Ana Sayfa Blog Sayfa 5448

Mükemmel Gıdaya Ulaşmak Mümkün mü?

Mükemmel gıda…

Nasıl olur mükemmel gıda?

Bir kere tüketenin sağlığına zarar vermez, aksine iyileştirici özellikleri vardır. Çok lezzetlidir. Kilo aldırmaz ancak besleyicidir. Ucuzdur, kolayca ulaşılır ve tüketilir…

İETT

Bir bisikletçi arkadaşın İETT’nin tünel işletmesinde yaşadıkları (bakınız alttaki bağlantıya) ve ona verilen yanıt beni çok rahatsız etmişti. Bu konuya kayıtsız kalamamış konuyla ilgili bir açıklamayı genel müdürden talep etmiştim. Ancak bugüne kadar kendisinden bir yanıt alamadım. Her zaman olduğu gibi yanlışlarının karşısında sessiz kalmayı tercih ettiler.

Yeşiller Partisi İçin Maddi Şartlar Yok Muydu?

Dün, çok sevdiğim partili bir arkadaşımla uzun bir sohbet şansımız oldu. Arkadaşım Yeşiller Partisi’nin gidişatından hiç memnun değildi ve partiye yönelik bazı eleştirilerinde ortaklaşıyorduk. Bunlar arasında e-posta listelerinin kullanımına ilişkin sorunlar ve bazı insanların üslubu başta geliyordu. Arkadaşım bir partide asgari nezaket kurallarını bile tutturamayan kişilerin olmasını partinin yapısal bir sorunu olarak görüyordu.

Haklı olabilir. Zaten bu konularda çoğunluğun benzer sıkıntıları paylaştığını, ama çözüm getirmeyi beceremediğimizi, ya da bu sıkıntıları giderecek araçlardan yoksun olduğumuzu düşünüyorum. Umarım yakında olgun, politikaya odaklanmış ve parti içi mekanizmalara daha saygılı bir partiye sahip olmak için gereken o sihirli formülü bulmayı başarabiliriz.

Ama arkadaşımın partiye yönelik olarak bundan çok daha temel bir eleştirisi vardı ki, beni uzun uzun düşündüren de o oldu. Çünkü o, Türkiye’de Yeşiller Partisi için gerekli maddi şartların olmadığını partiye üye olduktan sonra fark ettiğini söylüyordu. Partiyi içeriden izledikçe aslında yapılanın bir parti çalışması olmaktan uzak olduğunu görmüş, ama bunun sadece partinin yapısından ve üyelerinden değil, asıl olarak partinin varlığı için gerekli maddi şartların oluşmamış olmasından kaynaklandığına karar vermişti.

Bu yorum üzerine çok uzun tartışamadık. Çünkü ben de gerekli maddi şartların olmadığını kabul edersem, o zaman hangi akla hizmet ederek bu partinin kurucusu olduğumu açıklamam gerekecekti. Kabul etmezsem ciddi bir eleştiri üzerinde yeterince durmadan savunmaya geçmiş olacaktım. Konuyu biraz daha düşünmeye ihtiyacım vardı.

***

Aslında bu çok temel eleştiriyi parçalarına ayırarak incelediğimde, bütünüyle haksız bir yorum olmadığını itiraf etmek zorunda kalıyorum. O parçalar şunlar: 1- Partinin sesini duyurmasını sağlayacak iletişim koşulları yok ya da yetersiz. 2- Yeterli sayıda üyemiz ve aktivistimiz yok. Yani insan gücümüz yetersiz. 3- Paramız yok. Aidatlar dışında sağlam ve sürekli bir maddi kaynağa sahip değiliz.

Bu üç unsur da zaten birbiriyle bağlantılı. Paranız olmadığı için daha fazla insana ulaşmanızı sağlayacak kanalları kullanamazsınız. Üstelik üyelerinize dişe dokunur bir ‘hizmet’ de sunmadığınız zaman (mesela her yerde bulunan parti lokalleri, ücretsiz dağıtılan gazete ve broşürler, parti toplantıları ve mitinglere kaldırılan ücretsiz otobüsler, insanların partiye aidiyet hislerini arttıracak yaygın bir görünürlük – mesela billboard ilanları, afişlemeler vb.) yeni üye çekmeniz zorlaşır. Bu da ters yönde işleyerek parasız kalmanızla sonuçlanır. Üye sayınız artmayınca aidat geliriniz, örgüt sayınız ve bağış toplama imkanınız yerinde sayar. Bütün bunlar da sesinizi duyurmanızı, politikalarınızı yaygınlaştırmanızı engeller, dolayısıyla parti asıl amacından uzaklaşır. Tam bir kısır döngü…

Peki bütün bunlar Türkiye’de Yeşiller Partisi için maddi şartların olmadığı anlamına gelir mi?

Bence gelmez.

Çünkü Türkiye’de herhangi bir gerçek, demokratik, tabana dayalı siyasi parti için maddi koşullar zaten yoktur ve Yeşiller Partisi için de yoksa, zaten bu yüzden yoktur.

Alman Yeşiller Partisi’nin kuruluş hikayesini hatırlayalım.

Almanya’da Yeşiller partileşmeden birkaç yıl önce “yeşil listeler” oluşturarak seçimlere katıldılar. Ortada bir parti olmadığı halde tabandaki ekoloji, kadın, barış hareketleri gibi oluşumlar ve bağımsız sol gruplar adaylarını demokratik yollarla belirleyip tek bir listede bir araya getirdiler. Ama bu liste bizim bağımsız aday çıkarmamıza benzemiyordu. Daha çok olmayan bir partinin aday listesi gibiydi. Yani biz burada parti olduğumuz halde seçimlere girmek için bin bir şart yerine getirmek zorundayken, orada parti olmadığınız halde parti gibi seçimlere girebiliyordunuz. Ama bununla da bitmiyordu.

Yeşil liste 1979 seçimlerinde %3,5 oy aldı, bu da yüz binlerce oy demekti. Yasalara göre her parti veya liste, aldığı oy başına 3 mark devlet yardımı alıyordu. Bu oylar sayesinde Yeşiller hazineden ciddi miktarda para aldılar ve işte sonradan iktidar ortağı da olan bugünkü meşhur Alman Yeşiller Partisi bu paralarla kuruldu.

Türkiye’de siyasi partiler yasasına göre hazine yardımı almak için seçimlerde en az %7 oy almanız, ya da mecliste en az 10 milletvekiliniz olması gerekiyor. ABD’deki gibi yaygın küçük bağış toplama kampanyaları da Türkiye’nin siyasi hayatında kolay uygulanabilir şeyler değil. Dahası mesela benzerini Greenpeace’in uyguladığı böyle bir kampanyayı örgütlemek için bile kasanızın daha baştan sağlam olması gerekiyor.

Ama mesele sadece para değil. Parti olarak bütün şartları tamamlayıp seçimlere girseniz bile %10 barajı nedeniyle milletvekili çıkarmanız ve halkın gözünde gerçek bir siyasi parti haline gelmeniz neredeyse imkansızdır. Ayrıca siyasetin kendisi profesyonelleşmiş, normal insanın gözünde kirlenmiştir. Herkesin bildiği bu gerekçelerin sayısı arttırılabilir.

***

Türkiye’de sadece Yeşiller için değil, tabandan gelen, belli bir fikir ve ihtiyaç zemininde kurulmuş hiçbir gerçek siyasi hareket için maddi koşullar zaten yok. Peki kimler için var?

Devlet partileri için var. Derin devlet partileri için var. Başka başka sermaye kesimlerinin çıkarlarını savunan ve bu nedenle onlar tarafından beslenen partiler için var. Tarikat partileri için var.

Bir de tek bir “liderin” sahibi olduğu, şirket mantığıyla kurulmuş, siyasi parti demeye bin şahit isteyen “kişi partileri” için var. Bu yüzden “Abdüllatif Şener parti kurdu”, “Mustafa Sarıgül parti kuruyor” gibi siyasi parti tanımına uymayan tuhaf haberleri normalmiş gibi okuyoruz ya!

Bugüne kadar kurulan sayısız sol parti de bu nedenle “gerçek partiler” olamadılar. Yaygın örgütlenmesini yapabilmiş en büyük sol partilerin bile yüzde bir oy alamaması biraz da Türkiye’de demokratik siyasetin maddi koşullarının olmamasından kaynaklanıyordu.

Düzen böyle kurulmuş, gelmiş geçmiş bütün iktidarların üzerinde anlaştıkları tek konu da böyle sürmesi… Bu yüzden de Türkiye’de gerçek bir “demokrasi açığı” var ve bu açığın bir numaralı nedeni de siyasetin imkansızlaştırılması…

***

Ama köşemizde oturup maddi şartların olgunlaşmasını daha fazla bekleyemeyiz. Bu şartların bize hediye edilmesini de bekleyemeyiz. Dünyayı, sadece sivil toplum örgütlerinde çalışarak, sadece baskı oluşturmaya ya da küçük kazanımlar elde etmeye odaklanarak da değiştiremeyiz.

Siyaseti geri almamız gerek.

Türkiye’de Yeşiller Partisi’nin maddi koşulları işte bunlar.

Türkiye’de, Yeşiller Partisi’nin kurulmasını, büyümesini ve gerçek bir parti olmasını “zorunlu” kılan gerçek nedenler ve ihtiyaçlar var. İklim değişikliği nedeniyle dünyanın ve insanlığın geleceği tehdit altında. Türkiye’nin yaşamsal sorunları da siyasi kaos tarafından görünmez hale getirilerek büyüyor. Tarım, yediğimiz gıdalar, kentler, köyler, ormanlar, doğal alanlar, kısacası gerçek insanların ve tüm diğer gerçek canlıların gerçek yaşam koşulları geri dönüşsüz bir tehdit altında. Enerji, ulaşım ve tüm diğer üretim politikaları insanların ihtiyaçları ve daha iyi bir yaşam için değil, bazı şirketlerin çıkarları için oluşturuluyor.

Ekonomik krizler ekolojik krizle iç içe bir şekilde sürüyor. İnsanların iş güvencesi, çalışma koşulları, geçimlerini sürdürdükleri günlük yaşam alanları, en temel insan hakları olan sağlık hizmetlerine ulaşmaya, sağlıklı bir çevrede yaşamaya, eğitim hakkına ulaşmaya ilişkin sorunları ağırlaşarak devam ediyor.

Oysa Türkiye’de rejim tartışmaları nedeniyle bütün bu sorunlar görmezden geliniyor. Gerçek insanların gerçek sorunlarına, yaşam politikalarına ve doğaya, değil öncelik veren, gündemine alan bir siyasi parti bile yok. İnsanlar bu yüzden politikadan beklentilerini azaltıyor ya da sadece kısa vadeli çıkarlarla sınırlandırıyorlar.

Halkın sorunlarını demokratik siyaset yollarıyla çözmeyi isteyeceği, güvendiği, kendine yakın bulduğu, ülkenin en önemli siyasi talebi olan gerçek barışı şartlara bağlamadan talep eden, dürüst bir siyasi parti yaratmamız gerekiyor.

Bu siyasi partinin de “yeşil” olması gerekiyor.

Çünkü 21. yüzyılın ağırlaşan küresel sorunlarını eski sol veya sosyal demokrat anlayışlarla, ya da şirketlerin insafına bırakarak çözmek mümkün değil.

Maddi şartları kendimiz oluşturmak zorundayız. Gerekirse yan yollar bulmak, kendi medyamızı yaratmak, kendi şarkımızı kendimiz söylemek zorundayız. İnsanlara ulaşmaya çalışmaktan yorulmamak, insanların “sizi biz göremiyoruz, neden kendinizi tanıtmıyorsunuz” serzenişlerinden moral bozukluğuna kapılmamak, derdimizi anlatmaya, insanları yeşil politikaya davet etmeye devam etmek zorundayız.

Türkiye yeşil politikayı da kaybederse, çok şey kaybeder.

Hasankeyf’e Mozaik

.                                                                                                                                                                                   yollar kesilmiş alanlar sarılmış
tel örgüler çevirmiş yöreni
fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
benden geçti mi demek istiyorsun
aç iki kolunu iki yanına
korkuluk ol (Rıfat Ilgaz)

Otomobil Çizimleri

catalhoyuk yeni buluntu

(Çatalhöyük Yeni Buluntu)

Harikalar Diyarında Siyaset Olanakları

Bir önceki yazımda tasvir etmeye çalıştığım siyasi iklimde, mevcut durumu yeni bir performans alanı olarak görme olasılığından bahsetmiştim. Şimdi bunu için bazı önerilerde bulunmak istiyorum.

Bu yazıda temel olarak şu çerçeveyi benimsemek istiyorum:

4 C Statüsü ve Tekel İşçileri

Yeni yılın ilk günlerinde insan daha moralli, daha güzel şeyler yazmak istiyor, aslında gündem yoğuni 16-17 ocakta Rizede yapılacak su formu var, hafta sonu Ankarada yapılacak, Jonh Halloway inde katılcağı Kamusallık çalıştayı var, 23 ocakta yapılması düşünülen Çocuklar için Adalet Çağrıcılarının kadın yazarlarının katılacağı panel var, derken günler ve gündemler yoğun, yaşam durmuyor ve akıyor. Herşeye rağmen.

İsyanıdır Yüreyimin

Bu gün içim Amed, bir Pazar sabahı görüş gününe çiçekler derliyorum demet, demet. Yüreğinin hapishanesinde dolaşıyorum; Ergani bakırı gibi kalaylıyorum yüreğimi, Lice’den sulayarak umutlarımı, Bismil’den geçiyorum direngenliği yükleyerek bütün hücrelerime, Çermik gibi üzgün akıyor yüreğimin çeşmesi,

Yeşil Ekonomi; Yeni bir Truva Atı

vianden-2009Kapitalist ekonomi düzeni, basit bir biçimde arz-talep dengesi üzerine kuruludur. Temelde, talep oldukça arzın yani üretiminin artacağını, tam tersinde ise üretimin azalacağı kabulünü içerir. Bu kabul doğrudur da. Kabulün doğruluğunun farkında olan özel şirketler/gelişmiş ülkeler reklam, moda gibi kavramlarla suni talep yaratarak arzın artışı sonsuzlaştırılmıştır.  Bu durum, sadece kapital büyümeyi dikkate alan kalkınma anlayışı ile birleşince de günümüzün sadece kar etme odaklı ekonomik düzeni oluşmuştur. Bu düzende doğa ve insan bir kaynak olarak görülmekte, kaynakların en kolay ve ucuz yoldan elde edilmesi prensibi benimsenmektedir.  Dolayısı ile McDonalds oyuncağını Vietnam’daki ucuz işçiler ile üretmekte, daha fazla kar etmektedir.  Bir taraftan da Vietnam hükümetinin önüne “size istihdam sağlıyorum” havucu atarak gönülleri hoş tutmaktadır.  Sosyal adalet, insan dışındaki türlerin bekası, sürdürülebilirlik kavramlarını hiçe sayan bu anlayış, yoksulluk, çevre kirliliği, eşitsizlik ve tahakküme sebep olmaktadır. Tüm özel şirketler ve onların dediklerinde çıkmayan/çıkamayan kapitalist devletler, bu döngünün parçasıdır. Her konuda, yaşadığımız sorunlarının; ekoloji, özgürlük, hakkaniyet, katılım, iklim değişikliği, yoksulluk ve daha nicelerinin sebebi; bu para odaklı ilişkidir. Yani özetle bir ekoloji sorunumuz yoktur, bir ekonomi sorunumuz vardır.  Sorun kapitalist düzendedir ve bu düzenin değişmesi gerekmektedir.

Şimdiye kadar yapılan, sadece günü kurtarmaya odaklı, kapitalist düzen içinde çözüm öneren “düzmece çözümlerle” sonuca gidemeyiz. Aksine sorunları halı altına iterek, durumun kötüleşmesini görmezden gelmiş oluruz.  Sürdürülebilir kalkınma kavramı bunun en büyük örneği.

1987 yılında, “Ortak Geleceğimiz” adıyla da bilinen Brundtland Raporu ile ekonomik düzenin yarattığı ekolojik sorunlara atıfta bulunarak bir “sürdürülebilir kalkınma” kavramı ortaya koydu.  Raporda sürdürülebilir kalkınma “şimdiki zamanın ihtiyaçlarının geleceğin standartlarının karşılanma yeteneğinden fedakârlık yapmadan karşılanması” modeli olarak öne sürülmüştür.  Brundtland Komisyonu, ekonomik, çevresel ve sosyal alanların hepsinin çıkarlarının gözetileceği bir düzende sürdürülebilirliğin gerçekleşeceğini iddia ederek ekolojik ve sosyal krizi kapitalist ekonomik düzen içinde çözülebileceğini düşünüyordu.  Kapitalizme bir nevi rot-balans ayarı veren bu kavram 1990ların başından beri BM, Dünya Bankası ve IMF vb. uluslar arası kuruluşlar tarafından sorgulanmaz bir yol haritası olarak uygulanıyor. Hatta BM’nin sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleşmesi için kurduğu ve 166 ülkede hizmet verdiği bir Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) var.

Sürdürülebilir kalkınmanın aksiyomatik temellerinin ne kadar sorunlu olduğu aşikâr. Bir kere kavram çözümü güncel ekonomik düzen içinde aradığından dolayı, belirtilenin aksine odağı çevresel/sosyal/ekonominin ortak alanlarından ekonomiye kaymış durumda.  Sürdürülebilir kalkınmada da nihai hedef ekonomik kalkınma ve bu kalkınmanın gelecek nesillere vereceği zararın minimize edilmesi.  İnsan dışındaki diğer türlerin yaşam hakkına saygı hiçe sayılmış. Üstelik kalkınmanın kapital ile ölçülüyor olması ve bir ortalama değer olan GSMH’yı bir gösterge olarak alıyor olması vb göstergeler, eşitlik prensibini görmezden geliyor ve fakir ile zengin arasındaki var olan uçurum hiçe sayılıyor, bu uçurumun derinleşmesine neden oluyor.

Dolayısı ile sürdürülebilir kalkınma tamamen bir “düzmece çözüm”, Ümit Şahin’in bir yazısında da belirttiği gibi bir modern zaman “Truva Atı” (Bknz: Truva Atı olarak Sürdürülebilir Kalkınma, Ümit Şahin, Üç Ekoloji Dergisi, Sayı:2). Kavram, özelikle çok uluslu şirketler ve gelişmiş kapitalist ülkeler tarafından UNDP gibi kurumların da aracılığı ile yeni bir emperyalizm yöntemi olarak kullanılıyor. Kendi ülkelerindeki toprakları kirleten, doğal zenginlikleri yok eden ABD ve Avrupa ülkeleri, sürdürülebilir kalkınma dayatması ile sözde “gelişmekte” olan ülkelerin kaynakları (doğa/insan) üzerindeki tahakkümünü arttırıyor.

20 yıllık bir geçmişe sahip olan kavram ile birlikte hiçbir ekolojik/sosyal sorun çözüme kavuşmadı. Aksine sorunlar giderek derinleşti ve yaygınlaştı.  Gün geçtikçe artan çevre kirliliği, etkileri giderek günlük hayatta da hissedilmeye başlayan iklim değişikliği gibi sorunlar sürdürülebilir kalkınmanın ne kadar da düzmece çözüm olduğunu ortaya koyuyor.

Sürdürülebilir kalkınmanın sorunlu bir kavram olduğu, çözüm içermediği aksine sorunları derinleştirdiği artık toplum ve otoriteler tarafından da görünmekte. Bu durum yeni kavram, yeni model ihtiyacı ortaya çıkarıyor. Sürdürülebilir kalkınma yerine zikredilen bu yeni modelin adı “Yeşil Ekonomi”.

Peki, acaba Yeşil Ekonomi modeli, güncel ekolojik ve sosyal sorunların çözümü için somut önermeler içeriyor mu?

Bu sorunun cevabını bulmak için öncelikle kavramın tanımına ulaşmaya çalıştım.

Richard Lawson’a göre yeşil ekonomi üç aksiyomatik temele dayanmalıdır:

1)      Sınırlı bir alana sonsuza kadar genişlemek imkansızdır.

2)      Sınırlı bir kaynaktan sonsuza kadar yararlanmak imkansızdır.

3)      Herşey birbiri ile bağlantıdır.

Lawson bu kavramları ekonomiye uygulamanın etkisinin insan faaliyetlerinin doğanın süreçleri ile uyumlaştırmak olması gerektiğini savunmaktadır. Yine Lawson’a göre yeşil ekonomi kapitalizmin zengin ile yoksul arasındaki gelir farklılığını arttırmaya yönelik doğal eğilimi en aza indirmeye çalışır. Bu noktada, Yeşil ekonomi bir nevi “Yeşil Keynescilik” olarak tanımlanıyor.[i] Hatırlayalım: John Maynard Keynes İngiliz bir iktisatçıydı. Keynes’in (1883-1946), 1929 krizinden sonra görüşleri yaygınlık kazanmaya başlamıştı. Ekonomi dünyasında kapitalizme getirdiği sert eleştirilerle tanınır. Kapitalizme getirdiği bu eleştiriler kapitalizmi yıkmak amaçlı değil, aksine kapitalizmin eksikliklerini giderme amaçlıdır.

Bu görüşler size bir yerden tanıdık geldi mi?

Bana çok tanıdık geldi. Bu yeşil ekonomi tanımı da ne yazık ki her hangi bir şekilde kapitalist düzenin ortadan kalkmasını öneriyor görünmüyor.  Lawson’dan yaptığım çıkarıma göre, Yeşil ekonomi, sürdürülebilir kalkınma gibi kapitalizmi yıkmak amaçlı değil, kapitalizmin eksiklerini gidermek amaçlı. Yeşil ekonomi de  bir başka “düzmece çözüm”. Başka bir makalede ise şöyle bir ifadeye rastladım:

“Yeşil Ekonominin hedefi, her yerdeki bütün insanların, gezegenimizin, biyosferin, insan türü dışındaki türlerin, doğanın ve başka hayat şekillerinin yararına işleyen yeni bir disiplin yaratmaktır. Yeşil Ekonomi disiplininde, zaten kendileri adaletsizlik ve yoksulluğun sistemik ve kurumsal nedenlerinin ortadan kaldırılmasına yardımcı olmaları amacı ile tasarlanmış olan, farklı fikirler ve kuramlar, birleştirilmektedir.  O halde Yeşil Ekonomi disiplininde, adalet, hakkaniyet, katılım, özgürlük ve çekirdeğinde sosyal ve çevresel adalet olan bir demokrasi anlayışını destekleyen ve yaygınlaştırmaya çalışan, kapsayıcı bir yaklaşım benimsenmektedir.”[ii]

Yukarıda yeşil ekonominin hedefi ve çerçevesi hakkında söylenenler gerçekten de cesaret verici. Ancak bu tür bir ekonomik bir modelin gerçekçi olabilmesi için nedenini yazımın başında açıkladığım gibi anti-kapitalist olması gerekiyor.  Yukarıdaki alıntıyı aldığım makalede, yeşil ekonominin yeni bir disiplin olmasına dair iddiası ortaya konuluyor. Dahası konu hakkında geniş tanımlamalar ve çerçeveler çizilmiş. Fakat bu düzenin nasıl kurulacağına dair somut adımlar ortaya konmamış. Ayrıca yeşil ekonominin bir kapitalizme alternatif düzen önermesi olup olmadığı da belirtmemiş.  Bu sebepten, ne yazık ki yeşil ekonomi kavramı kapitalizmin içinde dönmekten ve kapitalizme kılıf olmaktan başka bir işe yaramıyor.

Bu ve okuduğum diğer metinlerde, yeşil ekonominin bir anti-kapitalist anlayış olduğuna dair maalesef rastlamadım. Bu durum bana yeşil ekonominin de sürdürülebilir kalkınma gibi kapitalizmi “güzel” gösterme yöntemi olarak ortaya çıktığını anlatıyor. Sürdürülebilir kalkınma yalanının iç yüzü görünür olmaya başladıktan sonra kapitalistlerin yeni temiz bir kimliğe ihtiyaçları vardı. Yeşil ekonomiyi sanırım yeni temiz bir kimlik olarak görmeleri bu yüzden.

Yoksa özel şirketlerin “yeşilleşmek” için finans mekanizmaları, sübvansiyonlar talep etmeleri, ülkelerin özel şirketleri “kurtarma ve kurtarırken de yeşile boyama” çabaları ve bunları yeni yeşil düzen adı altında yapmaları hiç de tesadüf değil. Var olan düzene kılıf aranıyor.

Örneğin, Shell, BP gibi büyük enerji şirketleri, yenilenebilir enerjiye geniş için bizlerin vergilerinden pay istiyor, yapacakları yatırımlara kaynağı bizim sağlamamızı istiyor ve böylece yeşil istihdam yaratacaklarını söylüyorlar. Ne yarattıkları yapay taleplerde bir değişiklilik öneriyorlar, ne ezdikleri, sülük gibi yapıştıkları yoksulların durumunda.

Hükümetler ekonomik krizden sözde çıkış yolu olarak otomotiv şirketlerine para aktarmayı aktarılan para ile “yeşil araçlar” yapılmasını öneriyorlar.  Çok uluslu şirketler de aç kurtlar gibi kafa sallıyorlar.

DSC02099Bunların hepsi “yeni yeşil ekonomik düzen” adına yapılıyor. Ama bu senaryolarda kurtarılan yine hem krizin hem de ekolojik ve sosyal sorunların kaynağı olan kapitalizm.

Sözde yaratacakları “yeşil istihdam” veya “yeşil araçlar” da biz halka atılan havuç.  Bize atılan bir dilim kek.  Kekin diğer parçaları yine kapitalistlerin midesine gitsin diyorlar. Özetle yeşil ekonomi adı altında yeni bir Truva atı önümüze sürülmüş durumda.

Oysaki korunması değil yıkılması gereken kapitalizm. Buna verilecek cevabı Ben Kopenhag’da gördüm: “Biz bir parça kek istemiyoruz, tüm fırını istiyoruz.  Kapitalizmi Yık”.


[i] Yeşil Ekonomiye Genel bir Bakış, Richard Lawson, Int. J. Green Economics, Vol. 1

[ii] Kennet, M. and Heinemann, V (2006) “Green economics: setting the scene. Aims, context, and philosophical underpinnings of the distinctive new solutions offered by Green Economics (Yeşil Ekonomi: başlangıç zemini. Amaçlar, bağlam, ve Yeşil Ekonomi’nin sunduğu kendine özgü yeni çözümlerin filozofik temelleri)”,  Int. J. Green Economics, Vol.1, Nos. ½ pp. 68-102

Geçen Sahi Ne? Yıllar Mı –Biz Mi?-EMO Kongresinin Ardından.

Hafta sonu bir gazetenin Pazar ekinde Onur Caymaz, geçen yıllar olsun demiş, ben yaşam acemisiyim hala, hala dostlarımı apansız ararken ürkerim, hala bana verilen para üstünü saymaya utanırım, dostum oldukları için evimde tek baskısı olan kitabı dostlarımın götürmesine kırılmam, bilirim ki dostumdadır ne fark eder?