Dış Köşe

Muhafazakârların sonbaharı – Dilek Zaptçıoğlu

Almanya’da muhafazakarların seçim zaferi, çelişkili görünse de, muhafazakar tezlerin zayıfladığı bir döneme denk geliyor. Bu gelişmenin Türkiye açısından da sonuçları olacak: Din ve etnik kökene dayalı söylemlerden, demokrasi, insan hakları ve şeffaflık, özgürlük gibi konuların daha çok rol oynayacağı bir döneme geçiyoruz.

Angela Merkel seçim kampanyasında öncelikle ekonomik başarıları ön plana çıkarttı: Hazineye vergi geliri akıyor, ihracat iyi, işsizlik oranları düşük. Ancak Merkel gelir adaleti, işçi hakları, temiz enerji gibi konuları da sahiplendi ve Sosyal Demokratlar’dan ve Yeşiller’den rol çaldı. Sonunda seçmenden yüzde 41,5 oranında oy aldı. Partisini gençleştirdi ve toplumsal muhalefete açtı. Kadın oyları, zaferinde önemli bir rol oynadı; aktif mücadele etmediği eşcinsel evliliği, onun zamanında yasallaştı. Hıristiyan kimliğine karşın Guido Westerwelle ile, Almanya’nın ilk eşcinsel dışişleri bakanıyla ortak mesai yaptı.

Seçimlerde Türkiye’nin AB üyeliği artık yüksek sesle tartışılmasa da önemli bir konuydu. Devletin 2002’den beri kararsız seçmen için hazırlattığı dijital “parti belirleme” sayfası “Wahl-O-Mat”taki 38 temel sorudan biri, “Türkiye AB üyesi olsun mu?” idi. Sonuç, ortada: Bu soruya “Hayır” yanıtını veren partiler kazandı. Muhafazakar-sağ zihniyet, Türkiye’deki kültürel çatışmaların ve kutuplaşmanın nedenlerinden biriydi oysa ki: Türkiye’nin AB üyeliğine baştan karşı olmak, dünyayı din ve etnik köken çevresinde bölen bir dünya görüşünde ısrar demekti. Avrupalı kamuoyu “İslam Dünyası” adı altında Batı-dışı, “bizden olmayan” ve başka kültüre sahip ebedi-ezeli bir varlık kurdu. Sosyal Demokratlar ve Yeşiller buna karşı tez üretemedi.

Merkel’in de temsil ettiği muhafazakar-sağ partiler on yıllardır “Müslümanlar” dedi ve en yakındaki “bizi” işaret etti. Bu ağır dışlanmaya Türkiye’nin “Pekâlâ, buradayız” diye yanıt vermesine şaşmamak gerekiyordu. Hıristiyan ve İslamî partiler, birbirinin aynadaki aksi, Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’sindeki iki figür gibi karşı karşıya geldi. “Medeniyetler Buluşması”, yanyana akan ve karışmayan “farklı medeniyetler”i ima ediyordu.

Gerçek hayat ise, Alman toplumunda her 5 kişiden birinin göçmen kökenli oluşu ve tüm İslamofobi tartışmasına rağmen Almanya’da 3000 camii açılmış olması gibi, buluşma ve karışmalarla dolu. Paradoksal gözükse de: Muhafazakar partilerin zaferi ile aynı anda iklim değişiyor. Sosyal ve tüm insanlığa ortak sorunlar ön plana çıkıyor. Türkiye de din değil, daha çok “otoriter yönetim”, “polis şiddeti”, “demokraside kuvvetler ayrılığı” gibi başlıklarla medyada yer kaplamaya başlıyor. Müslümanlığa artık alışan Almanlar, Müslümanlardan “demokrasiye ve özgürlüklere uyum yeteneği” talep ediyor. Bunlara sırt çevirmek, dünyadan kopmayı beraberinde getirecek.

Fakat Almanya’nın bugün asıl meselesi Türkiye değil, Euro kuşağındaki “hasta adam”lara verilen yardımlar ve buna artan toplumsal direnç. Daha Şubat ayında kurulan”Almanya İçin Alternatif” (AfD) partisinin 4,7 oranında oy alıp neredeyse meclise girmesi, bunun kanıtı. Partinin eş başkanlarına bakalım: Konrad Adam, Bernd Lucke ve Frauke Petry. 61 yaşındaki Adam önemli bir gazeteci, uzun yıllar Frankfurter Allgemeine’nin kültür-sanat sayfalarını yönetti, Die Welt’in Berlin’deki baş muhabiriydi. Klasik diller, tarih ve hukuk okuyan Adam gibi diğer iki isim: 51 yaşındaki Bernd Lucke, Hamburg Üniversitesi’nde ekonomi profesörü, 38 yaşındaki Frauke Petry kadın haklarıyla uğraşan ödüllü bir kimyager ve iş kadını. Yani toplumun eğitimli, kentli kesiminden gelen bu girişim, eski aşırı sağ partilerle kıyaslanamaz. İş dünyasından küçümsenmeyecek bir destek alıyorlar. Almanya’nın ulusal çıkarlarını ön plana alan, AB’yi daha çok ekonomik çıkar birliği olarak gören, ABD-Nato bağını savunan Alternatif Parti, Euro’nun adım adım ortadan kaldırılmasını ve Almanya’da Deutsche Mark’a geri dönülmesini istiyor. Kararların ulusal meclislerde alınmasından, her ülkenin bağımsız bütçe hazırlamasından yanalar. Bu milliyetçi trendin de hemen kaybolmayacağına kesin gözle bakabiliriz.

Bir başka eğilim: 2013 seçimlerinde görülmemiş oranda göçmen meclise girdi. 630 vekilden 34’ü artık yabancı kökenli. Türkiye asıllı milletvekili sayısı iki katına çıktı. Hıristiyan Demokratlar’dan ilk Müslüman kökenli milletvekili, 34 yaşındaki Cemile Giousouf. Türklerin Yusuf soyadıyla andığı Cemile, Batı Trakya Türklerinden bir işçi çocuğu, Almanya doğumlu ve ilginç, İslam İlahiyatı okumuş. “CDU’daki ilk Türk” diye anılıyor ama Alman ve Yunan pasaportu var. Dine önem veren gerçek bir muhafazakar ve ileride CDU’nun İslami kesimlerle ilişkilerinde öne çıkabilir. SPD’den meclise giren Cansel Kızıltepe, Mahmut Özdemir, Aydan Özoğuz, Gülistan Yüksel ve Metin Hakverdi; Sol Parti milletvekilleri Sevim Dağdelen ve Azize Tank ile Yeşiller’den Ekin Deligöz, Cem Özdemir ve Özcan Mutlu  muhafazakar değil, seküler ve demokrat bir çizgideler.

Kısacası, fırtınalı denizde kaptan değiştirme korkusu Merkel’i yeniden iktidara taşıdı. Dünya hızla değişirken Almanlar, hem zenginliği, hem de sosyal adaleti gözden kaybetmeyecek bir koalisyona sıcak baktı. Türk-Alman ilişkilerinde yakın zamanda bir değişiklik olmayacak. Ama Türkiye’de insan hakları, demokrasi, radikalizm gibi konular – hem Türk göçmenler, hem meclisteki Türk kökenli milletvekilleri eliyle de – Alman gündeminde yer kaplamayı sürdürecek. Artık daha az din ve etnik köken, daha çok sosyal adalet ve eşitlik konuşacağız. Gerçekler, Almanya’da kitapları beş rakamlı hanelerle satan Orhan Pamuk’un romanındaki gibi, insanların birbirine dönüştüğü yeni bir dünyaya işaret ediyor. Ve, Duvarlar’ın kalıcı olmadığını, Berlinliler’den daha iyi kim bilebilir?

 

EN YAKICI SORUN: SOSYAL ADALET VE YOKSULLAŞMA

  • Almanya’nın makro ekonomik göstergeleri iyi olsa da, gelir dağılımındaki adaletsizlik tartışma konusu.
  • Nitekim Alman seçimlerinde temel konuları, sosyal adalet, yoksulluk ve emeklilik, asgari ücret ve fırsat eşitliği oluşturdu.
  • 41. 513 Dolar kişi başına milli gelirle yüksek standartlarda yaşayan Alman toplumunda yoksulluk sınırı bekarlarda ayda 860 Euro tutarında sayılıyor.
  • Almanya’da resmi olarak 16 milyon kişi yoksulluk sınırının altında yaşıyor; genel nüfusun yüzde 19,9’una tekabül eden ve giderek artan bir rakam.
  • Özellikle boşanmış anneler, 18-25 yaş dilimindeki gençler ve emekliler, yoksulların çoğunluğunu oluşturuyor.
  • Tatile çıkamayan, kirasını ödemekte zorlanan emekliler çoğaldı.
  • 300 bin kişi sokakta yaşıyor.
  • Her 10 Almandan biri, geçinebilmek için artık ek bir iş yapıyor.
  • Dilek Zaptçıoğlu -http://zete.com/2013/09/muhafazakarlarin-sonbahari/

Kategori: Dış Köşe