Uçsuz döngü, sonsuz dönüşüm ve bir ceviz fidanı – Miraz Rusipi

Rüzgâr belli ki karşı ki dağların zirvesindeki karlara sürtünerek gelmiş buz gibi esiyor. Sırtımdaki ter damlası soğuk havaya aldırış etmeden kazağımın altından kuyruk sokumuma doğru akarken küreği toprak kümesine daldırıyorum. Ormandan ve topraktan yayılan kokuları, yanımda yöremde uçup ötüşen kuşların seslerini, on metre ötemde çalışan dostlarımın devinimlerini, tarlayı ışığa boğan güneşi, sırtımda akan ter damlasını aynı anda görüp duyup, hissederken ağzına kadar toprakla dolu küreği fidan ekmek için daha önce açtığım çukura boşaltıyorum.

53

 

Çukurun yeterince dolduğuna kanat getirince kış uykusuna dalmış ceviz fidanlarından birini elime alıyorum. Geceleri ayaz olduğundan şimdilik fidana can suyu vermek yerine köklerini vidondaki suya daldırıp yıkıyorum. Ardından kırılan, incinen kökleri fideye zarar vermekten ürkerek buduyorum. Ağaç ekme ya da yetiştirme bilgimden ziyade fidanın kılcal damarlarına değin her bir milimetresinde dolaşan yaşama içgüdüsüne güvenerek kökleri toprakla buluşturuyorum. Avuçladığım yüzey toprağını boşluk kalmasın diye ellerimle köklerin arasına yerleştirirken içimden ceviz ağacı ile konuşuyorum:

Ellerin olurum.
Ayakların, kulakların, gözlerin…
Bir ömür bakabilirim sana
Sen yeter ki İlkbaharda sakince uyan uykundan
Her yaz ve kış köklerini daha bir sal toprağa
Vefalı bir dost gibi ömür boyu hizmet edebilirim sana
Kollarını gölgene sığınıp bedenine tırmanan çocuklarımıza açtığını göreyim yeter bana…

Kimi tanıdıklarımın ismi geçtiğinde; ‘Ama çok pis kokuyor,’ dışında tanımlama yapamadıkları ve ne işe yaradığını bir türlü idrak edemedikleri üç kürek yanmış gübreyi, uçsuz döngü, sonsuz bir dönüşüm ve her şeyin başka bir şeye ihtiyaçlığının olduğu toprağın üzerine döküyorum. “Ali Dino” stranını mırıldanıp fidanın kökleri arasında boşluk kalmasın diye toprağı tüm ağırlığımla eziyorum. Her bir şeyi sırasını şaşırmamaya çalışarak sarraf titizliğiyle yapmaya çalışıyorum. En küçük bir hata fidanın canına mal olabilir. Sonuçta o elime doğmuş bir bebek kendi kendine bakacak duruma gelinceye kadar benim sorumluluğumdaki can.

Ve Küreği yeniden elime alıyorum. Ekilmeyi bekleyen fidanlara bakıyorum. Kaç fidan ektim? Saymadım bilmiyorum. Sadece sabahtan beri çalıştığımı biliyorum. Saatin kaç olduğunu tahmin etmek için ufka bakıyorum. Güneş, Mazgirt dağları’nın yalçın tepelerin kızıla boyamış. Birazdan dağların zirvesi kızıldan pembenin tonlarını alacak ve güneş ufukta kaybolurken dağın bütünü mor rengine kesilecek. Sonunda Bingöl’den Pülümür vadisine doğru uzanan gökyüzü okyanusunda birer ada gibi duran dağ silsilesi Mazgirt Dağlarıyla beraber gecenin karanlığında kaybolacaklar.

Kürek elimde öylece duruyor. Dursun durduğu yerde. Az evvel diktiğim fidanın altına oturuyorum. Saatlerce çalıştığımdan ya da yorgun olduğumdan değil. Hem ne çalışmış hissediyorum kendimi ne de yorulmuş…

52

Kızıldan mora dönüşen zirveleri, Meşe ağaçlarının turuncunun bin bir tonuna boyadığı dağ yamaçlarını izlerken ama gerçek manası ile izlerken zaman anlamını yitiriyor, yorulmak manasız bir kelimeye dönüşüyor. Zihnimdeki milyonlarca ses susarken içim dinginlikle sarmalanmış bir coşku ile doluyor. Az önce ektiğim fidan benim gibi mi düşünüyor bilmesem de onları kıskanıyorum. Ben bu topraklara kök salmak ceviz ağaçlarının ömürleri kadar uzun bir süre hiçbir yere ayrılmadan öylece durup dağları, vadileri ve ormanları izlemek istiyorum.

Onları kıskanmakta haklıyım çünkü birazdan karanlık olacak. Egzozundan kara dumanlar çıkan bir araca bineceğim. İlk sesler girecek zihnime; korna sesleri, müzik sonra far ve kasaba ışıkları. Eve girer girmez ülkede ve dünyada gün içinde neler olduğunu merak edip internete gireceğim. Bu topraklarda barbarca yürütülen savaştan kan damlaları düşecek önüme, tecavüz haberleri, katledilen çocuklar, yaşamımızı tehdit eden milletvekillerinin ve onların yardakçısı haber spikerlerinin gevezelikleri, dertler, tasalar, kaygılar…

Milyonlarca insanın derdi, tasası o an sırtıma binecek. Gün boyu bahçede çalışmaya başladığımdan beri iyileşmeye başlayan bel ağrılarım yeniden sızlayacak. Dünyada olup biten her köyü olaydan haberdar olmanın ağırlığı altında eklemlerim ezilecek, omuriliğimdeki fıtıklar pörtleyecek…

Yorgunluk ve yılgınlık kentte, evde televizyonun ya da bilgisayarın başındayken bize rahat bir yaşam diye sunulan her şeyin içinde. Burada bu topraklar da ise durdukları yerde ruhumu huzura boyayan dağlar, dayanışmayı bildin mi seni doyuran toprak ve dost ağaçlar var ama yorgunluk yok…

Bu yazı, yazarının da onayı ile sosyal medyadaki paylaşımının ardından Yeşil Gazete’de yayınlanmıştır

54-miraz-rusipi

 

Miraz Rusipi