Bir kültür eleştirisi: Ev Anası

‘İbrahim’in bu yazısı jiyan.us sitesinden alınmıştır.

“Bir gün bir his geldi, yumurta cezvesi ocakta, çayın altı yanıyor, baktım süt bitmiş. Kıyamadım da Vural’ı uyandırmaya, baba oğul sarılmış uyuyorlar. Bakkala indim. Bildiğin sıradan pazar günü, ayağımda terlik içinde çorap üzerimde penye, elimde bozuk para cüzdanım… Bir uçak sesi duydum. Alçalmış iyice. Kafamı kaldırdım, baktım, baktım… Yardı geçti böyle gökyüzünü. Uçmak bile olsa, insanın işi olduysa, bir süre sonra, hiç gökyüzündeymiş gibi gelmiyor. Yani uçuyordum. Bırakıp gidebilirmişim. Nedir yani? Bir sürü ülkeye gittim birkaç saatliğine de olsa. Hiç bavul götürmedim yanımda ama biliyor musun?”

ev anası 2

Ocakta yemeği, prizde ütünün fişi, telde çamaşırı, yetişilmesi gereken doktor randevusu, dönüşte uğraması gereken pazarı olanların, “bavul alırsam yanıma bir daha dönmem” diyenlerin, gidebilecekken kalmayı tercih edenlerin penceresinden konuşuyor Ev Anası. Gündelik hayatın boğuculuğunu, ekran yüzlerinin fikir diye önümüze attığı bulamaçları, ikrâh getiren politik söylemleri inceden alaya alarak. Sadece evin içinden çıkanın, bir evi kurmanın, yaşatmanın görünmez emeğin sahibinin yazabileceği ev kültürü ve eleştirisi. Oysa biz çoğunlukla bırakıp giden, gidebilen kadınların hikâyelerine okuyoruz epeydir. Manasız bir yol güzellemesiyle kendi hayatının propagandasını yapan, bunu radikal bir eylemmiş gibi sunan kadın yazarların kitaplarını. Ev Anası kalmanın da savunuculuğunu yapmadan, zıtlıklara dayanarak kendini var etmeden kamerayı bu bir yere gitmeyen, gidemeyen kadınlara çeviriyor. Mağdur özne dilinin konforuna sığınmadan dişil humor yaratarak.

Ev Anası otobiyografik bir roman. Ama son dönemde sıkça karşılaştığımız çoğunlukla kötü örneklerden oluşan “öznel anlatı” değil kesinlikle. Öznel anlatı, kendi yaşam tarzını markalaştırmaya çalışırken bir yandan da sistem eleştirisi yaparak çelişkinin dibine vuran yazara has daha çok. Süslü cümlelerden örülmüş röportajlar, yazarın çocukluğu gibi abartılmış sorunlardan yola çıkarak pekiştirilen “öznel anlatı” ben denilen kuyuya hapsoluyor doğası gereği. Kendinden bahsetme iştahı bitimsiz bir kendine övgüye dönüşüyor. Oysa Ev Anası kişisel olanın politikliğinden güç alıp, “öznel anlatı” tuzaklarına düşmeden özelden genele yayılıyor. Bu yüzden otobiyografik yönü baskın olsa da “öznel anlatı” değil.

birgül özcan

Son yıllarda içi ve dışı sorunsallaştıran, kadınların kartondan olduğu, kendini her şeye yabancılaşmış bulan, özne olmanın ağırlığını, sorumluluğunu fark etmiş kendini geri çekmiş ama onu arzulamaktan da kaçamamış orta sınıf heteroseksüel erkeklerin öykülerini okuyoruz hep. Barış Bıçakçı’nın eve tıkılmış erkeklerini, Behçet Çelik’in içerisi ve dışarısı arasındaki ayrımları sakin bir dehşet halinde yaşayan erkeklerini, Murat Özyaşar’ın bir sandalyeye bir şehre mahkûm olmuş erkeklerini, Mehmet Erte’nin erkek karakterlerini bir çırpıda sayabiliriz. Ev Anası’nda ise bu durumun tersine döndüğünü görüyoruz. Tıpkı erkek yazarların kitaplarında kadınların sadece ismen varolması gibi Ev Anası’nda da erkekler sadece ismen var. İçi ve dışı sorunsallaştırmadan, eve tıkılıp kalmış olmanın bunaltıcılığıyla alay ederek, yazarın endişesini metnin içine taşıyarak (“sana okur mu yok be?”) bir karşı duruş sergiliyor. Ev içi emeğinin görünmezliğinden, faşizme varan estetik algısından, bu estetik algısının kadınlara yönelik bir silah olarak kullanılmasını ve kadınların da kendi hemcinslerine bu silahı doğrultabildiğini açık ediyor kitap. Tırt Hava Yolları’ndan kiloları yüzünden işinden olan Sevda, aslında hiç de göründüğü gibi bir hayatı olmayan ekran yüzü Damla Fitol’a düşmanlık besleyebiliyor. Oysa Damla Fitol’un da erkekliğin, erkeklerin belirlediği estetik ölçütlerin kurbanı olduğu anlaşılıyor neyseki. Başkaları tarafından belirlenmiş bir ölçüde güzelliğin de bir cehennem olabileceği sezdiriliyor okuyucuya. Yazarın bunu yaparken dişil humor dilini elden bırakmaması görünürlüğü ve anlaşılırlığı artırıyor.

ev anası 1

Roman annenin ölümüyle sonlanıyor. Romanın dili gereği yas duygusuna geçilmiyor. Fakat yıkıma işaret ediliyor. Annenin ölümüyle yıkılan ev. Ev Anası, evin içinden çıkan ev kültürü ve eleştirisi olduğu kadar, aynı zamanda, evsiz kalmanın da öyküsü. Hatta daha ileri gidip annenin ölümüyle yaşanan evsiz kalma duygusunun ürünü demek geliyor içimden. Fazla mı iddialı olur bu yorum?

Bir başka düşündüren konu ise romanın içinde bulunduğumuz zaman diliminde ortaya çıkması. Her baskı dönemi sokağı tehlikeli kılar. Sokakta olmanın zorunluluğuyla yaşanan hesaplaşma eve dönüşü mümkün kılar sonunda. Bugün sokaklarında bombaların patladığı, sıkıyönetimin, sokağa çıkma yasaklarının sıradanlaştığı bir siyasi atmosferde ev içi kültürüne yönenilmesi bir zorunluluktan mı kaynaklanıyor? Ev Anası’na bu açıdan bakmak fazla mı zorlama olur? 12 Mart romanlarının içsel hesaplaşmalar eşliğinde mekân olarak hapishanelere tıkılıp kalması geliyor akla ister istemez. Belki Ev Anası bu anlamda bir işaret fişeğidir. Neyse ne Ev Anası’nı bize güzel kılan düşündüren birçok ayrıntı var.

Bu yazı, yazarının da onayı ile jiyan.us/ dan alınmıştır

Ev Anası
Birgül Özcan
Roman
Sel Yayıncılık
115 Sayfa, Şubat 2016.

13-ibrahim

 

 

‘İbrahim’