Ana Sayfa Blog Sayfa 644

[Ankara’nın iklim gündemi-10] HDP: İklim krizi yeni kazanç kapısı olamaz

Röportaj: Hilal KÖYLÜ

*

İklim krizi ve onunla birlikte büyüyen çevre sorunları HDP’nin de yakın takibinde. Sorunlara çözüm politikaları üretmeye sorunları doğru tespit etmekten başladıklarını belirten parti yetkilileri, hükümetin iklim kriziyle ilgili gerçek verileri kamuoyuyla paylaşmamasının sadece siyasi partileri değil sivil toplum örgütlerini de zora soktuğu ve halkın kafasını karıştırdığını düşünüyor. Bu nedenle de sorunların üstüne tek tek gitmekten yana tavır almış durumdalar.

HDP Ekolojiden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Naci Sönmez, bu tavrı nasıl geliştirdiklerine dair Yeşil Gazete’nin sorularını yanıtladı.

‘Temel sorun; şeffaflığın olmaması’

İklim ve çevre sorunları Türkiye’de neden azaltmaya çalışmak yerine büyüyor?

Türkiye’de iklim ve çevre sorunlarının bir parçasını da ekoloji ile ilgili gerçek verilerin kamuya açıklanmaması oluşturuyor. Öncelikle, gerçek verilere ulaşma ve kamuoyuna açıklama yönünde bir çalışma gerekiyor.

İklim krizinin ticari bir metaya dönüştürülmesinin önemli bir konu olduğunu; doğanın, biyoçeşitliliğin, ekosistemin, yaşamın korunması amacının mevzuat düzenlemelerinde yer almadığını ya da göstermelik olarak yer aldığını fiili durumun başka türlü olduğunu düşünüyoruz. Bu, öncelikle ele alınması gereken sorunların başında geliyor. Mevzuatın hızla bu nitelikten kurtarılması, koruma amacına uygun yasal düzenlemeler yapılmasının doğru olacağının, uyulan bir kurallar düzeni gerektiğinin farkındayız.

Türkiye’nin ekolojik sorunları birçok alanda kendini gösteriyor: İnsansızlaştırma, bunun ticarete dönüşmüş orman kesimi halini alması; ormanların ormancılık dışı faaliyetlere açılması, orman niteliğinden çıkarılması; kentsel dönüşümün kentsel ranta el koyma yöntemi olarak işlemesi; ÇED süreçlerinin göstermelik hale getirilmesi, kabul edilemez yüksek oranlarda ÇED olumlu ve ÇED gerekli değil kararları verilmesi; koruma kurullarının bağımsızlığını, bilimselliğini yitirip idari kurullara dönüşmesi, suyun ticari bir metaya dönüşmesi,  suya erişim hakkının ciddi bir hak ihlali halini alması.

‘Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ayrılmalı’

İktidara ortak olursanız, hangi politikaları hayata geçirmenin sözünü veriyorsunuz?

Ekolojik sorunlar arasında öncelikle, koruma yaklaşımı açısından bakıldığında yönetilemez hale gelecek kadar büyütülmüş olan Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın işlevlere uygun biçimde ayrılmasını ele almamız gerekiyor. İktidar tarafından dahi iklim krizinin nedenleri arasında olduğu kabul edilen kentleşme ile çevre-ekolojinin korunması aynı bakanlık altında yürütülüyor. Bakanlık aslında, Türkiye’deki rant düzeninin bir parçası, doğanın ranta dönüştürülmesinin mevzuat düzenlemelerini yapıyor. Bu işleyişten kurtarılması, doğal, ekolojik koruma işlevini yerine getirir bir yapıya kavuşturulması gerekiyor; bunun için çevre ve şehirciliğin ayrı bakanlıklar olarak örgütlenmesi gerekir.

Önceden ayrı bakanlıklar olarak örgütlenen merkezi birim 2011 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığına dönüştürülmüş, yakın zamanda buna iklim değişikliği eklenmiştir. Bakanlığın ayrılması öncelikli işlerimizden biri olacaktır.

‘Kentsel dönüşüm, zorla yerinden etme değil’

Kentsel dönüşümün yaşam hakkının yok sayılması, zorla yerinden etme uygulaması olmaktan çıkarılması uygulamasını durduracağız. Neredeyse otomatik hale gelmiş ÇED olumlu ve ÇED gerekli değildir kararlarının verildiği süreci durduracağız.

Benzer bir sürecin madencilik için doğal varlıkların, türlerin yok edilmesi uygulamaları için de gerekli olduğunu düşünüyoruz. Uygulanacak projelerden etkilenecek, seslerini duyurmak için dava açan, sokağa çıkan insanlarımızın hep birlikte süreçlerde söz sahibi olmalarını, yaşam alanlarının korunmasını önceleyen, bunu mümkün kılacak bir sistem kuracağız.

‘İklim krizi yeni kazanç kapısı olamaz’

İmzalanan Paris İklim Anlaşması’nın hayata geçirilmesi konusundaki tavrınız ne olacak?

Paris İklim Anlaşması’nın doğal varlıkların korunmasını öngören hükümlerinin öne çıkarılması gerekiyor. Bunun yolunun hem uluslararası hem ulusal düzeyde iklim krizinin ticareti yapılan bir olgu olmaktan çıkarılmasından geçtiğini düşünüyoruz. İklim krizini yeni bir kâr kapısı olmaktan çıkarmak gerekiyor.

İklim krizine karşı önlemlerin ilk adımı olarak fosil yakıtlara dayalı yeni enerji santralleri kurulmasını önleyeceğiz. Mevcut santrallerin geçinmeye, tarıma, doğal varlıklara zarar verme açısından kötü durumda olanlarının öncelikle kapatılması yoluna gideceğiz. Bu aynı zamanda Paris Anlaşması’nın gereklerine uygun davranma anlamına da gelecektir. Ama yapılması gereken, yapmayı düşündüğümüz değişiklikler bunlarla sınırlı olmayacak. Enerjinin ne için gerektiğini sorguluyoruz/sorgulayacağız. Enerjinin, daha çok sanayileşme, daha çok kâr yaklaşımıyla üretildiğini; bunu mümkün kılacak mekanizmaların oluşturulduğunu biliyoruz.

Meseleye kaynakların nasıl, hangi amaçla kullanıldığı sorunu olarak bakmak gerektiğini düşünüyoruz. Aynı kaynakları sermaye birikimi için de, ki şu anda Türkiye’de bunun yapıldığını biliyoruz, kamunun, yoksulların yaşamını sürdürmesi için de kullanabilirsiniz. Bunu yapacağız.

‘Akkuyu Nükleer Santrali dayatma’

Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşasına devam edecek misiniz?

Nükleer enerjinin zorunlu ve gerekli olmadığını düşünüyor, bu düşüncemizi mümkün olduğunca duyuruyoruz. İklim krizi olgusu daha az karbon salımının sağlanması yoluyla tek boyuta indirgenmeye çalışılıyor. Nükleer santrallerin daha az karbon salımına yol açtığı söylemiyle, iklim krizine çare olarak görülmesini sağlayarak meşrulaştırılmak isteniyor. Bunun doğru olmadığı, santrallerin atıklarının yüzyıllarca insana ve doğadaki canlı yaşama zarar vereceği biliniyor.

Bunun da ötesinde, kaza riskinin çok daha önemli olduğunu düşünüyoruz; dünyada örnekleri var. Bu olumsuzluklara rağmen enerji üretimi yapılamaz. Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşasının dahi bölgeyi alt-üst ettiğini biliyoruz. Hem işçi ölümlerinin, yaşanan çalışma koşullarının yarattığı toplumsal sonuçları, hem doğanın tüketilmesini izliyoruz. Geniş bir kesimin de kısaca belirttiğimiz nedenlerle nükleer santral yapılmasına karşı durmaya çalıştığını kamuoyu biliyor.

Her ne şekilde olursa olsun enerji üreteceğiz yaklaşımının doğru olmadığını kabul ediyoruz. Bu soruna devlette devamlılık esastır diye de yaklaşılamaz. Bunun demokratik bir yöntem olmadığı açık. Nükleer santral yapılmasına karar verilirken, yapılacak tesisten olumsuz etkileneceklere düşünceleri sorulmadı. Yapım süreci dayatmacı bir anlayışla yürütülüyor.

Doğayla barışık tarımsal üretim, acil toprak reformu

Sürdürülebilir tarım ve su politikalarınızı paylaşır mısınız?

Tarım ve su başlıklarındaki parti politikalarımızı sermeye kuruluşlarının da planlama yaptığı ve strateji geliştirdikleri ‘sürdürülebilirlik’ başlığı altında ele almıyoruz. Tarım, bereketli toprakların bulunduğu coğrafyamızda yerleşik bir yaşam kültürüyle başlayan ve yüzyıllar boyu hem toprağı besleyen hem de tüm canlılara yaşam sağlayan bir faaliyet olarak sürmüştür. Neoliberal politikaların etkisini belki de en çok gördüğümüz yerlerden biri tarımdır. Geldiğimiz aşamada tarımdan geçimli ekonomi yaratan toplulukların, kentli ve köylülerin oldukça azaldığı, tarımdan geçimin giderek zorlaştığı, atalık tohumların ve nesilden nesile ulaşan kadim bilgilerin azaldığı zamanlarda yaşıyoruz. Bunun tersine çevrilebilmesi için küçük üreticilerin desteklendiği, GDO’lu ürünlerin ve tarım zehirlerinin kullanılmadığı, büyük organize sanayiler yerine kooperatifler aracılığıyla dayanışma ekonomileriyle var edilen, doğayla barışık bir tarımsal üretimi geliştirmek için düzenlemeler yapacağız.

Neo liberal iktidarın, küçük tarım üreticilerinin sürekli aleyhine olan düzenleme ve politikalar ile çiftçiyi zarar ettirmek ve toprakların holdingler elinde toplanmasına uğraştığını ve işsiz kalan milyonlarca köylünün vasıfsız ucuz ve güvencesiz işlerde sömürüldüğüne şahidiz. Soma kömür işletmesinde ölen 301 işçinin büyük çoğunluğu yakın bölge köylerinde aç kalan köylülerden oluşmaktaydı.

Tarım politikalarımız küçük çiftçilerin, üreticilerin topraklarında zehirsiz, sömürüsüz bir şekilde üretim yapacağı, ürettiklerini doğrudan tüketiciye ulaştıracağı modeller oluşturmak üzerine olacaktır.

Bölge ve iklim koşullarına uygun türlerin üretimini ve alternatif tarım modellemeleriyle minimum enerji, su vb. tüketimini hedeflemekteyiz. Gıda egemenliğinin sağlandığı bir tarım politikasını hayata geçireceğiz. Toprakların büyük sermayenin elinden alınıp topraksız köylülerin oluşturduğu kolektiflere devredilmesini sağlayacak olan toprak reformuna acil ihtiyaç vardır. Bu, bir politika olmanın çok daha ötesinde kapitalist şirketlerin karları uğruna yok ettikleri hayatımızı sürdürebilmenin de tek yolu.

‘Su politikası aynı zamanda bir barış meselesidir’

Su politikası olarak ise önceliklerimiz ‘suyun gaspı’ olarak nitelediğimiz her türlü faaliyete son vermek yönünde. Bu başlık altında her canlının ücretsiz ve temiz suya erişebilmesi var, buna suların şişelenerek satılması da kentlerde ücretlendirilmesini engellemek de dahil. Suyun bir ‘kaynak’ olarak görülmediği ekolojik, adil ve sosyal katılımcılığı da içeren su politikaları yönetimini hayata geçireceğiz.

Bu bağlamda; su havzalarının, sulak alanların, derelerin, nehirlerin, göllerin, denizlerin, yeraltı sularının korunması için politikalar geliştirecek, suları kirleten atık yönetimi politikalarının tekrar elden geçireceğiz. Başta çoğunluğu Kürt sorunun demokratik çözümünü engellemek için güvenlikçi politikalar nedeniyle kurulmuş olan ve nehirlerin ekosistemlerini ve yataklarını değiştiren barajlara son vereceğiz. Hem yeraltı hem de yerüstü sularını bir hammadde olarak kullanan enerji santrallerinin kapatılmasını sağlayacağız. Su politikası aynı zamanda bir barış meselesidir, Türkiye’den doğan nehirlerin komşu ülkelerden geçmesi, başka ülkelerin sınırlarında yer alan denizlere dökülmesi nedeniyle nehirlerin komşu ülkelerle bir müştereğimiz ve ortak zenginliğimiz olarak değerlendireceğimiz, nehirlerin özgür ve temiz akabileceği düzenlemeleri gerçekleştirmeye çalışacağız. Bu çabamız, aynı zamanda ortak denizler üzerinden yürütülen barışcıl politikalarla savaşların engellenmesini, bölgemizde fosil yakıt arama ve çıkarımlarının ve büyük enerji yatırımlarının engellenmesi için de bir kolektif zenginliği koruma ve barış çabasını kapsayacak.

‘Maden arama ruhsatlarını iptal edeceğiz’

Ormanları ve tarım alanlarının madenlere açılması konusunda partinizin tavrı nedir? 

AKP iktidarı zamanında giderek artan maden projeleri ve büyüyen madencilik sektörü doğanın en büyük düşmanı oldu. Metalik madencilik başta olmak üzere tüm madencilik faaliyetlerinden doğan zararların, Balıkesir Balya’da olduğu gibi geçmiş dönemlerde çok büyük ekolojik tahribatların yaşandığı yerlerle, bu tahribatların devam ettiği, örneğin, siyanür sızıntısının olduğu ve Fırat havzasının büyük tehlike altında kaldığı Erzincan İliç’teki altın madeni, 400 bine yakın ağacın kesildiği ve üst toprağın yok edildiği Kazdağları gibi yerlerdeki ekolojik yıkımların önüne geçmek için madencilik faaliyetlerini ve projelerini sonlandıracak, tüm sorumlularının, görmezden gelenlerin ve suçları örtbas edenlerin bağımsız mahkemelerde yargılanmasını sağlayacağız.

Şu anda Çin dünyanın en büyük maden tedarikçisi durumundadır. Bu pazara katılmak isteyen pek çok şirket ülkenin ormanları ve doğal varlıklarını yok etmek uğruna mermer başta olmak üzere onlarca farklı madeni çıkarmak için talan yarışına girmişlerdir. Dolayısıyla hammadde olarak çok ucuza satılan bu mineraller vb. varlıklar ihraç edilerek sadece holdinglerin cebini doldurma pahasına ülke ekosistemini geri dönüşü olmayan bir yıkıma uğratmaktadır. Bu pazara ve dahasına dahil olmak üzere 24 ilde yaklaşık 20 bin maden ruhsatı bulunuyor, kalan diğer illerde de yine maden ruhsatları inanılmaz boyutlarda. Tüm bu arama ruhsatlarını da iptal edeceğiz.

‘Orman sadece ağaçlardan ibaret değil’

Yaşamı var eden, karbon yutak alanları oldukları için iklim dengesini de koruyan ormanları ve yaban hayatını, ekolojik dengeyi biyoçeşitliliği korumak ekolojik bakış açımızın olmazsa olmalarıdır. Ormanların elbette ki madencilik faaliyetlerine kapatılması gerekmektedir. Bunun için tahribata açılmak üzere yasal olarak statüsü değiştirilmiş ve orman olmaktan çıkartılmış tüm ormanlık alanları tekrar orman olarak tanımlayacağız, ormanın sadece ağaçlardan ibaret olmadığına kendine ait bir ekosistem olduğuna ilişkin toplum içerisinde bilgilendirme faaliyetleri yapacağız, ormanların ve tüm ekosistemlerin korunmalarına yönelik yasal prosedürleri güçlendireceğiz.

‘Kanal İstanbul’a izin vermeyeceğiz’

Kanal İstanbul ile ilgili partinizin tavrı nedir?

Bildiğiniz gibi partimiz Kanal İstanbul projesine hemen iptal davası açmıştır. Kanal İstanbul ve Yenişehir Rezerv Alanı Projesi’ni, AKP- MHP iktidarının bir rant, talan ve katliam projesi olarak görmekteyiz. Bu proje aynı zamanda doğal alanları, arkeolojik yapıları ve alanları, İstanbul’un belleğini yok edecek bir projedir. Kuzey Ormanları ve sulak alanlar üzerinde inşa edilen, yüzlerce işçinin ölümüne ve yüzlercesinin iş göremez hale gelmesine, sayısız yabanıl için yaşam alanlarının yok olmasına neden olan 3. Havalimanı, 3. Köprü ve bağlantılarının da bu projenin bir parçası olduğunu ifade ediyoruz.  Bunun için tüm ekoloji ve demokrasi güçleriyle birlikte projeye birlikte karşı çıktık ve projeyi yaptırmayacağımızı ilan ettik. Çok net olarak bu proje yapılmayacaktır, izin vermeyeceğiz diyebiliriz.

 

 

[Yeşil Gazete Çukurova’da-1] Mileyha’nın kuşları

Haber/İzlenim Dizisi: Alev KARAKARTAL

*

Hataylı dostlarım, umarım  dizinin başlığına “Çukurova” deyişime çok kızmazlar. Hatay, “teknik olarak” Çukurova’da değil çünkü, orası Klikya. Ama havası, suyu, tarımı, hatta insanı, sofrası, derdi tasası nasıl da benzer ve birbirini besler halde, diziyi okudukça göreceksiniz.

Bu serinin ortaya çıkmasında büyük katkısı olan ve bana yoldaşlık eden meslektaşlarım Hatay’dan Burcu Özkaya Günaydın, Adana’dan Armağan Kabaklı ve yazarımız Doç. Sedat Gündoğdu ile Mersin’den Abidin Yağmur’a müteşekkirim. Onlar olmasa bu dizi olmazdı. Beni içtenlikle karşılayan, her türlü desteği veren STK temsilcileri ve aktivistlere ise ne desem az: Elinize, emeğinize, inat ve direncinize, mücadele azminize selam olsun.

 *

Sabahın çok erken saatleri. Henüz güneş doğmamış. Havalimanında, kalabalık bir yolcu grubuyla birlikte uçağımızın kalkış saatinde gecikme olacağını bildiren anonsu dinliyoruz. Hafif homurdanmalar, iç çekmeler… Yanımdaki koltukta yaşlı bir kadın; uzanmış, ama uyumuyor. Meraklı, heyecanlı gözleriyle çevresini izliyor. Gecikme anonsu duyulunca, sonradan eşi olduğunu öğrendiğim aynı yaşlarda bir erkekle birlikte çantalarını karıştırmaya başlıyorlar. Ses çıkarmadan, birbirleriyle konuşmadan. Hayatın olağan akışı…

Çantadan çıkardıkları küçük pizzalara benzeyen yiyecekleri ve suyu benimle de paylaşmak konusunda ısrarlılar. Teşekkür etsem de beni dinlemeyen kadın, özenle peçetelere koyuyor iki dilimi, yanında bir de su. Daha fazla reddetmek kabalık olacak, alıyorum. Adı, “biberli ekmek”miş meğer; Hatay’ın en ünlü atıştırmalıklarından biriymiş. Evde bildiği, geleneksel usulle hazırlamış, memleketten getirdiği malzemeyle. Birlikte yerken bir nefeste hikayesini de anlatıyor: Çocuklarını ve torunlarını görmek için İstanbul’a otobüsle gelmişler ama o kadar yorucu geçmiş ki yolculuk, uçakla dönmeye karar vermişler. Biraz gezmişler kenti, ama ‘Çok büyük şehir’ diyor, “Her yerini göremedik, çok da yorulduk.” Şimdi eve dönme zamanı…

Benim için ise Hatay’la ilk sıcak ve lezzetli temas.

Kurutulan gölün ortasına havaalanı

İndiğimiz küçük havalimanında, başım dara girerse, bir ihtiyacım olursa kendilerini aramamı istiyor karı-koca. “Olur” diyorum, “Ararım”. Helalleşip ayrılıyoruz. İstikamet kent merkezi: Ekilip biçilen bir sebze tarlası, bir ev, bir atölye, bir pamuk tarlası, bir küçük sanayi sitesi, bir konut sitesi,  bir zeytinlik….Orta refüj, bir Akdeniz klasiği olarak palmiyelerle süslenmiş, öylece uzayıp gidiyor. Ve çöpler, çöpler… Çoğu plastik, yol kenarlarında, tarla aralarında, yapıların önünde… Hepsi, her şey bir arada. .

Hatay Havalimanı, 50’li yıllarda sıtma ile mücadele, tarım alanları taşkınlardan koruma ve yeni tarımsal arazi kazanma gibi amaçlarla, besleyen derelerle bağlantısı kesilerek kurutulmuş. Bile isteye.. 1 milyon 200 bin dönümlük Amik Ovası’nın tam ortasında yer alan, 330 bin dönümlük bir gölden bahsediyoruz. Yetmemiş, göl alanının tam ortasına, yani “aynasına” havalimanı yapılmış. Çevresinde “kazanılan” tarlalar ekip biçilirken, şehir de havalimanını kadar uzanmış. Ekili alanların, iş yerlerinin, konutların, sitelerin iç içe geçmesi bundan.

Ancak Amik, tektonik bir çökelti gölü olduğu için derelerin akışı kesilse de çevredeki sular bu çukurlukta birikiyor. Havaalanı ise bu çanağın tam ortasında. Ve elbette inşaatı yapanların akıl etmediği, ama olacak olan oluyor: Havalimanı ve çevre mahalleler ile tarlalar, yağışların arttığı yılın yaklaşık dört ayında düzenli olarak su altında kalıyor. Yağış rejimi düzensizleştikçe ve kısa süreli şiddetli yağışların artmasıyla havalimanını felç,  evi tarlayı tarumar eden bu su baskınları artık felakete dönüşmeye de başlamış:  2019 yılındaki selde 5 yaşındaki bir çocuk selde yaşamını yitirmiş, çok sayıda büyükbaş hayvan ölmüş; onlarca ev ve ahır kullanılamaz hale gelmiş.

Mileyha…

Aklımda bu dahiyane öngörüsüzlüğe ilişkin onlarca soru, kent merkezinde beni bekleyen meslektaşım Burcu Özkaya Günaydın ile buluşuyoruz. İlk durağımız, yakın dönemde “Mahalli Önemi Haiz Sulak Alan” ilan edilen Samandağ’daki kuş cenneti Mileyha Sulak Alanı.

Deniz Mahallesi ile Asi Nehri arasında yer alan Mileyha, yaklaşık 100 hektarlık bir alana sahip. Bölgenin tek tuzcul bataklığı olan bu eski lagün yatağı, Hatay’daki sulak alanlar arasında çok farklı vejetasyon tipleriyle önem arzediyor. Türkiye’de kayıt altına alınan 231 bitki, 387 kuş, 24 kelebek, 12 sürüngen, altı memeli, üç kurbağa türüne ev sahipliği yapıyor. Dünyanın en önemli kuş göç rotalarının birinin üzerinde olduğu için, göçmen kuşların dinlenip beslendiği, önemli bir bölge. Bu yılın başında soyu tükenmekte olan ve okyanuslarda yaşayan kül rengi yelkovan kuşu, ilk kez Türkiye’de, Mileyha’da kayıt altına alındı mesela.  Ondan hemen önce de yine bir okyanus kuşu olan çatalkuyruklu martı boy göstermişti. Geçen yıl da Hindistan’dan gelen çizgili gerdanlı kırlangıç, Arap Yarımadası’ndan gelen Arabistan toygarı ve Mısır çöllerine giderken Mileyha’ya uğrayan çöl çobanaldatanı tespit edildi. Bütün bu çeşitlilik, bu pek de heybetli görünmeyen sulak alanın, göçmen kuşlar açısından nasıl da vazgeçilmez olduğunu gösteriyor.

Mileyha’da bizi önceden randevulaştığımız biyolog Samim Kayıkçı karşılıyor. Kış geliyor, ancak henüz yağmurlar başlamamış, bu yüzden göçmen kuşların terk ettiği küçülen ve kuruyan alanda, yerel ve göç etmeyen kuşların bir avuç bataklık alanda yan yana dinlendiklerini izliyoruz bir süre, tabii onları rahatsız etmemek için uzaktan. Uzun zamandır Mileyha’yı gözlüyor Kayıkçı ve bu sulak alanla, özellikle burada konaklayan kuşlarla ilgili bilgisi de derin. Anlatıyor:

“Tuzcul bataklıkların karakteristik özelliği kışın sulak olması, yazın ise tamamen kurumasıdır. Bu gördüğünüz sazlıklar ve çok az kalan çamurlu bataklık kısımlar ise hem kuşlara yuva olur, hem onların beslenmesi açısından değerli bir alandır.”

Kumsal, tuzcul alan ve sulak alandan oluşan üç farklı habitatın bir arada olduğu Mileyha, küçük bir alan olmasına karşın bitki ve hayvan zenginliği açısından çok zengin. Normal koşullarda bir arada bulunmayan bitki çeşitliliği, böceklerin de sayısını ve çeşidini artıyor, bu da onlarla beslenen hayvanların… “Sulak alanlar çok verimli ekosistemlerdir” diyor Kayıkçı; “Burada üretilen enerji, çevre ekosistemleri de besler.”

Sulak alanın ortasına asfalt yol

Ancak Mileyha’nın yer aldığı bölgenin yapısı epeyce tuhaf. Denizle kara arasındaki bataklığın bir kısmı şahıs malı; yani kamusal alanı bir şekilde “üzerine geçirenler”e ait görünüyor.  Sulak alanın tam ortasından ise Belediye yol geçirmiş. Böylece ikiye bölünen Mileyha’da yolun kara tarafındaki kısmı “sulak alan” olarak kalmış, kişilerin “arsa olarak üzerine geçirdiği” kumsal tarafı ise sulak alana dahil edilmemiş; bir tür “tampon bölge” olmuş.  Denizle alanın ortasından geçen yol arasında barakalara ve ekili tarlalalara rastlıyoruz. Henüz büyük bir inşaat görünmüyor ancak fırtınalı havalarda deniz suyu tarlaları basmasın diye bir de set yapılmış tam kıyıya. Halbuki tam da bu havalar, denizin tuzcul sulak alanla bağlantı kurduğu dönemler. Dolayısıyla kumlar sürüklenmiş, kıyı kumulları harap edilmiş ve Mileyha’yı beslemesi gereken deniz suyuyla ilişkisi kesilmiş.

“Sulak alanı tarla haline getirirseniz, geriye sadece kumullar kalır. Aslında burası bitki çeşitliliği açısından çok daha zengin olmalıydı. Fakat siz buradaki bütün makilik alanları yok etmişsiniz, tarla yapmışsınız, dolayısıyla geriye sadece kıyı şeridi kalmış. Şu anda başımıza gelen şey bu” diyor Samim Kayıkçı. Kıyı şeridi de erozyonla her gün biraz daha denize karışıyormuş; hatta kıyıdan arsa “alan” bazı kişilerin bazılarının toprakları artık denizin içinde kalmış. Çünkü denize Samandağ’dan dökülen Asi Nehri üzerine yapılan çok sayıda baraj yüzünden artık deltaya kum gelmez olmuş:

“Bu da yakın gelecekte ayrı bir sıkıntı olarak önümüze çıkacak. Doğaya yapılacak her bir müdahalenin bütüncül değerlendirilmesi lazım. Bir yerde yaptığınız bir işin diğer bir yerdeki etkilerini de dikkate almalısınız. Mesela, deniz kaplumbağalarını koruyoruz. Ama sadece onları korumak değil ki mesele, başta onların yaşam alanını korumak gerekiyor. Biz hep ‘şu kaplumbağayı çıkar, buraya koy’un peşindeyiz. O kaplumbağanın seneye geleceği habitatı ne olacak peki? Bakın şu anda Mileyha’da kuş avcılığı yasak, kimse buraya gelip avcılık yapamıyor. Ama sanıyor musunuz ki bu kuşu vurmuyorlar?  Adam Mileyha sınırları içinde vurmuyor, sulak alanı terk eder etmez, Batıayaz’a Harbiye’ye geçtiği an, Gözene’ye çıktı mı vuruyor hayvanı. En büyük önlem, çocukları eğitmek. Onları avcı olarak değil, doğa fotoğrafçısı olarak eğitmemiz gerekiyor. Başka türlü bu iş çözülmez.”

Üstelik tarlalarda gübre kullanıldığı için alanın tuzcul yapısı da her geçen gün bozuluyor, bu gübrelerden beslenen yayılmacı/rekabetçi ve bölgeye ait olmayan türler Mileyha’da hakim olmaya, endemik türleri baskılamaya başlıyormuş. Zaten deniz suyuyla ilişkileri kesildiği için var olmakta zorlanan, örneğin yeni keşfedilen bir tür deniz börülcesi gibi bitkilere, ortamı ortadan kaldırıldığı için bir daha rastlanır mı, tahmin etmek zor değil. Hele de bataklığın üzerini moloz, türlü çeşit hafriyat ve toprakla doldurarak elde edilen tarımsal alanlar için sonrasında ‘imar beklentisi’ olduğunu öğrenmişken.

Geçen yıl sulak alandan “kazanılan” araziye bir otel yapılacağı dedikoduları dolaşmaya başlamıştı mesela. Belediye ve yetkililer “mümkün değil” derken, proje bir belediye çalışanı tarafından medyaya “sızdırıldı.” Buna göre, Kuş Cenneti’ne bungalov ev tarzı otel, otopark, bisiklet yolu ve tesisin etrafına da yeni ve düzgün yollar yapılmasının planlandığı görülüyor. Kuş cennetinin içinde yer alan ve bölge halkı için önemli olan türbe de proje kapsamında yenilenecek; yeniden düzenlenecek “yeşil alan”da da yapay ağaçlandırma yapılacakmış. Şimdilik rafa kalkmış gibi görünüyor, ama akıllardaki “proje” için yine girişimde bulunulmayacağını söylemek, geçmiş tüm tecrübelere bakıldığında zor görünüyor.

Yine geçen yıl, kuş gözlem rehberi ve yaban hayatı uzmanı, fotoğrafçı Emin Yoğurtcuoğlu, gölün kenarına ‘koca bir kanal açıldığını’ duyurmuştu. Gölün suyunun kanalın içine dolmaya başladığını ve böylelikle gölün kuruyacağını belirten Yoğurtcuoğlu şunları söylemişti: “Tuz Gölü’nde yavru Flamingoların başına gelen buradaki kuşların ve doğanın başına bile bile getiriliyor. Ancak bu son değil, bir şey daha beni şoka uğrattı. İlkbaharda su tutan, çok önemli tuzcul bitkilerin bulunduğu, binlerce yıllık bir sulak çayır ekosisteminin üstünün birkaç kamyon ve dozerle toprak doldurulduğunu göz yaşları içinde izledim. Biraz daha ilerlediğimde, sahile vuran çöplerin arasında dinlenmeye çalışan, şaşkınlık içindeki Uzunbacak kuşunu görünce de onun adına insanlık için gene utandım.”

Yapılan araştırmalar sonucunda, bir kişinin tarla sınırını belirlemek için sulak alandan denize doğru bir kanal açtığı tespit edildi; kanal kapatıldı.

“Mileyha’yı ikiye bölen yolu mutlaka kaldırmak lazım” diyor Kayıkçı: “Bu yol kalkarsa diğer tarafa ulaşmak için mecburen sulak alanın etrafından yol verirler.  Burası da korunmuş olur ve böylelikle bütüncül olarak sulak alanı ikiye bölmemiş olursunuz. Hemen ardından da bir ‘rehabilitasyon çalışması’ yapmalı. Sulak alanlar yönetmeliğinde ‘kirletilen alanlar rehabilite edilir’ diye bir madde var. Yetki belediyelerde ve bakanlıkta. Ama rehabitilitasyon  bir yana, bu kadar koruma çalışmasına rağmen, bu yıl bir de şu gördüğünüz seraları kurmaya başladılar alana.”

Herkes ‘kurtarılmalı’ diyor, ama…

Bölgenin çöplüğü olarak kullanıldığı belli alanda, bizim de gezerken sık sık rastladığımız hafriyat, moloz yığınları ise vakayi adliye gibi. Kim döküyor belli değil, aralarında belediye araçlarının da olduğu ise herkesin bildiği bir sır. Şikayet olduğunda, hafriyat sulak alana dozerlerle girilerek toplanmaya çalışıyor, ki en olmaması gereken.

2021 nisan ayında yağmurların azalması ve mayısta durma noktasına gelmesiyle sulak alan iyice kurumuştu. Emin Yoğurtçuoğlu, belediye ve gönüllülere bir çağrı yaptı ve çağrıya uyan itfaiye ekipleriyle bölge halkı, günlerce kazma kürekle çalışarak geçici bir sulak alan oluşturdu. Ancak üzerinden 48 saat geçmeden oluşturulan sulak alana parke taşı döküldü. Kimin yaptığı tespit edilemedi tabii, sadece belediyenin internet sayfasında “Samandağ’da yolların parke yenileme çalışması devam ediyor” ilanı dikkat çekti, ama gelen tepkiler üzerine parke taşları yine dozerlerle sulak alana girilerek kaldırıldı.

Parke taşları Mileyha’nın kaderi olmalı. 2022’nin son aylarındaki ziyaretimizde yine karşımıza onlar çıktı.

Samim Kayıkçı, “En önemli olan burayı sürekli olarak takip etmek” diyor: “Bütün bu kıyıda köşede atılı çöp yığınları sadece burayı değil yağmur ve lodosla birlikte denizi de kirletiyor.”

Aslında, diğer çevre kırımı yapılan bölgelerde pek görülmediği üzere, Mileyha konusunda Hatay ve Samandağ’daki bütün parti temsilcileri, valilik, belediye, STK’ler, aktivistler, hatta tarla sahipleri bile  hemfikir: “Mahalli sulak alan” ilan edilmesi yetmez, Asi Nehri’ne kadar olan 2-3 kilometrelik alanın hızlıca doğal sit alanı olarak ilan edilmesi lazım” diyorlar.  Hatay Valiliği bu konuda elinden geleni yapacağına da söz vermiş. Ama işte; mevzuat, bürokrasi, yapılması gereken araştırma ve incelemeler, çıkarılması gereken izinler var.  Arazi sahipleri bölgenin turizme kazandırılmasını, eko-turizm yapılmasını istiyormuş; bir de kamulaştırma şart elbette.

Önce tarla, sonra inşaat

Bölgenin bütünü gibi, Hatay Samandağ’da da taş ocakları, madencilik ve ormanlık alanların  tarlaya dönüştürülmesi faaliyetleri tüm hızıyla sürüyor. Samim Kayıkçı, Samandağ’ı çeviren Musa Dağı’nda krom madenciliğinin yaygın olduğunu, ama ormanlık alana en çok zarar verenin, izinsiz açılan tarlalar olduğunu anlatıyor:

“Samandağı çok küçük bir belde; Samandağ Ovası, Arsuz, Amik gibi değil, çok dar bir alan, nüfus da giderek artıyor. . Bu yüzden de insanlar tarım alanlarının içine, sulak alanlara ev yapmaya, sonra da başka alanlar aramaya başlıyor. Sola, Musa Dağı’na baktığınızda ormanların parçalanmış olduğunu görürsünüz. Hepsi önce kaçak olarak tarım alanına dönüştürülüyor, sonra da af çıkıyor, bu kez üzerine inşaat yapmaya başlıyorlar.  Karşımızdaki Simon Dağı’nda ise rüzgar santralleri kuruldu. Ama bakın santral çevresinde de önce tarla açılmaya sonra da yavaş yavaş yapılaşmaya başlandı. “

Hz. Hızır Türbesi

İlk durağımızda beklediğimiz gibi dert çok, ama derman arayanlar da az değil. Onlar pes etmeyecek, belli; biz de izlemekten anlatmaktan vazgeçmeyeğiz. Sulak alan sınırlarından çıkıp hemen yakınlardaki Vakıflı Köyü’nü ziyaret etmeden önce, Pazar günü olması nedeniyle hınca hınç dolan hareketli  bir kalabalığın çevrelediği Hz. Hızır Türbesi’ne uğramadan gitmek olmaz.

Samandağ sahilinde yer alan Hz. Hızır Türbesi, Arap Alevi Hataylıların en önemli inanç merkezleri arasında yer alıyor. Hızır ile Musa’nın buluştuğu yer olarak kabul edilen merkez, içeride ibadet edenler, mum yakanlar, dua edenler ve inançları gereği etrafında üç tur atanlar ve hafta sonu “turistleriyle” rengarenk ve heyecanlı bir kalabalığı ağırlıyor. Aslında bir hidrobiyolog olan  ancak ailesinin geleneğini sürdürmek ona düştüğü için daha çok bizim gibi “dışarıdan gelenlere” Türbe’yi gezdirmeyi, geleneklerini, ritüellerini, burada kutlanan Gadir Hum bayramını anlatmayı, dev kazanların kalaylanmasını göstermeyi üstelenen Mehmet Ali Dönmez telaşlı. Bir o gruba bir diğerine koşup bıkıp usanmadan anlatıyor, gösteriyor. Onun işini engellememek bizim de yolumuza devam etmemiz gerek. İstikamet Vakıflı.

Son Ermeni köyünde

Küçücük bir köyün, iki yanını saran narenciye ve çiçek bahçelerinin kokularıyla bezenmiş, dar yokuş yolunda en beklenmeyen şeyle; trafik sıkışıklığıyla, güçlükle giriyoruz Vakıflı’ya:  Türkiye’nin tek ve son Ermeni köyüne. Samandağ’a 5 km. uzaklıkta, Akdeniz’e ‘bakan’ ve Suriye sınırı ile “göz mesafesindeki” köy; 1915 kırımının ve ardından tehciri kabul etmeyip dağa çıkarak Osmanlı’yla çatışan ‘Musa Dağı Ermenilerinin’ izlerini ve hatıralarını öyle derinlerde bir yerde saklıyor ki bilmeyenin kendini neşeli bir pastoral film stüdyosunda hissetmesi işten bile değil: Vardığımızda köyün tek kilisesinde reklam filmi çekimi yapılıyor; kilisede o gün evlenecek çift ve özene bezene hazırlanmış konukları ise çekimin bitmesini bekliyor bir kenarda. Bir yandan da “turist kafilelerini” taşıyan özel araçlar ve otobüsler vızır vızır bir aşağı bir yukarı inip çıkıyor. Yollar, bahçeler araçlardan kaçarak evlerin, bahçelerin arasına dalan insanlarla dolu.

“Onca yol geldik, bu kadar mıymış, bari gelmişken likör alalım” diyen de var aralarında, kilisede ayin yapılacak mı merak edip mum yakma derdine düşen de. Yerli halk pek ortada değil; bir tek “Panos Amca”; Panos Çaparyan. 1 Temmuz’da tam 91 yaşını doldurmuş, yüzünde onca badirenin ardından hayatta kalmanın biraz sevinci biraz da hüznüyle köyün merkezindeki kahvenin hemen girişinde, değişmeyen yerinde oturmuş; “süvari”den kahvesini içerken2 , gelip gidene laf yetiştiriyor, şarkı söylüyor, köyünü, ailesini anlatıyor. Tam bir “sahne figürü”. Selamımızı alır almak bütün hikayesini önümüze döküveriyor: Bütün torunları okuyormuş, lisede üçte olan torunu sınıfını takdirnameyle geçmiş. En büyük derdi, gençlerin köyde durmaması, özellikle parlak olanların yurt dışına gitmesi. Yeğeni Can Çaparyan, yeni bir kimya formülünü bularak tamamlamış Norveç’teki doktorasını. Şimdi Londra’da üniversitede doçentmiş. Köye gelemediği için üzülüyor ama bulduğu yeni formül bilimsel onay alırsa, adı “Can Çaparyan formülü” olacak diye seviniyor da.

26 Ermeni aile kaldığını anlatıyor köyde, hepi topu 100 kişi. Kilise cemaati ise Samandağ’la birlikte 56 aileymiş. 6-7 kişilik iki aile de, Suriye’den gelip Vakıflı’ya yerleşmiş. “İyi oldu, diyor. “Çocukları da var.”

İleri yaşına rağmen pırıl pırıl bir zihni var Panos Çaparyan’ın. 1948-51 yıllarında, Samandağ’ın ilk ortaokul öğrencilerinden ve mezunlarından olduğunu anlatıyor: “Okumayı çok seven bir dedeyim ben. 150 tane romanım var evde. Hem İstanbul hem köy Ermenicesini iyi konuşur, okur yazarım.. Arapça çok güzel konuşurum, Ortaokuldan biraz Fransızcam var. Sokaktan da biraz Kürtçe öğrendim. Şimdi yaşlandığım için çok okuyamıyorum. Yemeğe, içmeye, gezmeye, yatmaya yetiyor. Sizi görüyorum, o da yeter.”

Kendisini köyün rehberi olarak tanıtıyor herkese. Samandağ’daki turizm bürosuna başvurup resmi rehber olabilmek için belge istemiş, vermemişler. “Sen fahri rehber olarak devam et” demişler.

Kalabalıktan ise memnun. “Gelenler, bize döviz bırakıyorlar, iki küçük marketimiz iyi çalışıyor. Kadınlarımız da hamarat, güzel tatlılar, şaraplar, likörler yapıyorlar, kooperatif ve diğer işleri de onlar yürütüyorlar” diyor.

Köy içinde köy: Gastronomi köyü

Ancak Vakıflı da artık bir okul bulunmuyor. Yalnızca İskenderun çevresinde konuşulan ve Çaparyan’ın bilip yeni neslin öğrenemediği “Ermenice ağzı” ise kaybolmak üzere, zira dillerini aktarma olanakları yok. Belki 30 yıl sonra, köyün yaşlıları da hayata vede edince bu lehçeyi konuşan kimse kalmayacak ve dünyadan bir kültür daha yok olup gidecek.

Gençlerin terk ettiği, bir turistik platoya dönüşen köyün geçim kaynağı narenciye, portakalgiller, bir de gelen turistlerin kaldığı küçük bir pansiyonla kahveden, kooperatiften yaptıkları alışverişler. Şimdilerde köyün tam ortasında, 24 dönüm arazi üzerine  bir gastronomi köyü inşaatı hızla devam ediyor. Konaklama tesisleri de olacakmış.  Henüz kaba inşaat halindeki bir örnek, köyün habitatıyla ilgisiz, beton binaların yan yana dizildiği “köy içinde köy”ün, Samandağ Belediyesi’nin girişimiyle Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu’ndan hibesi de alınmış. Belediye Başkanı, Gastro-köy’ün kadın istihdamına yardımcı olacağını söylemiş.  Göreceğiz.

İnşaat hakkında köy halkının ne düşündüğünü öğrenemiyoruz, ama en “dışa açık” figürü Çaparyan bile mesafeli. Ancak kabullenmekten başka çaresi olmadığını bilmenin bilgisiyle, sorumuzu ustalıkla geçiştiriveriyor.  Geçiştirdiği bir şey daha var: 1915. Sorularımız onu huzursuz ediyor; işlek beyni ve hafızası bir anlığına bulutlanıyor: “Aman, ne bileyim işte”

Dakikalarca köy caddesinin trafiksiz, boş bir anını yakalamayı bekledikten sonra elde edebildiğimiz tek görüntü.

Tehcir’den sonra bile, 1939’a kadar Musa Dağı’nda, nüfusunun tamamı Ermenilerden oluşan altı Ermeni Köyü vardı. Sadece Vakıflı’nın nüfusu 5 binin üzerindeydi. 1939’da Hatay Türkiye’ye bağlanınca, diğer köylerdeki çoğu aile henüz çok sıcak olan 1915 kırımının anılarını da yanlarında taşıyarak Suriye’ye Lübnan’a göç etti. Boşalan köylere Sünni Türkler yerleştirildi. Kalanlar ise bir arada olabilmek için Vakıflı’ya taşındı.

2014’te Suriye’deki Kel Dağ’ın arkasında bulunan Kesep kasabasını işgal eden dönemin Özgür Suriye Ordusu militanlarından kaçanların sığınağı yine Vakıflı oldu. Köy, soyu Klikya Ermenilerine dayanan 25 yaşlı Ermeniyi misafir etti.

O dönem Keseblilerin Vakıflı’ya gelişini ayarlayan köyün Ermeni Cemaati Başkanı Cem Çapar, basına “Biz savaşı yaşamadıysak da onların yüzünde gördük” demişti. 48 yıl sonra İstanbul’dan Vakıflı Köyü’ne kesin dönüş yapan Misak Hergel ise “Gelenlerin hepsi çok yaşlıydı, hastaydı. Üst başları perişandı. İnternetteki tehcir fotoğraflarına benzer bir vaziyetteydiler. Hepsinin çıkını vardı, iki parça ekmek ayırıp çıkına koyuyordu. Tehcir günleri gibi diyorum ya, yarın ne olacak belli değil”  diye anlatmıştı manzarayı.

Ermeni halkının sınavı hiç bitmiyor yani, aynı kader döne döne tekrarlanıyor, travma hiç onarılamadan nesilden nesile akıp gidiyor. Memleketin son Ermeni Köyü’nün üzerine serilen çok renkli örtünün altındaki uzak ve derin suskunluk hali ise yapamadıkları 24 Nisan anmalarında değil, ‘Panos Amca’nın turistlere sergilediği “neşeli show” bitip de gece bastırdığında, hemen üzerlerinde yükselen Musa Dağı’nda olan bitenlerin ocak başlarında kısık sesle anlatıldığı hikayelerle, yine kendi aralarında kırılıyor.

Sevgili Hrant Dink, “Türkler Ermenilerin, Ermeniler Türklerin doktoru, başka çare yok” demişti, bu dünyadan vahşi bir katliamla ayrılmadan önce. Türklerle Ermeniler arasında bir diyalog, bir normalleşme isteniyorsa bunun ancak konuşarak olacağını, susarak, engellenerek bir yere varılamayacağını da eklemişti. O gün geldiğinde; zor gücüyle elde edilmiş suskunluğun bittiği ve Dink’in hep özlediği gibi her iki halkın da açık yüreklilikle ‘helalleştiği’ o anda, her şeye rağmen kalanların hayatlarını bir vitrine, bir turistik eşyaya çevirme çabasının da sona erdiğini görebiliriz belki..

Devam edecek… 

İklim ve LGBTİ+ aktivisti moda tasarımcısı Westwood yaşamını yitirdi

Punk hareketinde önemli bir rol oynayan öncü İngiliz moda tasarımcısı Dame Vivienne Westwood, 81 yaşında Londra’da öldü.

Sahibi olduğu modaevinin temsilcileri, Westwood’un perşembe günü Londra’nın güneyindeki Clapham’da “ailesiyle çevrili olarak huzur içinde” öldüğünü; hayatının son anına kadar ise tasarım yapmak, kitabı üzerinde çalışmak ve sanat eserleri üretmek de dahil olmak üzere sevdiği şeyleri  yapmaya devam ettiğini açıkladı.

Eşi ve yaratıcı ortağı Andreas Kronthaler, “Kalbimde Vivienne ile devam edeceğim. O bana hayatımı sürdürmem için pek çok şey verdi. Teşekkürler hayatım” dedi.

Nonbinary tasarımlarıyla öne çıktı

1941’de Derbyshire‘ın Tintwistle köyünde doğan Westwood’un ailesi, 1957’de Londra’ya taşınmış ve bir moda eğitimi olmayan Vivien Westwood burada kendini yetiştirmişti. Sex Pistols grubunun manejeri Malcolm McLaren‘le ilişkisi sırasında 1971’de Chelsea’de açtığı küçük dükkan, Sex Pistols da dahil olmak üzere birçok punk ve grubunun uğrak yeri haline geldi.

70’li yıllarda punk ve yeni dalga stili ile adını epey duyurmuş ve modanın en büyük isimlerini giydirmişti. Non-binary tasarımları, aktivizm sloganlı tişörtleri ve düzene karşı tavırlarıyla moda sahnesinde öne çıkan isimlerinden biri oldu. Kışkırtıcı ve bazen tartışmalı tasarımları ile punk estetiğini tanımlamaya başlayan modacı; tarihsel referansları, klasik terziliği ve romantik süslemeleri daha sert ve bazen açıkça politik mesajlarla harmanlayarak İngiltere’nin en ünlü moda tasarımcılarından biri haline geldi.

Podyumda aktivizm

Westwood’un tasarım imparatorluğu milyonlarca sterlinlik bir işletmeye dönüştüğünde bile, tasarımcı aktivist çizgisini kaybetmedi. Punk kültürünü modaya dahil etmekte ve daha geniş kitlelere ulaştırma konusunda önemli bir rol üstlendi. Moda sektörüne dahil olduğu ilk günlerden itibaren İngiltere monarşisinden alınan simgeleri tersine çevirerek politik olarak “doğru” bir şekilde yeniden tanımlamaya çalıştı.

Kadın ve LGBTİ+ hakları, iklim krizi ve daha pek çok konuyu podyuma taşıdı.

Beraberindeki çok sayıda sanatçı ile birlikte Birleşik Krallık‘ın Avrupa Birliği’nde kalmasını savunan bir açık mektuba da imza attı ve WikiLeaks‘in kurucusu Julian Assange‘ın ABD’ye iade davası sırasında ona destek verdi. İadeyi protesto etmek için kendini bir kuş kafesine astı ve 2022’de Assange ve eşi Stella Moris‘in düğünlerinde giydikleri giysileri tasarladı.

İklim krizi eylemleri

2000’lerin ortalarında, odağını iklim krizine çevirdi. 2007’de Propagandaya Aktif Direniş başlıklı bir manifesto yayınladı ve burada şöyle yazdı: “Bir seçeneğimiz var: Bir seçeneğimiz var: Daha kültürlü ve dolayısıyla daha insan olmak – ya da seçmeyerek, kendi zekamızın kurbanı olan yıkıcı ve kendi kendini yok eden bir hayvan olmak (Olmak ya da olmamak).

Bir tüketim karşıtı olarak Westwood, kendi ticari çıkarlarını da baltalamaktan çekinmedi. 2010 yılında AAP‘ye şunları söylemişti: “İnsanlara sadece kıyafet almayı bırakın diyorum. Bu yaşam armağanına sahipken neden onu korumayalım? Yıkımın kaçınılmaz olduğu tavrını benimsemiyorum. Bazılarımız bunu durdurmak ve insanların hayatta kalmasına yardımcı olmak istiyor.”

2015 yılında da hidrolik kırma çalışmalarını protesto etmek için dönemin başbakanı David Cameron’un Oxfordshire’deki evine bir tank sürmüştü. Bir vejeteryan olan Vivienne Westwood, Stella McCartney de dahil olmak üzere diğer üst düzey tasarımcıların yanı sıra kürkün perakende satışının yasaklanması için İngiliz hükümeti nezdinde kulis yaptı.

Modaya katkılarından dolayı Westwood’a 2006 yılında İngiltere’de “Dame” unvanı verildi.

 No Man’s Land isimli web sitesinde düzenli olarak iklim adaleti ve sosyal adalet konuları üzerine yazan modacı geçen ay Vincent Van Gogh‘un “Ayçiçekleri” tablosuna domates çorbası atan (LİNK) iklim aktivistlerine de destek beyanınında bulunmuştu. “Gençler çaresiz. Üzerinde “Petrol Durdurun” yazan bir tişört giyiyorlar. Bir şeyler yapıyorlar.”

Vivienne Westwood, 1999.

Ölümünün ardından tasarımcıyla sık sık iş birliği yapan model Karen Elson, Instagram’da şunları yazdı:

“Kadınlık, cinsiyet kavramlarını yerle bir etti ve modanın iklim açısından daha iyi işler yapmasını talep eden ilk kişilerden biri oldu. Şimdiye kadar tanıştığım, en zahmetsiz, en orijinal insanlardan biriydi. Moda, sanat ve kültür camiası; nasıl giyindiğimizi ve ne giydiğimizi şekillendiren devasa bir kadının kaybının yasını tutacak.”

Yoksulluk sınırı 26 bin lirayı geçti

Türk-İş‘in raporuna göre; dört kişilik ailenin gıdanın yanısıra yapmasan gereken diğer harcamaları için hanesine girmesi gereken toplam gelir tutarı, yani yoksulluk sınırı 26 bin 485 Türk lirası. AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen günlerde, işçi temsilcisi olmadan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin ve işveren temsilcisiyle oturduğu 2023 için açıkladığı asgari ücret ise yalnızca sekiz bin beş yüz lira.

Türk-İş tarafından ortaya konan raporun açıklamasında hanelerde yaşanan geçim zorluğuna ilişkin şunlar aktarıldı:

“Çalışanların ağırlıklı olarak tüketmek durumunda kaldığı temel mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki artışın aydan aya yükselmesi hanelerin yaşadığı geçim zorluğunun temel nedeni olmaktadır. Ücret gelirlerindeki artış kısa vadede ferahlık sağlamaktadır. Öncelik fiyat artışlarının önüne geçilmesinin sağlanmasıdır. Ancak Aralık ayında da fiyat artışı devam etmiş, aylık gıda enflasyonu Ankara’da yüzde 4,41 seviyesinde gerçekleşmiştir.Vatandaş, geçen aya göre -yüzde 138 olan ve baz etkisi ile 39 puan azalan yıllık gıda enflasyonuna değil- cebinden çıkan ek harcamaya bakmaktadır.”

Karnınızı doyurduktan sonra cebinizde kalan 370 TL vs kira, ulaşım, …

Pahalılık ve zamların gündelik hayatın bir parçası haline geldiğine değinilen açıklamada dört kişilik ailenin sağlıklı, yeterli ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarının Aralık ayı itibariyle 8 bin 130 TL olduğu bildirildi. Ancak bu yalnızca beslenebilmenin maliyeti. Buna göre; 2023 için açıklanan asgari ücretle yeterli bir şekilde beslendiğinizde cebinizde yalnızca 370 TL kalıyor. 370 TL ile karşısınıza İstanbul, Ankara ve İzmir gibi şehirlerde ortalama on bin liralık kiraları almanız gerekiyor. Barınma sorununun akabinde ise ulaşım gibi zorunlu harcamalar karşınıza çıkıyor.

Rapora göre günde 136 TL gıda harcama yapması gereken dört kişilik aile 12 ay sonra 271 TL yapmak durumunda kalıyor. Haneye giren toplam geliri bu seviyede artmayan haneler ya harcamaları kısmak ya da zorunlu harcamalarını karşılamak için borçlanmak durumunda kalıyor.

Türkiye’de insanlık onuruna yaraşır bir şekilde yaşamanın maliyeti

Türk-İş’in raporuna göre; sabit-dar gelirli bireyler ile hanelerin bu ayda da eriyen alım güçleri genel enflasyon seviyesinin üzerinde seyreden gıda enflasyonu yüzünden daha da geriliyor. Türk-İş’in raporunda yoksulluk sınırıyla ilgili ise şunlara yer veriliyor:

“26 bin 485 TL’ye çıkan toplam harcama gereği, kuşkusuz bir çalışanın alması gereken ücret düzeyi değildir. Yapılan hesaplamayla, dört kişilik bir ailenin insan onuruna yaraşır bir hayat sürebilmesi için hanesine girmesi gereken toplam gelir hesaplanıyor.”

Adıyaman’da artan mermer ocaklarına karşı köylüler teyakkuzda: Projeler yargıda

Haber: Fırat BULUT

*

Adıyaman’ın merkez ilçesi Kömür Beldesi sınırları dahilinde, DİEM Madencilik şirketi tarafından yürütülen mermer ocağı faaliyetleri yeniden yargıya taşındı.

Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi, köylülerin mermer ocağı faaliyetlerinin durdurulmasına yönelik açtığı yürütmeyi durdurma talepli davada Adıyaman İdare Mahkemesi’nin vermiş olduğu “incelenmeksizin ret” kararını hukuka aykırı bularak iptal etti.

 

Fotoğraf: Fırat Bulut

Köylüler DİEM Madenciliğin faaliyetlerinin durdurulması istemiyle 18 Nisan 2022 tarihinde Adıyaman Valiliği’ne başvurdu. Valilik köylülerin aleyhine, başvurunun zımnen reddine karar verdi. Bunun üzerine köylüler 16 Haziran’da Adıyaman İdare Mahkemesi’ne başvurdu ancak İdari Mahkeme de “davanın esasının incelenmeksizin reddedilmesine” karar verdi.

Köylüler, çevreye zarar veren faaliyetlerin durdurulmasının taşra teşkilatından istenmesinin Çevre Kanunu hükümlerine göre mümkün olduğunu öne sürerek İstinaf’a başvurdu.

İstinaf’tan bir ilk niteliğinde karar

Avukat Barış Yıldırım

Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi, 8 Kasım 2022 tarihli kararıyla Adıyaman İdare Mahkemesi’nin “davanın esasının incelenmeksizin reddine” ilişkin kararı hukuka aykırı bularak kaldırdı.

Köylüler adına dava açan Avukat Barış Yıldırım, İstinaf Mahkemesi’nin kararının istisna olduğunu, ilk defa Türkiye’de böyle bir karar verilmiş olduğuna dikkat çekerek sevindirici olduğunu söyledi.

Çevreye zarar veren projelere karşı yürüttüğü hukuki mücadele ile tanınan Yıldırım, karara ilişkin şunları söyledi:

“Bu bölgede çok sayıda mermer ocağı bulunuyor. Mermer ocaklarının faaliyetleri nedeniyle köylülerin su kaynakları zarar görüyor. Ayrıca bu bölge Bern Sözleşmesi ile koruma altına alınan dağ keçilerinin yaşam alanı. Her ne kadar projeye ilişkin ÇED süreci tamamlanmış ise de mermer ocağı faaliyetlerinin çevreye verdiği zarar nedeniyle yürütmeyi durdurma davası açtık. Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi vermiş olduğu karar, çevreye zarar veren faaliyetlere karşı her zaman dava açabileceği anlamına gelmektedir.”

‘Bölgede onlarca mermer ocağı var’

Avukat Yıldırım, bölgenin temel geçim kaynağının tütün ve tarım olduğuna işaret ederek “Tütünün verimli, kaliteli olabilmesi için kaynak sularının temiz olması lazım. Mermer ocağı faaliyetleri nedeniyle su kaynaklarının yok olması ve kirlenmesi tehlikesi mevcut. Ayrıca proje Adıyaman-Urfa-Diyarbakır 1/100000 ölçekli Çevre İmar Planı’na aykırı bir proje. Köylülerin talebi ile yürütmeyi durdurma davası açtık. Doğaya ve köylülerin yaşan alanlarına, yaban hayata zarar veren bu projenin iptal edilmesi için mücadele edeceğiz” dedi.

Kömür Belediyesi Başkanı Erkan Karakaş

Kömür Belde Belediye Başkanı Erkan Karakaş da yeniden hukuki süreç başlatmalarına ilişkin konuştu. Karakaş, daha önce açılan davada hukuki sürecin köylülerin aleyhine sonuçlandığı hatırlatarak “Bu mermer ocağı projesi 2016 yılında gündeme geldi. ÇED süreci bitikten sonra iptal davası açtık. Dava Danıştay’a kadar gitti ancak hukuki süreç köylülerin aleyhine sonuçlandı” ifadelerini kullandı.

Mermer ocakları faaliyetlerinin yaşam alanlarına kadar uzandığı ve zarar verdiğini belirten Karakaş “Köylüler birçok kez şirketin faaliyetlerini engelledi. En son Şubat ayında Danıştay’ın şirket lehine karar vermesi sonrası şirket ‘sizin yapacağınız bir şey yok, biz gelip çalışacağız’ dedi. Buna karşı köylüler toplanarak mermer ocağına karşı mücadele etme kararı aldı. Yedi ila sekiz mahallemiz kadın, çocuk, yaşlı; hepsi birleşti ve iş makinalarının önüne geçti. Köylülerin tepkisi, engellemeleri ile şirket çekildi. Biz de yeniden bir hukuki süreç başlatmak ve mahkeme kararıyla çevreye zarar veren bu faaliyetleri engellemek istedik” şeklinde konuştu.

Erkan Karakaş, bölgede mermer ocaklarının ilk olarak 2000’li yılların başında gündeme geldiğini belirterek “Bizim beldenin kuzey bölgesinde yer alan Kaşköy (Sarmikan) köyünde ilk ocak açıldı. O zaman toplum mermer ocaklarının zarar ve tahribatlarının farkında değildi. Şirket sahipleri muhtarlar üzerinden ‘işçi alacağız, doğaya zararı yok vs’ diyerek ilk ocağı açtı” dedi.

Fotoğraf: Fırat Bulut

‘Mermer faaliyetleri hayvancılığı olumsuz etkiledi’

Bölgede su kaynaklarının bulunduğunu ifade eden Karakaş şunları söyledi:

”Bu bölge su kaynaklarımızın beslendiği, hayvanlarımızın otlatıldığı, dağ keçilerinin yaşadığı bir mevki. Kaşköy’deki ilk mermer ocağının açılması sonra peş peşe yedi ila sekiz mermer ocağı açıldı. Daha sonra bu şirketler alan genişlemesine giderek dere yatağına girdi. Çevre köylerin hayvanlarını suladığı yerler. Artuk hayvanlar gündüz vakti orada su ihtiyaçlarını karşılayamadı. Bu ve başka nedenlerle de köylüler hayvanlarını satmaya başladı. Mermer faaliyetleri hayvancılığı olumsuz etkiledi. Bunun yanında buradaki yaban hayatı da ciddi bir şekilde etkilendi. Dağ keçilerinin yaygın olduğu bir mevki. Atık sularından, çevreye atılan patar denilen patlayıcı maddeleri yemeleri nedeniyle yaban hayvanları ölümleri yaşandı.

‘Belediyenin suyu mermer ocakları nedeniyle iptal edilmiş’

Son olarak mermer faaliyetlerinin bütün canlıların yaşam alanlarına zarar verdiğini söyleyen Karakaş şunları aktardı:

“Asıl can alıcı zarar. Bizim beldemizde Kömür Çeşmesi dediğimiz büyük bir kaynak var. Bizim 10 -11 mahallemizin içme suyu burdan karşılanıyordu. Ayrıca üç bin dönümlük, binlerce yıllık bir bahçelik alan vardı, buranın sulama suyu Kömür Çeşmesi ile karşılanırdı ve artısı baraja akardı. Mermer ocaklarından sonra o su içilmez oldu. Belediyenin suyu iptal edilmiş oldu bu mermer faaliyetleri nedeniyle. Baraja akan su yarıya yarıya düştü. İlk 10-15 yıl bu bölgelerde çok fazla patlayıcı kullanıldı. Bu patlamalar nedeniyle yer altı su kaynakları yatak değiştirdi, yarı yarıya düştü. 2016 sonrası mermer ocakları Kömür Beldesi’nin daha iç kesimlerine girmeye çalıştı. Köylüler sürekli teyakkuzda. Halk iş makinaların önünü kesti fiziki şiddete varan tartışmalar yaşandı. O zaman geri çekildiler iş mahkemeler üzerinden sürüyor.”

Tosyalı yine vergilerden arındırıldı

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın Kasım ayı Yatırım Teşvik Belgeleri listesinde Tosyalı Holding’e bağlı “Tosçelik Profil ve Saç Endüstrisi” A.Ş. de yer aldı. Şirketin Osmaniye’de yapacağı çimento, kireç ve alçı üretim tesisi için faiz desteği sağlanacak. Ayrıca gümrük vergisi muafiyeti, katma değer vergisi istisnası, sigorta primi desteği ve vergi indirimi gibi birçok destekten de yararlanacak.

BirGün‘den İsmail Arı‘nın aktardığına göre; bu, Tosyalı Holding’e sağlanan ilk destek de değil. Daha önce Tosyalı Holding, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın, Hatay‘ın İskenderun ilçesindeki 2’nci Organize Sanayi Bölgesi’nin imar planlarını değiştirmesiyle gündeme gelmişti. Bakanlığın yaptığı plan değişikliğiyle, söz konusu holdingin denizi doldurarak yaklaşık 80 bin metrekare büyüklüğünde liman inşa etmesinin önü açılmıştı.

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Tosyalı Holding’e Zonguldak Filyos Vadisi’nde 49 yıllığına arazi tahsis etmişti. Holdingin bu araziye milyarlarca liraya gübre üretim tesisi inşa edeceği açıklanmıştı.

Filyos’ta 596 hektardaki alan Filyos Endüstri Bölgesi… Alanın tamamı gübre fabrikası için Tosyalı Holding’e devredilmiş durumda. 18 Ağustos’ta Resmi Gazete‘de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla çıkan karar kapsamında şirkete gümrük vergisi muafiyeti, KDV iadesi ve istisnası, yüzde 100 vergi indirimi, 10 yıl sigorta primi işveren hissesi desteği, 75 milyon TL nitelikli personel desteği gibi ayrıcalıklar sağlandı. Gübre üretimi için öngörülen toplam sabit yatırım tutarı 31 milyar 500 milyon TL. 

Öte yandan AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sayıştay’ın denetleyemediği Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) yönetimine 2018’de Fuat Tosyalı’yı atadı. Ancak Tosyalı, Varlık Fonu’nda yönetici olmasına rağmen fona bağlı kamu şirketleriyle ticari ilişkiler kurdu, şirketlerden de milyonlarca liralık ihaleler aldı. Tosyalı, Varlık Fonu’na yönetim kurulu üyesi olduktan sonra fona bağlı BOTAŞ, Türkşeker ile Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) gibi kamu şirketlerinde 14 ayrı ihale aldı. Bu ihalelerin toplam bedeli ise yaklaşık 860 milyon TL.

 

Efsane futbolcu Pele, bu dünyaya veda etti

Pele ismiyle tanınan ve futbol tarihinde olağanüstü başarılara imza atan futbolcu Edson Arantes do Nascimento, Sao Paulo’da tedavi gördüğü Albert Einstein Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu. Pele, kolon kanseri sebebiyle bir yıldır tedavi görüyordu.

Pele’nin kızı Kely Nascimiento, sosyal medyadan yaptığı paylaşımda, “Sahip olduğumuz her şey senin sayende. Seni sonsuza kadar seveceğiz. Huzur içinde yat.” ifadesini kullandı.

Pele olarak bilinen, tam adıyla Edson Arantes do Nascimento, ardında başarılarla dolu bir kariyer bıraktı.

Birçok sporsevere göre dünyanın en iyi futbolcusu Pele, Brezilya Milli Takımı ile kariyerine sığdırdığı üç Dünya Kupası, kulüp ve bireysel başarılarıyla futbol dünyasında iz bırakan isimlerden biri olarak hayata gözlerini yumdu.

AA’da yer alan habere göre; kariyerini ABD’nin New York Cosmos ekibinde noktalamadan önce ülkesinde 19 yıl giydiği Santos formasıyla binin üzerinde gole imza atan Pele’nin heykeli, Brezilyalılar için futbolun doğduğu yer Maracana Stadı‘nın önüne dikildi.

Pele, Brezilya‘nın Tres Coraçoes şehrinde Dondinho isimli kendisi gibi futbolcu olan bir babanın ve Celeste Arantes isimli bir annenin oğlu olarak 23 Ekim 1940’ta dünyaya geldi.

İki çocuklu yoksul bir ailenin büyük çocuğu olan Brezilyalı efsanevi futbolcuya, okul arkadaşları tarafından o dönem örnek aldığı Vasco da Gamalı oyuncu Bile‘ye istinaden “Pele” takma adı verildi.

Küçük yaşlarda kafelerde garson olarak çalışan, belli yaşa kadar bir futbol topu dahi bulunmayan Pele, yeşil sahalara ilk adımını, Bauru Athletic Club ile attı ve Sao Paulo Gençler Eyalet Şampiyonası‘nda 1954-1956 yıllarında üst üste üç kez şampiyonluk yaşadı.

Genç takımdaki antrenörü Waldemar de Brito tarafından Santos Kulübü‘ne denenmeye götürülen Pele’nin başarılarla dolu kariyeri, 1956’da burada ilk profesyonel sözleşmesini imzalayarak başladı.

Santos’taki ilk yılında henüz 16 yaşındayken gol krallığı yaşayan Pele; Real Madrid, Juventus ve Manchester United‘ın transfer tekliflerine rağmen kendisini “milli hazine” olarak nitelendiren Brezilya hükümetinin transferine izin vermemesi nedeniyle takımından ayrılmadı.

Pele, takımıyla geçirdiği 19 yıl boyunca 10 eyalet ve altı lig şampiyonluğu, ikişer Libertadores Kupası ve Kıtalar Arası Kupa kazandı.

Pele, genç yaşından itibaren forma giymeye başladığı Brezilya Milli Takımı‘na altın çağını yaşattı.

İlk maçına 1957’de Maracana Stadı’nda Arjantin karşısında 16 yaş 9 aylıkken çıkan genç Pele, 2-1 kaybettikleri mücadelede takımının tek golüne imza atarak o dönem milli takımlar düzeyinde en genç yaşta gol atan futbolcu oldu.

İsveç 1958, Şili 1962 ve Meksika 1970’teki dünya kupalarında “Sambacılar” ile üç kez şampiyonluk yaşayan Pele, organizasyonda üç kupa kaldıran tek oyuncu konumunda.

Brezilya Milli Takımı ile 1957-1971 yıllarında 92 kez sahaya çıkan “Siyah İnci” lakaplı Pele, 77 gole imza attı.

Pele, Santos’tan ayrıldıktan sonra futbol kariyerine yine Amerika kıtasında devam etti.

ABD ligi ekiplerinden New York Cosmos‘ta 1975-1977 yıllarında mücadele eden Brezilyalı efsanevi oyuncu, son senesinde lig şampiyonluğu yaşadı.

Futbol yaşamının ardından ülkesinde spor bakanlığı, FIFA ve Santos‘un futbol elçiliğini yapan Pele, New York Cosmos‘un onursal başkanlığı, Birleşmiş Milletler ve UNESCO‘nun iyi niyet elçiliği gibi görevler üstlendi.

Pele, Brezilya liginde üç, eyalet liginde 11, Libertadores Kupası ve Copa America‘da birer kez gol krallığı yaşadı.

Dünya Kupası Rüya Takımı‘nda yer alan Pele, 1952 FIFA Dünya Kupası‘nda “en iyi genç oyuncu“, 1958 FIFA Dünya Kupası’nda “gümüş top” ödülleri kazandı, 2013’te ise FIFA Altın Top Onur Ödülü’ne layık görüldü.

Ayrıca Pele’ye FIFA, Uluslararası Olimpiyat Komitesi, UNICEF ve TIME dergisi tarafından yüzyılın futbolcusu ve atleti unvanları verildi.

Siyah İnci“, “Futbolun Kralı“, “Kral Pele” gibi lakaplar takılan efsane futbolcu, bin gol barajını aşan oyunculardan biri oldu. Pele, 1363 maçlık kariyerine 1279 gol sığdırarak Guinness Rekorlar Kitabı‘na girdi.

Brezilyalı efsane futbolcu Pele’nin cenaze töreni, 3 Ocak’ta, kariyerinin büyük bölümünün geçtiği Santos Stadyumu‘nda düzenlenecek.

Santos Kulübü’nden yapılan açıklamaya göre, Pele’nin cenaze töreni Sao Paulo eyaletine 80 kilometre uzaklıktaki Santos kentindeki Urbano Caldeira Stadyumu‘nda yapılacak.

Törenin detaylarına ilişkin Brezilya basınında çıkan haberlerde, stadyumdaki törenin ardından Pele’nin cenazesinin kortej eşliğinde halkın katılımıyla gerçekleştirileceği belirtildi.

Öte yandan Pele’nin cenazesinin Kanal 6 bölgesinde yaşayan 100 yaşındaki annesi Celeste Arantes‘in evine de götürüleceği bilgisi paylaşıldı.

Pele, Santos’taki Memorial Necropolis Ecumenica Mezarlığı’nda aile bireylerinin katılımıyla son yolculuğuna uğurlanacak.

Brezilyalı efsane futbolcu Pele’nin 82 yaşında hayatını kaybetmesinin ardından Brezilya hükümeti, üç günlük ulusal yas ilan etti.

Devlet Başkanı Jair Bolsonaro imzasıyla resmi gazetede yayımlanan kararnamede, “Edson Arantes do Nascimento, Pele‘nin ölümünden duyulan üzüntünün bir göstergesi olarak, bu kararnamenin yayımlandığı tarihten itibaren ülke geneli üç günlük ulusal yas ilan edildi” ifadesine yer verildi.

Bolsonaro, Twitter hesabından Pele’nin ölümüne ilişkin paylaşımında, “Tüm ailesinin ve arkadaşlarının bu zor günleri aşmaları için Tanrıya dua ediyorum. Pele, futbolu sanata ve eğlenceye dönüştürdü ve Brezilya’nın adını futbol ile dünyaya duyurdu. Ailesine ve sevenlerine sabır diliyorum” ifadelerini kullandı.

Abluka altındaki adalet sarayında Fincancı’nın tahliye talebi reddedildi

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın 7 yıl 6 aya kadar hapis istemiyle yargılandığı, Kuzey Irak‘ta kimyasal silah kullanıldığına ilişkin davanın ikinci duruşması bugün görüldü. Fincancı’nın tutukluluk halinin devamına karar verildi. Reddi hakim talebi de kabul edilmedi. Duruşma 11 Ocak’a ertelendi.

Savcı, Şebnem Korur Fincancı’nın “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan üst sınırdan cezalandırılmasını ve tutukluluk halinin devam etmesini talep etti.

İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi‘ndeki duruşmada, savcının mütalaasında “Terör örgütü propagandası yapmak” suçundan üst hadden 7,5 yıla kadar hapsini talep ettiği Şebnem Korur Fincancı savunmasını yaptı.

‘Kimin vatanından kovuyorlar beni?’

Fincancı, “Yaptığımın bir suç olmadığını ifade etmiştim. Benim için ‘vatansız kalsın‘ diyorlar. Kimin vatanından kovuyorlar beni? Kim daha fazla emek vermiş bu ülkeye, kim daha fazla yarar sağlamış? Bunu Türk halkı görecektir, kendileri de biliyorlar. Sanki ben bu ülkenin, dünyanın en tehlikeli sanığıymışım gibi davranıyorlar bana. Bu da sizin üzerinizde etki oluşturmak için planlanmıştır. Ben teröristsem hangi örgütten terörist olduğumu çok merak ediyorum doğrusu. Dünyanın neresinde olursa olsun bir devlet suç işlemeye devam ettikçe, ben de at sineği olarak sırtlarından inmeyeceğimi ve sonuna kadar hakikatin peşinde olacağımı hatırlatayım. Suçlamalarınızı reddediyorum” dedi. Fincancı’nın ardından avukatları savunma yaptı.

Fincancı, “Yaptığımın bir suç olmadığını ifade etmiştim. Ben teröristsem hangi örgütten terörist olduğumu çok merak ediyorum” dedi.

Fincancı, yaptığı tıbbi değerlendirmenin propaganda eylemi olarak değerlendirilemeyeceğine dikkat çekti. Hakkında bir algı süreci yürütüldüğünü söyleyen Fincancı, yaptığının suç değil hekimlik mesleği olduğunu aktardı.

Adalet sarayı abluka altında

Çağlayan, 29 Aralık, 12.30

Saat 13.30’da başlayan duruşma öncesinde adliyenin çevresi abluka altına alındı. Duruşmadan saatler önce Çağlayan‘daki İstanbul Adliyesi’nin çevresi polis bariyerleriyle kapatılarak abluka altına alındı. Abluka hem duruşmaya destek veren örgüt üyeleriyle vatandaşları hem de bölgede bulunan diğer vatandaşların ulaşımını engelledi.

Vatandaşlar kilometrelerce süren ablukaların kıyısından dakikalarca yürüyerek metrobüs, metro ve otobüs gibi toplu ulaşım araçlarına ulaşmaya çalıştı.

Fincancı da duruşmada ablukaya ilişkin konuşarak “Geçen hafta çıkarken gördüm Çağlayan adliyesinin önünü. Sanki en tehlikeli sanığıyım gibi davranıyor. Yarattıkları bu algı sizin kararınızı etkilemeye yöneliktir. İnanılmaz bir algıyla yürüyor bu süreç. Başından beri bir talimatla karşı karşıya olduğumuzu düşündürecek ifadelerle karşılaşıyoruz” dedi.

Öte yandan adliyenin önünde bariyerlerle kapatılmış ve vatandaştan, basın mensuplarından yalıtılmış abluka çemberine yalnızca polisler girebildi. Bölgede güvenlik önlemleri alınmaya dün (28 Aralık) geceden başladı. Çağlayan’da daha önce Fincancı’nın ilk duruşması (23 Aralık) hariç bu denli büyük bir polis bariyeri ablukası yapılmamıştı.

Duruşma öncesinde İstanbul Adliyesi’nin önünde kurulan ablukanın dışında açıklama yapıldı. Fincancı’nın derhal serbest bırakılması ve başta TTB başta olmak üzere meslek örgütlerine yönelik dava ve baskıların sonlanması talebinde bulunuldu.

Davanın 23 Aralık’ta görülen ilk duruşmasında karar çıkmamıştı.

‘Savcı beye teşekkür etmek istiyorum’

Fincancı, uzun ve bilim dışı ifadeler ile iddianameyi epey sadeleştirdiğini söylediği savcıya teşekkür ederek “Ama intihalden kurtulamamışsınız. Yaşananların sizin üzerinizdeki etkisini bilemiyorum. Ancak süreç, inanılmaz bir algı ile yürütülüyor. Benim için ‘vatandaşlıktan çıkarılsın’ deniyor. Kimi kimin vatanından çıkarıyorlar? Bu hafta sonu Milli Savunma Bakanlığı ‘Kimyasal silah iftirasında bulunanları milletimiz asla affetmeyecektir’ dedi. Şimdi bu talimat değil de nedir? Siyasi otorite tamamen algılarla hareket etmektedir” dedi ve şu soruları yöneltti:

“Tıbbi bir değerlendirmeyi propaganda eylemi olarak nasıl değerlendirebiliyorsunuz? Konuşmamın neresinde silah ifadesi geçiyor? Tıbbi görüşümü bildirip, bağımsız heyetler incelesin dememden nasıl böyle bir çıkarım yaptığınızı çok merak ediyorum. Küresel bir salgınla karşı karşıyaydık. İnsanların güvendiği kurum, Türk Tabipleri Birliği‘ydi. Bu süreçte bazı şeyleri ortaya çıkaran da TTB’nin Merkez Konseyi’nin onurlu insanlarıydı. Ben terörist isem hangi örgütten terörist olduğumu çok merak ediyorum. TTB mi? İşkenceye karşı komisyonlar mı? Ya da Filipinler’deki insan hakları örgütleri mi? Hangi örgüt?”

‘Seçimle ele geçmeyenlerin nasıl ele geçirilmeye çalışıldığını görüyoruz’

Fincancı ayrıca şu ifadeleri kullandı:

“Siyasi otorite karşısında sizin nasıl değerlendirme yapacağınızı bilmek mümkün değil. Seçimle ele geçiremediler Türk Tabipleri Birliği’ni. Bunun çok örnekleri var. Seçimle ele geçmeyenlerin nasıl, ne yazık ki yargı aracı edilerek ele geçirilmeye çalıştığını hep beraber görüyoruz, tanıklık ediyoruz. Bu utanç verici bir durumdur. Yargının araç kılınması utanç vericidir. Biz hekimler olarak araç olmayı reddediyoruz. Sizler de araç olmayı reddetmelisiniz.”

‘Terörist’, ‘vatan haini’ kelimeleri havada uçuşuyor’

Avukat Meriç Eyüboğlu ise siyasi iktidarın kişileri hedef alarak yaptığı açıklamalarda “terörist” ve “vatan haini” kelimelerinin havada uçuştuğuna dikkat çekerek “Bu cüretle konuşuyorlar. Hukukun onlara dokunmayacağını bildikleri için” dedi ve mahkeme heyetini reddettiklerini belirtti. Heyetin reddi talebi 20 dakika kadar değerlendirildi ve aranın ardından bu talep de reddedildi.

Ne olmuştu?

Türkiye’nin Kuzey Irak‘taki operasyonları sırasında kimyasal gaz kullanıldığı iddialarını değerlendiren Dr. Şebnem Korur Fincancı, görüntülerini incelediğini belirterek, “Belli ki sinir sistemini doğrudan tutan toksik-zehirli kimyasal gazlardan biri kullanılmış durumda. Her ne kadar kullanılması yasak olsa da çatışmalarda kullanıldığını görüyoruz” demişti.

‣ Kimyasal gaz iddiaları Meclis’te: Etkin soruşturma istendi

Bağımsız heyetlerin bölgede inceleme yapmasının uluslararası sözleşmeler gereği zorunlu olduğuna dikkat çeken Fincancı, “Uluslararası sözleşmelerin uygulanması ve kimyasal silahların kullanımını yasaklayan Cenevre Sözleşmesi kapsamında böyle bir iddia ortaya çıktığında nasıl bir araştırma yapılacağı da Minnesota Protokolü’nün ilkelerinin ele alınması gerekiyor” diye konuşmuştu.

İddialar Meclis gündemine getirilmiş; HDP‘den Meral Danış Beştaş ve CHP‘li Sezgin Tanrıkulu bağımsız soruşturma istemişti. Edirne F Tipi Cezaevi‘nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da sosyal medya hesabından bir açıklama yaparak, görüntülere ve  iddialara TBMM’nin sessiz kalamayacağını söylemişti.

İktidar kanadı ise iddiaları reddetmiş, MSB‘dan yapılan açıklamada, TSK’nin envanterinde kimyasal gaz bulunmadığı duyurulmuştu.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Irak‘taki Federal Kürdistan Bölgesi’nde yürütülen askeri operasyonlarda kimyasal silah kullanıldığı iddialarına ilişkin açıklama yapan TTB Başkanı Dr. Şebnem Korur Fincancı hakkında soruşturma başlatmıştı. Soruşturmanın ardından Fincancı 27 Ekim’de tutuklanarak cezaevine gönderildi. Fincancı’nın 7 yıl 6 aya kadar hapis istemiyle yargılandığı, Kuzey Irak‘ta kimyasal silah kullanıldığına ilişkin davanın ilk duruşması 23 Aralık’ta görüldü. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın tutukluluğunun devamına karar verildi. Duruşma 29 Aralık 2022 saat 13.30’a ertelendi.

Soruşturma başlatılmasının ardından AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fincancı’yla ilgili şunları söylemişti:

“Türk Silahlı Kuvvetlerimizin yürüttüğü sınır ötesi harekatlara iftira atan Tabipler Birliği Başkanıyla ilgili yargı harekete geçmiştir. Ayrıca bu ismin üzerinde de çalışmalarımızı yürütecek, gerekirse yasal düzenlemeyle bu ismin de değiştirilmesini sağlayacağız. Terör örgütünün diliyle konuşarak ülkesine ve ordusuna alçakça bühtan eden böyle bir şahsın, adı Türk ile başlayan bir kurumun başında olmasının milletimizin her bir ferdini rahatsız ettiğine inanıyorum.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığımızın yürüttüğü soruşturmanın sonuçlarına ve mahkemelerin vereceği kararlara göre hem bu kişiyle hem de bu kurumla ilgili gereken adımlar atılacaktır. Bu çerçevede kabine toplantımızda ilgili bakanlarımıza Tabipler Birliği başta olmak üzere meslek örgütlerinde yeni bir yapıya geçilmesine yönelik mevzuat çalışmalarının hızlandırılması talimatını verdik.

Meslek örgütlerini ideolojik saplantılarının borazanı haline getiren terör örgütü destekçilerini, buralardan temizleyerek bu yapıları kuruluş amaçlarına uygun faaliyetlere yoğunlaştırmakta kararlıyız.”

TTB Fincancı’nın gözaltına alınmasının ardından destek açıklamasında bulunmuş, Şebnem Korur Fincancı’nın ifadelerinin suç unsuru olmadığını belirtmişti.

Fincancı 26 Ekim’de, avukatları aracılığıyla ulaştırdığı notunda şunları yazmıştı:

“Sevgili yol arkadaşlarım,

Bu gerçek dışı durum ile karşı karşıya kaldığınız için üzgünüm. Ancak dayanışma ile bu gerçek dışı süreci aşacağımızı biliyorum.

Sizlere kaynaklarıyla bilimsel görüş sürecini aktaracaktım, fırsat olmadı. Bu süreç bitince delillendirme üzerine bir toplantı yapalım.

Sizlerin kesinlikle çok yoğunluğunuz vardır, bu yoğunluğa maalesef ben de katkı sunmuş oldum. Bu karalama kampanyasını da aşıp birlikte mücadele edeceğiz. İnsanca bir sağlık sistemini hep birlikte kuracağımız günlere dayanışmayla…

Şebnem.”

Döngüsel ekonomi: Suyu temiz tutmak ve atıkları doğadan emmek için ‘saç paspası’

Belçikalı bir STK, çevreyi kirleten malzemeleri doğadan “emmek” için insan saçı kullanıyor.

“Saç Geri Dönüşüm Projesi” adı verilen uygulama, döngüsel ekonomiyi destekleyen atık geri kazanım planları geliştiren ve kar amacı gütmeyen Dung Dung tarafından yönetiliyor.

Uygulama şöyle: Belçika’daki kuaförler, müşterilerinden kesilen saçları süpürüp paketliyor ve ardından söz konusu  STK’ya teslim ediyor. Saç bukleleri, burada çevreyi kirleten yağ ve diğer hidrokarbonları emmek için kullanılan ve biyo-kompozit torbalara dönüşebilen keçeleştirilmiş kareler haline getiren bir makinede presleniyor.

Bir kilo saçın  7-8 litre yağ ve hidrokarbonu emebildiğini açıklayan proje Kurucu Ortağı Patrick Janssen, sudaki kirliliği nehre ulaşmadan önce emmek için saçtan üretilen paspasların kanalizasyonlara yerleştirilebileceğini söyledi. Ayrıca sel nedeniyle oluşan kirlilik sorunlarının üstesinden gelmek ve petrol sızıntılarını temizlemek için de kullanılabileceklerini belirtti.

Jansen, Reuters‘e verdiği demeçte, “Ürünlerimiz yerel olarak üretildikleri için daha etik … gezegenin diğer tarafından da ithal edilmiyorlar. Yani, yerel sorunlarla başa çıkmak için burada yapıldılar” dedi.

İnsan saçıyla yapılabilecekler

Projenin web sitesinde ise bir saç telinin kendi ağırlığının 10 milyon katına kadar dayanabilmesi, yağ ve hidrokarbonları emmesinin yanı sıra suda çözünebilmesi ve keratin lifleri sayesinde oldukça elastik olması gibi saçan güçlü özelliklerine vurgu yapılıyor.

Brüksel’de bulunan Helyode adlı kuaför salonunun yöneticisi Isabelle Voulkidis, ülke çapında kesilen saçlarını toplamak için projeye küçük bir ücret ödeyen düzinelerce kuaförden biri olarak, “Beni kişisel olarak motive eden şey, bununla çok şey yapılabileceğini bildiğim halde, saçın çöpe atılmasını utanç verici bulmam” dedi.

İnsan saçı uzun olduğu durumlarda peruk yapmak için bağışlanabilirken, azot bakımından zengin olduğu için bahçe gübresi olarak veya güçlü olduğu için çeşitli yapı malzemelerinde de kullanılabilir.

 

[2022’nin ardından] İnsan organlarında plastik, çöplerin deniz aşırı yolculuğu, sanayi kirliliği ve dahası…

2021 yılına müsilaj, orman yangınları ve patlayan maden havuzlarını konuşmuş ve daha kötü ne olabilir ki diye düşünmeden edememiştik. Elbette müsilaj tekrar görünür olmayınca, orman yangınları bir önceki yıldaki gibi tekrar etmeyince sevinir gibi olduk ama bu sefer de İngiltere’de GPS takılan çöpleri Adana’da, şu sıralar ismi Ceyhan Nehri’ni kimyasala boğmakla anılan bir sanayi bölgesinde görünce, sorunların tükenmezliği ile de yüzleşiverdik.

Üstelik sadece o da değil, ithal plastik çöplerin dökülüp yakıldıkları yerlerde yeryüzünün en zehirli topraklarının oluşmuş olması ve Ceyhan Nehri’nin de tıpkı Menderes gibi, Susurluk gibi, Ergene gibi sanayici ihanetine maruz kalması 2022’in de gerçekten oldukça yorucu bir yıl haline geldiğini bize hatırlattı. Şimdi 2023’e giriyoruz ve bu yıl birçok açıdan bir milat olma potansiyeline sahip. Gelin 2022 yılına damga vurduğunu düşündüğüm olayları birlikte değerlendirelim.

1- Çukurova’yı Zehirova Yapan Çöpler

2021 yılında kısmen azalan ama yoğun lobi çalışmalarıyla eski seviyesine ulaşamasa da artan plastik çöp ithalatının zehirli yüzünü, Greenpeace tarafından yayınlanan rapor sayesinde öğrendik.

Dioksin, furan, PCB, PAH ve daha ismini sayamadığımız onlarca kimyasalın, Çukurova’nın bereketli topraklarını kirlettiğini hem de geri dönüşü olmayacak bir şekilde kirlettiğini gördük. Öyle ki ortaya konulan değerler yeryüzünün en kirli değerleri bile sayılabilirdi. Yetkililerin üniversite lisans 2. sınıf derslerinde öğretilen testlerle inkâr yoluna gittiği kirliliğin akıbeti ise Çukurova’nın uçsuz bucaksız arazilerine sonsuza kadar kalacak şekilde dağıtıldı. Bu olay 2022 yılının en kötü hadiselerinden biri olsa da etkisi yıllarca sürecek bir kirlilikti.

2- İnsan bünyesinde plastikler

Çevrede bulunan plastik kirleticilerin durumuna dair haberler artık ne yazık ki ilgi çekmiyor. Çünkü insanlar, kendilerini doğrudan etkilemeyen ya da kendilerine doğrudan dokunmayan meselelerde ne yazık ki yeteri düzeyde tepki göstermiyor. Her ne kadar mikroplastikler artık Everest Dağı’nın zirvesinden en derin okyanuslara kadar tüm gezegeni kirletiyor olsa da bunlar yeteri etkiyi yaratabilmiş değil.

Ancak 2022 yılında insanın farklı organlarında mikroplastiklerin varlığının ortaya konulmuş olması, artık bu meselenin damarlarımıza kadar işlediğini ispat etti. Özellikle plasenta, insan kanı, akciğeri ve bebek dışkısında plastik bulunması gelinen noktanın bir plastik kapanı olduğunu da ortaya koyuyordu. Şüphesiz 2022 yılı Homo plasticus’un da tescillenmesi anlamına geliyordu.

3- GPS takılı çöplerin Adana’ya yolculuğu

Bloomberg’in acar gazetecisi Kit Chellel’in, Londra’da GPS cihazı yerleştirip takip ettiği TESCO süpermarketlere ait plastik çöplerin Adana’daki bir çöp tesisine gittiğini ortaya koyması herkesi şoke etmişti.

Her ne kadar konuyla ilgilenen bizler için bu durum şaşırtıcı olmaktan uzak olsa da konuyu ilk defa duyanlar böyle bir absürtlüğün nasıl olabileceğine anlam veremedikleri için oldukça öfkelenmişti. İşin ilginci çöpün varış noktası “çöp değil hammadde” diye lobi kasan ve “denetleyin bu işi çözün, yasaklamayın” diyen ekipten bir çöp işletmesiydi.

İşte 2022 yılında da tıpkı bir önceki yıl gibi yine çöp ithalatı absürtlüğü farklı bir boyutuyla karşımızdaydı.

4- Ceyhan nehrine saplanan kimyasal hançer

2022 yılının belki de en fazla etkilenenleri zehirlenen tatlı su ekosistemleri ve onların talihsiz ev sahipleri olan canlılardı. Antalya’da, İzmir’de, Kocaeli’nde Bursa’da, Mersin’de ve İstanbul’da gördüğümüz rengarenk nehirlere bu sefer de Ceyhan Nehri eklendi.

Üstelik Ceyhan Nehri dışındaki nehirlerin hepsinde meydana gelen kirlenmenin bir çeşit endüstri faaliyeti sonucu olduğu açıklanmış ve cezalar kesilmişken, Ceyhan Nehri için gerekçe küresel ısınma olmuştu. Nedense her renk değişimi kirlenme değil, her balık ölümü de zehirlenme değil diye de belirtildi. Benzer bir durumu Ceyhan Nehri daha önce de yaşamıştı. Belki de Ceyhan Nehri kıyısına şehir kurmuş Hitit kralı II. Muvatalli’nin, bu durumu görse, çok sayıda can yakacağı kesindi. Ancak sahipsizlik ve çıkar ne yazık ki Hititlerden sonra Çukurova’nın kaderi haline geldi ve olan ölen balıklara ve sonsuza kadar kirlenen bereketli Çukurova topraklarına oldu.

5- Kâğıt toplayıcıları enternasyonali

Dünyanın birçok ülkesinde kâğıt toplayıcıları toplumun en çok hor görülen ve en çok ötekileştirilen topluluklarından biri olmaya, güvencesizliğe ve atık yönetim alt yapısının işleyen tek halkası olmalarına rağmen görmezden gelinmeye karşı nihayet birleşti ve 2022 yılında bir enternasyonal kurarak tarihi bir işe imza attılar.

2022 yılının belki de olumlu birkaç haberinden biriydi bu. Çünkü artık daha güçlü ve örgütlü olan atık toplayıcılar, birçok uluslararası platformda da temsil hakkı kazandı.

6- Küresel plastik anlaşması

2022 yılında birçok olumsuzluk yanında bazı olumlu gelişmeler de olmadı değil. Bunlardan belki de en önemlisi BM’nin küresel bir plastik anlaşması için mart ayında Nairobi’de niyet beyan edip, kasım ayında da Uruguay’da ilk müzakereleri başlatmasıydı.

Birçok ülke temsilcisinin insan haklarından, kimyasal kirliliğe, çöp ticaretinden, atık toplayıcılara ve yasal yaptırımı olan bir plastik üretim sınırlamasını da içermesi gerektiğine dair konuşmalarda bulunduğu bu umut vaat eden gelişme, 2023 yılı için bir nebze de olsa umutlanmamıza neden oldu.

Sonuç olarak 2022 yılı hem Türkiye için hem dünya için bir önceki yıla göre birçok anlamda kötü, sınırlı da olsa bazı anlamlarda da olumlu ekolojik gelişmelere sahne oldu. Ancak geriye dönüp baktığımızda çöp ithal edilmeye devam edildi, depozito iade sistemi yine bir sonraki yıla ertelendi, poşete sırf tek kullanımlık plastik üreticileri üzülmesin diye zam yapılmadı, Tek kullanımlık plastiklere bir sınırlama getirilmedi, plastik üretimini katlayacak yatırımlara milyonlar aktarıldı. İşte tüm bunlar 2023 yılı için birer ipucu niteliğinde.

Umarız 2023 yılında daha az kirlenen nehir, daha az pişkin sanayi, daha az plastik ve daha çok çevrenin olduğu bir yıl olur.

*

NOT: 2022 yılında benim için de iki önemli gelişme oldu. Bunlardan biri Yeni İnsan Yayınları tarafından “Plastik: Mucize mi Felaket mi?” isimli kitabımın basılması oldu. Bir diğer gelişme de Adana’daki çevre kırımı faaliyetlerine karşı gerçekleştirdiğim çalışmalardan dolayı Armağan Kabaklı öncülüğündeki Bağımsız Gazeteciler Platformu tarafından ödüle layık görülmemdi.