Dansçılık oynayalım mı?

Başlangıçlar hepimizi heyecanlandırır. Aileler çocuklarını küçük birer ressam, müzisyen ya da oyuncu olarak görmekten pek memnun olur önce. Hatta bununla gurur duyarlar. Zaman ilerledikçe, bu ilgi alanlarının çocukların geleceklerine “zarar verebilecek” bir hal almasını istemez, yani bir hobi olarak devam etmesini tercih ederler. Önemli bir kısmı içinse bu ilginin eriyip gitmesinde bir sorun yoktur.

Ben öğrenciyken çevrem böyleydi. Bugün velilerle konuştuğumda durumun değişmediğini görüyorum.

Lise 1’deyken bale kursuna da 9 yıldır devam ediyordum. Üniversiteye hazırlanmaya başlamış, bale için harcadığım zamanı düşünüp – sahneye çıkmaktan başka bir sonucu da olmayacaksa – özellikle ailemin maddi manevi verdiği emeğe karşı suçluluk duymaya başlamıştım. Bu derece fedakârlığın bu derece eğlenceli bir şeye yol açması etik miydi?

Türkiye’ye baleyi getiren Madame Ninette de Valois

Türkiye’ye baleyi getiren Madame Ninette de Valois

Ya da o zamanlar matematik öğretmenimin, dediği gibi:

Biraz fazla uzun sürmedi mi bu oyun?

Aynı yıl, Türkiye’ye baleyi getiren Madame Ninette de Valois‘in İngiliz Büyükelçiliği’nde düzenlenen anma etkinliği için Ankara’ya gitmiştik.

Şebnem Selışık Aksan

Şebnem Selışık Aksan

Atölyelerden birinde Şebnem Aksan*’ı da bizim gibi yerlerde esneme hareketleri yaparken görünce,  konuşulabilir biri bulup arkadaşım Pınar’la beraber yanına gitmiştik. Yıllardır bale yaptığımızı ama öğretmen çocuğu halimizle dans okuyamayacağımızı söylemişti Pınar.

O halde ne yapmalıydı? Bu kadar emek boşuna mıydı? Şebnem Aksan’da bunun cevabı olabilir miydi acaba? Eve döndüğümüzde yapmamız gereken şeyleri söyler belki bize umuduyla dikkatle ona bakıyorduk. Aksan, bir an durup bize döndü,

Edebildiğiniz her yerde dans edin ve dans ettirin. Fark etmez. Bu amaç zaten sizi bir yerlere götürür. Ona dair bir sözünüz olur” dedi, aynaya döndü ve hareketlerine devam etti.

 

 

Pınar’la birbirimize baktık.

Ne yapacağımızı bilmediğimiz gibi, kafamız da karışmıştı.

Sanırım daha Ankara’da unuttuk bu sözü ve orada bıraktık. Pınar mühendis oldu. Ben politika okudum. Geçen yıl Mimar Sinan Üniversitesi’nin Şebnem Aksan Oditoryumu’nda arkadaşlarımın dans performanslarını izlerken on yıldır o bir dakikalık anı yaşadığımı fark ettim bir anda. Dansa dair bir sözünüzün olmasının en ideal hali, onun için bir alan açmak ve insanları bir araya getirmek olmalıydı.

Duranadam Erdem’e, eylemini yaparken neden yüzünü Atatürk Kültür Merkezine döndüğünü sorduğumda da benzer bir cevap vermişti:

45

Erdem Gündüz

Nasıl dans edeceğiz? Bir dansçı olan Erdem için bu soru, nasıl yaşayacağım, demekle aynı.

Binaların içlerini yenilemek ya da yıkıp yenisi yapmak, dışlarına bayrak asmak, etrafına barikat koymakla bize dans üzerine ne söylüyor devlet? Opera, bale, dans, müzikle nefes alanlar için bir sözü var mı bu devletin?

tören değil; kutlama

Yok. En fazla hafifçe omzumuza dokunup, “Hobi olarak yapamadınız mı?” demek olabilir. Karikatürlerdeki gibi hani.

Diyebileceğim, yapabilecek ailelerin çocuklarını belirli kurs ve atölyelere göndermeleri. Bunun nedeni, sadece eğitmenden alabileceğini almakla ilgili de değil aynı zamanda kendisi gibi benzer yorumlar yapan çocuklarla paylaşarak bundan keyif alması. Bir başka çocuğun resminde kendini görmesi. Peki, bunu yaşayabilmesi için ona kim destek olacak?

Okullardaki törenler ve sunumlardaysa ne yazık ki bu paylaşımı çok zayıflatıyoruz.

İlk önce şiir için üzülüyorum. Duyduğumuz ilk şiirlerden biri, İstiklal Marşı. Çocuklar sürekli yıl içerisindeki milli günler için şiirler okuyor, yazılar yazıyor. Kendilerinden çok büyük (?), bilmedikleri, belirsiz, karışık kavramlarla muhatap oluyorlar bu metinlerde. Çanakkale Savaşlarında “Şehitlik”, 29 Ekim’de “Zafer ve Bağımsızlık” Gençliği kutlarken bile önce “Ulusal Egemenlik” üzerinde düşünüp varlıklarını yıllarca Türk varlığına armağan ediyorlar.

Asıl önemli olan, çocukların dersler dışında resimle, müzikle, dansla ifadeyi kendiliğinden seçmeleri ve bu anları paylaşmaları. Bunu yapmak, öncelikle güzel bir yaşam tutkusu verirken; biz, çocuklara kent konutları pazarlar gibi “hayat çok güzel” “her an öğrenilecek bir bilgi vardır” “yaşasın ülkemiz” “dans ederek sağlıklı ve güzel oluyorum” gibi sloganlar pazarlamayı tercih ediyoruz.

Bu bir yandan sanatçıların neden yine daha çok sanatçı ailelerden çıktığını açıklıyor. Bir yandan da o anların bütün çocuklar için eriyip gitmemesi adına neler yapabileceğimize dair hepimize sorumluluk veriyor.

Şimdiye kadar yazdıklarımı da toparlayarak, bugünkü durumda yapılabilecek iki şey olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle çocukların sanat alanındaki herhangi bir ifadesiyle, çalışmasıyla karşılaştığınızda o anı bir çeşit kutlamaya dönüştürmek çok kıymetli.

Ardından, bunu sürekli hale getirerek geliştirmek ve toparlamakla ilgili alanlar açabilmek. Bunu yaparken bir Picasso olmanın zorluklarından bahsetmek yerine nasıl ressam olunabilir, “Picasso nasıl oldu?” diye sormayı tercih etmek. İkisinde de aynı bilgileri paylaşıyoruz; “Sanatçı olmak zor” ama muhabbet birinde engellere takılırken, diğerinde daha açık ve olanaklı.

Bunun ne kadar önemli olduğunu ise bir örnekle belirtmekte fayda var. Bu yıl Mart ayında AlJazeeraTürk, ABD’de yapılan bir yarışmada 16 ve 17 yaşındaki Türk baletlerden Deniz Akarslan’ın klasik balede birinci, Berkay Günay’ın da modern dansta ikinci olduğu haberini şöyle veriyordu: Üvey Evlat Gibiyiz Normalde böyle bir başarının hem destek, ilgi hem de hayranlık görmesini beklersiniz. Türkiye’de bunlar olmadığından Berkay ve Deniz de kendilerini üvey evlat gibi hissettiklerini anlatmış. Somut destekler vermek için devlet ve özel kurumların böyle bir başarının beklemesini anlayabiliyorum. Dünya’nın her yerinde bu böyle.

Ekim Deniz Akarslan ve Yılmaz Berkay Günay

Ekim Deniz Akarslan ve Yılmaz Berkay Günay

Aynı haberin Türkiye’deki devamı ise şöyle oluyor: “Genç baletin para ile sınavı: Grand Prix Klasik Bale Yarışmasında birinci olan Akarslan, Saint Petersburg’daki Vaganova Bale Akademisi’ne kabul edildi. Ancak okulun ücreti ailenin bütçesini aşıyor.”

Vaganova Balesine kabul edilen birinin gelir sıkıntısından dolayı gidememesi sadece onun ve ailesinin sorunu olabilir mi? Öncelikle ülkedeki orta sınıf ve kültürüne dair bir bilgi verdikten sonra eğitim sistemi ve sanatçıların var oluş haline kadar uzanabilir, uzanıyor da. Genel resim, hiç iç açıcı değil.

Saint Petersburg Bale Topluluğu

Saint Petersburg Bale Topluluğu

Orta sınıf, Eğitim sistemi ve sanatçı birer insan olsa şöyle sorular sorardı sanki:

Orta sınıf: Evlatlarımız üniversite sınavlarında en cengâver soruları çözerken siz ne yapıyordunuz Deniz ve Berkay?

Eğitim sistemi: Hiçbir şey olamadığın için mi dansçı oldun?

Sanatçı: Öyle biri var mı?

Önce siz cevap verin. Sonra Deniz ve Berkay’ın buna nasıl cevap verebileceklerini düşünün.

Çevremde konuştuğum solcu, öğrenci, beyaz yakalı, işsiz, genç –  böyle bir yaşam tercihini sorumsuzca ve burjuva görebiliyor. Hepsi de kültürden, sanattan yana olduklarını söyleyen, aktivitelerine katılan insanlar.

Hobi olarak yapıyoruz ya bunları, yine yapalım, gidelim tabii ki. Bunun yanında kültür – sanat, önemli bir sektöre dönüşürken bunu talep edenin de biz olduğumuzu unutmayalım. Eğer sanatçının kar amaçlı üretim sürecinden bağımsız olabilmesini istiyorsak, cesaretli ve açık olmalıyız. Çünkü bizim hobilerimiz, hafta sonu aktivitelerimiz, politik duruşumuz ya da dinlediğimiz müzik türü değil; onu bizzat üretenler özgürleştirebilecek sanatı. Ve tam tersi, sanatçılar özgürleşmedikçe, sanat da özgürleşemeyecek.

Ve size bir haber vereyim, bütün çocuklar birer sanatçı.

***

12 yıl bale yapıp üniversiteye başladıktan sonra dansa devam edebilecek yerler aradım kendime. İstanbul’da bildiğim bir yer yoktu. En sonunda, o zamanlar fakülte dekanımız olan Şule Kut’a anlattım halimi. Bana yardım edeceğini söyledi, ne yapmam gerektiğini anlattı, bir espri patlattı ve ekledi, “Dünyaya bir kere daha gelsem, dansçı olurdum.” Kahkaha atarken gözlerimin dolduğu o anı hatırlıyorum. Hala, başka bir şey kolay kolay aynı şekilde hissettirmiyor.

İşte bu his, annenizin ilk defa elinizden tutup baleye götürdüğü günle ilk koreografinizin sahnelendiği performans arasında görünmeyen bağlantısı.

Kariyerimin, Şule Kut ve Şebnem Aksan gibi kadınların bana yaptıkları etkiden ibaret olmasına talibim: ilham vermek.

***

Daha önce de yazdım, toplumların hafızasında, yemek tarifleri gibi nesilden nesle aktarılan bilgiler vardır. Bildiğiniz gibi, pek kurumsal değil bu bilgiler. Paraya da bakmıyor.

Yeni bir eğitim – öğretim yılı başlıyor.

Hepinize başarılar dilerim.

Bahar Topçu

 

Bahar Topçu