16 ton \ Ümit Kıvanç

“İnsanlık, iPhone ve obezite çağına kolay ulaşmadı. Enerji içecekleri ve fitness salonlarına sahip olabilmek için çok meşakkat çekti… Kimilerine göre, bütün acıların sorumlusu, kendisinden daha barışçıl olan Neandertal insanını kafa göz yararak tarih sa…hnesinden silen Homo Sapiens Sapiens’ti. Ya da ortada kabahat yoktu; doğa hükmünü yürütmüştü… Kimilerine göreyse tanrı sorumluydu. Daha sonra cezalandırabilmek için, insanın içine gerekli miktarda kötülük koymuştu… Tanrıyı dünya işlerine karıştırmaktan yana olmayanlar, bilimi icat etti. Böylece ileride mutfak robotu ve nükleer bomba yapabileceklerdi…”
Film böyle başlıyor. Dünyanın gördüğü en büyük mezalime “Keşifler Çağı” denmesine; insanın, içinde yaşadığı düzenleri bir türlü kavrayamayışına takılıyor, “ilerleme” diye bir şeyin icat edilmesinden sonra, serbest piyasanın hangi serbestlikler ortamında oluştuğuna varıyor. Birkaç ana meselemiz var. İlkin, ancak silah zoruyla sürdürülebilen bir sisteme nasıl olup da ısrar ve inatla “serbest piyasa” diyebildiğimiz. İkincisi, silah zorunun yanında varolan başka “zor”lar. İnsanları ucunda ölüm olan işlere mecbur ve mahkûm etme “kabiliyeti” olmaksızın, içinde yaşadığımız sistem varolabilir miydi? Sürdürülebilir mi? Ve bütün bunların cisimleştiği, sembolleştiği mevzu: Madencilik diye bir şey olur mu, kardeşim! Madenciliğin Türkiye’deki tarihine, Uzun Mehmet efsanesinin bir Cumhuriyet projesi olarak yaratılışına ve bugün artık pek kimse hatırlamasa, bilmese de, Türkiye işçi hareketi tarihinin en büyük destanlarından 1965 direnişine de uzak kalmıyoruz tabiî.
1980’lerde, Cumhuriyet gazetesinde çalışırken, maden işçilerinin onar yirmişer (ellişer, yüzer!) öldüğü birtakım kazalardan sonra “maden havzası”na gitmiştim. (“Maden havzası”, başka geçinme-yaşama şansı bırakmadığınız için insanların mecburen madene girdiği yöreye verilen addır. Kaldı ki, Türkiye’de, onyıllarca, onbinlerce insan basbayağı devlet zoruyla madenlere sokulmuştur.) ‘80’den önce, erişebildiğimiz ölçüde, işçilere faşizm konulu dia gösterileri yapmaya gitmiş, madencilerle ilk defa bu vesileyle karşılaşmıştım. Hiçbir güvencesi olmayan, ne idüğü belirsiz solcu gençler olarak, o dönemde, etrafta rahatça dolaşma, fotoğraf çekme şansımız yoktu haliyle. Cumhuriyet adına gittiğimdeyse, bol bol fotoğraf çekmiştim. Geçen yılın başında, aradan geçen onca zamana rağmen, bu fotoğrafları bir şekilde değerlendirme amacıyla, madencilerle ilgili bir kısa, deneysel film yapmaya giriştim. Kısa süre sonra, kendimi insanlık tarihiyle, serbest piyasayla filan uğraşırken buldum. Aylarca süren internet taramalarıyla, hem pek çok bilgiye ulaştım hem pek çok fotoğraf, resim, desen ve gravüre. “Madencinin kaderi” denen meselenin tam da, içinde yaşadığımız düzenin aslî insanî foyasını meydana çıkaran mevzu olduğundan zaten şüphem yoktu; yaklaşık bir buçuk yıla yayılan bu çalışma sonucunda bunu anlatabilme imkânlarına da kavuştum. Temelde hareketsiz görüntülerin birtakım tekniklerle hareketlendirilmesine dayanan, ironik bir insanlık tarihi özetiyle madenciliğin aslında ne olduğuna dair vicdanî yargımın birleştiği, tuhaf bir film yaptım. Tuhaf, çünkü vicdan, serbest piyasa, madencilik falan derken, “halkla ilişkiler” tarihine, “piar”ın hayatımızdaki rolü konusuna da girip çıkıyor. Bu sırada, dünyanın çeşitli yerlerinden insanlarla yazışıp tanıştım, internet dayanışmasının güzel örneklerini de yaşadık.
Bundan burada size bahsedişim, şüphesiz, “aman ne marifet yaptım” çeşitlemesi değil. “16 Ton” filmine koyduğum alt başlık (“vicdan ve serbest piyasaya dair bir film”) meramımı özetliyor gerçi; ama bu filmin, vicdan diye bir meselesi olanların ve yeryüzünde adalet için mücadele edenlerin hem eline çok yaraşacak hem de elini güçlendirecek bir ürün olduğuna inanıyorum. Çünkü bugün dünyada hüküm süren hayatın, kabul edilebilir bir hayat olduğunu, hele insanlığın nihayet vardığı muhteşem aşama olduğunu utanıp sıkılmadan iddia edenlerin lafını ağzına tıkamak vicdan sahibi herkesin boynunun borcudur. Benimki de bir çeşit borç ödemek.
Filmin adı niye “16 Ton”? Çünkü bu bir zamanların büyük hit parçalarından biri. Üstelik, madencilerin kaderine dair gayet sert sözleri olmasına rağmen. Dünyada bu şarkıyı söylemedik pek kimse kalmamış neredeyse. Filmde birçok versiyonu da yer alıyor. Beni en çok çarpan, nakaratındaki şu sözler oldu (mealen): “Bana hiç gelme Azrail, ruhumu sana veremem, çünkü şirkette rehin.”
Filmi esas olarak, internette seyredilsin, yayılsın diye yaptım. Vimeo’da, 16 Ton “kanalına” girerek (vimeo.com/channels/16ton) tamamını ya da bölüm bölüm izleyebilirsiniz. Ama önerim, film için hazırladığım siteye göz atmanız. “Riya Tabirleri” adını verdiğim sitede (www.riyatabirleri.net), filmde yer alan görsel malzemelere ilişkin açıklamalar, ek bilgiler, filmde yeralmayan ama ilgili birçok konuda fotoğraflar, bilgiler bulunuyor. Filmi oradan da, isterseniz külliyen, isterseniz bölüm bölüm izleyebilirsiniz. Yoksunluk, yoksulluk, emekçi hakları, eşitsizlik, sosyal adalet, özgürlük ve elbette vicdanla sahiden ilişkisi olanlara “iftiharla sunar”ım.
TARAF
Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page