Ana Sayfa Blog Sayfa 984

Sağlık örgütleri temiz suya ulaşım hakkına dikkat çekti: Güvenli suya erişim ranta kurban edilemez

22 Mart Dünya Su Günü‘nde, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) temiz suya erişimin önemini vurgulayan açıklamalar paylaştılar.

Güvenli suya erişimin sağlık için vazgeçilmez olduğunu belirten HASUDER açıklamasında devletleri su kirletici faaliyetleri önlemeye çağırırken, TTB açıklamasında da “Suyumuzu koruyan ormanlarımız sürekli gerçekleştirilen yasal düzenlemeler ile yağmalanmakta; doğal SİT alanlarımız, havzalarımız koruma amacı ile yapıldığı söylenen planlama ve düzenlemeler ile ranta açılmaktadır” denildi. Açıklamada Türkiye‘nin en önemli su havzaları olan Ergene, Gediz, Küçük Menderes, Büyük Menderes‘teki su kalitesinin en düşük seviye olan dördüncü kalitede olduğunu altı çizilerek, “Suyun yaşamsal bir insan hakkı olduğunu ve insanımızın ücretsiz olarak temiz ve sağlıklı suya erişim hakkını savunacağımızı bir kez daha kamuoyu ile paylaşırız” ifadeleri kullanıldı.

HASUDER: Ülkemiz sanılanın aksine su zengini değil

Güvenli içme suyu ve sanitasyona erişim 2010’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edildiği gibi insan sağlının korunması için temel insan hakkı olduğuna değinilen HASUDER açıklamasında şunlara yer verildi:

Birleşmiş Milletler Alma-Ata Bildirgesi’nde en az bakım kavramını (minimal care) oluşturan sekiz faaliyetten birisi temiz su sağlanması ve sanitasyondur. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi 6’da, 2030’a kadar herkes için su ve sanitasyonun varlığının ve sürdürülebilir yönetiminin sağlaması yer almaktadır. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi 6, Dünya Su Günü’nün temel odak noktalarından birisini oluşturmaktadır. Bununla birlikte Birleşmiş Milletler tarafından yapılan değerlendirmede dünya ülkelerinin 2030’da  Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi 6’ya ulaşmaktan uzak olduğu ifade edilmektedir.”

‘Her yıl kirli sular kaynaklı 485 bin ölüm’

Mikrobiyolojik açıdan kirli suların neden olduğu ishalli hastalıklar nedeniyle her yıl 485 bin ölüm gerçekleştiğine de değinilen açıklamada “İshalli hastalıklar küresel hastalık yükünün yaklaşık yüzde 3,6’sını oluşturmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde hastalıkların yüzde 80’inden fazlası yetersiz içme suyu ve sanitasyon ile ilişkilidir9. Hastalıkları önlemek ve kontrol altına almak için güvenli suya ve sanitasyona erişimin ne kadar önemli olduğu COVID-19 pandemisinde bir kez daha gözler önüne serilmiştir” denildi.

Su kaynaklarının artan nüfus, kentleşme, sanayi, madencilik ve tarım faaliyetleri sonucu ortaya çıkan kirleticilerden korunması gerektiğine dikkat çekilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Ülkemizde kişi başına düşen su miktarı 2020 itibariyle 1346 m3’tür. Buna göre ülkemiz sanılanın aksine su zengini değil, su azlığı çeken ülkeler arasında yer almaktadır. Bu değerin 2050’de 1120 m3’e düşeceği ve su kıtlığı için sınır değer olan bin m3’e çok yaklaşacağı tahmin edilmektedir. NASA 2021 başı itibariyle ülkemizin büyük bölümünde şiddetli kuraklık yaşandığını, İstanbul çevresindeki çok sayıda rezervuarda depolanan su miktarının 15 yılın en düşük seviyesinde olduğunu açıklamıştır.”

‘İklim krizi su kirliliğini şiddetlendiriyor’

Açıklamada ekonomik gelişme ve nüfus artışının, tarım ve sanayi alanındaki su ihtiyacının artmasına neden olduğu belirtilerek kişi başına düşen su miktarının azaldığı, diğer taraftan artan kirleticiler su kaynaklarını kirlettiği ifade edilerek şu sözlere yer verildi:

“İnsanlar tarafından kullanılan suyun tümü, eklenen kirleticilerle birlikte çevreye geri dönmektedir1. Bu nedenle yaşam için vazgeçilmez olan su kaynaklarının kirleticilerden korunması son derece önemlidir. Çevreyi ve özelde de su kaynaklarını korumaktan uzak politika ve uygulamalar su kaynaklarının kirlenmesine neden olurken, yaşanan iklim krizi de durumu şiddetlendirmektedir.”

Güvenli içme suyuna erişim açısından bakıldığında; Türkiye nüfusunun yüzde 97,6’sının içme-kullanma suyunu iyileştirilmiş su kaynağından sağladığının görüldüğünün belirtildiği açıklamada “Ancak bunun içinde şebekenin payı yüzde 56,6 iken, şişe suyu ve damacananın sahip olduğu yüzde 28,2 pay düşündürücüdür. Toplumun temel içme-kullanma suyu kaynağı şebeke suyu olması gerekirken ambalajlı suların bu kadar fazla kullanılıyor olması belediyelerin temel görevlerini yerine getirmesi noktasında bir sorun olduğunu düşündürmektedir. Bu konu üzerinde önemle durulmalıdır” denildi.

TTB: Yetersiz su kaynakları madenciliğe feda ediliyor

TTB tarafından yapılan açıklamada ise “Ülkemizin zaten yetersiz olan yerüstü ve yeraltı su kaynakları gerektiği gibi korunmamakta, madenciliğe, endüstrileşmeye ve çarpık kentleşmeye feda edilmektedir” denilerek şu ifadeler kullanıldı:

“Çok sayıda bölgemizde içme suyu havzalarının üzerinde; siyanür liçi yöntemiyle altın madenleri başta olmak üzere maden ruhsatları verilmiş, endüstriyel tesislerin kurulmasına göz yumulmuş; hatta büyük kentlerimizin gereksinimini karşılayan içme suyu havzaları imara bile açılmıştır. Yeraltı su kaynaklarımız da bu talandan payını almaktadır.”

‘Doğal SİT alanları planlama ve düzenlemeler ile ranta açılıyor’

“Suyumuzu koruyan ormanlarımız sürekli gerçekleştirilen yasal düzenlemeler ile yağmalanmakta; doğal SİT alanlarımız, havzalarımız koruma amacı ile yapıldığı söylenen planlama ve düzenlemeler ile ranta açılmaktadır” ifadelerinin yer aldığı açıklamada sürekli olarak yapılan yönetmelik değişiklikleri ile gözden çıkarılan yüzey sularının, yeraltı sularının, denizlerin, kıyı alanlarının, havzaların, ormanların, sulak alanlarının, korunan alanların, biyolojik çeşitliliğinin, doğal ve kültürel varlıkların, yaşam alanlarının rant uğruna yok edilmeye de devam edildiği vurgulandı. 2022 Yılı Dünya Su Günü teması ile ‘Yeraltı Suyunu Görünür Kılma’nın hedeflendiğine değinilen açıklamada şunlar aktarıldı:

“Oysa ülkemizde sadece yeraltı su kaynaklarımız değil, tüm su kaynaklarımız rant uğruna saldırı altında. Bizler bir kez daha suyun temel bir sağlık hakkı olduğunu, hiçbir şekilde ranta kurban edilemeyeceğini ve ticari bir meta haline getirilemeyeceğini haykırıyoruz. Türk Tabipleri Birliği olarak tüm canlılara ait olan su, toprak, doğal varlıklarımızın özelleştirilmesi; çok uluslu şirketlerin eline geçmesi süreçlerine karşı mücadeleyi dün olduğu gibi bugün de kararlılıkla sürdüreceğimizi belirtiriz.”

Yeterli, nitelikli, erişilebilir ve ücretsiz su

Yaşam ve ekosistemin vazgeçilmez bir parçası olan suyun; tüm canlılar için yeterli, nitelikli, erişilebilir ve ücretsiz olması gerektiğinin belirtildiği TTB açıklamasında son olarak şu sözlere yer verildi:

“TTB olarak ülkemizde suya erişimdeki eşitsizlikleri bertaraf edecek, su kaynaklarının korunmasını ve gelecek nesillere aktarılmasını sağlayacak, tarımsal su kullanımını daha verimli hale getirecek, su havzalarımızın kirlilik riski taşıyan konut, sanayi, enerji, madencilik sektörlerine karşı çok daha hassas korunmasını sağlayacak, yeraltı sularımızın kontrolsüz çekimini ve kirlenmesini önleyecek su politikalarının geliştirilmesinin ve uygulanmasının takipçisi olacağız.”

Ukrayna’nın işgalinde bir ay dolmak üzere: Liman kenti Mariupol enkaza döndü

Ukrayna-Rusya savaşı 27. gününde devam ediyor. Ukrayna’nın kuzeyinde yer alan Mariupol kenti ise, gösterilen güçlü direniş nedeniyle savaşta en ağır bombalanan ve hasar gören şehir haline geldi.

Kentte temiz su ve yiyeceğe, elektriğe, ısıtmaya ve tıbbi malzemelere erişim de kesilmiş durumda.  Bir sığınak ile bir doğum hastanesi de dahil olmak üzere sivil altyapının saldırılarla karşı karşıya kalması nedeniyle de insani bir felaket yaşanıyor. Yerel yetkililer geçen hafta yaklaşık 2.400 sivilin bombalamalarda hayatını kaybettiğinin doğrulandığını, ancak gerçek sayının çok daha yüksek olabileceğini söyledi. Savaştan önce 400.000’den fazla kişiye ev sahipliği yapan Mariupol’dan on binlerce insan kaçtı.

Mariupol Belediye Meclisi de binlerce kent sakininin kendi istekleri dışında Rusya’ya götürüldüğünü ve burada ülkenin uzak şehirlerine “yönlendirildiklerini” söyledi. Ukrayna hükümeti ise Rusya’nın, limanı savunan askerlerin pazartesi günü şafakta teslim olma talebini reddetti.

Kenti ele geçirebilmek için Rus kuvvetleri toplar, roketler ve füzelerle arka arkaya vurmaya devam ediyor. Şehrin yüzde 90’ından fazlası ya harap oldu ya da yok oldu.

Lojistik olarak önemli

Kent, Moskova’nın Ukrayna’daki askeri harekatının anahtarı olma özelliği taşıyor. Mariupol ele geçirilirse, Rusya Ukrayna’nın Karadeniz kıyı şeridinin yüzde 80’inden fazlasının tam kontrolüne sahip olacak. Böylece Ukrayna’nın deniz ticaretini keserek, onu dünyadan daha da izole edebilecek.

Karadeniz’in bir parçası olan Azak Denizi‘nde, derin rıhtımları ile stratejik olarak önemli bir liman olan Mariupol, ayrıca önemli bir demir -çelik tesisine ev sahipliği yapıyor. Normal dönemlerde buradan Ukrayna’nın Orta Doğu ve ötesindeki müşterilere giden çelik, kömür ve mısır için önemli bir ihracat merkezini oluşturuyordu.

Türkiye de kentte kalan vatandaşlarını çıkarmaya çalışıyor, ancak ağır bombardıman altındaki şehre ulaşım kolay değil.

Devlet Başkanı Volodomir Zelenski liderliğindeki Ukrayna hükümeti Mariupol’ü son askerine kadar savunma sözü verse de Rus birlikleri yavaş yavaş merkeze doğru ilerliyor ve herhangi bir uygulanabilir barış anlaşmasının yokluğunda, Rusya’nın bombardımanı yoğunlaştırması bekleniyor.

3.5 milyon kişi komşu ülkelere kaçtı

Birleşmiş Milletler, geçen ay Rusya’nın işgalinin başlamasından bu yana 3,5 milyondan fazla mültecinin Ukrayna’dan kaçtığını açıkladı ve bu sayı her gün artmaya devam ediyor.

Bu mültecilerin 2,1 milyondan fazlası Polonya’ya ve 500 binden fazlası da Romanya‘ya geçti.  Pazartesi günü AB , Ukrayna’dan kaçan mültecilerin yaklaşık yarısının kaçırılma ve insan ticaretine karşı savunmasız kalan çocuklar olduğunu söyledi.

Yerel araştırma enstitüsü Rating Group tarafından yapılan bir ankete göre, Ukraynalıların %90′ından fazlası ülkelerinin Rusya ile savaşı kazanacağına inanıyor. 1000 kişinin katıldığı ankette ayrıca %74′ünün Rus lider Vladimir Putin ile doğrudan görüşmeyi desteklediği ortaya çıktı.

 

Doğu Afrika’da kuraklık: Yağmur başlamazsa kimse hayatta kalamayacak

Doğu Afrika, El Nino’nun neden olduğu 18 aylık bir kuraklık  ve iklim değişikliğine bağlı olarak normalinden  çok daha yüksek sıcaklıklardan etkilendi. Son aylarda kuraklık felaket haline geldi ve mahsullerin bozulmasına, sığırların ölmesine neden oldu. Ayrıca temiz su eksikliği kolera ve diğer hastalıkların tehdidini artırıyor.

Etiyopya, Kenya, Somali ve Somaliland özerk bölgesinde 10,7 milyon insan şiddetli açlıkla karşı karşıya . Mart ve nisan başında yağışlar çok düşük olduğundan, durumun daha da kötüleşeceğinden endişe ediliyor. Yağışlı mevsimin sonu olan nisan-haziran aylarında da güçlü bir yağış beklenmiyor.

Kuraklık bu bölge için yeni değil, ancak giderek etkisini artırıyor. Kıtada iklim değişikliğinin  etkilerini ağırlaştırdığını  gösteren bilimsel çalışmalar da artıyor.

Doğu Afrika’daki pek çok kişi için, mevcut kuraklık , yaşayan hafızanın en kötüsü, bu;  yüksek sıcaklıklarla birleşen düşük yağış oranı yaşanan üçüncü yıl.  İnsanlar ve hayvanlar daha sıcak ve kuru koşullarla ve kıt olsa da öngörülemeyen ve hasar yaratan yağmurlarla başa çıkmaya çalışıyor.

Oxfam‘ın hazırladığı rapora göre, kuraklık ve susuzluk yüzünden hayvanlarının çoğu veya tamamını kaybeden  göçebe çobanlar, krizden en çok etkilenenlerin başında geliyor. Bu grup daha sert topraklarda yaşıyorlar ve hükümetlerden çok az destek alıyor. Daha sık görülen kuraklık dalgaları, bu kişilerin birbiri ardına gelen şoklar arasında toparlanmasını zorlaştırıyor ve onları bir sonraki krize karşı daha savunmasız hale getiriyor.

Oxfam çalışanları, felaketin harap ettiği doğu Somaliland’da, tüm toplulukların hareket halinde, umutsuzca su ve otlak aradığına ve tahmin edilen ancak henüz gerçekleşmeyen yağmurları kovaladığına tanık oldu. Birçoğu, bu kuraklığın çeyrek milyon insanın ölümüne ve büyük hayvan sürülerinin tamamen yok olmasına neden olan 2011’dekinden daha kötü olduğunu söylüyor. Bu durum  hayatta kalanları kendilerini besleyecek veya geçimini sağlayacak araçlardan yoksun bıraktı.

Mahmoud Geedi Ciroobay ,göçebe çobanların Garadag yakınlarında yerleştiği Kalsheikh’ten 60 km uzakta.

Mahmoud, “Bu kuraklık yavaş yavaş her şeyi öldürüyor” diyor. “Önce toprağı ve otlakları süpürüp gitti, sonra önce zayıflayan ve sonunda ölen hayvanları…  Yakında insanları da silip süpürecek. Çoğu kişi grip, ishal ve kızamık hastası. Yiyecek, temiz su ve ilaç alamazlarsa.  hayvanları gibi ölecekler.”

Altı ay öncesine kadar Mahmud’un ailesinin 1000’den fazla hayvanı vardı: 400 koyun, keçi ve deve. Daha sonra hayvanları için daha iyi otlaklar ve daha fazla su bulmak için hareket etmeye başladılar. Erigavo bölgesine, sonra El Alfweyn‘in dışına taşındılar: “Son altı ayda toplam altı kez taşındık ve her taşındığımızda daha fazla hayvan kaybediyoruz.”

“Doğu Afrika son derece endişe verici bir açlık kriziyle karşı karşıya olduğunu belirten Oxfam direktörü Gabriela Bucher,  bölgenin  tam ölçekli bir felaket yaşadığına dikkat çekerek, “Bu ay yağışlar gelse bile, bugün acil önlem alınmadığı sürece tam iyileşme neredeyse imkansız olacak” diyor.

Kıtadaki gıda krizinin Rusya‘nın Ukrayna’yı işgaliyle daha da büyüdüğüne dikkat çeken Bucher şunları söylüyor:

“Ukrayna savaşının küresel gıda sistemi üzerindeki  yansımaları tüm dünyayı etkileyecek, ancak en hızlı ve en sert etkilenenler arasında en yoksul ve en savunmasız insanlar olacak. Artan gıda fiyatları, halihazırda birden fazla krizden mustarip milyonlarca insana bir çekiç darbesi anlamına geliyor.

Küresel gıda ve emtia fiyatlarındaki Covid ile ilgili artışlar, zaten ağır borçlu Afrika hükümetlerinin halklarının karşı karşıya olduğu kitlesel açlığı çözmek için mevcut seçenekleri baltalıyordu. Bununla birlikte, Ukrayna’daki kriz, Doğu Afrika hükümetlerinin karşılayabileceğinin ötesinde gıda ve emtia fiyatlarını artırdığı için feci yeni sonuçlara sahip olacak.”

Farhia Mohamad Geedi, 25 yaşında. Dört yaşındaki kızı Zeinab , annesi ve ailesinin geri kalanıyla birlikte, bakımları altındaki birkaç hayvan için yeni otlaklar bulma umuduyla buraya geldi. 100 keçisi ve 100 koyunu vardı ama hiçbiri hayatta kalmadı.

Geedi şunları anlatıyor:

“Hayvanlarımız ekim-kasım aylarında ölmeye başladı. Şimdi akrabalarımızla birlikte kalan birkaç hayvanımızı hayatta tutmaya çalışıyoruz. Yakınlarda bazı meralar olduğunu duyduk ve hayvanlarımız için daha iyi olabileceği için hep birlikte buraya taşınmaya karar verdik.

Son dört ayda dört kez taşındık. Yağmuru takip etmeye çalışıyoruz – yağmurun gelmesi gereken yere göre hareket ediyoruz. Ama hiç yakalayamadık. Yağmurlar gelmezse hiçbirimiz hayatta kalamayız. ”

Somaliland’de yağmur peşinde sürekli yer değiştiren göçebe çobanlar.

Kıta içi büyük göçler yaşanıyor

  • Etiyopya, Kenya ve Somali‘de 13 milyondan fazla insan, sadece 2022’nin ilk çeyreğinde su ve otlak bulmak için yerinden oldu. Milyonlarca kişi, özellikle Etiyopya çevresindeki çatışmalar nedeniyle acil insani yardıma ulaşmak üzere tarım arazilerini ve evlerini terk etmek zorunda kaldı.
  • Bölge, 70 yılın en kötü çekirge vebasından ve Güney Sudan’da yaklaşık bir milyon insanı etkileyen ani sel felaketinden musdarip.
  • Kenya, mahsul üretiminde yüzde 70’lik bir düşüş yaşadı ve şu anda yardıma muhtaç olan 3,1 milyon insanın akut açlıkla karşı karşıya kaldığı için  ulusal felaket ilan edildi. Kenya’daki tüm hanelerin neredeyse yarısı yiyecek ödünç almak veya krediyle satın almak zorunda kalıyor.
  • Etiyopya 2016’dan bu yana en yüksek gıda güvensizliğiyle karşı karşıya, sadece Somali bölgesinde 3,5 milyon insan kritik su ve gıda sıkıntısı yaşıyor. Neredeyse bir milyon çiftlik hayvanı öldü ve hayatta kalmak için tamamen hayvancılığa bağımlı olan göçebe çobanlarının hiç bir şeyi kalmadı. Kadınlar, çocuklarını doyurabilmek için öğün atlamak zorunda kaldıklarını anlatıyor.
  • Somali’de,ülkenin yüzde 90’ı şiddetli kuraklık yaşandığı için 671.000’den fazla insan son zamanlarda yaşadıkları yerlerden göç etti. Bu durum, muhtemelen beş yaşın altındaki Somalili çocukların neredeyse yarısını akut yetersiz beslenmeye bırakacak.
  • Güney Sudan’da, iklimsel ve ekonomik şoklar yoğunlaştıkça, tahminen 8,3 milyon insan bu yaz (mayıs-temmuz) ciddi gıda güvensizliği ile karşı karşıya kalacak.

Acil ihtiyaçlara rağmen, insani müdahale yeterli değil. BM’nin bu yıl  Etiyopya, Somali ve Güney Sudan için yaptığı toplam 6 milyar dolarlık BM  insani yardım çağrısının bugüne kadar yalnızca %3’ü finanse edildi.

İklim aktivistlerinden 25 Mart Küresel İklim Grevi çağrısı: Kâr Degil İnsanlar

Türkçeye çevirisi Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra tarafından yapılan, çağrı metni şöyle:

İçinde yaşadığımız iklim felaket senaryosu, kolonyalizm, hafriyat ve kapitalizm aracılığıyla yüzyıllardır sürdürülen sömürü ve baskının sonucu; esastan arızalı olan bu sosyo-ekonomik modelin acilen değiştirilmesi, yerine yenisinin konması şart.

Zengin ülkelerin küresel emisyonların yüzde 92’sinden, dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’inin de en yoksul yüzde 50’sinin ürettiği kirliliğin iki kat fazlasından sorumlu olduğu bir sistem bu.

Bizler, tarihteki mücadelelerin ve yaşanmış tecrübelerin rehberliğinde, en çok etkilenen halklar ve bölgeler (MAPA) öncülüğünde, iklim tazminatı ödenmesini talep ediyoruz.

İklim tazminatı

Bir hayırseverlik işi olarak değil, siyasi iktidarın halka geri verileceği bir dönüştürücü adalet edimi olarak tazminat.

Bu bir ödünç verme işlemi şeklinde değil. Yerli, siyah, erkek-egemen karşıtı ve ötekileştirilmiş-dışlanmış farklı halk topluluklarının topraklarını geri alma taleplerinin, iklim krizinden en çok etkilenen toplulukların uyum, zarar-ziyan tazmini, zenginliklerin, teknolojinin, enformasyonun, sağlık ve bakım hizmetlerinin ve siyasi erkin hem kuzeyden güneye, hem de tepeden tabana yeniden dağıtım ve bölüşümü (ve çoğu kez halkın ortak kullanımına devri) yolundaki taleplerinin bütünüyle yerine getirilmesi şeklinde olmalıdır.

Sorun

İklim mücadelesi sınıf mücadelesidir. Yönetici sınıflar kolonyalizm, kapitalizm, ataerkillik, beyaz üstünlüğü ve sömürü yoluyla elde ettikleri gücü yıllar yılı öncelikle Küresel Kuzey’in varlıklı, beyaz, heteroseksüel, öz-erkeklerinin egemenliğindeki şirketler ve hükümetler aracılığıyla yeryüzünü ve onun sakinlerini amansızca yok etmekte kullandılar.

Onlar Küresel Güney’in ekosistemlerini ve halklarını o sözümona “kalkınma”ları ve bitmek tükenmek bilmeyen “ekonomik büyüme”leri uğruna bile bile kurban etmekteler. Bu esnada işçi sınıfı da kendisini yok etmekte olan sistemin ta kendisini inşa etme aracı olarak kullanılmakta.

Ne yapmalıyız?

İklim krizine sebep olan baskı ve zulüm sistemlerinin tümünün göbeğinde sömürgeciler ve kapitalistler yer almaktadır; iklim tazminatı aracının kullanılması yoluyla kolonizasyonun kökünün kazınması da en iyi iklim eylemidir.

En zengin kapitalist yüzde 1, eylemlerinden ve kasıtlı cehaletinden sorumlu tutulmalıdır. Onun kârı bizim ölümümüz demektir. Onun kârı bizim ıstırabımız demektir.

Gelin, Dünyanın dört bir yanında toplumların farklı kesimleriyle birlikte, en çok dışlanmış-ötekileştirilmiş olanların öncülüğünde, gücü elinden alınmış-çalınmış halklara güçlerini geri verelim. Gelin, hep birlikte, #KârıDeğilİnsanı önceleyen bir sistemi ve evimizi inşa edelim.

41’inci İstanbul Film Festivali 8 Nisan’da başlıyor

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen, Türkiye’nin en büyük uluslararası sinema etkinliği İstanbul Film Festivali, 41’nci kez perdelerini açıyor. Festival, bu yıl 8-19 Nisan tarihlerinde düzenlenecek.

135 uzun ve 22 kısa metrajlı filmden oluşan festival kapsamında 12 günde, 14 bölümde 43 ülkeden 164 yönetmenin filmleri gösterilecek. Gösterimlerin yanı sıra konuk yönetmen ve oyuncuların katılımıyla gerçekleştirilecek sohbetler, konserler ve özel etkinlikler de yer alacak.

Açılış filmi: Rabiye Kurnaz George Bush’a Karşı  

41. İstanbul Film Festivali’nin programı, The Marmara Hotel Taksim’de düzenlenen bir basın toplantısıyla açıklandı. Festivalin açılışı,  Şubat 2022’de Berlin Film Festivali‘nde En İyi Başrol Performansı (Meltem Kaptan), En İyi Senaryo, Sanat Sinemaları Birliği Ödülü kazanan Rabiye Kurnaz George W. Bush’a Karşı ile yapılacak.

İstanbul Film Festivali tarafından sinemaya emek veren isimlere takdim edilen Sinema Onur Ödülleri ise bu yıl Meral Çetinkaya ile Gülsen Tuncer‘e verilecek.

17’inci Köprüde Buluşmalar

Her yıl Türkiye ve komşu ülkelerden yapımcı, yönetmen ve senaristleri uluslararası sinema profesyonelleriyle buluşturan ortak yapım, eğitim, networking platformu Köprüde Buluşmalar, 14-15-16 Nisan tarihlerinde düzenlenecek. Atölye ödüllerinin sahipleri 16 Nisan akşamı yapılacak ödül töreninde duyurulacak.

41. İstanbul Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma, Ulusal Yarışma, Ulusal Belgesel Yarışması, Ulusal Kısa Film Yarışmalarının kazananları ile FIPRESCI, Seyfi Teoman İlk Film Ödülü ve Genç Usta Ödülü‘nü kazanan filmler 19 Nisan Salı akşamı yapılacak ödül töreninde açıklanacak.

Uluslararası Yarışma

41. İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışma jüri başkanlığını yönetmen, senarist ve yapımcı Bent Hamer üstleniyor. Jürinin diğer üyeleri ise yönetmen Radu Muntean, yapımcı Marie-Ange Luciani, yönetmen Ali Asgari ve Venedik Günleri sanat direktörü Gaia Furrer.  

10 film büyük ödül için yarışacak

Uluslararası Yarışma bölümünde yer alan filmler şöyle:

  • Dağların Denizcisi / Mariner of the Mountains / Karim Aïnouz / Brezilya, Fransa, Almanya, Cezayir
  • Coma / Bertrand Bonello / Fransa
  • Birlikte Öleceğiz / Together, We Shall Die / Hakkı Kurtuluş, Melik Saraçoğlu / Türkiye, Almanya
  • Rüyalar Diyarı / Land of Dreams / Shirin Neshat, Shoja Azari / ABD
  • Vortex / Gaspar Noé / Fransa, Belçika, Monako
  • Leonor Asla Ölmeyecek / Leonor will Never Die / Martika Ramirez Escobar / Filipinler
  • Hayat Üzerine Bir Film / Feature Film About Life / Dovile Sarutyte / Litvanya, ABD
  • Gergedan / Rhino / Oleh Sentsov / Ukrayna, Almanya, Polonya
  • Flux Gourmet / Peter Strickland / İngiltere, ABD, Macaristan
  • Masumlar / The Innocents / Eskil Vogt / Norveç, İsveç, Danimarka, İngiltere, Fransa, Finlandiya
Festivalin açılışı,  Şubat 2022’de Berlin Film Festivali’nde, En İyi Başrol Performansı (Meral Kaptan) En İyi Senaryo, Sanat Sinemaları Birliği Ödülü kazanan Rabiye Kurnaz George W. Bush’a Karşı ile yapılacak. 

Ulusal Yarışma

Ulusal Yarışma’da Altın Lale için, yapımı 2021-2022 sezonunda tamamlanan 12 film yarışacak. 41. İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma jüri başkanlığını yönetmen ve senarist Onur Ünlü üstleniyor. Ulusal Yarışma Jürisi’nin diğer üyeleri ise oyuncu Demet Evgar, görüntü yönetmeni Barış Özbiçer, sanatçı ve eğitmen İnci Eviner ve yapımcı Marsel Kalvo.

Ulusal Yarışma’da yer alan filmler şöyle:

  • Mukavemet / The Resistance / Soner Caner / Türkiye
  • Geceden Önce / Before the Night / Ali Kemal Çınar / Türkiye, İtalya
  • Klondike / Maryna Er Gorbach / Türkiye, Ukrayna
  • Turna Misali / The Last Birds of Passage / İffet Eren Danışman Boz / Türkiye
  • Yaban / Tareq Daoud / Türkiye, Fransa
  • Ela ile Hilmi ve Ali / Ela and Hilmi with Ali / Ziya Demirel / Türkiye
  • Zuhal / Nazlı Elif Durlu / Türkiye
  • Dört Duvar / The Four Walls / Bahman Ghobadi / Türkiye, İngiltere
  • Çilingir Sofrası / A Night in Four Parts / Ali Kemal Güven / Türkiye
  • Bana Karanlığını Anlat / Tell Me About Your Darkness / Gizem Kızıl / Türkiye
  • Birlikte Öleceğiz / Together, We Shall Die / Hakkı Kurtuluş, Melik Saraçoğlu / Türkiye, Almanya
  • Kerr / Tayfun Pirselimoğlu / Türkiye, Yunanistan, Fransa

Ulusal Belgesel Yarışması

Ulusal Belgesel Yarışması’nda bu yıl 8 film ve yarışma dışı bir film yer alıyor. Jüri üyeleri de yönetmen Kıvılcım Akay, akademisyen ve sinema yazarı Melis Behlil ve yönetmen Yusuf Emre Yalçın. 

Ulusal Belgesel yarışmasında yer alan filmler şöyle:

  • Koudelka Aynı Nehirden Geçmek / Koudelka Crossing the Same River / Coşkun Aşar / Türkiye
  • Crossroads / Mahmut Fazıl Coşkun / Türkiye
  • Bu Ben Değilim / This is Not Me / Jeyan Kader Gülşen, Zekiye Kaçak / Türkiye
  • Dermansız / Incurable / Hakkı Kurtuluş, Melik Saraçoğlu / Türkiye
  • Eat Your Catfish / Senem Tüzen, Adam Isenberg, Noah Amir Arjomand / ABD, Türkiye, İspanya
  • Cadı Üçlemesi 15+ / Witch Trilogy 15+ / Ceylan Özgün Özçelik / Türkiye
  • Her Şey Dahil / All-In / Volkan Üce / Belçika, Fransa, Hollanda
  • Yeni Bir Dünya Doğuyor / A New Earth is Rising / Serhat Yüksekbağ / Türkiye

Didem Şahin’in Acı ve Tatlı / Bitter Sweet  belgeseli ise yarışma dışı olarak gösterilecek. 

Ulusal Kısa Film Yarışması

Kısa film yapımını özendirmek, bu alanda gelişimi desteklemek ve nitelikli kısa filmleri izleyiciyle buluşturmak amacıyla düzenlenen Ulusal Kısa Film Yarışması’nda bu yıl 12 film yer alıyor. Jüri üyeleri yapımcı Cihan Aslı Filiz, oyuncu Aslı İnandık ve yönetmen Malaz Usta. 

Ulusal Kısa Film yarışmasında yer alan filmler şöyle:

  • Göl Kenarı / Lakeshore / Aziz Alaca / Türkiye, İran
  • Plastik Rüya / Plastic Dream / Merve Bozcu / Türkiye
  • Steve&Steve / Merve Çaydere / ABD
  • Gece Kuşağı / The Night Generation / Yasemin Demirci / Türkiye
  • Stiletto / Stiletto: “A Pink Family Tragedy” / Can Merdan Doğan / Türkiye, Almanya
  • Larva / Volkan Güney Eker / Türkiye
  • Mahzendeki Köpekler / Your Wild Dogs Want Freedom / Ece Era / Türkiye, Belçika
  • Belki Bir Gün Gideriz / Maybe We Will Go Someday / İnan Erbil / Türkiye
  • Lekesiz / Spotless / Ali Ercivan / Türkiye
  • Our Ark / Deniz Tortum, Kathryn Hamilton / Hollanda, ABD, Türkiye
  • Fotoğraf Altı / Image Caption / Aylin Kızıl / Türkiye
  • Babamın Öldüğü Gün / The Day My Father Died / Emre Sefer / Türkiye

Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü

2012 yılında vefat eden yönetmen ve yapımcı Seyfi Teoman anısına verilen Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü’nü kazanan filmin yönetmenine sonraki çalışmalarını teşvik etmek üzere 30 bin TL ödül veriliyor. Festivalin Türkiye Sineması bölümünde yer alan Türkiye yapımı uzun metrajlı kurmaca beş ilk film bu ödüle aday olacak. Seyfi Teoman En İyi İlk Film jürisinde yönetmen Nisan Dağ, sinema yazarı, yapımcı Çağıl Bocut ve sinema yazarı film programcısı Cédric Succivalli yer alıyor.

Seyfi Teoman En İyi İlk Film için yarışacak filmler şöyle:

  • Turna Misali / The Last Birds of Passage / İffet Eren Danışman Boz
  • Yaban / Tareq Daoud
  • Ela ile Hilmi ve Ali / Ela and Hilmi with Ali / Ziya Demirel
  • Zuhal / Nazlı Elif Durlu
  • Bana Karanlığını Anlat / Tell Me About Your Darkness / Gizem Kızıl

FIPRESCI – Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği Ödülü

Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) jürisi Ulusal Yarışma, Uluslararası Yarışma ve Ulusal Kısa Film Yarışması’ndan birer filme FIPRESCI Ödülü verecek.

‘Beklenen Şarkı’ restore edilmiş haliyle yeniden

Sinemaseverler bu yıl Türkiye sinemasının ilk yönetmen kadınlarından Cahide Sonku‘nun yapımcılığını üstlendiği, Sami Ayanoğlu ve Orhon M. Arıburnu ile birlikte yönettiği, Cahide Sonku ile Zeki Müren‘in başrollerini paylaştığı 1953 yapımı “Beklenen Şarkı”yı beyazperdede izleyebilecek.

“Beklenen Şarkı”nın Atlas Post Production tarafından restore edilmiş kopyası, 10 Nisan Pazar günü saat 19.00’da Atlas 1948 Sineması’ndaki gala gösteriminde seyirciyle buluşacak.

Genç Ustalar

Festival’in geleneksel bölümlerinden, genç yönetmenlerin çektikleri ilk veya ikinci filmlerin yer aldığı Genç Ustalar bölümü, bu yıl uzun yarışmalı bir bölüme dönüşüyor. Genç Ustalar bölümündeki filmler bu yıl ilk kez festivalin İstanbul’da ikâmet eden 18-25 yaş arası sinema öğrencilerinden oluşturduğu altı kişilik Nespresso Genç Jürisi tarafından değerlendirilecek. Festivalin ilk Nespresso Genç Jürisi üyeleri Melisa Aközdoğan, Eren Yiğit Ekici, Emir Mecikoğlu, Alper Tunga Yazgan Mercan, Büşra Gül Ovalı, Öykü Vidinli.

Genç Ustalar’da yarışacak filmler şöyle:

  • Atlantis / Atlantide / Yuri Ancarani / İtalya, Fransa, ABD, Katar, Rusya, Meksika
  • Kırılgan / Fragile / Emma Benestan / Fransa
  • Kuluçka / Hatching / Hanna Bergholm / Finlandiya
  • Tüyler / Feathers / Omar El Zohairy / Fransa, Mısır, Hollanda, Yunanistan
  • Olga / Elie Grappe / İsviçre, Fransa, Ukrayna
  • Motor Sesi / The Noise of Engines / Philippe Grégoire / Kanada
  • Ovadaki Yangın / Fire on the Plain / Zhang Ji / Çin
  • Vaatler / Promises / Thomas Kruithof / Fransa
  • Cennet Gibi / As in Heaven / Tea Lindeburg / Danimarka
  • Utama / Alejandro Loayza Grisi / Bolivya, Uruguay, Fransa
  • Değerli Taşlar / Robe of Gems / Natalia López / Meksika, Arjantin
  • Amparo / Simón Mesa Soto / Kolombiya, İsveç, Katar, Almanya
  • Yola Devam / Hit the Road / Panah Panahi / İran
  • Oyun Alanı / Playground / Laura Wandel / Belçika
  • Sessiz Diyar / Silent Land / Agnieszka Woszczynska / Polonya, Çek Cumhuriyeti, İtalya

Restrospektif: Sergio Leone

İstanbul Film Festivali’nin retrospektif bölümü bu yıl sinemanın en yaratıcı, en etkili isimlerinden biri olarak kabul edilen Sergio Leone’ye ayrıldı. İtalyan yönetmen, yapımcı ve senarist Leone’nin çektiği yedi uzun metrajlı film yenilenmiş kopyalarından gösterilecek. Sergio Leone bölümünde Dolar Üçlemesi ve Bir Zamanlar Üçlemesi olarak anılan klasikler dahil, yönetmenin çektiği yedi uzun metrajlı film yer alıyor.

  • Rodos Heykeli / The Colossus of Rhodes
  • Bir Avuç Dolar / A Fistful of Dollars
  • Birkaç Dolar İçin / For a Few Dollars More
  • İyi, Kötü ve Çirkin / The Good, the Bad and the Ugly
  • Bir Zamanlar Batıda / Once Upon a Time in the West
  • Yabandan Gelen Adam / A Fistful of Dynamite
  • Bir Zamanlar Amerika / Once Upon a Time in America

17’inci İstanbul Bienali

İstanbul Film Festivali, 17 Eylül-20 Kasım tarihlerinde,  17’inci İstanbul Bienali’nin film programının ilk ayağına da ev sahipliği yapıyor. Bienal küratörleri Ute Meta Bauer, Amar Kanwar ve David Teh tarafından bir araya getirilen ve sonbaharda bienal süresince devam edecek film programından bir ön seçki Pera Müzesi’nde gösterilecek. Adını bienalin küratöryel yaklaşımından alan bölümde iki uzun üç kısa metrajlı film gösterilecek.

  • Hiçbir Şey Bilmediğimiz Bir Gece / A Night of Knowing Nothing / Payal Kapadia / Fransa, Hindistan
  • Vampir – Cuadecuc / Pere Portabella / İspanya
  • Temel Frekanslar:
  • Dünyalı Dramı / Tellurian Drama / Riar Rizaldi / Endonezya
  • Dünyayı İyileştirme Yolları / How to Improve the World? / Nguyên Trinh Thi / Vietnam
  • Çamur Adam / Mud Man / Chikako Yamashiro / Japonya

Festival biletleri 1 Nisan Cuma günü 10.30’dan itibaren passo.com.tr’de satışa çıkacak

2021 Dünya Hava Kirliliği Raporu: Avrupa’da havası en kirli kent Iğdır

 2021 Dünya Hava Kirliliği Raporu, İsviçre merkezli hava kalitesi teknolojisi şirketi IqAir tarafından yayımlandı.

Her yıl yayımlanan ve 117 ülkede 6476 şehirdeki hava kalitesi izleme istasyonlarından alınan metreküp başına düşen ince parçacıklı madde (PM 2,5) yoğunluğu ölçümlerine dayanan raporda Türkiye, dünyanın en kirli havasına sahip 46. ülkesi oldu.

PM 2.5 olarak ifade edilen havanın içerisinde bulunan ince parçacıklı madde kirliliği astım, felç, kalp ve akciğer hastalıklarına sebep oluyor. PM 2.5, her yıl milyonlarca insanın erken ölmesine sebep oluyor.

Dünyanın 2021’de havası en kirli beş ülkesi Bangladeş, Çad, Pakistan, Tacikistan ve Hindistan olarak sıralandı.

Rapor, hiçbir ülkenin ve dünyadaki şehirlerin yüzde 97’sinin Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği hava kalitesi standartlarını karşılamadığını ortaya koydu. Raporda yer alan 6475 şehirden yalnızca 222’si DSÖ’nun PM2.5 standartlarını karşıladı.

2021’de dünyanın en kötü hava kalitesi Orta ve Güney Asya‘da tespit edildi ve dünyanın en kirli 50 şehrinden 46’sı da burada yer aldı. Bölgede DSÖ PM2.5 standartlarını karşılayan yalnızca iki şehir oldu: Kazakistan‘daki Zhezqazghan ve Chu.

Çin’deki şehirlerin yarısından fazlasında hava kirliliği geçen yıla oranla daha düşük ölçüldü. Kömür santralleri gibi yüksek emisyonlu endüstrilerin faaliyetlerinin azaltılmasının ve emisyon kontrolünün sayesinde son beş yıldır hava kirliliğindeki azalma trendi bu yıl da sürdü.

Sıralamada 90. ülke olarak yer alan ABD’nin büyük şehirlerinden en kirli olanı Los Angeles oldu. Ancak şehirde 2020’ye kıyasla hava kirliliğinde yüzde 6’lık düşüş kaydedildi.

Avrupa’ya orman yangınları damga vurdu

Avrupa‘da 2020 ile karşılaştırıldığında hava kalitesi 14 ülkede iyileşti ve 25 ülkede azaldı. Artan PM2.5 seviyelerinin Avrupa’daki en ciddi çevre sağlığı riski olduğu bildirildi.

Birleşik Krallık, bölgedeki diğer tüm ülkeleri geride bırakarak DSÖ standardına ulaşan on şehre ev sahipliği yaptı ve onu sekiz şehrin standarda ulaştığı Finlandiya izledi.

Avrupa’nın kuzey ve batı kısımlarında uzun ve soğuk kış ayları yaşayan ülkelerde, ısınmak için kömür ve biyokütle yakılması nedeniyle güney ve doğu Avrupa’dan daha yüksek PM2.5 seviyeleri ölçüldü.

Güney Avrupa ve orta Rusya‘da rekor seviyedeki yaz sıcaklıklarının 2021’de çok büyük orman yangınlarına neden olduğu hatırlatılan raporda, bu yangınlardan etkilenen Avrupa ülkelerinin İspanya‘dan Türkiye’ye kadar uzandığı belirtildi.

Yunanistan‘da Atina vatandaşlarına, yangın yüzünden oluşan yüksek hava kirleticiler nedeniyle içeride kalmaları uyarısı yapıldığı ve Rusya’nın şimdiye kadar kaydedilen en büyük orman yangını sezonunu yaşadığı hatırlatıldı.

Rapora göre yangın kaynaklı CO2 emisyonlarının küresel CO2 emisyonlarındaki payı hiç görülmemiş seviyede arttı.

Iğdır havası en kirli Avrupa şehri

Raporda 46. ülke olarak yer alan Türkiye’nin başkenti Ankara dünyanın en kirli 54. başkenti olurken; Avrupa’nın hava kirliliği en yoğun şehri olarak Iğdır birinci sırada, Düzce ise beşinci sırada yer aldı. Avrupa’nın en kirli şehirleri sıralamasında Iğdır’ı, Rusya’daki Krasnoyarsk ve Sırbistan’daki Novi Pazar izledi.

Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi art arda dördüncü kez dünyanın en kirli başkenti oldu. Onu Bangladeş’in başkenti Dakka, Çad’da N’Djamena, Tacikistan’ın başkenti Duşanbe ve Umman’ın başkenti Maskat takip etti.

Raporda Karayipler ve Latin Amerika‘da kentsel nüfus artışının, enerji ve ulaşım talebini arttırdığı için PM2.5 ve hava kirliliği sorunlarını da arttırdığı  kaydedildi.

Eski araç kullanımı, düşük gelirli şehirlerde artan odun yakımı ve genel hava kaitesi düzenlemelerinin eksikliğine rağmen PM2.5 konsantrasyonları dört ülkede düştü; Arjantin, Brezilya, Kolombiya ve Kosta Rika.

‘Yeşil enerjiye yatırım yapın’

Raporun sonunda karbon emisyonlarını azaltmak için devletlere, motorlu araç kullanımı yerine bisiklet, yaya ve yeşil enerjili toplu taşımayı koyabilmek için yatırım yapmaları, orman yangınları için gelişmiş önlemler almaları, hava kalitesi düzenlemelerini uygulamaya koymaları ve hava kalitesi izleme monitörlerinin sayılarını artırmaları gibi öneriler yer aldı.

Bireylerin atıklarını ve kullandıkları enerjiyi azaltarak karbon ayak izini azaltabileceği belirtilirken; hava kirliliğinden korunmak için N95 ve FFP2 maskelerin kullanılabileceği ve hava kalitesini takip ederek ortamdan uzaklaşılabileceği bilgisi verildi.

‘Türkiye’de temiz hava eylem planları yeterli değil’

Türkiye’den örgütler, raporun ardından Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı‘nın hazırladığı “Dış Ortam Hava Kalitesinin Yönetimi Yönetmeliği” taslağı ile iligili konuştu. Greenpeace Akdeniz, Türkiye’deki temiz hava eylem planlarının yeterli olmadığını belirtti.

Geçtiğimiz yıl 91 bin kişinin partikül maddeler ‘havada kalmasın’ projesine destek verdiğini hatırlatan, Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Proje Sorumlusu Gökhan Ersoy, verilerin Türkiye’de önlem almaya çağırdığını belirtiyor:

“Limit değerler belirlensin talebiyle bakanlığı harekete geçmeye davet ettik. IqAir raporunda Avrupa’nın en kirli kentlerine ev sahipliği yaptığımızı gösteren bulgular da bu talebi doğrular nitelikte. DSÖ limitleri ile karşılaştırdığımızda aradaki fark çok yüksek olduğu gibi 2020 itibari ile yıllık 20 mikrogram limit değere göre politikalarını düzenleyen AB standartları ile de uyumlu değil. Yönetmelik yürürlüğe girmeden PM 2.5 için geçiş takvimindeki hedef limit değerleri güncellemeliyiz. 

Böylece düzenli limit aşımlarının yıllardır gerçekleştiği ilçelerde koruma bölgesi ilan etmek için evrensel standartları referans alacak bir kıstasa sahip olabilir ve havamızı koruyabiliriz.”

‘Hava kirliliği ile mücadele devletin sorumluluğu’

Türkiye Hava Hakkı Platformu Koordinatörü Deniz Gümüşel, partikül maddelerin sağlık etkilerine dikkat çekerek, “DSÖ’ye göre nihai olarak ulaşılması gereken yıllık ortalama kılavuz değer 5 µg/m3 iken, Türkiye, 2022 yılı içinde yayınlamayı planladığı bu taslakta 2029 yılı sonrasında bile DSÖ’nün verdiği kılavuz değerin tam 5 katı bir limit değer, 25 µg/m3 belirliyor. Yani halkımız, bundan sonraki yıllarda da insan sağlığı için tehdit oluşturan miktarın  en iyi ihtimalle 5 katı daha fazla ince toz soluyacak” açıklamasını yapıyor.

Gümüşel,  “Yeni yönetmeliğin, hava kalitesi yöntemine halk sağlığını gözetecek düzenlemeler getirmesi için süreci takip etmeye ve yetkilileri bu konuda uyarmaya devam edeceğiz” diyor.

Platformdan Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Gamze Varol ise, Türkiye’deki PM2.5 ölçümlerinin kısıtlı olduğunu belirterek “Güvenilir, kamuoyunun paylaşımına açık çevre ve sağlık verilerine erişim, hava kirliliğine karşı politika araçlarını geliştirmek için önemli” diyor.

PM2.5’un bebek ve çocuklar başta olmak üzere herkesin yaşamını tehdit ettiğini aktaran Varol, devletin hava kirliliğini ölçmesi ve denetlemesi gerektiğini hatırlatıyor:

“Hava kirliliği ile mücadele etmek hükümetlerin başlıca sorumluluğudur. Bilim insanları hava kirliliğin sebep olduğu sağlık sorunlarının Türkiye’deki boyutunu, ölüm ve kronik hastalık verilerine erişimde sorunlar olması nedeniyle kamuoyu ile paylaşamıyor. Hava kirliliğine bağlı hastalık yükü, önlenebilir erken ölüm hesaplamalarını artık yapamıyor. Yapısal önlemlerin ivedilikle alınabilmesi için evrensel standartları karşılayan bir limit değer yürürlüğe girmeli, hava kirliliğinin halk sağlığı üzerindeki etkilerini ortaya koyacak bilimsel çalışmaların yapılması desteklenmelidir.”

Türkiye’de hava kirliliği ile ilgili çalışmalar yürüten Temiz Hava Hakkı Platformu yıllardır çalışmalarında PM2.5 limit değerinin belirlenmesi gerektiğini vurguluyor. Bununla ilgili halk sağlığını esas alan bilimsel çalışmalar yapıyor. Her yıl açıkladıkları ‘Kara Rapor’da Türkiye’deki hava kirliliği durumunu ve halk sağlığına olan etkilerini açıklıyor.

Platform bileşenlerinden Greenpeace de geçtiğimiz yıl ‘Havada Kalmasın’ kampanyasında PM2.5 için yönetmeliklerde limit değer belirlenmesi çağrısında bulunmuştu.

Hava kirliliği, Hindistan’da güneş enerjisi üretimini yüzde 29 düşürdü

Hindistan Teknoloji Enstitüsü, ülkede 2001-2018 yıllarında havadaki kirletici gazların neden olduğu ışığın dağılması anlamına gelen “atmosferik zayıflama” ile katı tozun varlığının neden olduğu “lekeleme etkisinin” güneş enerjisi üretimine tesirini inceledi.

Bilim insanları, hava kirliliğinin çok yüksek olmasınıngüneşten gelen kısa dalga radyasyonun güneş panellerine ulaşmasını engellediğini, bu nedenle ülkenin 17 yılda “yatay ışınım potansiyelinin” yüzde 29’unu kaybettiğini vurguladı.

Telegraph’ın aktardığına göre, atmosferik zayıflama ve lekelemenin etkisi,  en fazla ülkenin doğusunda gözlemlendi. Araştırmacılar, daha fazla yenilenebilir enerji üreterek temiz hava hedeflerine ulaşılırsa Hindistan’ın fosil yakıtlara daha az ihtiyacının olacağını aktardı.

Dünyanın en kirli 10 kentinden dokuzu Hindistan’da

Çalışmaya göre, 2024’te partikül kirliliğini 2017’ye göre yüzde 20-30 azaltma ve hane karbon emisyonunu düşürmeyi hedefleyen Ulusal Temiz Hava Programı’nın başarıyla uygulanması halinde, ek olarak üretilecek güneş enerjisi Hindistan’a yıllık 325 ila 845 milyon dolar ekonomik fayda sağlayabilir.

Elektrik ihtiyacının yarısını yenilenebilir kaynaklarla sağlama hedefine en geç 2030’da ulaşmayı amaçlayan Hindistan, 2070’de sıfır karbon emisyonu hedefini yakalamak istiyor.

Dünyanın en kirli 10 kentinden dokuzu Hindistan’da bulunuyor.

Sağlık uzmanları, hava kirliliğinin her yıl Hindistan’da 1,25 milyon ve dünya genelinde 7 milyon kişinin ölümüne yol açtığını belirtiyor.

Türkiye’de değişen su habitatları- Arslan/Hocaoğlu

Robert Kolej’de 10’ncu sınıf öğrencisi olan iki çevre aktivisti; Gökçe Çiçek Arslan ve Azra Hocaoğlu‘nun kaleme aldığı Türkiye’nin su habitatları ile ilgili yazdığı makaleyi yayımlıyoruz. 

*

Dünya yüzeyinin dörtte üçü sayısız canlıya ev sahipliği yapan su kaynaklarıyla kaplı. Gözlerden uzak bu su altı hayatı ise yavaş yavaş çöküyor. Duyarsız insan faaliyetleri, yaşam habitatlarının bozulmasına yol açarken yerel canlıların hayatta kalmasını da zorlaştırıyor. Bu durum ise son birkaç yıldır Türkiye‘nin denizlerindeki su canlılarının toplu ölümlerle, diğer bir deyişle katliamlarla karşı karşıya kalmasına sebep olmuş durumda. (Marine Pollution).

Arka plandaki gerçekler

Türkiye’de bulunan 303 su kütlesinin tamamı insan davranışlarından olumsuz etkilenmiş durumda. Bunun arkasındaki sebep, iklim krizi ve su kirliliğinin sonuçları şeklinde kategorize edilerek birçok boyutta incelenebilir.

İklimde meydana gelen inkar edilemez değişimler su altı yaşamını da etkiliyor. Prof. Erhan Ünlü tarafından yayımlanan bir rapora göre, yükselen sıcaklıklar nedeniyle buharlaşma seviyeleri yağış oranının üç katına çıktı. Aradaki bu ciddi fark da su dengesini bozarak kuraklığa neden oldu. Makale için röportaj veren Dokuz Eylül Üniversitesi‘nden Prof. Dr. Celalettin Şimşek, “Özellikle yaz aylarında, küresel ısınmanın birçok su kaynağındaki toplu ölümler gibi zararlı etkilerini inceledik” diyor. Bugün Türkiye’de Van Gölü gibi pek çok yer su yoksunluğu çekiyor. Van Gölü’ndeki kuraklığın yıllar önce görülmesine rağmen insanların duyarsızlığı, durumu kıyı şeridinin 1 km’den fazla gerileyerek yaşamın son bulmasına neden olan noktaya getirdi.  (Varol).

Tek yaşam kalıntısıyla Van Gölü’ndeki kuraklık/ Fotoğraf: Mesut Varol

Dengesiz buharlaşmanın sebep olduğu bir başka yön ise, belirli bir miktar su mevcut olmasına rağmen suyun ayrı özellikler ve karakteristikler taşıması.  Şimşek,  “Göl ve baraj sularının düşmesi oksijen seviyesinin düşmesine neden oluyor” diye konuşuyor. En az bunun kadar önemli olan sıcaklık farkı da, su koşullarını değiştirerek canlıların yaşam alanlarına zarar veriyor. Ekim 2021’de Dicle Nehri kıyıları ölü balıklarla dolmuş ve bu görüntü endişeli bölge halkı tarafından görülerek yetkililere haber verilmişti. Olayın arkasında yatan nedenler, makale için görüştüğümüz zoolog Prof. Erhan Ünlü tarafından araştırıldı. Ünlü “Tatlı su sistemleri, habitat kaybı, kirlilik, yerli olmayan türlerin ortaya çıkması, su tüketimi, baraj inşaatı gibi akarsulardaki büyük değişiklikler nedeniyle önemli ölçüde tehdit altındadır ve gelecek nesillerin korunmalarını sağlamak için acil önlem alınması gerekmektedir” uyarısı yapıyor.  Dicle Nehri’nden kullanılan su miktarıyla bölgedeki büyük kuraklık arasındaki ilişkiye dikkat çeken Ünlü, bunun su yaşamı için elverişsiz koşullar yaratığını ve büyük balık ölümlerine neden olduğuna da dikkat çekiyor.

Dicle Nehri’ndeki toplu balık ölümleri/ Fotoğraf: Vecdi Erbay

Tehlike altında olan deniz yaşamı ile ilgili ele alınması gereken bir diğer başlık ise su kirliliği. Deniz kirliliği, endüstriyel atıklar, kanalizasyona karışan yağlar, arazi atıkları ve yetersiz arıtmadan oluşmakta.  Su, yaşam için temel bir ihtiyaç olduğundan su kirliliği insanlar dahil tüm canlıların sağlığını derinden etkiliyor. Çoğu insan Amazon gibi ormanları dünyanın akciğerleri olarak bilse de aslında “Dünyanın akciğerleri sular altında.” (Yazıcı). Makale için görüş veren çevre mühendisi Doğuhan Yazıcı, “Oksijenin %50 ila %70’i okyanuslardan sağlandığından, içimize çektiğimiz her iki nefesten birinin kaynağı okyanuslardır” diyor. 

Vurdumduymaz insan faaliyetleri nedeniyle, su kütleleri atıklar ve toksik maddeler tarafından zehirleniyor. Bu kontamine edilmiş su, ister doğrudan ister su döngüsü veya besin piramidi gibi dolaylı yollarla olsun tüm canlılara yayılıyor. İnsan elinden çıkıp suya atılan bir çöp parçasından fabrika borularından suya boşalan binlerce litrelik atıklara kadar her doğal olmayan madde deniz yaşam alanlarını olumsuz bir şekilde değiştiriyor. 

Türkiye’nin en çok göze çarpan su kirliliği olaylarından biri Marmara Denizi’nde görülen müsilaj.  İlk kritik müsilaj 1994’te ortaya çıkmıştı ve var olduğu 27 yıl boyunca yavaş yavaş Marmara Denizi’ndeki yaşamı yok etti.  Siyasi sebepler ve bilim insanlarının görmezden gelinerek uyarılarının ihmal edilmesi nedeniyle insanların Haziran 2021’e kadar büyük riskten haberleri olmadı.

Makale için görüştüğümüz Doç. Neşe Üzen, müsilajın temel nedenlerinin “…deniz suyu sıcaklığındaki artış ve denizlerin durgunluğu” olarak belirtiliyor: “Kirlilik de bu ürkütücü tablonun nedenlerinden biridir. Kirliliğin artması fitoplanktonun hızla çoğalmasına neden olarak müsilaj oluşumuna öncülük etmiştir” (Üzen). Hükümet, Marmara Denizi’ndeki yaşam yok olma eşiğine ulaşıncaya kadar müsilaja karşı tepki göstermedi. Kış boyunca müsilaj görünür olmaktan çıksa da çeşitli deniz canlıların yaşamların çoktan sona erdi, sosyolojik ve ekonomik olarak toplum zarar gördü. Bütün bunlara rağmen gelecekte benzer olayların yaşanmayacağının garantisi de bulunmuyor. (TÜBA Müsilaj).

2021 Haziran’da Marmara Denizi’ndeki müsilaj/ Fotoğraf: Gökçe Çiçek Arslan

Sorundan çözüme

Edinilen bilgiler doğanın yok olma eşiğinde olduğunu gösterse de, deniz koşullarının mevcut durumu halen iyileştirilebilir. Fabrikaların atıklarını çevreye saldıklarında çok miktarda toksik kimyasal suya karıştığı sır değil.  Sektörlerin sorumsuz hareketlerinin üzerini ekonomik ve politik gerekçelere bağlı olarak kapatmak yerine, düzenli denetimler ve kanunların eksiksiz uygulanması ile problem ortaya çıkmadan önce önlenebilir.

Var olan sorunlar için periyodik olarak su kalite testlerinin yapılması, herhangi bir problem veya anormalliğin olması durumunda tespit edilmesini sağlayacaktır. Böylece toplumda farkındalık yaratılarak soruna karşı çözüme yönelik adımlar atılabilir. Türkiye vatandaşları her zaman, bu ve benzer sorunlara karşı hızlı tepki vermiyor ancak insan kaynaklı tahribatı azaltmak için çeşitli projeler üzerinde çalışan kişi ve örgütlerin sayısı da hiç az değil.

Geçmişteki eylemleri tersine çevirmek için önleme ve çözüm yöntemlerinin yanı sıra, insanların yakın gelecekte ortaya çıkabilecek sorunlar için de uyanık olması gerekiyor. Endüstrilerin kontrol altına alınması ve kıyı denetimlerinin artışı ve insanların günlük alışkanlıklarını değiştirmeleri Üzen’in dediği gibi “denizlerdeki organik kirletici yükünün en aza indirilmesine” yardımcı olabilir. Böylelikle kalıcı ve uzun vadeli bir etki elde edilebilir.

Nereye vardık?

Deniz hayvanlarının toplu ölümleri ve bunun başlıca sonuçları araştırılırken iklim krizi ve su kirliliği başta olmak üzere nedenler ortaya çıkmıştır. Nitekim bu sadece Türkiye için değil, tüm dünya için geçerlidir. Dünyanın her yanındaki deniz yaşamı, insan faaliyetleri tarafından tehdit ediliyor ve bunu biyoçeşitlilik kaybı, toplu ölümler, canlıların hayatta kalmasının zorlaşması ve daha fazlası takip etmektedir. Lakin, değişen su habitatlarını ve sonuçlarını stabilize etmek ve harekete geçmek için geç değil. Bu sorunu çözmek çok fazla zaman ve çabaya gerek duyulsa da sonuçlar geri döndürülemez hale gelmeden önce problemin çözümlenmesi için uygun önlemler ve çözüm yollarıyla hızla tepki verilmelidir.

Kaynakça

  • Gökçe Çiçek Arslan, Mucilage in the Sea of Marmara. 24 Haziran 2021. Fotoğraf.
  • Vecdi Erbay, Dicle’de balıklar neden ölüyor? 12 Mayıs 2021.
    Marine Pollution.” National Geographic Society,
  • Prof. Celalettin Şimşek, Röportaj, Gökçe Çiçek Arslan ve Azra Hocaoğlu. 3 Mayıs 2022.
  • TÜBA MüsilajDeniz Salyası Değerlendirme Raporu. Türk Bilimleri Akademisi
  • Prof. Erhan Ünlü, Fish Fauna of Ilısu Area on the Tigris River, Before Impoundment of the Ilısu Dam (Turkey)
  • Ünlü, Erhan, Prof. Röportaj, Gökçe Çiçek Arslan ve Azra Hocaoğlu, 2 Mart 2022.
  • Doç. Dr. Neşe Üzen, Telefon Röportajı. Gökçe Çiçek Arslan ve Azra Hocaoğlu, 2 Mart 2022.
  • Mesut Varol, ve Necmettin Karaca.Kuraklık nedeniyle Van Gölü’nde yeni adacıklar ortaya çıktı.” Anadolu Ajansı
  • Doğhan Yazıcı. Röportaj. Azra Hocaoğlu ve Gökçe Çiçek Arslan, 2020.

Gökçeada sularında büyük deniz canlıları incelendi: Denizlerimiz, onlar var olduğu sürece sağlıklı

Doğa koruma örgütü Rufford Vakfı ve Hidrobiyolojik Araştırmalar Derneği (HİDRA) çatısı altında ve Deniz Memelileri Araştırma Derneği (DMAD) katkılarıyla gerçekleştirilen proje kapsamında, İstanbul Üniversitesi Biyoloji bölümü öğrenci ve akademisyenleri Gökçeada‘daki büyük deniz canlılarını inceledi.

Bir yıl boyunca Gökçeada kıyılarında deniz ekosistemindeki besin zincirinin en üst basamağındaki top-predatörleri (büyük deniz canlıları) periyodik olarak izleyen ve bir veri tabanı oluşturan ekip, bu türlerin yaşadığı alanlara koruma statüsü kazandırmayı hedefliyor.

Proje kapsamında Türkiye popülasyonu incelenen ve koruma altına alınmak istenen canlılar arasında büyük beyaz köpekbalığı, sivriburun camgöz, dikburun karkaryas, büyük camgöz ve sapan köpekbalığı gibi kıkırdaklı balıklar, kılıç balığı ve mavi yüzgeçli orkinos gibi kemikli balıklar; tırtak, çizgili yunus, afalina, ispermeçet ve gagalı balina gibi balina ve yunusların yanında Akdeniz foku var.

Onlar sağlıklı bir ekosistemin göstergesi

Çalışmalarını anlatan İstanbul Üniversitesi Biyoloji bölümü Hidrobiyoloji Programı doktora öğrencisi ve deniz biyolojisi uzmanı Nur Bikem Kesici, “Denizel top predatör olarak adlandırılan bu büyük deniz canlıları, uzun yaşayan ve geç olgunlaşan canlılar olduklarından insan faaliyetleri gibi yoğun negatif etkilere karşı çok hassas türler. Bu özellikleri ve bir çok başka ekolojik karakterleri, onları sağlıklı bir deniz ekosisteminin en iyi göstergeleri haline getiriyor” diyor.

Bu türlerle ilgili bilgi eksikliğinin önüne geçebilmek ve onları koruyabilmek için tutarlı ve uzun süreli araştırmalar gerektiğini belirten Kesici, dünya çapında bu türlerle ilgili birçok koruma çalışması olmasına rağmen Türkiye’de durumun böyle olmadığını belirtiyor:

“Dünya denizleri ve tatlı sularında 85’ten fazla yunus ve balina türü bulunuyor. Türkiye’de ise günümüze kadar 12 tür kayıt edilmiş durumda. Türkiye’de deniz memelileri sıkı koruma altında olsa da köpekbalıkları için aynı durum söz konusu değil.”

Türkiye denizlerinin, köpekbalıkları ve diğer kıkırdaklı balıklar için önemli üreme ve yaşam alanları olduğunu belirten Bikem Kesici şunları söylüyor:

“Bu hassas türlerin yarısından fazlasının nesli yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olmasına rağmen, ülkemiz sularında bu türlerden sadece 17’sinin avcılığı yasaklandı.

Tüm dünyada sadece Akdeniz ve Atlantik‘te popülasyonları günümüze kadar ulaşan ve birey sayılarının 1000’in bile altında olduğu tahmin edilen Akdeniz foklarından bahsetmiyorum bile.”

Sayısı hızla azalan birçok deniz canlısı gibi top predatorlerin sayısı da  hızla azalıyor. Oysa onlar, sağlıklı bir deniz ekosisteminin kilit unsurları.

Balıkçılık en büyük tehdit

Kesici, “Bu canlıların karşı karşıya olduğu en büyük tehditlerin başında ise balıkçılık faaliyetleri geliyor” diyor. Yoğun bir şekilde yapılan balıkçılığın bu canlıların beslendiği kaynakların önemli bir kısmını azalttığını belirten Kesici şunları ekliyor:

“Iskarta av olarak tesadüfen yakalanmaları da onlar için en büyük tehditlerin başında geliyor. Su kirliliği, deniz trafiği, hayalet ağlar, küresel ısınma ve elbette ki yaşam alanlarının yok olmasıyla birlikte besin bulmanın giderek zorlaşması ise diğer önemli sorunlardan.”

Çizgili yunus

Elinizde bilgi yoksa, onları koruyamazsınız

Projede Gökçeada’nın hedef bölge olarak belirlenmesinin birinci sebebi, ekibin ilgili literatürden ve kendi  çalışmalarından elde ettiği bilgiler doğrultusunda ada sularında biyolojik çeşitliliğin oldukça yüksek olduğunu tespit etmesi.

Bir diğer sebep ise böylesine çeşitliliğe sahip olan Gökçeada ve çevresinde bu önemli canlılara ait herhangi bir veri setinin bulunmaması.

Kesici “Eğer elinizde bilgi yoksa onları korumanız da mümkün olmuyor” diyor. Bu yüzden ekip, projenin birinci aşaması olarak karadan ve sudan hem görsel hem de akustik olarak canlıları kaydederek bu bölgeye ait ilk veri tabanını oluşturmuş.

“Denizden ve karadan dürbün ve teleskoplar yardımıyla yaptığımız gözlemlere ek olarak, özellikle deniz memelilerini seslerinden tespit etmekte kullanılan bir cihaz olan “hidrofon” kullanıyoruz diyen kesici, yöntemlerini şöyle anlatıyor:

“Hidrofon, ortalama 200 metrelik bir kabloyla teknedeki bilgisayara bağlı bir sualtı mikrofonu. Hidrofonun yanı sıra insansız hava aracı olarak da bilinen drone’lar, bahsi geçen büyük deniz canlılarının dağılımı, ekolojisi, davranışı, sağlığı veya habitat kullanımı hakkında bize daha kapsamlı araştırmalar yapma imkanı veriyor.”

Ada halkı onları ne kadar tanırsa o kadar hassas davranıyor

Ekip,  yıl boyunca balıkçılar ve sportif dalgıçlardan da bilgi toplamış. Kesici, başta çocuklar olmak üzere ada halkı ile işbirliği yaparak, ada halkında doğa koruma bilincinin oluşturulmasını hedeflediklerini aktarıyor:

“Çünkü onlar bu hayvanları ne kadar tanır, bilirse o kadar hassas davranma eğiliminde oluyorlar. Bu da projeyi çok daha uzun soluklu bir yere taşımış oluyor. Bunun yanı sıra yerel farkındalık etkinlikleri ve anketler, eğitim paketleri hazırlıyoruz ve kaymakamlık, belediye gibi karar vericilerle de toplantılar gerçekleştiriyoruz ki bundan sonra bölgede yapılacak olan her faaliyet, bir de bu kapsamda değerlendirilsin ve olası tahribatların önüne geçilebilsin.”

Arazi çalışmaları, üç kişilik ana kadronun yanı sıra gönüllü katılımcılarımla birlikte 8-10 kişiyi bulan bir ekipleyıl boyunca her mevsim sürüyor.

Projeye dahil olanların, günlük hayatta pek temas edilemeyen bu hayvanları görmekten büyük heyecan ve mutluluk  duyduğunu söyleyen Kesici şöyle diyor:

Biz her ne kadar onlarla temas içinde olmasak da onlar ekosistemin kilit unsurları ve dikkatli gözlerle bakarsak, bize bir şeylerin yolunda olup olmadığında dair ipuçları veriyorlar.

Haklarında daha fazla bilgi sahibi olarak hem bu canlıların hem de denizlerimizin durumunu düzeltmenin hala mümkün olduğunu belirten Kesici, son olarak şu sözleri ekliyor:

“Bu canlılar denizlerimizde var olduğu sürece denizlerimiz sağlıklı demektir. Bizim kendi aramızda sıkça söylediğimiz bir şey var: Denizlerimizin büyük canlılarını korumak, denizlerimizi korumaktır. İşte, tam olarak böyle!”

Projeye dair daha fazla bilgiye  buradan ulaşabilirsiniz.

TİHV: Son dört yılda yaklaşık 14 bin kişi işkenceyle gözaltına alındı

Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) verilerine göre; son dört yılda, en az 13 bin 965 kişi işkence ve diğer kötü muamelelerle gözaltına alındı.

TİHV’e göre; 2018-2021 yılları arasında, evrensel ve ulusal hukukta tanımlanan zor kullanma yetkisinin ötesine geçen kural dışı ve denetimsiz kolluk şiddeti sonucunda en az 13 bin 965 kişi işkence ve diğer kötü muamele ile gözaltına alındı, en az 266 kişi yaralandı. TİHV verilerine göre;

  • 2018’de 3 bin 997 kişi gözaltına alındı, 51 kişi yaralandı.
  • 2019’da 4 bin 253 kişi gözaltına alındı, 95 kişi yaralandı.
  • 2020’da 2 bin 14 kişi gözaltına alındı, 65 kişi yaralandı.
  • 2021’da 3 bin 701 kişi gözaltına alındı, 55 kişi yaralandı.