Ana Sayfa Blog Sayfa 5449

Acil Ama Adil Bir Barış

Şu soruyla başlamak istiyorum: “Hükümetin demokratik açılım girişimi, hangi temel hedefe yönelir ve elbette bu hedefi gerçekleştirirse başarılı addedilebilir?

Açılımın öncelikli temel hedefi adil bir barış olmalıdır. Elbetteki barış, Türkiye’nin acilen ihtiyaç duyduğu bir şey. On yıllardır yaşanan düşük yoğunluklu iç savaş ortamı, neden olduğu insani, iktisadi, çevresel/doğal ve siyasal/demokratik kayıplar ile ülkeye büyük kan kaybettirdi.

Yıl 2008: Gazze’de 1400 ölü SUÇLU KİM?

3112200933091400 kişi taammüden, bilerek isteyerek ve önceden planlanarak öldürüldü. Katili de belli. Azmettirenler ve sessiz kalarak onaylayanlar, yardım ve yataklık edenler de belli.

Harikalar Diyarında Politika Yapmak Mı Mantar Yemek Mi?

Türkiye gündemini biraz takip eden herkes, son zamanlarda ne kadar sıra dışı bir ülkede yaşadığını anladı. Bir aralar senaryo yazımına merak salmıştım. Okuduğum kitapların birinde şöyle diyordu: “Senaryo yazmak zordur, çünkü tutarlı olmanız gerekir, gerçek hayatın ise böyle bir kaygısı yoktur.”

Kopenhag’dan Geriye Kalan

Kopenhag iklim zirvesi iklim değişikliğiyle mücadele açısından sadece 2009’un değil, tüm zamanların en önemli olayıydı. Çıkan sonucun bu kadar büyük bir hayal kırıklığına yol açmasının bir nedeni de büyük bir beklenti yaratmasıydı. Ama Kopenhag zirvesinden bu kadar büyük bir beklentinizin olmaması da kolay değildi. Çünkü bu durumda şunlardan birini düşünmüş olmanız gerekiyordu: 1- İklim değişikliği zaten durdurulamaz.  2- İklim değişikliğini durdurmak mümkün, ama bunu hükümetlerin yürüttüğü uluslararası bir müzakere ve anlaşma zemininde yapmanın anlamı ve imkanı yok. 3- Uluslararası anlaşmalar işe yarayabilir, ama bu hükümetlerden işe yarar bir anlaşma çıkmaz.

Birinci maddeyi geçiyorum. İkinci seçeneği savunanlarla alternatifleri tartışmaya hazırım, ama bugüne dek ikna edici bir alternatifle karşılaşamadık. Benim gibi Kopenhag’dan beklentisi yüksek olanlar ve toplumdaki beklentiyi özellikle yükseltenler ise daha çok üçüncü görüşe yakın olanlardı. Yani biz de zengin ülke hükümetlerinin iklim değişikliğini çözmekten çok ağırlaştırma kapasitesine sahip olduğunu düşünüyor, ama bu durumu değiştirmenin bir mücadele dahilinde mümkün olduğunu iddia ediyorduk. Kopenhag’dan çıka çıka mutabakat adı verilen 2,5 sayfalık bir niyet beyanının çıkması öngörümüzde yanılmadığımızı, ama yaratmaya çalıştığımız baskının bu öngörüyü haksız çıkaracak bir güce ulaşamadığını gösteriyordu.

O halde Kopenhag’a boşuna mı gittik? O kadar eylem ve baskı oluşturma çabası buhar olup uçtuğu için üzülmeli, ya da küresel iklim hareketinin defterine yazılmış şanlı bir sayfa olarak tarihteki yerini aldı diye sevinmeli miyiz?

Ben bütün iyimserliğimle böyle olmadığını ve mücadelenin yeni bir aşamaya girdiğini düşünüyorum. Henüz bunun nasıl bir aşama olduğunu ve dünden farklı olarak ne yapmamız gerektiğini bilemesek de, bundan birkaç yıl önceki durumda olmadığımızı da teslim etmek durumundayız. Kopenhag birkaç noktayı iyice netleştirdi. Mücadelenin bundan sonrası bu temelde yürüyecek:

1-      İklim değişikliğinin ancak karbonsuzlaşmayla mümkün olduğu konusunda kuşku kalmadı. Bunun bir nedeni de ortalığın bu netliği ortadan kaldırabilecek çözüm önerileriyle dolması, ama küresel iklim hareketinin bu tür yanlış çözüm önerilerinin ipliğini pazara çıkarmasıydı. Yanlış çözümler (false solutions), iklim değişikliğini durdurmaya değil, çoğu zaman şiddetlendirmeye hizmet eden çözüm önerilerine deniyor. Bunların arasında uluslararası anlaşmaların ana unsurlarından biri haline getirilen karbon ticaretinden, neyse ki şimdilik pek ciddiye alınmayan zihni sinir projelerine kadar büyük bir çeşitlilik var. Corporate Watch’un yaptığı sınıflandırmayı kullanırsak yanlış çözüm önerilerini üçe ayırarak inceleyebiliriz:

a.      İklim değişikliğini durdurmaya değil şirketlere para kazandırmaya yarayan ve hedeflenenin tersine salımları arttırabilen piyasa mekanizmaları: Bu mekanizmalar karbon ticareti ve karbon ofset mekanizmaları (kısaca “kömürü yakarım, karbonu salarım, yerine ağaç dikerim, o da belki o karbonu emer” mekanizması) olarak ikiye ayrılabilir. Özellikle ofset mekanizması denen yöntemlerin tek derdi “aman ha fosil yakıtımıza dokunmayın” olarak özetlenebilir. Küresel iklim hareketi şu anda bir yandan ortalıkta dolaşan emisyon indirim hedefi vaatlerini yukarıya çekmeye çalışırken, bir yandan da hedefe ulaşmayı engelleyecek bu tür piyasa mekanizmalarını teşhir ediyor.

b.      Kirli “temiz” enerji yöntemleri: Nükleer santraller, barajlar, kendi başına bir oksimoron olan “temiz kömür” ve açları değil arabaları beslemek anlamına gelen biyoyakıtlar neyse ki henüz resmi olarak çözüm adı altında sınıflandırılmış değil. Ama yeni mallarını satmak için her yolu kullanmaya hazır olan şirketler havayı bunlarla puslandırmaya devam ediyorlar.

c.      Yüksek teknoloji hayalleri: Hiçbiri anlamlı düzeyde fiiliyata geçememiş ve yakın gelecekte geçmesi de beklenmeyen karbon gömme teknolojileri, nükleer füzyon, uzaya ayna yerleştirmek, okyanuslara demir iyonu serpmek gibi projeler çözüm gibi gösterilerek teknolojiden medet ummaya hazır kitleler heyecanlandırılıp, asıl çözüm olan karbon salımını önleme seçeneğinin üzeri örtülüyor. Teknofiks, iklim değişikliğine karşı mücadelede en tehlikeli zihniyet biçimi…

İşte küresel iklim hareketinin bütün bu yanlış çözüm önerilerini tanımlayıp ortaya koyması hem inkarcıların, hem de gezegenin cenazesinden para kazanmayı planlayanların işini zorlaştırıyor. Bunun önemli bir gelişme olduğunu düşünmek mümkün.

2-      İklim değişikliğini durdurmak için karbon salımlarını sınırlamak ve uzun vadede sıfırlamak elimizdeki tek seçenek. Ama nihayet  bunun ne anlama geldiğini daha açıklıkla söyleyen radikal bir seçenek, yani sadece bacadan veya egzostan çıkan karbondioksite değil, o karbondioksitin yeraltındaki kaynağına odaklanmak da popülerlik kazanmaya başladı. Friends of the Earth gibi örgütlerin öncülük ettiği petrol ve kömür madenciliğine karşı mücadele, artık hareket içinde yaygın bir kabul görmüş durumda. Bu da iklim değişikliği mücadelesinin daha radikal ekolojist bir karaktere bürünmesi demek.

3-      İklim borcu ve adalet kavramı hareketin asıl motifi haline geldi. İklim değişikliğine neden olan sanayileşmiş Batı ülkeleri ile ceremesini çeken yoksul ülkeler arasında Kopenhag’da yaşanan gerilim (hatta savaş), yoksul ülkelerin tarihsel sorumluluğu “kategorik olarak reddeden” Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) kafa tutması ve iklim borcu kavramı sayesinde bu borcun “tazmin” edilmesinin gündeme gelmesi meseleyi tam bir adalet mücadelesi haline getirdi. Kopenhag’da kaydedilen bu aşama küresel ısınmayı kutup ayılarının sorunu gibi göstermeye çalışanların işini iyice zorlaştıracak.

4-      İklim adaleti hareketi aynı zamanda küresel ısınmanın herhangi bir çevre sorunu olarak değil, tamamen politik bir mesele olarak düşünülmesi gerektiği konusunda yaygın  bir bilinç yarattı. Sorun Batı merkezli bir ekoloji mücadelesi olmanın ötesine geçti ve merkez yoksul Güney ülkelerine kaydı. Aynı şekilde çevreciliğin merkezinin de kaymakta olduğu, yoksul ülkelerden gelen aktivist liderlerin çoğalmasından da belli oluyor. Friends of the Earth’ün Nijeryalı başkanı Nnimmo Bassey, Nobel ödüllü Kenyalı aktivist Wanghari Mathai, Maldivler başbakanı Mohammed Nasheed, hareketin en saygın isimlerinden Hintli Vandana Shiva, Greenpeace International’ın başkanı Güney Afrikalı Kumi Naiddo gibi isimler sembolik olarak da olsa yetmişlerin ve seksenlerin Avrupa merkezli ekolojizminin iklim mücadelesinin etkisiyle aşılmakta olduğunu gösteriyor.  Kopenhag bu dönüşümü iyice açık hale getirdi.

5-      Bolivya’nın yerli devlet başkanı Evo Morales öncülüğünde Birleşmiş Milletler’e “Toprak Ana’nın Hakları Evrensel Bildirgesi”ni bir öneri olarak sunacağı haberinin Kopenhag’da yayılması bütün ezberlenmiş etiketlerin nasıl geçersizleşmeye başladığını gösteriyordu. Bolivya’nın “sosyalist” yönetimi, içinde canlıların “içsel değerinden” ve ekolojik bütünsellikten bahsedilen böylesi radikal, hatta derin ekolojist bir metni Birleşmiş Milletler’e sunarken, Evo Morales verdiği röportajlarda yeşil çözümlerden bahsediyordu. Solun yıllardır spritüel bulup küçümsediği derin ekolojist kavramların küresel iklim mücadelesinin öncülerinden Bolivya’nın “sosyalist” liderinden gelmesi, sokaktaki mücadelenin, eski sosyalist, yeşil, ekolojist ayrım ve ayrışmaları aşmakta olduğunu gösteriyor.

Kopenhag işte önümüze böyle yeni bir mücadele alanı açmış durumda. Bu alanı nasıl dolduracağımız bize bağlı. Ama her şeyden önce ortaya çıkan bu yeni durumu iyice hazmetmek, küresel mücadelenin bir parçası olmaktan uzaklaşmamak, olan biteni takip etmekle yetinmeyip yaratıcı bir şekilde katkıda bulunmak zorundayız.

Evet, iklim değişikliğinde geri dönülmez noktaya hızla yaklaşıyoruz ve zaman giderek daralıyor. Ama Kopenhag’dan geriye kalan şey umutsuzluk olamaz. Sadece aceleci değil, kararlı da olmamız gerek. Dünyanın tabutuna son çiviyi çakmak için sabırsızlananlar bizden daha organize olurlarsa işimiz zor. Ada ülkelerini destekleyen genç aktivistlerin Kopenhag’da dediği gibi: “Sessizce ölümü beklemeyeceğiz”.

(Eş zamanlı olarak Bianet’te de yayınlanmıştır.)

Gazze’ye Doğru – 04 – Gazze’ye Vize Aldık!!!

gazze1Yeşiller Partisi doğa-düşünce ve siyaset yapılanması. Doğa üzerine egemenliğin insanın insan üzerine egemen olma isteğinin bir yansıması olduğu bilincinde. Doğrudan demokrasi mekanizmaları var.

Bu bakış açısı ile Yeşiller Partisi’nde idim. Yeşiller Partisi üyesi olarak da Kahire’deyim.

Gazze’ye Doğru – 03 – MISIR Piramitlerinde FİLİSTİN BAYRAĞI

piramitBugün Gazze’ye ulaşmak isteyen 1350 delege ve 600 kadar bağımsız için yoğun bir gün oldu. Dünden aklımızda kalan herşey yasak ve 6 kişi toplansanız dahi sizi sınırdışı ederiz korkutmaları bugün biraz aralandı.

Ötekini Yok Sayma Geleneği!

Bu yazı gündem dışı ama gündemi de doğrudan etkileyen bir konu üzerine. Toplum olarak nereden aldığımızı bilemediğim, bir konu: Sevmediğin insanı/toplumu vb. görmezlikten gelme, yok sayma geleneğimiz.

DTP ve Popülizm

Derin ve silahlı güçlerin Kürt sorununun demokratik bir biçimde çözülmesini engellemek için yaptıkları operasyonların son halkası DTP’nin kapatılması, partinin en sevilen isimlerine siyaset yasağı konması ve DTP’li belediye başkanlarının savaş suçluları gibi tek sıraya dizilerek kelepçelenmesi ve tutuklanması oldu. Bütün bu rezaletler Kürt sorununun çözümünde asıl muhatap olması gereken seçilmiş Kürt siyasetçilerin meşruiyetini zedelemiyor. Üstelik DTP’liler sistem tarafından bu türden akıl almaz haksızlıklara uğradıkça, toplumun farklı kesimlerinin gözündeki önemleri ve haklılıkları daha da artıyor.

Bütün bu sistemli baskı ve yıldırma politikaları sürerken DTP’yi eleştirmenin yanlış olduğuna dair  görüşlere ben de kısmen katılıyorum. Özellikle de partinin dayandığı tabanın ve tarihin yok sayıldığı resmi ideoloji soslu eleştiriler devletin sürdürdüğü kirli kampanyaya destek vermek anlamını taşıyabilir. Şu anda en son ihtiyacımız olan şey sivil ve silahsız Kürt siyasetinin yok edilmesi olsa gerek. Hükümetin beceriksizliği, samimiyet eksikliği ve dayandığı tarih dışı siyaset anlayışı da başlatılan derin operasyonla birleşince Kürt sorununun barışçı ve demokratik çözümü giderek zorlaşıyor çünkü.

Ama bütün bunlar aynı zamanda DTP’yi gerektiğinde en sert bir şekilde eleştirilmeyi de gerekli kılıyor. Çünkü barışın yolunu açabilecek başka bir siyasi güç yok. Bu yüzden DTP’nin yaptığı hatalar olduğundan daha vahim sonuçlara yol açabilir ve parti açması gereken barış yolunu istemeden de olsa tıkayabilir. Bu hataların başında da DTP’nin iflah olmaz popülizmi geliyor.

***

DTP (ve herhalde artık BDP de) Türkiye’nin az sayıdaki gerçek kitle partilerinden biri. Dolayısıyla gerçek bir kitle tabanına yaslanıyor ve bütün kitle partileri gibi dayandığı taban homojen değil. Bu taban ortak bir etnik kimliği savunsa da ne kültürel, ne sınıfsal, ne de sosyolojik olarak bütünüyle birbirine benzeyen insanlardan oluşuyor. Elbette bu kitleyi oluşturan insanların çıkarları da her zaman ortak değil.

DTP, işte bu kitle tabanını kontrol etmeyi ve oy almayı sürdürmek için bildik popülist yöntemlere başvuruyor. Her nabza uygun şerbet, ortalama bir politik söylem ve kimi temel ilkelerin bile pragmatik gerekçelerle terk edilebilmesi…

Örneğin Abdullah Öcalan’ın parti tabanının önemli bir bölümü üzerindeki tartışılmaz ağırlığı, Öcalan mitinin DTP tarafından sürekli yeniden üretilmesine neden oluyor. Bir “tek adam” mitini beslemenin bu kadar ağır bir siyasi sorunu “demokratik” yollarla çözmek için en iyi fikir olduğu söylenebilir mi bilmiyorum.

Aynı şekilde (özellikle partinin eski sosyalist ağabeyleri ve radikal genç tabanı bu tür bir söyleme yatkın olduğu için) “uluslararası sömürge Kürdistan” ve “ulusal sorun” gibi savaşı ve şiddeti meşrulaştıran, barışa hizmet etmekten uzak tezler tekrar edilmeye devam ediyor. Bu türden ömrünü tamamlamış Leninist tezler yeniden üretilecekse partinin genel çizgisinin de bu ideolojiyle tutarlı olması beklenmez mi? Öyle olmadığı herkesin malumu oysa ki…

Ya da Kürt halkının dinsel duyarlıkları iyi bilindiği için, dinsel söylem de aynı rahatlıkla ve dini siyasete alet edecek bir şekilde kullanılabiliyor. Üniforma sembolü, mavzer edebiyatı gibi militarist göstergelerin, hatta sine-i millet ve dağlara dönme retoriğinin bu kadar rahat kullanılması da yine başka her şeyden çok popülizm alışkanlığının dışa vurumu değil mi?

Geçenlerde Osman Baydemir’in halkın huzurunda ettiği galiz küfürler de aynı popülist siyasetin yansımaları arasında yer alıyor. Popülist siyaset anlayışının nasıl eril, hatta maço olduğunu ve bu erkek dilin taban tarafında nasıl memnuniyetle karşılandığını bir kez daha kanıtlıyor.

***

Bu tür bir popülist siyaset anlayışının DTP kadroları tarafından tesadüfen benimsendiğini de, ellerinden bundan başka bir şey gelmediğini de düşünüyor değilim. Eleştirilecek yanları bir yana DTP bu topraklardan çıkan en iyi eğitimli, tarih ve toplum bilinci en güçlü, en idealist siyasi hareketlerden biri. Kadınların siyasetteki etkinliği ve yerel siyaset yapmaktaki başarıları da cabası… Bölgede fazla oy kaybetmeden bugüne dek gelmeleri de yerlerinin sağlam olduğunu gösteriyor.

Kürt sorununda bugün bulunduğumuz eşik her zamankinden daha kritik. Çeşitli konjonktürel nedenlerin de yardımıyla hükümet ilk kez demokratik çözüm yolunda anlamlı bir irade göstermiş durumda. Bölgede benimsenen ve desteklenen, MHP’nin ve CHP’nin bütün şoven saldırılarına karşın Batı’da da büyük tepki görmeyen bir açılım süreci, şimdilik başarısızlığa uğramış görünse de, bir kez başlamış durumda.

DTP böyle ciddi bir barış şansının var olduğuna gerçekten inanıyorsa ve Ahmet Türk’ün dediği gibi barışın geldiğini ve silahların sustuğunu gördüğü gün ölmeye hazır olacak bir kararlılığa sahipse, artık bu uğurda daha fazla risk almak zorunda.

Daha ilkeli ve daha az popülist olmak, her saniye sokağın nabzını tutmak yerine barışa ve şiddetsizliğe kararlılıkla hizmet etmek DTP’nin tarihsel sorumluluğu bugün.

DTP böyle yaparsa belki dönemsel olarak biraz oy kaybedebilir.

Ama biraz oy kaybetmek, bütün barış umutlarını kaybetmekten iyidir.

Belediye İzmirlilerle Dalga Geçiyor

Aslında bu yazının başlığı ve konusu farklı olacaktı. Yazımın başlığı olarak “Aziz in Wonderland”’i seçmiştim ve konusu da İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ve onun başkanının fantastik projeleri olacaktı. İzmir, belki İzmirliler için bir “harikalar diyarı” olamadı ve hatta İzmirlilerin kâbusu olmuş durumda ama hiç olmazsa bir kişi için hayallerde de olsa İzmir güzel olacaktı. Kocaoğlu bize “Mutluluğun resmini yapacaktı!”

Gazze’ye Doğru – 02 – Gazze Yolu Engel Dolu

Yola çıkmadan söylendi. Mısır Gazze’yi bize kapatmış. Bunu bilerek Mısır’a geldik. Yapılacak bir şey olmalı diye. Bugün vardık ve Mısır’ın engel olma düzeyini artırdığını öğrendik. Buna göre; 27 Aralık’ta yapılması planlanan koordinasyon toplantısının yasaklandığını öğrendik.