Talip Özkan’ın bu yeni geleneksel halk müziği tarzının önemini özellikle belirtmek istiyorum. Eğer kendinden önceki müzisyenleri taklit etseydi, bu kadar geniş bir bakış açısı, değişik teknikleri birleştirme yeteneği ve derinlikli bir müzik kültürü olamayacaktı belki de. Talip Özkan müziğe karşı şüpheyle bakarak her şeyi irdeledi ve halk müziğini kendi içinde çok iyi harmanlamasını bildi.

1977 yılında yurt dışına çıkan sanatçı 23 yıl sonra 2000 yılında ilk kez ülkesine geldi. Dostlarıyla hasret giderdi. Konserler yaptı. CRR’de yapılan bir dinleti sonrasında ilk kez Talip Özkan’la tanışma şansım oldu. Artık parmaklarını eskiden olduğu gibi hızlı kullanamamaktan şikâyet ediyordu.  Ama yine de de ülkesinde, dostlarının arasında olmaktan duyduğu mutluluk yüzünden okunuyordu.

Bu tarihten sonra Paris-İstanbul arasında mekik dokudu. Bu arada hastalığı iyice ilerledi.

Halk müziğimizin usta sanatçısı Talip Özkan 27 Mayıs 2010 günü hayata veda etti. 29 Mayıs 2010’da İzmir’den son yolculuğuna uğurlandı. Bugün Urla’daki gömütlüğünde yatıyor.

Talip Özkan’ın yaklaşık 60 yıla yayılan sanat hayatını bir gazete yazısına veya bir radyo programına sığdırmama imkân yok elbette. Her yıl bugünlerde Açık Radyo’da ona yer vermeye çalışıyorum. Benim çağlar içerisinde çok çeşitli kültürlerden etkilenip- gelişip, bugünlere gelen Türk Halk Müziğine bakışımı Ruhi Su’dan sonra en çok etkileyen ikinci insan olan Talip Özkan’a bu hafta da Açık Radyo’da Babil’den Sonra programımda yer verdim. Programı buradan dinleyebilirsiniz.

Değeri yeteri kadar bilinmeyenlerdendi

Talip Özkan’ın birçok sanatçı gibi yaşarken de hayata veda ettikten sonra da ülkemizde yeterince değerinin bilinmediğini düşünüyorum. Yakın dostları, öğrencileri onu gerçekten sevdiler ama gönül isterdi ki ülkesinde kalabilseydi ve çalışmalarını bu topraklarda sürdürebilseydi. Olmadı. Uzun yıllarını gurbette, Paris’te yaşamak zorunda kaldı… Ölümünden sonra bugün konservatuvarlarımızda onun adına kürsüler açılmış olsaydı; gençler onun çalışmalarından da yararlanıp halk müziğimizi evrensel bir çizgiye taşıyabilseydi. Her yıl bir dizi etkinlikle çalışmaları gündeme yeniden taşınabilseydi. O da yapılamadı. Sadece İzmir’de kızı Aybala ve oğlu Tarkan’ın çabasıyla anma konserleri yapılabildi. Bu yıl Mayıs ayında ona dair bir anma yapılamadı ne yazık ki.

Türkiye toplumunun Usta’ya gecikmiş bir borcu var. Umarım bu yıl Ağustos ayında, doğum gününde kamuya açık konserler, söyleşiler yapılabilir. İzmir Belediyesi’ne bu yıl ustanın 80. doğum günü olan 2 Ağustos’ta İzmir veya Urla’da bir konser yapılmasını teklif etmeyi düşünüyorum. İstanbul’dan Çetin Akdeniz ve Mavi Nota Halk Türküleri Topluluğu davet edilmeleri halinde konsere katılabileceklerini ifade ettiler. Kim bilir, belki de her yıl yapılacak bir dizi etkinliğe de vesile olur bu konser. Umarım İzmir konserini, sonraki yıllarda Denizli ve İstanbul’da yapılacak konserler- anma etkinlikleri takip eder.

Ercüment Gürçay

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKültür-SanatManşet

(Babil’den Sonra) José Martí, palmiyeler ülkesinin şairi

Şair Ahmet Ada “Hep bir atlı gibi düşledim/ atını doludizgin süren/ Küba’nın ovalarında/ yeleleri rüzgârlı atını…” diye betimliyordu José Martí’yi bir şiirinde.

1492’de Kolomb, İspanya Katolik krallarının desteğiyle Karayip adalarına çıktı. Daha sonra İspanyollar kuzeye Hernan Cortez’i ve güneye de Francisco Pizzaro’yu yolladılar. Kolonyalistler sadece toplarıyla, tüfekleriyle değil aynı zamanda Latin Amerika halkalarının pek de bağışıklı olmadıkları grip vs. gibi virüsleriyle de geldiler. Madenlerdeki, tarlalardaki ağır çalışma koşulları, hastalıklar sonucu milyonlarca Latin Amerika yerlisi yaşamlarını kaybettiler. Tarihin en büyük katliamı yaşandı. Yeni iş gücüne ihtiyaç duyan İspanyollar gemilerle Afrika’dan toplu halde insanları Karayiplere taşıdılar. Küba da bu zorunlu göçten nasibini aldı.

José Julián Martí Pérez veya bilinen adıyla José Martí 1853 yılında bir İspanyol kolonisi olan Küba- Havana’da dünyaya geldi. Babası Leonor Antonia de la Concepción Micaela Pérez y Cabrera bir İspanyol’du, annesi Mariano de los Santos Martí y Navarro ise Kanarya Adaları’ndandı.

José Martí, çok genç yaşlarda siyasete atıldı ve İspanyol yönetimiyle çatışmaya başladı. Daha 17 yaşındayken 6 yıl boyunca ağır çalışma kamplarında tutsak olarak tutuldu ve sonrasında İspanya’ya sürüldü. Yaşamının büyük bölümünü sürgünde geçirdi. İspanya’dayken Madrid Complutense Üniversitesi’nde hukuk ve Zaragoza Üniversitesi’nde felsefe okudu. Daha sonra Mexico City’ye gitti ve ailesiyle buluştu. Orada edebiyat yaşamı başladı.

José Martí modern İspanyol şiirinin en önemli şairlerinden, bir yazar, gazeteci, siyasetçi, Küba’nın bağımsızlık mücadelesinin önderi bir eylemciydi. Martí, yüzyılın en büyük Latin Amerikalı entelektüellerinden biri olarak kabul edilir. Yazdığı eserler arasında bir dizi şiir, deneme yazısı, mektup, ders, roman ve çocuk dergisi yer almaktadır. Çok sayıda Latin Amerika ve Amerikan gazetesi için yazdı; ayrıca birkaç gazete kurdu. Patria gazetesi, Küba’nın bağımsızlık kampanyasında önemli bir araçtı.

José Martí, Carmen Zayas Bazan & José Francisco Pepito”, Meksika, 1891

1878’de Carmen Zayas Bazan evlendi, oğlu José Francisco “Pepito” Martí dünyaya geldi. Yıllarca şiirler, kitaplar ve gazete makaleleri yazdı. Aynı zamanda siyasi eylemlerini de sürdürdü. Bu yaşam biçimi ve aldığı akademik eğitim onun öğretilerinin zenginliğinin kaynağı oldu. Siyasi etkinliği nedeniyle hep başı derde girdi ve hiçbir ülkede uzun süre kalamadı. Askeri yönetime muhalefeti nedeniyle bir süre sonra Meksika’dan ayrıldı ve Guatemala’ya geçti. Ancak hükumetin baskısı nedeniyle orada da kalamadı. 1878’de genel aftan yaralanarak Küba’ya döndü ancak İspanyol yönetimine karşı mücadelesinden dolayı tekrar sürgüne gitmek zorunda kaldı. Önce İspanya’ya daha sonra da ABD’ye gitti, New York’ta bir yıl yaşadıktan sonra Venezuela’ya geçti. Venezuela’ya yerleşmeyi ummasına karşın buradaki diktatörlük rejimi nedeniyle tekrar ABD’ye döndü. Küba’nın ABD’ne bağlanmasına karşı çıktı. 1892’de Küba Özgürlük Partisi’ni kurdu. ABD emperyalizmine karşı Güney Amerika’nın birliği için mücadele etti.

11 Nisan 1895’te José Marti aralarında Generalísimo Máximo Gómez y Báez’in de bulunduğu sürgündeki muhaliflerden oluşan bir güçle Küba Bağımsızlık Savaşı’nı başlatmak için Küba’ya çıktılar. Başarısızlıkla sonuçlanan isyanın ilk çarpışmalarından birinde, 19 Mayıs 1895’te Contramaestre ve Cauto yakınında yaşanan Dos Rios savaşında İspanyol askerlerince vurularak öldüğünde 42 yaşındaydı. Birlikte yola çıktığı arkadaşları 3 yıl sonra 1898 yılında mücadelelerini zaferle sonuçlandırdılar.

Bu hafta Açık Radyo’da Babil’den Sonra programımda şarkılarımı José Marti için çaldım. Ağırlıklı olarak Küba müziğinin en bilinen adı olan Carlos Puebla’dan şarkılar dinlettim. Bobby Darin ve Pete Seeger’dan da birer şarkı seçtim. Programı buradan dinleyebilirsiniz.

Ölümünden sonra, “Versos Sencillos” ( Basit Ayetler ) adlı kitaptaki şiirlerinden biri, Küba’nın belirleyici yurtsever şarkısı haline gelen “Guantanamera” adlı şarkıya uyarlandı. Şiiri Joseito Fernandez Diaz ve Pete Seeger birlikte bestelediler. Bu şarkıda José Marti “Dürüst bir insanım ben, palmiyeler ülkesinden/ Ölmeden önce, paylaşmak isterim, ruhumdan akıp gelen bu şiirleri.

Şiirlerim parlak yeşildir, ama yine de kızıl alevler gibidir./ Şiirlerim yaralı bir ceylana benzer, Dağda kurtarılmayı bekler.

Dikiyorum bir ak gülfidanı, Haziranda ve Temmuzda./ Çünkü samimi dost, Elini vermiştin bana. / Ve zalimin biri parçaladığı için, Beni yaşatan yüreğimi./ Dikmem ne bir ayrıkotu ne de çakırdikeni/ Dikerim bir ak gülfidanı.

Dünyanın yoksul insanlarıyla, Neyim varsa paylaşmak isterim./Dağların cılız dereleri, Denizlerden daha mutlu eder beni” diyordu.

Küba’nın ruhu, ulusal kahramanı ve simgesi kabul edilen José Marti, Latin Amerika’nın Kesik Damarlarından sızan, ruhundan akıp gelen şiirlerini ölmeden önce bizlerle paylaştı.

Bugün Santiago de Cuba’da Santa Efigenia mezarlığında yatan José Marti bir şiirinde “Şimdi akkor zamanıdır ve yakında yalnız ışık görülecektir…” diyordu.

Ercüment Gürçay 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Çocukların ve kedilerin radyosu Açık Radyo desteğinizi bekliyor!

Açık Radyo çeyrek yüzyıldır yanı başımda. Hayatımın yarıya yakını onunla geçti. İlk kez Muammer Ketencoğlu’ndan adını duymuştum: “Ercü, yeni bir radyo açılıyor, ben de orada bir müzik programı yapacağım” demişti.

Radyoyla çocukluğumdan beri haşır neşirim. Çocukluğum, 1960’lı yıllarda İstanbul’un taşrası sayılabilecek bir köyde geçmişti. Altınşehir Köyü, Küçükçekmece Gölü’nün kuzeyinde yer alan, içerisinden tren geçen bir köydü. Bir de pilli radyomuz vardı evde. Halkalı istasyonundan hareket edip, köyün içerisinden geçip batıya doğru, uzaklara giden trenler ve radyodan yayılan sesler, müzikler her zaman çocukluk düşlerimi tetikleyen, besleyen, dünyaya açılan pencerelerim oldular.

57 yıl sonra bugün de yaşadığım köyümün üç tarafında artık beton bloklar yükseliyor, ‘fiziksel yaşam alanlarımız’ giderek daralıyor ama hala köyümün içerisinden trenler geçiyor ve hala Açık Radyo’m başucumda kâinatın bütün seslerini bana ulaştırıyor ve ‘düşünsel yaşam alanımı’ sonsuza doğru genişletmeye devam ediyor.

Birçok mesele gibi iklim meselesini de ilk kez radyomdan duydum. Bugün Atlas Sarrafoğlu ve arkadaşları da konuşmalarına “Açık Radyo’dan ilk kez duydum…” diyerek söze başlıyorlar. Yani Açık Radyo geçen 25 yılda birkaç kuşağı etkileme becerisini gösteren, her gün kendisini yenileyen bir radyo olmayı başardı.

Yeşil Düşünceyle de radyom aracılığıyla tanıştım. 2015’te İklim Korosu kurulması için önce radyoma gittim, koroyu kurduk ve bir de konser yapabildik.

100 haftadır da “Babil’den Sonra” programıyla radyoma emek vermeye çalışıyorum. Her hafta pazartesi günleri radyonun güneşli avlusunda kedilerle içiçe, program saatinin gelmesini bekliyorum. Her program biter bitmez önümüzdeki haftanın programını düşünmeye başlıyorum. Bir saatlik program için hafta içerisine yayılan 8-10 saatlik bir mesai işin en keyifli tarafı oluyor benim için.

Bir taraftan Açık Radyo’yu dinlemenin ve program düşünmenin-yapmanın keyfini yaşarken, bir radyonun bağımsız ve özgün yapısını korumasının hiç kolay bir iş olmadığına da bu süre içerisinde tanık oldum. Radyonun teknolojik alt yapısının güncellenmesi, çalışanların ücretleri, elektrik, su, telefon vs. giderleri, resmi kurumlara karşı maddi yükümlülükler… Hiçbir sermaye grubuna, siyasi yapıya yaslanmadan, sadece radyoyu 7/24 yayında tutan emekçileriyle, gönüllü programcılarıyla çok zor bir iş kotarılıyordu. Üstelik bunu sadece dinleyicilerinin desteği ile yapmakta ısrarcıydılar.

Geçen hafta 16. kez dinleyici destek özel yayını başladı ve bu pazar akşamı sona erecek. Aslında Açık Radyo senenin 365 günü, 24 saati desteği hak eden, destek olabileceğimiz bir radyo. Son iki günde 0212 343 41 41’den veya buradan desteğimizi verelim elbette. Ama aylık bütçemizde yer alan su-elektrik-cep telefonu… ödemeleri listemize “Açık Radyo’ya destek” ibaresini de ekleyelim derim.

Bugün Atlas Sarrafoğlu ve arkadaşları konuşmalarına “Açık Radyo’dan ilk kez duydum…” diyerek söze başlıyorlar, radyonun koridorları onların sesleriyle şenleniyor artık. Yani Açık Radyo geçen 25 yılda birkaç kuşağı etkileme becerisini gösteren, her gün kendisini yenileyen bir radyo olmayı başardı. Açık Radyo’nun hep açık kalması bizim desteklerimize bağlı.

Açık Radyo’ya ve Babil’den Sonra programıma bugün- yarın ve senenin diğer günlerinde de desteklerinizi bekliyorum.

Ercüment Gürçay

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKültür-SanatManşet

“12 Yazma 7 Mesel” ilk gösterimi ile Şişli Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde

“Dew du şar heft mesel” projesi Bülent Çatalkaya’nın yaklaşık on yıl boyunca yüreğinde-aklında demlediği bir kültür projesi. “12 Yazma (veya Kadın) 7 Mesel” adıyla da anılabilecek proje, Anadolu’da, Dersim-Koçgiri kültüründe tarihi 5 bin yıl öncesine giden bir ozanlık geleneğini kadın bakış açısıyla günümüze taşıyan, kadının Alevi inancındaki yerine vurgu yapan, Dersim- Koçgiri kültüründeki anaerkil yapıya atıfla, kadının yok olan dergâh geleneğinde kendisini yeniden yaratma çabası olarak da anlam bulan bir proje.

Bedestan Müzik Topluluğu kadın sanatçılarının bir yıldan uzun bir zamandır Bülent Çatalkaya’nın yönetiminde sürdürdüğü bu çalışma, 14 Nisan Pazar günü Şişli Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde, saat 17.00’de, buğdayla yapılan ilk kutsal yemekler olan kömbe, helva, hedik gibi geleneksel tatların sunumuyla başlayacak.19.00’da Bedestan Müzik Topluluğu “Dew du şar heft mesel” projesinin ilk gösterim konseri için sahne alacaklar.

Afişte, Alevi kültüründe önemli yeri olan zümrüdü anka ve şahmaran görselleri kullanılmış. Yeniden doğuşu simgeleyen zümrüdü ankanın tüylerinde bulunan 12 tane göz ‘dew du şar’ı yani 12 kadını simgeliyor. Zümrüdü anka ise kendi başına 13’üncü kadın rolüne giriyor. ‘Dev su şar’ zümrüdü ankanın küllerinden doğan 12 kadını simgeliyor. bir tarafı kadın bir tarafı yılan olarak tasvir edilen şahmaran ise vücudunda bilgeliği, zehri ve şifayı barındırıyor.

Şar, Dersim- Koçgiri’de özellikle yaşlı dergâh kadınlarının başlarına bağladıkları, gökkuşağının renklerini içeren bir yazmanın adı. Alevi inancına göre Ana Fatma’nın başına bağladığı yazma barışın da simgesiymiş. Aileler, aşiretler, köyler arasındaki kavgalarda, kan davalarında kadının başındaki yazmayı ortaya atmasıyla kavga biter, barış sağlanırmış.

Bir buçuk yıldır projenin provalarını sürdüren Bedestan Müzik Topluluğu çalıştıkları 20’den fazla eserden 16’sının canlı performansını gerçekleştirecek. Topluluk, proje için popüler olan deyişler yerine unutulmaya yüz tutmuş deyişleri seçti.

Bülent Çatalkaya konserde bağlamasıyla yer alacak ve aynı zamanda 7 miti anlatacak.
 

Projenin koordinatörü olan Bülent Çatalkaya projelerini PİRHA’ya anlatırken “Bu proje uzun yılların birikimleri, araştırmaları sonucu oluşmuş bir çalışma. Sanat hayatımızda kurduğumuz hayallerin birikimlerle ve becerimizle birleşip ortaya çıkmış hali. Gördüğümüz rüyayı anlatacağız belki de. Aslında bu çalışma toplumun hikâyesidir. Anadolu’da Mezopotamya’da Dersim-Koçgiri özgülünde özellikle Kızılbaş geleneğine mensup toplumun hikâyesidir bu. Biz diyoruz ki bu toplum önce kendileri sonra çocukları sonra ise torunları kendi özgün inanç ve dil değerlerini unuttular. Toplumumuzun içinde bir inanç 5 bin yılda oluşuyor ve icra edilmediği zaman iki kuşak sonra kayboluyor. Özellikle dinsel ve ideolojik atmosferin, baskıların yoğun olduğu bu dönemde bu tür özgün çalışmaların hem özgün anlamda inançlara hem de dillere hizmet edeceğini düşündük. Bu çalışmanın bir ayağıyla topuma bunu hatırlatmak istedik. İkinci ayağı ise bu bir eğitim çalışması” diyordu.

Gülseven Medar ise projede 13’üncü kadın olarak çıkıyor karşımıza. 12 kadının yürüttüğü ritüelin sonunda 12’yi birlemek için ritüele katılan Medar, bir süre 12 kadınla birlikte ritüeli yürüttükten sonra 12’yi sırlıyor. Medar, sahnede Türkçe, Kürtçe ve Zazaca üç dilde unutulmaya yüz tutmuş deyişleri okuyacak.

Projeyle ilgili PİRHA’ya verdiği röportajda, projenin Alevilikte kaybolan kadın kimliğini hatırlattığını, Anaerkil dönemden ataerkil döneme geçişte anaerkil duyguların yanı sıra doğanın ve yaşamın temel duygusundan da uzaklaşıldığını kaydeden Medar, anaerkil ruhu, doğanın ve yaşamın temel prensiplerini tekrar hatırlatmak için bu çalışmanın oluşturulduğunu söylüyor. Son zamanlarda sanat dalında kadının varlığına, anaerkil döneme atıfta bulunan çalışmaların olduğuna işaret eden Medar, ‘dew du şar’ın bütünleyici bir çalışma olduğunu da ekliyor. Medar, “Biz kafamızda olabildiğince doğru yerlere oturtmaya çalıştık. Umarım seyirciye de doğru bir şekilde ulaşır. Ne kadar doğru bir ifadede vereceğiz tabi ki tartışılır çünkü bunlar ne olursa olsun bazı bilgileri de içinde barındırdığı için olabildiğince doğruya, estetik olana, yaşamın temel prensiplerine uyum sağlamaya çalıştık. Kültürümüze hizmet etmeye çalışıyoruz. Umarım karşı tarafa da iyi niyetimiz doğru olarak geçer ve insanlar da güzel etkileşimler yaşar bizimle, kültürle başka türlü bir bağlantı kurmuş olur” diyordu.

Bülent Çatalkaya, Gülseven Medar ve Bedestan Müzik Topluluğu’nun 11 kadın sanatçısı hepimizi “Dew du şar heft mesel” projesinin ilk konserine hepimizi davet ediyorlar. Proje daha sonra farklı mekânlarda izleyicisiyle buluşmaya devam edecek.

İlk fırsatta Bülent Çatalkaya ve Gülseven Medar’ı Açık Radyo’da “Babil’den Sonra” programıma konuk etmeyi düşünüyorum.

Ercüment Gürçay

Kaynak: Bülent Çatalkaya & Bedestan Müzik Akademisi              PİRHA www.pirha.net

Kategori: Hafta Sonu